0721-0863 EBUDAVUD NAMAZ 3

NAMAZA BAŞLAMA İLE İLGİLİ MESELELER.. 6

114-115. Namazda Ellerin Kaldırılması. 6

115-116- Namaza Başlama (İftitâh). 13

    (Teşehüdden Kalkarken Ellerin Kulak Hizasına Kaldırılması). 21

116-117. Rüku’a Varırken Ellerin Kaldırılmasını Zikretmeyenler. 23

117-118. Namazda Sağ Elin Sol El Üzerine Konulması. 26

118-119. Namaza Başladıktan Sonra Okunacak Dualar. 29

    Şiir Söyleme Ve Dinlemenin Hükmü. 34

119-120 Namaza Subhâneke Duası İle Başlanacağına Dair Hadisler. 40

120-121. Namaza Başlarken (Hafif) Susmak. 43

121-122. Besmelenin Gizli Okunması Görüşünde Olmayanlar(In Delilleri). 46

    Besmelenin Açıktan Okunacağını Söyleyenler(İndelilleri). 52

122-123. Namaz İçinde Vâki Herhangi Bir Olay Sebebiyle Namazı Kısaltmak. 54

123-124. Namazda Kısa Okumak. 55

    Namazın Sevabını Azaltan Hususlar. 60

124-125 Öğle Namazındaki Kıraatla İlgili Hadisler. 60

125-126. Son İki Rekâtte (Kıraati) Kısa Tutmak. 64

126-127 Öğle-İkindi Namazlarında Kıraatin Mikdarı. 66

127-128. Akşam Namazında Kıraatin Miktarı. 69

128-129. (Akşam Namazında) Kısa Okunacağını Söyleyenlerin Delilleri. 71

129-130. Bir Sûrenin İki Rekâtta Da Okunması. 72

130-131. Sabah Namazında Kıraat. 73

131-132.  Namazında [Fatiha'yı] Okumayı Terk Eden Kimsenin Durumu. 73

132-133. İmamın Aşikâre   Okuduğu Namazlarda Fatiha Okumayı Mekruh Sayanlar(In Delilleri)  79

133-134. İmam Açıktan Okumazken Cemaatin Okumasını Caiz Görenler. 81

134-135. Okuyup Yazma Bilmeyen Veya Dili Dönmeyen Kimselere Namazda Yeterli Olan Kıraat  82

135-136. Namazdaki Tekbirlerin Tamamını Açıklayan Hadisler. 86

136 -137. Hz. Peygamber (Namazda) Ellerinden Önce Dizlerini Nasıl (Yere) Koyardı?  88

137 – 138. Birinci Ve Üçüncü Rekâtlardan Sonra Ayağa Nasıl Kalkılır?. 91

138 – 139. İki Secde Arasında Ayakları Dikerek Ökçeler Üzerinde Oturmak. 92

139 -140. Kişî Başını Rükûdan Kaldırınca Ne Söyler?. 93

140 – 141. İki Secde Arasında Dua Etmek. 96

141-142.Erkeklerle Beraber (İmamın Arkasında) Bulunan Kadınlar Secdeden Başlarını Nasıl Kaldırırlar?. 96

142-143. Rükû’dan Sonraki Kıyam Ve İki Secde Arasındaki Oturuş Süresi. 97

143-144. Rüku’ Ve Secdede Belini Düz Tutmayanın Namazı. 100


NAMAZA BAŞLAMA İLE İLGİLİ MESELELER

114-115. Namazda Ellerin Kaldırılması

721. …İbn Ömer’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’i gördüm, na­maza başlarken, rukû’a varmak istediğinde ve başım rukû’dan kal­dırdıktan sonra ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırıyordu. (Ahmed b. Hanbel der ki:) Sufyân b. Uyayne; (bu hadisi) bir defa “ba­şını kaldırırken” çoğu kere de “başını rukû’dan kaldırdıktan sonra   (ellerini omuzları hizasına kadar kaldırır) ve iki secde arasında ise kaldırmazdı” diye rivayet etmiştir.[1]

Açıklama

1. Bu hadis-i şerif namaz için başlama tekbiri alınırken ellerin kaldırılacağını açıkça ifâde etmektedir.

Nitekim İbn Münzir, “Ulemâ Resûlullah (s.a.)’in iftitah tekbiri alırken ellerini kaldırdığına dâir görüş birliğine varmışlardır” demiş, el-mühezzeb şerhinde de “İftitah tekbiri alırken elleri kaldırmanın müstehab olduğuna bu ümmet icmâ etmiştir” denilmiştir.

Gerçekten İbn Münzir ve başkaları bu hususta icmâ olduğunu nakle­derler. Zeydiyye taifesinden iftitah tekbiri alırken ellerin kaldırılmayacağı rivayet olunmuşsa da, onların sözlerine itibar yoktur. “Fetâvâ el-Kaffal” isimli eserde Ebu’I-Hasen Ahmed b. Seyyar el-Mervezî’nin, “bir kimse ifti­tah tekbiri için ellerini kaldırmazsa, namazı sahih olmaz. Çünkü iftitah tek­biri vâcibtir. Binanaleyh onun için elleri kaldırmak da vâcibdir. Fakat diğer tekbirler vâcib olmadığı için onlarda el kaldırmak da vâcib değildir” dediği naklolunmuştur.

Nevevî bu söze itiraz etmiş, daha önce geçen ulemânın icma’ı ile bu sö­zün merdut olduğunu söylemiştir. îbn Hazm iftitah tekbiri için el kaldırma­nın farz olduğunu söyler. O’na göre, el kaldırmadan alman iftitah tekbiri ile namaz sahih olmaz. Bu kavil, EvzaTden de rivayet olunmuştur. Hâkim’in rivayetine göre, Humeydî ile îbn Huzeyme’nin mezhebleri de budur. Mez­kûr kavli Kadı Hüseyn, İmam Ahmed’den de rivayet etmiştir. İbn Abdil-berr “iftitah tekbiri vâcibtir,” diyenlere göre, onu terk etmekle namazın bâtıl olmayacağını söylemiş, yalnız Evzaî ile Humeydî’den bir rivayete göre, bâtıl olacağını bildirmiştir. Kutubî bu sözü bazı Mâlikîlerden nakletmiştir.

2. Ellerin nasıl kaldırılacağı ihtilaflıdır. Tahâvî’ye göre, parmaklar ya­yılarak ellerin içi kıbleye karşı gelecek şekilde kaldırılacaktır. Bu kavli ile Tahâvî, Taberânî’nin, “el-Evsat” isimli kitabında merfuan rivayet ettiği İbn Ömer (r.a.) hadisine işaret etmiş olmalıdır. Mezkûr hadiste; “her hangi biri­niz namaza niyetlenirken ellerini kaldırsın, onların içlerini kıbleye karşı çevirsin” buyurmuştur. “el-Muhît” isimli eserde de “iftitah tekbiri alan kimse parmaklarının arasım fazla açmaz” denilerek Tirmizî’nin rivayet ettiği Ebû Hureyre hadisine işaret edilmiştir. O hadiste Ebû Hureyre (r.a.); “Üç şey vardır ki onlarla amel olunuyordu. Sonra insanlar onları terk ettiler: Pey­gamber (s.a.) namaza kalktığı zaman şöyle yapardı.” demiş; Ebü Âmir-i Akadî, Ebû Hureyre (r.a.)’nin işaretini parmaklarıyla göstererek “onları ne fazla açar, ne de fazla kapardı/’ demiş.Fakat bu hadisi zayıf bulmuştur.

Marudî’nin “el-Hâvî” adlı eserinde iftitâh tekbiri alınırken avuçların içleri birbirine doğru çevrilerek kaldırılacağı beyân edilmiştir. Bazılarına göre eller kaldırılırken üstleri semâya, avuçlarıniçleri ise yere bakacaktır. Bir ta­kımları, parmakların açılmasını müstehab görmüşlerdir. İmam Gazâlî, par­makları ve elleri açıp kapamak hususunda tekellüffe gidilmeyip ellerin hâli üzere bırakılmasını tercih etmiştir. Râfiî, “parmaklar orta derecede açılır” demiştir. İbn Kudâme, “el-Muğnî” isimli eserinde, parmakların bir birin­den ayrılmadan açılmasının müstehab olduğunu söylemiştir.

3. Buhârî’nin rivayetinde, ellerin iftitah tekbiri ile beraber kaldırılaca­ğı; Müslim’in bir rivayetinde ise, evvelâ eller kaldırılıp sonra tekbir alınaca­ğı bildirilmektedir. Resûlullah (s.a.) bunları caiz olduklarını bildirmek için yapmıştır. **et-Tevhîd” sahibi ellerin tekbirle beraber kaldırılacağını söyle­miştir ki, Hanefiyye ulemâsına göre, en güzel şekil de budur. İmam Ahmed b. Hanbel ile, meşhur kavline göre İmam Mâlik’in mezhebi de budur.

Mezkûr kavli İmam Gazali, muhakkikîn-i Ulemâya nisbet eder. Hanefî kitablarından “el-Hidâye” şerhinde, evvela eller kaldırılacak sonra tekbir alınacağı bildirilmektedir. Yine Hanefiyye kitablarından “el-Mebsüt” da, “ekser-i ulemâmızın kavilleri budur” deniliyor, fakat Hanefilerden Haher-zâde, “Eller tekbirle beraber kaldırılır” demiştir. “el-Mühezzeb” şerhinde şöyle denilmiştir: “Sahih olan şekil, ellerin tekbirle beraber kaldırılması ve tekbir biterken indirilmesidir.”

Bazıları ellerin tekbir almadan kaldırılacağını ve indirdikten sonra tek­bir alınacağını, diğer bazıları da ellerin tekbir almadan kaldırılacağını, fa­kat tekbir bittikten sonra indirileceğini söylemişlerdir. Begavî bu görüşü sahih bulmuştur. Rafiî’nin sahih bulduğu bir kavle göre, eler tekbirle beraber kal­dırılacaktır. İndirilmesi hususunda müstehab bir vecih yoktur.

İbn Battal el kaldırmanın bir teabbüd olduğunu söylemiş, bazıları da bunun tevhide işaret olduğunu ileri sürmüşlerdir. El kaldırmanın hikmeti hu­susunda bir hayli kavil vardır. Bazılarına göre el kaldırmanın hikmeti, ce­maatten sağır olanların görmesi, tekbir de âmâ olanların işitmesi ve böylelikle namaza niyet etmeleri içindir. Diğer bazılarına göre, el kaldırmak dünya iş­lerini arkaya attığına ve bütün varlığı ile namaza yöneldiğine işarettir. El Kal­dırmak namaza ta’zimdir, kıyamın tamamına işarettir. Kul ile ma’bud arasındaki hicabın kaldırıldığına işarettir. Bütün bedeni ile kıbleye istikbal içindir, diyenler de vardır. Rivayete nazaran, Rabi “İmam Şafiî’ye el kal­dırmanın mânâsı nedir?” diye sormuş. Şafiî de “Allah’ı ta’zim Peygamber (s.a.)’in sünnetine ittiba’dır. cevabını vermiştir. îbn Abdilber, Hz. AbdulIah b. Ömer’in “el kaldırmak namazın ziynetlerindendir. Her el kaldırmada on sevab, her parmağa mukabil bir sevab vardır” dediğini nakletmiştir.

4. Hadisin zahirine göre, eller omuzların hizasına kadar kaldırılır. Eimme-i selâse denilen İmam Mâlik, İmâm Şafiî ve İmam Ahmed ile İshâk’ın kavil­leri budur. Kurtubî “İmam MahVin iki kavlinden esah olanı budur, ikinci kavline göre eller göğse kadar kaldırılır” diyor.

Hanefilere göre, eller kulakların yumuşağına kadar kaldırılır. Baş par­maklar kulakların yumuşaklarına, diğer parmaklar da kulakların sair aksa­mı hizasına gelir. Çünkü imam Müslim’in Malik b. Huveyris’ten rivayet ettiği bir hadiste; “Peygamber (s.a.) ellerini kaldırdığı zaman ta kulaklarının hi­zasına vardırırdı.”[2] denilmektedir. Bu manada bir başka hadisi de Dârekut-nî sahih bir senetle Hz. Enes’den rivayet etmiştir. Tahâvî’nin el-Berâ b. Âzib (r.a.)’den rivayet ettiği bir hadiste ellerin baş parmakları kulak yumuşağına yaklaşacak surette kaldırılacağı bildirilmektedir. İbn Habîb’e göre, eller ku­laklar hizasına kadar, bir rivayette başın üzerine kadar kaldırılır.

Bu kavillerin hepsine delâlet eden meşhur ve mahfuz rivayetler vardır. Bunlar bu hususta müsaade ve cevaza delâlet ederler. İbn Tâvûs’un nakline göre, Tâvûs ellerini başından yukarı geçinceye kadar kaldırır ve bunu îbn Abbâs’dan böyle gördüğünü, O’n’un da Peygamber (s.a.)’den böyle rivayet ettiğini söylermiş. İbn kattan bunu sahih bulmuştur. İftitâh tekbiri bir defa yapılır. Râfizîler üç defa yapılacağına kail,olmuşlardır.

5. Hadis-i şerif rükû’ tekbiri ile rükû’dan doğrulurken dahi ellerin kal­dırılacağına delildir. İmam Şafiî iie İmam Ahmed b. Hanbel’in ve ulemadan İshâk, Ebû Sevr, İbn Cerîr e-Taberî, Hasan el-Basrî, îbn Şîrîn, Ata b. Ebî Rebah, Tâvûs, Mücâhid, Kasım b. Muhammed, Salim, Katâde, Mekhûl, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Mübarek ve Süfyân b. Uyeyne hazerâtının mezheb-leri budur. Bir rivayette İmam Mâlik dahi buna kail olmuştur. İmam Buhârî mezkûr kavli eshab-ı Resulüllah’dan on dokuz zata nisbetle, bunların her bi­rinin rüku’da el kaldırdıklarını rivayet eylemiştir. Beyhakî daha da ileriye giderek, bunların cemaatler teşkil edecek kadar çok olduklarını söylemiştir. İbn Esir rüku’a giderken el kaldıran sahabenin yirmi kişi olduğunu söyle­miştir. Hâkim, aşere-i mübeşşere denilen (hayatta iken Cennetle müjdele­nen) on zatın da onlar cümlesinden olduğunu b:’dirmiş; bazıları, Resûlullah (s.a.) rukû’a giderken el kaldırdığı otuz küsur sahâbî tarafından rivayet olun­muştur demişlerdir.

Şâfiîlerin “et-Tevhîd” isimli eserinde şöyle deniliyor: “Sonra meşhur olan kavle göre, el kaldırmak hiç bir yerde vâcib değildir. Bu hususta icma naklolunur.” Davud-ı Zâhirî’nin, iftitah tekbirinde elleri kaldırmak vâcibdir, dediği rivayet olunur. Bizim ulemâmızdan İbn Seyyar’ın Kavli de bu­dur. Bu, kavi bazı Mâlikîlerden de rivayet olunmuştur. Ebû Hanife’den el kaldırmamanın günahı iktiza edeceğini gösteren bir kavil rivayet edilmiştir: İbn Huzeyme, “Namazda el kaldırmayı ihmal eden, onun rükünlerinden bi­rini terk etmiştir” demiştir. Ulemâdan bazılarının secdede dahi el kaldırmak vâcibdir, dediklerini İbn Rüşd “Kavâid” isimli eserinde rivayet etmiştir.

Hanefîlere göre namazda eller yalnız iftitah tekbiri alınırken kaldırılır Süfyân es-Sevrî ile İbrahim en-Nebaî, İbn Ebî Leylâ, Alkame, Kays, Esved b. Yezid, Âmirî, Şa’bî, Ebu’l-İshak es-Sebiî, Hayseme, Mugîre, Vekî’, Âsim b. Küleyb ve İmam Züfer’in kavilleri de budur. îbn Kasım’ın, imam Ma-lik’den rivayet ettiği meşhur ve malikilerce kabul edilen görüş de budur.

Tirmizî, “Sahâbe-i Kiram ile tabiin hazerâtından bir çoklarının kaville­ri de budur” diyor. “el-Bedâyi” isimli eserde İbn Abbas(r.a.)’ın, “Resûlullah (s.a.)’ın Cennetle müjdelediği on zat, iftîtah tekbirinden başka namazın hiç bir yerinde ellerini kaldırmazdı” dediği rivayet olunmaktadır. Başkaları Abdullah b. Mesud, Câbir b. Semure, el-Berâ b. Âzib Abdullah b. Ömer ve Ebû Said (r.a.) hazerâtının da aynı görüşü paylaştıklarını söylemişlerdir.

Hanefîlerin delili (ileride 749 numara ile gelecek olan) el-Bera b. Azib (r.a.) hadisidir. Bu hadiste; “Peygamber (s.a.) namaz için iftitah tekbiri al­dığı vakit ellerini ta baş parmakları kulak yumuşaklarına varıncaya kadar kaldırır, bir daha bunu tekrarlamazdı” denilmektedir. Mezkûr hadisi Ebû Dâvûd, et-Tahâvî ve İbn Ebî Şeybe tahrîc etmişlerdir. Vakıa Hanefîlerin mu­arızları bu hadise itiraz edebilirler. Çünkü Ebû Dâvûd: “Bu hadisi Hüşeym, Hâlid ve İbn İdris, Yezid b. Ebi Ziyâd’dan o da Abdurrahman b. Ebî Ley­la’dan, o da el-Berâ’dan naklen rivayet etmişler, fakat hiç biri “bunu tekrarlamazdı’ ‘cümlesini zikretmemişlerdir.” demiştir:Hattâbî dahi bu hadis­te “Bunu tekrarlamazdı” cümlesini, Şerîk’den başka nakleden olmadığını söylemiştir.

Ebû Ömer, “Bu cümleyi yalnız Yezîd rivayet etmiştir. Hadisi ondan ri­vayet eden hafızlardan hiç biri “bunu tekrarlamazdı” cümlesini zikretmemişlerdir” demiş. Bezzâr, “Yezîd’in el kaldırma hususundaki “bu­nu tekrarlamazdı” sözü sahih değildir” dediği gibi, Yahya b. Maîn’in “Bu hadisin isnadı sahih değildir”; İmam Ahmed’in, ” Bu hadis hiçtir” dedikle­ri rivayet olunmuştur. Bazıları Yezîd’in âhir ömründe hadisleri karıştırma­ğa başladığı ve başkalarının telkinlerine kapıldığını söylerler.

Muarızların bu babdaki itirazlarına Hanefîler tarafından şöyle cevap ve­rilir: “Ebu Davud’un yukarıdaki sözü İbn Adiyy’in “el-Kâmil” isimli ese­rindeki sözüne muarızdır. Çünkü İbn Adiyy bu hadisi Hüseyn, Şerîk ve onlarla beraber bir cemaate isnâd ile Yezid’den rivayet etmiş ve hepsi “bunu tekrarlamazdı” cümlesini nakletmişlerdir. Bu suretle mezkûr ziyâdeyi yal­nız Şerîk’in rivayet etmediği anlaşılır ve Hattabî’nin bu babtaki iddiası da suya düşer. Eğer, Yezîd zayıf bir râvidir ve bu hadisi yalnız başına rivayet etmiş denilirse, buna da hayır diye cevap verilir. Çünkü aynı hadisi İsa b. Abdurrahman, İbn Ebî Leylâ’dan rivayet ettiği gibi, Tahâvî dahi tahrîc et­miştir. Yezîd’e gelince, Bu zat hakikatte mevsuktur. Onun hakkında Yakûb b. Süfyan, “Yezid için her ne kadar değişmiştir diye söz edilmişse de o yine sözü makbul, âdil ve mutemed bir zattır” demiş; Ebû Dâvûd dahi, “Onun hadisini terk eden kimse bilmiyorum, ama başkası bence ondan daha makbuldür” mütâleasında bulunmuştur. İbn Şahin “Kitabü’s-Sikaf’ında Ahmed b. Salih’in, “Yezid sikadır, onun hakkında konuşanların sözü hoşuma gitmiyor” dediğini rivayet etmiştir. Yezid’in makbul olduğunu daha başka­ları da söylemişlerdir. İmam Müslim onun hadisini tahric ettiği gibi, Buhârî de onunla istişhad eylemiştir. Hâl böyle olduğuna göre Yezid, hadisin bir kısmını bir defa, başka bir cümlesini de başka bir defa rivayet etmiş olabile­ceği gibi evvelâ unutmuş sonra hatırlayarak rivayet etmiş olması da muhte­meldir.

Hanefîlere muarız olanların ihticac ettiği hadisler İslâmiyetin ilk zaman­larına hami olunur. Bu hadisler sonradan nesh edilmişlerdir. Neshe delil Ab­dullah b. ez-Zübeyr hadisidir. Bu hadiste beyân edildiğine göre, Hz. Abdullah namazda rüku’a giderken ve rüku’dan doğrulurken ellerini kaldırmayan bir zat görmüş de ona, “Böyle yapma çünkü bu Resûlullah (s.a.)’ın bir zaman­lar yaptığı bir iştir. Sonra onu terk etti” demiştir. Neshi Tahâvî’nin sahih bir isnadla tahric ettiği Mücâhid hadisi de te’yid etmektedir. Mezkur hadiste Mücâhid; “İbn Ömer’in arkasında namaz kıldım, iftitah tekbirinden başka namazın hiç bir yerinde ellerini kaldırmadı” demiştir. Tahâvî bu hadisi ri­vayet ettikten sonra şunları söylemiştir: “İşte İbn Ömer.,., Peygamber (s.a.)’in vaktiyle ellerini kaldırdığını görmüş, sonra bundan vazgeçmiştir. O bunu an­cak kendince nesh sabit olduğundan yapmıştır.” Aynı hadisi İbn Ebî Şeybe dahi tahrîc etmiştir. Hanefîlerin muarızları bu hadis için “münkerdir” der­ler. Çünkü Tâvûs, İbn Ömer’i rükû’larda el kaldırırken gördüğünü rivayet etmiştir.

Hanefiler buna. da şu cevabı verirler: “Tâvûs gördüğü vakit İbn Ömer (r.a.), hadisin nesh edildiğini henüz bilmediği için el kaldırmıştır. Fakat son­radan rükû’larda el kaldırmanın neshedildiğini öğrenmiş ve bundan vazgeç­miştir. Mühâsımların diğer delillerini Hanefiler zayıf bulmuş ve zayıf olduklarını birer birer ispat etmişlerdir.

6. Hadis-i şerif secdede ve secdeden doğrulurken ellerin kaldırılmayacağına delildir. Ekseri fukahânın kavilleri de budur.

7. Nevevî’nin beyânına göre iftitah tekbiri Ebû Hanife, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel hazerâtı ile Sevrî’ye ve sahâb-i kiram ile tabiinin bütün ulemâsına, keza bunlardan sonra gelen ulemâya göre vâcibtir (farzdır). An­cak Kadı Iyaz ile diğer bazı ulemâ Said b. el-Müseyyeb, Hasan el-Basrî, Zührî, Katâde ve Evzâî’nin vâcib (farz) değil, sünnet olduğuna kail bulunduklarını rivayet etmişlerdir. Onlar namaza girmek için niyeti kâfi görmüşlerdir. Fa­kat Nevevî bunu kabul etmemekte ve “ortada bunca sahih hadisler varken, bu gibi namlı zevatın böyle bir şeyler söyleyeceklerini ben zannetmem” de­mekte ve sözüne şöyle devam etmektedir:”Tekbir lâfzı “AHahuEkber”dir, namaza girmek için bu bi’1-icmâ’ kâfidir. Şafii’ye göre “Allahu kebîr” dahi denebilir. Bunlardan başkasıyla tekbir caiz değildir. Mâlik (r.a.)’e göre “Al­lahu ekber” den başka hiç bir sözle iftitah tekbiri caiz değildir. Şafiî’nin es­ki mezhabine uygun olan budur. Hanefîlerden Ebû Yûsuf’a göre “Allahu kebîr” diyerek iftitah tekbiri almak caizdir. Ebû Hanife’ye göre, ise, Allah (cc)’ı ta’zim ifade eden her sözle, meselâ “Errahmanü” ekber, Allahu eceli, Allahü a’zam” gibi sözlerle tekbir caizdir. Selef ve halefin cumhuru bu babda Ebû Hanife’ye muhaliftir.

Namaza tekbir ile başlamanın hikmeti, namaza Allah’ı tenzih, ta’zîtn ve bütün kemâl sıfatlan ile tavsif ederek girmiş olmaktır… Allah’ü A’lem”[3]

722. …Abdullah b. Ömer (r.a.)’dar; demiştir ki: Peygamber (s.a..) namaza durduğu zaman (iftitah tekbiri alırken) ellerini omuzları hi­zasına kadar kaldırırdı. Sonra tekbir getirerek, yine aynı şekilde elle­rini kaldırır ve rükû’a varırdı. Sonra (rükû’dan) belini doğrultmak isteyince de ellerini omuzlan hizasına kadar, kaldırır sonra “semi’al-lajıii limen hamideh (Allah kendisine hamd edenin hamdini işitir)” der­di. Secde(ye eğileceğin)de (ve secdeden kalkacağında ise) ellerini kal­dırmazdı. Ve namaz bitinceye kadar, rükûdan önce aldığı her tekbirde ellerini kaldırırdı.[4]

Açıklama

Hadisin zahirinden Peygamber (s.a.)’in rükü’a varırken ellerini kaldırdığı anlaşılmaktadır. Bu sebeble İmam Şafiî ile imam Ahmed, İshak, Hasan el-Basrî, İbn Şîrîn, Atâ\ Tâvûs, Mücâhid, Kasım, Mekhûl, Evzaî bu hadisin zahirine sarılarak rükû’a giderken ve kalkarken tek­birle birlikte elleri kaldırmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ebü Bekr’le Hz. Ömer, Hz. Ali ve pek çok sahâbî de bu görüştedirler. İbn Reslân ise, hadis-i şerifte geçen bu tekbirden maksadın iftitah tekbiri olduğunu söylemiştir.[5] Nitekim bir önceki hadis-i şerifin açıklamasında belirtildiği gi­bi rükû’dan önce Hz. Peygamber’in tekbir aldığı ihtilaflıdır.

Bundan önceki hadisin zahirinden Resul-i Ekrem (s.a.)’in sadece birin­ci rekâtta rükû’a varırken ellerini kaldırdığı anlaşılmakta iken burada bütün rekatlarda rükû’a eğilirken aldığı tekbirlerde ellerini de kaldırdığı ifâde edil­mektedir. Ancak rükû’dan kalkarken veya kalktıktan sonra ellerin kalkıp kalkmayacağı mevzuunda her iki hadiste de herhangi bir açıklık yoktur.

Ellerin kaldırılması ile ilgili olarak Hanefiyye âlimlerinden Fahruddin Osman ez-Zeylaî şunları söylemektedir: Eller, başparmaklar kulak yumuşa­ğı hizasına gelinceye kadar kaldırılır. Diğer parmakların uçları da kulakla­rın üst hizasına gelir. İmam Şafiî (r.a.) ellerin omuz hizasına kadar kaldırılacağını söylemiştir. Kunut ve bayram tekbirleri de bu esasa göre alı­nır. Şafiî’nin delili Efendimiz’in tekbir alırken ellerini omuzlarına kadar kal­dırdığına dair rivayet edilen hadistir.[6]

Bu hadis-i şerifte ifâde edildiğine göre Nebiyy-i Ekrem (s.a.) tekbir al­dığı zaman ellerini kulaklarına kadar kaldırırdı. (Nitekim ilerde 748 ve 749 numarada gelecektir). Çünkü elleri kaldırmak tekbiri işitemeyen sağırların namaza başlandığını anlamaları için bir işarettir. İ. Şafiî (r.a.)’nin dayandı­ğı ve ellerin tekbir esnasında omuz hizasına kadar kalkacağını ifâde eden hadis-i şerif ise özür hâline mahsustur. Çünkü Vâil (r.a.) şöyle diyor: “Bir sene sonra gelip onlarla namaz kıldığım zaman gördüm ki ellerini ancak omuz hizalarına kadar kayırabiliyorlardı. Çünkü üzerlerinde soğuktan korun­mak için giydikleri elbiseler vardı. Kollarını iyice kaldırmalarına engel olu­yordu.”

İmam el-Hasen her ne kadar kadınların eli avret olmadığı için onların da tekbir esnasında ellerini kulaklarına kadar kaldıracaklarına dair imam Ebu Hanife’den bir rivayette bulunmuşsa da sahih olan şudur ki, kadınlar elleri­ni omuz hizalarına kadar kaldırırlar, bu onların tesettüre riâyetleri bakımın­dan daha uygundur.[7]

Aliyyü’l-Kaari’nin Mirkâtu’l-Mefâtüı’de naklettiğine göre, İmam Şafiî Mısır’a geldiği zaman tekbir esnasında ellerin nasıl kaldırılacağı mevzuu ken­disine sorulunca şu cevabı vermiştir: “Namaz kılan kimse ellerini omuz hi­zasına gelecek şekilde kaldırır. Öyleki başparmakları kulak yumuşağı hizasına, diğer parmakları da kulaklarının üst hizasına gelmiş olur. Çünkü bir rivayette[8] ellerin omuz hizasına birinde[9] kulak hizasına diğer birinde de[10] ku­lakların üst hizasına kadar kaldırılacağı ifadesi vardır.” Bu sözüyle imam Şafiî (r.a.) bu üç rivayeti de birleştirmiş ve üçüyle de amel etmiştir. Bu çok güzel bir te’liftir. Nitekim Hanefiyye ulemâsının bir kısmı da bununla amel etmişlerdir.[11]

723. … Vâil b. Hucr’den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) ile bera­ber namaz kıldım, (iftitah) tekbiri(ni) aldığı zaman, ellerini kaldırır­dı. Sonra (elbisesine) sarınır (ellerini elbisesinin içine sokarak) sağ eli ile sol elini tutardı. Rükû’a varmak istediği zaman da ellerini (elbise­sinden) çıkarır ve onları kaldırırdı. Başını rükû’dan kaldırmak istedi­ği zaman da ellerini kaldırır, sonra secdeye varırdı ve yüzünü iki eleri arasına koyardı. Başını secdeden kaldırmak isteyince de aynı şekilde ellerini kaldırırdı. (Bu hal) namaza bitirinceye kadar (böyle) devam ederdi.

Muhammed (b. Cuhâde) dedi ki: Ben bu durumu Hasan b. Ebî’l-Hasen’e söyledim. (O da bana şöyle) dedi: “Bu Hz. Peygamberin na­mazıdır. Bunu yapan yaptı, yapmayan yapmadı.”

Ebü Dâvûd dedi ki: Bu hadisi (bir de) Hemmâm, İbn Cuhâde’den nakletti,(ancak) Hemmâm (Hz. Peygamberdin) secdeden kalkar­ken ellerini kaldırdığından bahsetmedi.[12]

Açıklama

Sahih-i Müslim’de bu hadis şu lâfızlarla rivayet edilmiştir: “Ebû Vâil (r.a.), Peygamber (s.a.)’in namaza başlarken ellerini kaldırdığım görmüştür, tekbir almış sonra elbisesini kapamış.” Müslim’in bu rivayetinden anlaşıldığına göre Resûl-i Ekrem (s.a.) ellerini iftitah tekbiri alır­ken kaldırmıştır. Elbisesine sarılarak ellerini elbisesine sokmasından maksat ise, soğuktan elbisesinin içine çekilerek, ellerini yenleri içerisine sokmasıdır.

Hadis-i şerifte geçen “sonra sağ eli ile sol elini tutardı.” cümlesi, na­mazda sağ elin sol el üzerine konulacağına delildir. İleride gelecek olan 727 no’lu hadis-i şerifte ise, bu el bağlamanın ayrıntılarına girilerek “Resûl-i Ek­rem’in sağ elini sol avucunun arkasına, bileğin ve kolun üzerine koyduğu” rivayet edilmektedir.

Bununla beraber bazı ilim adamları bu hadisleri, delil olma niteliğin­den uzak görmeleri sebebiyle, namazda ellerin bağlanıp bağlanamayacağı ko­nusu imamlar arasında ihtilaflı kabul edilmiştir. Hanefîlerle Şâfiîlere göre namazda eller bağlanır.

Ahmed b. Hanbel de bu görüşte olduğu gibi, halef ve selefin büyük ço­ğunluğunun görüşleri de böyledir. İbn Münzir’in rivayetine göre, Abdullah b. ez-Zübeyr, Hasan el-Basrî ve İbn Şîrîn namazda ellerini yanlara salarlar-mış. İmam Mâlik’den meşhur olan rivayet de budur. Ona göre namaz uzun sürerse istirahat için sağ eli sol el üzerine koymak caizdir. Evzâî’ye göre ise, namaz kılan kimse ellerini bağlamakla yana salma arasında muhayyerdir.

Hanefîlerin delili mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisiyle aynı me­aldeki Müslim hadisi[13] ve îbn Mâce ile Nesâî’nin tahric ettikleri İbn Mes’ûd hadisidir.[14]

Hanefî âlimlerinden İsbîcâbî’nin Ebû Yusuf’tan rivayetine göre, ellerin bağlanması keyfiyeti sağ elle sol elin bileğinin tutulması şeklinde olur. el-Müfid isimli eserde ise, “sol elin bileği sağ elin baş ve küçük parmaklarıyla tutulur” diyor ki, tercih edilen görüş de budur. “Dirâye”de sol elin eklemi sağ elin içi ile tutulur denilmiştir. İmam Şafiî ile Ahmed b. Hanbel de bu görüştedirler.

İmam Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’den gelen bir rivayete göre de sağ elin parmaklan bileğin üzerine uzunluğuna yerleştirilir, bilek de baş ve küçük parmaklarla tutulur. Hanefi âlimlerinden pek çoğu bu görüşü benim­semişlerdir.

Ellerin nereye bağlanacağı konusu da ilim adamları arasında ihtilaflı­dır. Eller Şâfiîlere göre, göğsün üstüne bağlanır. Ancak Şâfiîlerin “el-Hâvî, el-Vasıt” isimli eserlerinde ellerin göğüs altına bağlanacağı ifâde edilmekte­dir. İmam Ahmed’e göre ise ellerin göbeğin aşağısında ve yukarısında ol­mak üzere iki görüş vardır İmam Mâlik’e göre ise, göğsün aşağısında ve göbeğin yukarısında bağlamak müstehabtır. İmam Şafiî İbn Hüzeyme’nin Sahih’inde Hz. Vâil b. Hucr’den rivayet edilen şu hadisle amel etmiştir: “Resûlullah (s.a.) ile beraber namaz kıldım, sağ elini sol eli üzerine bağlayarak göğsü üzerine koydu.”

Hanefilere göre ise, eller göbeğin altına bağlanır. Hidâye sahibi mer­hum Burhaneddin el-Merğinânî mezkûr eserinde Hanefilerin görüşünü şu cümlelerle ifâde etmiştir: “Ulemamız bu meselede Peygamber (s.a.)’in “sağ eli sol eli üzerine bağlayarak, göbeğin altına koymak sünnettir” hadisini de­lil getirmişlerdir.”[15]

Eller namaz esnasında bir zikir veya ayet okunurken bağlanır, böyle bir kıraatten hâli olan hallerde ise, -yana salınır. Bayram ve vitir tekbirlerinde yana salınmalarının sebebi budur.

Elleri göbek altına koymanın hükmünü merhum Ömer Nasuhi Bilmen Efendi şöyle ifâde etmektedir: “Namazda erkeklerin sağ ellerini göbekleri­nin altında olarak, sol elleri üzerine koymaları ve baş parmaklarıyla serçe parmaklarını halka şeklinde bulundurarak bununla sol bileklerini kavrayıp diğer üç parmağım bilekleri üzerine uzatmaları; kadınlarda ise; halka yap­maksızın sağ elleri göğüsleri üzerinde sol elleri üzerine koymaları sün­nettir.”[16]

Her ne kadar bu hadis-i şerifteki ”başını rükû* d un kaldırmak istediği zaman ellerini kaldırırdı” cümlesi Resûl-i Ekrem (s.a.)’in rükû’dan başını kaldırırken tekbir aldığını ifade ediliyorsa da 721 no’lu hadis-i şerffte başını rüküdan kaldırdıktan sonra ellerini kaldırdığı ifâde edilmektedir.

İbn Hacer el-Askalanî ise 722 no’lu hadis-i şerifi esas alarak rükû’dan kalkarken ellerin kaldırılacağını söylemiştir. Rükû’dan sonra ellerin kaldırı­lacağını ifâde eden 721 no’lu hadisteki “sonra” kelimesini “rükû’dan doğ­rulmaya başladıktan sonra” diye te’vil ederek iki hadisin arasını te’lif etmiştir.

Ellerin kaldırılması ile ilgili ihtilâf, daha önce geçen 721 ve 722 hadisi şeriflerde açıkladık.

Resûl-i Ekrem’in secdeden başını kaldırırken ellerini kulaklarına götür­mesine gelince, Ebû Bekr b. Münzir, Taberî ve bazı ehl-i hadis mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifi delil getirerek ellerin secdeden kalkarken de kal­dırılacağı görüşünü benimsemişlerdir.

Ancak el-Menhel sahibi, secdeden kalkarken ellerin kaldırılmayacağını ifâde eden sahih hadislerin çokluğuna bakarak bunun sonradan nesh edil­miş olmasını mümkün görmektedir.[17]

Nitekim, Nesa’î, Tirmizî ve Dârekutnî’nin rivayet ettikleri hadisler, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in secdeden kalkarken ellerini-kaldırmadığını açıkça ifade et­mektedirler.

Aynı şekilde daha önce geçen, Ebû Davud’un rivayet ettiği 722 no’Iu I ön Ömer hadisi ve ileride gelecek olan 761 no’lu Ali b. Ebî Tâlib hadisi de bu gerçeği ifâde etmektedirler.[18]

Bazı Hükümler

1. Amel-i kalîl namazı bozmaz.

2. Namaza başlarken ve rükû’a eğilip doğrulurken el­leri kaldırmak mustehabtır.

3. Secde esnasında yüzü iki elin arasına koymak mustehabtır.

4. Namazda kıyam hâlinde iken sağ eli sol el üzerine koymak meşru kı­lınmıştır.[19]

724. …Abdulcebbâr b. Vâil’in babasından rivayet ettiğine göre (babası Vâil) Peygamber (s.a.)’in namaza kalkınca ellerini omuz hi­zasına, baş parmaklarını da kulak hizasına kadar kaldırıp sonra tek­bir aldığım görmüştür.[20]

Açıklama

Bu hadis-i şerif daha önce geçen ve ellerin omuz hizasına kadar kalkacağını ifâde eden 721 ve 722 no’Iu hadis-i şeriflerle ellerin kulak hizasına kadar kalkacağını ifâde eden[21] hadis-i şerifin arasını te’lif etmektedir. Buna^göre eller omuz hizasına kadar, baş parmak kulağa değecek şekilde kaldırılır ve diğer parmakların ucu da kulakların üst hizası­na gelir.[22]

Nitekim İmam Şafiî’nin bu hadis-i şeriflerin arasını bu şekilde buldu­ğunu, 722 no’lu hadisin şerhinde AIiyyü’l-Kaarî’den nakletmiştik. Bu hadis-i şerif zayıftır. Çünkü Abdulcebbâr babasından hadis işitmemiştir. Bu hadisi ancak babası Vâil’den nakleden bir kimseden duymuş olabilir.[23]

725. …Abdulcebbâr b. Vâil’in, ev halkı vasıtasıyla babası (Vail b. Alkame)’den rivayetine göre, babası, Peygamber (s.a.)’in (iftitâh) tekbiri ile beraber ellerini kaldırdığını görmüştür.[24]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen “beraber” kelimesinden iftitah tekbirinde, tekbir ile elleri kaldırmanın aynı anda başlayıp aynı anda sona ermesi gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü beraberliğin anlamı budur.

Nitekim meşhur olan kavlinde İmam-ı Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve İmam Şafiî de bu görüştedirler. Bir rivayette İmam Ebû Hanife de bu görüştedir. Ancak ekseri ulemâya göre önce eller kaldırılır, sonra tekbir alınır. Ellerin bırakılması sona ererken tekbir de sona erer. Beğavî’ye göre, önce eller kal­dırılır, sonra tekbir alınır, tekbir sona erince eller bırakılır. Rafiî’ye göre ise, tekbir alma ile elleri kaldırma aynı zamana rastlarsa da tekbirin ve elleri sal­manın nihayete ermesi için belli bir zaman yoktur. Mühim olan tekbir ile elleri kaldırmanın aynı zamanda olmasıdır. Bu görüşlerden birine uymakla sünnet yerine getirilmiş olur. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.)’in bunların hepsi­ni uyguladığına dâir bu âlimlerin yanında delil bulunmaktadır.

Ancak Münzirî’nin beyânına göre Abdulcebbâr b. Vâil babasından hiç hadis rivayet etmemiştir. Ev halkının da kimler oldukları bilinmemektedir. Bu bakımdan bu hadis zayıftır.[25]

726. …Vâil b. Hucr (r.a.)’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.)in nasıl namaz kıldığım mutlaka görmeliyim dedim (ve bu maksatla Resul-i Ekrem (s.a.)i takib ettim). Peygamber (s.a.) kalktı, kıbleye yöneldi ve tekbir alıp ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdı. Sonra sağ eliyle sol elini tuttu. Rükû’a varmak isteyince ellerini (yine) aym şekilde kal­dırdı. Sonra (rükûa varmak isteyince) ellerini dizleri üzerine koydu. Rüku’dan başını kaldırınca ellerini (yine) aynı şekilde (kulakları hiza­sına) kaldırdı. Secdeye varınca başını hemen Önüne (gelen yere) koy­du. Sonra oturup sol ayağını (yere) yatırdı. Sol elini sol uyluğu üzerine koydu ve sağ dirseğini de (temas etmeyecek şekilde) sağ uyluğu üzeri­ne koydu. (Sağ elinin parmaklarından) ikisini (serçe parmakla yanındakini) yumdu, iki parmağını (orta parmakla baş parmağı) da birleştirerek halka şekline getirdi. (Vâil dedi ki:) Ben (Peygamberi) iş­te böyle gördüm. (Râvi) Bişr (ise, Peygamberin hareketini gösterebil­mek maksadıyla) orta parmakla baş parmağı (birleştirerek) halka yaptı, şehâdet parmağıyla da işaret etti.[26]

Açıklama

Tercemeden anlaşıldığı gibi Vâil b.Hucr Resûl-i Ekrem’in nasıl namaz kıldığını görmek için kesin bir karar vermiş ve Efen­dimizi namaz kılacağı bir anda gözetlemeye başlamıştır. Bundan önceki hadis-i şeriflerde de beyân edildiği üzere Efendimiz kıyamdan sonra rükû’a ve rükû’dan sonra da secdeye varmıştır. Daha sonra sol ayağını yere yayarak üs­tüne oturmuş, sağ ayağını da parmaklan kıbleye gelecek şekilde dikmiştir. Burada sol elini sol uyluğu üzerine koyduğu, sağ dirseğini de sağ uyluğu üzerine koyduğundan söz edilmektedir ki, bu ifâde içerisinde geçen ( li- ) ke­limesine hadis sarihleri üç ayrı mânâ vermişlerdir. Şemsü’1-Hak Azimâbâdî bu görüşleri üç madde hâlinde özetlemiştir:

1. fül-i mazidir, uzaklaştırdı, ayırdı, manasına gelir. Kendinden önce geçen (koydu) fiili üzerine atıftır. Bu durumda den son­ra gelen harf-i cerri de manasınadır. Buna göre mânâ şöyle olur: “Dirseklerini uyluklarından ayırdı. Biribirine temas ettirmedi. Uylukları üze­rine sadece eli temas etti.”

2. kelimesi “mirfak” kelimesine muzaf ve mübtedâ olarak gelmiş merfu’ bir kelimedir.kelimesi de haberidir. Yani mübtedâ ve haberden meydana gelmiş bir hâl cümlesidir. Buna göre mana şöyle olur: “Sonra sol ayağını yayarak oturdu ve sol elini sol uyluğunun üzerine koy­du; sağ dirseği, sağ uyluğunun üstünde ve sağ uyluğuna değmeyecek bir hal­de bulunuyordu.”

3. Daha önce geçen fiilinin mef’ulu olarak mensub ve mirfak ke­limesine muzaf bir kelimidir. Bu durumda mana şöyledir: “Ve sağ dirseğini de sağ uyluğu üzerine koydu.”[27] Ayrıca Bezl’ul-mechud sahibi bir dördün­cü mânâ daha nakletmiştir ki, buna göre kelimesinin önünde bulu­nan harfi kelimenin aslındandır. Yani kelimenin aslı dir. Dirseğini uyluğuna temas ettirmedi. Onu ayrı ve tek başına bıraktı demektir.[28]

Râvi Vâil, anlaşılan Resûl-ü Ekrem’i sağ tarafından gözetlemiş olacak ki, sadece sağ dirseğinin durumunu görmüş sol dirseğini iyice göremediği için ondan söz etmemiştir. Yahutta sol dirseğinin durumu da sağ dirsek gibi ola­cağı için ayrıca ondan da bahsetmeye lüzum görmemiştir.

Yine bu hadis-i şerifte geçen cümlesi “söylerken gördüm” mânâsına değil, “yaparken gördüm” anlamında kullanılarak sadece söze de­ğil, fiillere de şâmil bir mânâ ifâde etmiştir.[29]

Bazı Hükümler

1. Tekbir alırken elleri kulaklara kadar kaldırmak müstehabtır.

2. Secdeye varırken elleri, kulakların hizasına gelecek şekilde yere koy­mak müstehabtır.

3. Rükû’ hâlinde ellerin dizler üzerine konulması meşru kılınmıştır.

4. Namazda otururken sol ayağı yere yayarak üzerine oturmak meşru kılınmıştır.

5. Teşehhüdde elleri uyluklar üzerine koyarak dirsekleri uyluklardan yu­karı kaldırmak meşru kılınmıştır.

6. Küçük parmakla yanındaki parmağı yumarak orta parmakla başpar­mağı halka yapıp, şehâdet parmağıyla da işarette bulunmak caizdir.[30]

727. …(Bir önceki hadis) aynı senedle, mana olarak (bir de) Ha-sen b. Ali Ebu’l-Velid, Zaide ve Âsim b. Küleyb vasıtasıyla rivayet edil­miştir. (Ancak) bu rivayette (farklı olarak Zaide şunları) söyledi: “Sağ elini sol elinin üstüne, kolun ve bileğin üstüne (gelecek şekilde) koy­du.” Yine bu rivayette (farklı olarak şöyle) dedi: Bu hâdiseden son­ra çok soğuk bir günde yine namaz kılmak üzere (bu cemaatin) yanlarına geldim, cemaatin üzerlerinde kat kat elbiseler vardı. Elleri elbiselerin altında hareket ediyordu.[31]

Açıklama

Bu hadis mânâ olarak bir önceki hadisin hemen hemen aynısıdır. Senedi de netice olarak bir önceki hadiste olduğu gibi Vâil b. Hucr’e erişmektedir. Bu bakımdan hadis-i şerifte, Resûl-i Zişân Efendimiz ve ashabının namaz kılışlarını nakleden kimse Vâil b. Hucr’dur. İşte Vâil’in bir müddet sonra soğuk bir günde tekrar geldiği zaman cemaa­tin, üzerlerinde bulunan kalabalık elbiselerin altında ellerini hareket ettir­meleri mevzununda İbnü’l-Arabî, Tirmizî üzerine yazdığı Ârizat’ül-Ahzc\î isimli eserinde, “ellerin bu hareketinden maksat, teşehhüd esnasında şahadet parmaklarıyla yaptıkları işaretten başka bir şey değildir” dedikten sonra bu hadisin zayıf olduğuna dikkati çekerek şunları söylemektedir: “Şayet bu hadisin doğruluğunu kabul edecek olursak, o zaman elleri hareket ettirmenin mânâsı: şehadet esnasında şehadet parmağının açılıp kapanması anın­daki ellerin hareketi, yahutta ellerin, rüku ve sucuda inip kalkma esnasındaki hareketleridir.”[32]

728. …(Yine) Vâil b. Hucr’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’i namaza başlayacağı zaman ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldı­rırken gördüm. Daha sonra yanlarına geldiğimde üzerlerinde aba ve başlıklı elbiseler olduğu halde namaza başlarken ellerim (ancak) gö­ğüslerine kadar kaldırdıklarını gördüm.[33]

Açıklama

Burada namaza başlarken el kaldırmanın, iftitah tekbiri ile aynı zamanda olacağı ifâde edilmektedir. Biz bu mevzu ile ilgili açıklamayı bütün ayrıntıları ile 721 ve 722 no’lu hadis-i şeriflerin iza­hında zikrettik. Ellerin kulak hizasına kadar değil de sadece göğüs hizasına kadar kaldırmasının sebebi ise, yine bu hadis-i şeriften anlaşıldığı gibi üzer­lerinde bulunan elbiselerin ellerin daha fazla kaldırılmalarına imkân verme­mesidir.

Konuya ait hadislerde görüldüğü gibi Resûlullah, namaza başlarken el­lerini kaldırırdı. Bunun sünnet olduğunu bütün mezhebler kabul etmişler­dir. Ancak ellerin nereye kadar kalkacağı konusunda ittifak edememişlerdir. Değişik rivayetlerle amel edildiği görülmektedir.

“Kıraatten sonra rüku’dan önce ve rukûdan sonra Resulüllah’ın iftitah tekbirinde olduğu gibi ellerini kaldırdığı sahih hadislerle varid olmuştur. Bazan da rüku’dan önce ve sonra kaldırmadığı da olmuştur diyen âlimler hâlen bu sünnetin devam ettiğini, kaldırmamasının ise farz sanılır endişesinden ileri geldiğini söylemektedirler.

Hanefi uleması ise, “Resûlullah (s.a.) vefatından önce, rüku öncesi ve sonrası elini kaldırmaktan vazgeçti, bu da bu hükmün nesh edildiğinin delilidir” demişlerdir. Zira Resûlullah (s.a.)’ı ibadetleri bir yana, âdetlerin­de bile yakından izleyen ve O’na uyan Abdullah îbn Ömer, “rükû’ öncesi ve sonrası ellerim kaldırmazdı. Ömer’in arkasında namaz kılanların iftitah tekbirinden başka yerde ellerini kaldırmadığını sahih rivayetlerde nak­letmeleri; Hz. Ali ile Abdullah İbn Mes’ûd’un da iftitah tekbirinden başka yerde ellerini kaldırmamaları bu hükmün mensûh olduğuna kâfi bir delildir” demektedirler ki, Hanefi uleması bunu böyle söylerler ve buna göre amel ederler.[34]

115-116- Namaza Başlama (İftitâh)

729. …Vail b. Hucr’den; demiştir ki: Ben kış mevsiminde Pey­gamber (s.a.)’in yanına gelmiştim. Ashabını namaz(a başladıklarımda elbiseler içinde bulunan ellerini kaldırırlarken gördüm.[35]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte iftitah tekbiri alınırken ellerin kaldırılacağı açıkça irade edilmektedir. Yine bu hadis-ı şerif, şiddetli so­ğuk veya sıcaktan korunmak maksadıyla eldiven ve benzeri şeylerle elleri ka­patarak namaz kılmanın caiz olacağına delâlet etmektedir. Ancak bunun mek’rûh olduğunu söyleyenler de vardır.[36]

730. …Muhammed b. Amr b. Ata’dan; demiştir ki: İçlerinde Ebû Katâde’nin efe bulunduğu Peygamber (s.a.)’in ashabından on kişi ara­sında Ebû Humeyd es-Saidî’nin;

Peygamber (s.a.)’in namazını en iyi bileniniz benim, dediğini işit­tim. (Onun bu sözü üzerine orada bulununlar);

Niçin (bu iddiada bulunuyorsun)? Allah’a yemin olsun ki, sen bizim Peygamber (s.a.)’e en çok uyanımız ve sahâbîlıkte en eski ola­nımız değilsin, dediler. O da;

Evet değilim, dedi. (Bunun üzerine onlar da);

Haydi (bize bildiklerini) anlat dediler. (O da);

Resûlullah (s.a.) namaza kalktığı zaman ellerim omuzlan hiza­sına kadar kaldırdıktan sonra tekbir aldırdı. (Tekbirden sonra) her ke­mik yerli yerince yerleşirdi. Sonra (bir miktar) okur ve tekbir alarak omuzlan hizasına kadar ellerini kaldırırdı. Sonra rüku’a varır, avuç­larını dizlerine koyar ve dümdüz olup başını ne (aşağı) eğer ne de (yu­karı) kaldırırdı. Sonra da başını kaldırıp, “Semiallalıü limen hamideh” der, sonra ellerini omuzları hizasına kadar kaldırırdı. Daha sonra “Al-lahu Ekber” diyerek yere inerdi. (Secdede iken) kollarını yanlarından uzak tutardı ve (secdeden) başını kaldırır, sol ayağını yayar ve üzerine otururdu. Secdeye vardığında ayak parmaklarını (kıbleye doğru) yu­muşak tutardı. Sonra (ikinci) secdeye varır ve “Allahu Ekber” diye­rek başını secdeden kaldırır, sol ayağını yayarak üzerine (birazcık) otururdu. Her kemik yerine yerleşirdi. Öbür rekatta da aynı şeyleri (aynı şekilde) yapardı. (İlk) iki rekattan kalkınca tekbir alır, tıpkı na­mazın başlangıcında olduğu gibi ellerini omuzları hizasına kadar kal­dırırdı. Sonra da (daha önce anlatılanları) namazının geriye kalan kısımlarında aynen tekrarlardı. Selâm vereceği rekâta gelince, (sağ ka­basının altından) sol ayağını dışarı çıkarıp sol oturağı üzerine oturur­du; dedi. (Orada bulunanlar da):

Doğru söyledin (gerçekten Peygamber (s.a.)) böyle namaz kı­lardı diye tasdik ettiler.[37]

Açıklama

Bezlu’1-mechûd sahibi bu hadisin bazı illetlerle malûl olduğunu beyân ederek bu illetleri şu şekilde sıralamaktadır:

1. Bu hadisin râvilerinden  Abdulhamîd b. Ca’fer zayıftır.

2. Muhammed b. Amr b. Atâ’mn bu hadisi Ebû Humeyd’den ve bu ha­disin diğer râvilerinden duymadığı kesinlikle bilindiği halde, burada sanki bu kimselerden duymuş gibi gösterilmiştir. Bu hadisi Muhammed b. Amr’ın ancak başka bir şahıstan duymuş olması gerekir ki, o şahsın ismi burada açık­lanmadığından kimliği meçhul kalmaktadır. Bu durum ise, hadisin sıhhati­ne zarar vermektedir. Bazı rivayetlerde bu kimsenin ismi Abbâs bazılarında da Ayyaş olarak geçmektedir.

3. Bu hadisin senedinde Ebu Katâde’den söz edilmektedir. Halbuki Mu­hammed b. Amr b. Atâ, Ebû Katâde’ye yetişmemiştir.

4. Ayrıca metinde “orada bulunanların hep birden  doğru söyledin” de­dikleri ifâde ediliyorsa da, bu ifâde sadece Ebû asım’ın Abdulhamîd’den nak­lettiği hadiste geçmekte, bunun dışında herhangi bir rivayette bu ifâdeye

rastlanmamaktadır.

Her ne kadar İbn Hacer bu tenkitlerin bazılarını cevablandırmışsa da yine Bezlu’l-mechûd sahibi, Eş-Şa’bî’ye dayanarak İbn Hacer’in iddialarını çürütmüştür.[38]

Aliyyü’I-Kaarî’m’n beyânına göre, “İbn Hacer bu hadiste geçen “Resul-i Ekrem (s.a.) birinci rekâtın ikinci secdesinden sonra sol ayağını bükerek üze­rinde bir miktar oturdu” ifâdesine bakarak sonunda teşehhüd bulunmayan her rekattan sonra ikinci secdeyi m’üteakib istirahat maksadıyla oturmanın mendub olduğunu söylemiştir. Hanefi ulemasına göre ise, bu oturmak an­cak bir özür sebebiyle o anda oturmak ihtiyacını duyan kimseler için caiz­dir.Bunun dışında burada oturmak söz konusu değildir.”

Namazın sonunda Resul Ekrem’in hadiste ifâde edildiği gibi sol aya­ğını sağ uyluğunun allından sağ tarafa doğru dışarı çıkararak sol kabasının üzerine oturması (teverrük) mevzuu da fıkıh âlimleri arasında ihtilaflı bir me­seledir. Hanefi ulemâsına göre gerek iki secde arasındaki oturuşlarda, ge­rekse teşehhüdlerde sağ ayağını parmaklan kıbleye gelecek şekilde diker, sol ayağını yere yayarak üzerine oturur. Bu aynı zamanda İmam es-Sevrî’nin de görüşüdür. İmam Şafiî’ye göre namaz kılan kimse birinci teşehhüdde bu şekilde oturursa da ikinci teşehhüdde sol kabasının üzerine oturur. İmam Mâlik’e göre ise, her oturuşta sol kabasının üzerine oturur. Tabii bu şekilde oturabilmek için sağ kabasının altında bulunan sol ayak, sağ taraftan dışarı çıkarılır.

İmam Şafiî’nin bu konudaki delili bu hadis-i şeriftir. Hane/ilerin delili ise;

1. Hz. Âişe’nin rivayet ettiği; “Resûl-i Ekrem (s.a.) oturduğu zaman sol ayağını yayarak üzerine otururdu, sağ ayağını da dikerdi” mealindeki 783 numaralı hadis ile;

2. Vâil b. Hucr’un (726 numarada tercemesini sunduğumuz) hadisi.[39]

Bazı Hükümler

1. Rükû’ halinde iken baş ile sırt aynı hizada bulunmalıdır.

2. “Semiallahu limen hamideh” cümlesi, rükû’dan doğrulduktan sonra söylenir. (721 no’lu hadis-i şerifin izahında bu mesele ile ilgili açıklama vardır).

3. Secde halinde iken bileklerini yanlarına ve kasıklarına temas ettirmek-, ten sakınmalıdır.

4. Son teşehhüdde kabalarını yere koyarak sol ayağını da yere yatırıp oturmalıdır.

5. Secdede ayak parmaklarım kıbleye döndürmeye dikkat etmelidir.[40]

731. …Muhammed b. Amri’l-Âmiri’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in sahabilerinden (bir topluluğun oluşturduğu) bir mecliste idim. Peygamber (s.a.)’in namazından bahsediyorlardı. (Bir önceki hadisin râvilerinden) Ebû Humeyd (i’s-Saidî) dedi ki: (Ravi Muhamed b. Amr b. Halhale, AbdulHamid b. Cafer’in Muhammed b. Amr’den riva­yet ettiği) şu (bir önceki) hadisin (sadece) bir kısmım zikretti ve (İbn Halhale sözüne devamla şöyle) dedi: (Resul-i Ekrem) rükû’a vardığı zaman elleriyle diz kapaklarını iyice kavrardı. Parmaklarının arasına açık bulundururdu. Başını yukarı kaldırmadan ve yüzünü gösterme­den sırtını aşağı eğerdi. (Muhammed b. Amr b. Halhale sözüne de­vamla) dedi ki: “İki rekatta(n sonra) oturduğunda sol ayağının alt kısmı

üzerine oturur ve sağ (ayağı)ını dikerdi. Dördüncü (rekatın nihâyetin)de sol kabasını yere koyarak ayaklarını bir tarafından çıkarırdı.”[41]

Açıklama

el-Münzirî, “Bu hadisin senedinde, hakkında bazı söylentiler bulunan İbn Lehî bulunmaktadır” diyerek bu hadisin zayıflığına dikkati çekmiştir.

Müellif Ebû Davud’un Muhammed b. Amr b. Halhale’nin rivayet etti­ği bu hadisin, Abdulhamid b. Cafer’in rivayet ettiği bir önceki hadisin an­cak bir bölümünden ibaret olduğunu söylemekten maksadı, bu hadisin bir önceki hadise nisbetle çok kısa olduğuna dikkati çekmektir. Fakat bununla beraber bu hadisde bir önceki hadisde bulunmayan bazı ilâveler ve bir önce­ki hadise nisbetle bazı farklılıklar vardır. Bu farklılıklar şunlardan ibarettir:

1. Resûl-i Ekrem (s.a.) rükû’da diz kapaklarını elleriyle iyice kavraya­rak ellerini dizlerine iyice yerleştirirdi.

2. Rükû’ hâlinde ellerinin parmakları arasını açık bulundururdu.Bilin­diği gibi el parmaklarının arasını açık bulundurmak sadece rüku’da, kapalı bulundurmak da sadece secdede mendubtur.

3. Başını sağa-sola bükmediği için yanaklarından hiç biri rükû’ halinde görünmezdi. Sağ yanağının görülebilmesi içni başını sol tarafa sol yanağın görülebilmesi için de başını sağ tarafa bükmesi gerekir. Buna göre Resul-i Ekrem (s.a.) yanaklarını yere paralel bulunduruyordu.

4. Bundan Önceki hadis-i şerifte sol ayağını dışarı çıkardığından bahse­dildiği halde burada her iki ayağını da bir taraftan dışarı çıkardığı ifade edil­mektedir. Aliyyü’l-Kaarî’nin beyânına göre bu sağ taraftır.

Burada geçen ikinci ve dördüncü rekatlar sonundaki oturuş şekli bun­dan önceki hadis-j şerifte de geçtiği için mezheb imamlarının görüşleriyle il­gili tafsilât orada verilmiştir.

Ancak burada ayakların ikisinin de sağ taraftan çıkarıldığı ifade edildi­ği halde Buhârî’de “iki rekat sonunda (teşehhüd için) oturduğunda sol aya­ğının üzerine oturup sağ ayağını diker, son rekâta oturduğunda (ise) sol ayağını ileri alıp diğerini dikip oturağı üzerine oturur idi” denilmektedir.[42] İlk otu­ruş mevzuunda merhum Ahmed Naim Efendi şunları söylemektedir: “Sol ayağın üzerine oturup sağ ayağını dikmeğe (iftiraş) denir. Tahâvî’nin riva­yetinde oturuşun şekli hakkında tafsilat daha da fazladır. Orada sonra otu­rup sol ayağını yaydı. Yani altına aldı, sağ ayağının üstünü kıbleye karşı getirdi. Sağ avucunu sağ dizinin üzerine ve sol avucunu sol dizinin üzerine koydu ve kelime-i şehâdeti mübarek parmağı ile işaret buyurdu denilmektedir”[43] Yine Ahmed Naim Efendi “sol ayağını ileri alıp diğerini dikip oturağı üzerine oturdu” cümlesi ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Buna teverrük denir.” Nitekim Sünen-i Ebû Davud’un rivayetlerinin bi­rinde; “nihayet… ardından selâm verilecek secdeyi yaptıktan sonra sol aya­ğını geri bırakıp sol yanı üzerine müteverriken (kabasını yere koyarak) otururdu.” (Bk. Mevzumuzu teşkil eden hadis) denilerek teverrük açıklan­mıştır. Ebû Davud’un Sünen’indeki rivayetin birinde ise, her iki oturuş ara­sındaki fark: ikinci rekâttan sonra oturduğunda sol ayağının tabanı üstüne oturup sağ ayağım diker, dördüncü rekat olunca sol ayağını yere yapıştırıp her iki ayağını yanından dışarı çıkarırdı, diye gösterilmiştir.

Bu hadis-i şerif ilk oturuş ile son oturuş arasında fark gören fukahâ ile fark görmeyen Ebû Hanife ve taraftarları arasındaki ihtilafın esaslarından birini teşkil etmektedir. Bu hadise binaen Şafiî ile Şafiî’nin görüşünü payla­şan fukahâ ilk oturuşta sadece iftirası (sağ ayağı dikerek sol ayak üzerine oturmayı) ikinci oturuşta ise, teverrükli (sol ayağı ileri alıp diğerini dikip ka­bası üzerine oturmayı) sünnet sayarlar. Ebû Hanife ile imameyn ise, -ki sa­rih Aynî, Seyrî ile Abdullah b. Mübârek’i ve bir rivayete göre Ahmed b-Hanbel’i de bunlara katıyor- oturduğu zaman sol ayağını yayar ve üzerine otururlar ve her iki oturuşta da bu şekilde oturmanın sünnet olduğunu söy­lerlerdi. Bu mevzudaki delilleri ise şu hadis-i şeriftir.[44]

Bu konuda Bezlu’l-mechûd sahibi de şunları söylemektedir: “Bu mev­zuda hanefi mezhebinin görüşü Bedâyi sahibinin dediği gibidir. Teverrük’ ün manası kabaları yere koyup ayaklan sağ taraftan çıkartarak sol kaba üzerine oturmaktır. Hadis-i şeriflerin birinde (730 no’lu hadis) sol ayak dı­şarı çıkacak denildiği halde, diğerinde (731. hadis) ikisi birden dışarı çıka­cak denilmesi, zamana ve mekâna göre ikisinin de uygulanabileceğine bir işarettir.[45] İmam Mâlik’e göre her iki oturuşta da teverrük efdaldır. Delili ise, 730 ve 731 no’lu hadislerdir.[46]

732. …Muhammed b. Amr b. Atâ’dan bir Önceki hadisin aynısı (rivayet edilmiştir. Ancak Muhammed bir önceki rivayetinden fazla olarak şunları) söylemiştir: “Secdeye vardığı zaman (kollarını) yaymaksızın ve onları (yanlarına) çekmeksizin ellerini yere koyardı ve (sec­de halinde iken de el ve ayak) parmaklarını kıbleye yöneltirdi.”[47]

Açıklama

Bu rivayet mana bakımından bir Önceki hadisin aynısı olmakla beraber ondan fazla olarak bazı hükümler getirmektedir.

Bu hadisin Müslim’deki ibaresi meâlen şöyledir: “Resülullah (s.a.) na­maza tekbirle kıraate de Fatiha’yı okumakla başlardı. Rükû’ ettiği zaman başını ne yukarıya diker, ne de aşağıya büker, ikisinin arasında tutardı. Başını rükûdan kaldırdığı vakit, iyice doğrulmadıkça secdeye gitmezdi, başını secdeden kaldırdığı zaman dahi iyice doğrulup oturmadıkça ikinci secdeye gitmezdi. Her iki rekat sonunda tahiyyât okurdu. Sol ayağını yere döşer, sağ ayağını da dikerdi. Şeytan oturuşundan nehyeder, insanın vahşi hayvanlar gibi kollarını yere yaymasını da yasak ederdi.” Müslim’in rivayet ettiği (salât 340) bu hadis-i şerif de mevzumuzu teşkil eden hadisi te’yid etmektedir. Netice olarak Ebû Davud’un rivayet ettiği bu hadis-i şerif bir öncekinden farklı olarak şu hükümleri getirmektedir:

1. Kolları vahşi hayvanlar gibi yere yayarak secdeye varmak yasaklan­mıştır. Çünkü bu tenbelliğin ve namaza lâyıkıyla önem vermemenin alâme­tidir. Nitekim Buhârî’de bu mesele şöyle ifâde edilmiştir: “Secdede itidal üzere bulununuz. Hiç biriniz de kolunu canavarın kolunu yaydığı gibi yay­masın.”[48]

Halbuki kolların kaldırılarak yanlardan uzakta tutulması tevazu hâline daha uygun olduğu gibi alnı yere koymaya da yardımcı olur. Kollan secde­de yere yaymaksa tenzihen mekruhtur. Sünnet olan ise, kişinin secdede sa­dece el ayalarını yere koyarak, kollarını yere yaymaksızın dirseklerini yukarı kaldırması ve koltuklarını da kuş kanadı gibi germesidir. Secdede bu halde bulunmak gerektiğine dair emir vardır. Nitekim Meymûne (r.anhâ)’dan ge­len bir rivayette; “Resûlullah (s.a.) secdeye vardığı vakit ufak bir kuzu, iki kolları arasından geçebilirdi”[49] diğer bir rivayette de, “Pazularının arasını o kadar açardı ki koltuklarının beyazlığı arkadan görünürdü” denil­mektedir.[50]

Bu rivayetlerin birincisinde tarif edilen duruma “tecnîh” denir. İkinci rivayette tarif edilen duruma ise “tahviye” denir ki, kişinin secde halinde karnını yerden uzak, pazularını yanlardan açık ve ırak tutmak anlamında­dır. Kadınlar ise bunun aksini yaparlar ki, buna da “ilıtifâz” denir. Bu iki rivayette tarif edilen tecnîh ile tahviye netice itibariyle bir manaya gelmektedir.

2. Ayak ve el parmaklarının kıbleye getirilmesidir. Bazılarına göre sec­dede iken parmaklar kıbleye gelmezse namaz bâtıl olur. Ulemanın büyük ço­ğunluğuna göre ise, mekruh olur. Nitekim merhum Ö.Nasuhi Bilmen Efendi bu mevzuda şöyle demiştir: “İki ayağın veya bir ayağın parmaklan yere ko­nulmadıkça secde caiz olmaz. Muhtar olan kavil budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak kifayet etmez.”[51]

Bu mevzuda Hanefi ulemâsından merhum Aynî de şöyle demiştir: “Hadis-i şerifte geçen kelimesine iki şekilde mana vermek müm­kündür:

1. Ellerini uzunluğuna yayardı, parmaklarını yummazdı.

2. Kollarını yanlarından uzak tutardı ve yere yaymazdı.[52]

Ancak biz el-Menhel sahibine uyarak tercemede ikinci manayı tercih ettik.[53]

733. …Abbâs (veya Ayyaş) b. Sehl Es-Sâidî’den rivayet edilmiş­tir: Kendisi; Peygamberin ashabından olan babasının da bulunduğu bir mecliste idi. (O) mecliste Ebû Hüreyre, Ebû Humeyd es-Sâidi ve Ebû Useyd de vardı. (Ancak râvi İsâ bu hadisi naklederken) şu (730 no’lu) habere bazı ilâveler yaptı ve (bazı kısımlarını da) eksik naklet­ti. Bu hadiste (İsa b. Abdullah) şöyle dedi: (Sonra başım rükû’dan kal­dırdı ve “Semiallahü limen hamiden, Allahümme Rabbena lekel-Hamd” (Allah kendisine hamdedenin hamdini işitir. Ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur)” dedi ve ellerini kaldırdı. Sonra “Allahü Ekber” deyip secdeye vardı. Secdede iken elleri dizleri ye ayak uçları üzerinde kaldı. Sonra “Allahü ekber” deyip (sol) kabası üzerine oturdu. Öbür ayağını da dikti. Sonra “Allahü Ekber” deyip secdeye vardı. Sonra (yine); “Allahü Ekber” diyerek (secdeden) kalktı (fakat bu de­fasında sol) kabası üzerine oturmadı.” Sonra (İsa 730 no’lu) hadisi naklederek (şöyle) dedi: Sonra iki rekatın sonunda oturdu. Kalkmak isteyince de tekbirle kalktı ve son iki rekatı da tamamladı. (Ancak İsa burada daha önce geçen 730 no’lu hadisteki son) teşehhüdde kabalar üzerine oturmaktan söz etmedi.[54]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte aynı mevzuyla ilgili 730 no’lu hadise nisbetle bazı ilâveler bulunmakla beraber, bazı kısımlarda da sözü geçen hadise göre bazı noksanlıklar mevcuttur. Netice olarak:

1. “Sonra başını nüku’dan kaldırdı”, cümlesiyle,

2. “Semiallahü limen hamiden, AHahumme Rabbena Ieke’1-hamd” cüm­lesi 730 no’lu hadise nisbetle burada bulunan ilâvelerdir. Ancak 730 no’lu hadiste bulunan “son teşehhüdde (sol) kabası üzerine oturdu” cümlesi, bu­rada geçmediğinden mezkûr hadise nisbetle bu husus bir noksanlık teşkil et­mektedir.

Bu hadisle ilgili açıklamalar 730 no’lu hadisin açıklama kısmında geç­miştir.[55]

734. …Abbâs b. Sehl dedi ki: Ebû Humeyd, Ebû Üseyd, Sehl b. Sa’d ve Muhammed b. Mesleme[56] (kendi aralarında) toplanıp Peygam­ber (s.a.)’in namazından bahsediyorlardı. Ebû Humeyd r.a.): “Resûlullah (s.a.)’m namazım en iyi bileniniz benim” dedi ve bir önceki hadisin bir kısmını nakletti (ve şöyle) dedi: “Sonra (Resûlullah) rükû’a vardı ve ellerini dizlerinin üzerine koydu. Ellerini sanki kavis gi­bi yapmış, dizlerini tutuyor ve yanlarından uzak bulunuyordu. Sonra secdeye vardı ve alnıyla burnunu yere iyice yerleştirdi; kollarını da yan­larından uzaklaştırdı, ellerim omuzlan hizasına koydu. Sonra başını (secdeden) ta her kemik yerine dönünceye kadar kaldırdı (ve birinci veya ikinci rekatın sonundaki secdeleri) bitirdi, sonra sol ayağını ya­yıp üzerine oturdu. Sağ ayağım (dikerek) uçlarım kıbleye getirdi. Sağ elini sağ dizinin, sol elini de sol dizinin üzerine koydu. (Şehâdet) par­mağı ile de işaret etti.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi Utbe b. Ebî Hakim, Abdullah b. İsa’dan, o da Abbas b. Sehl’den rivayet etti. (Ancak Utbe burada) te-verrükten (sol kabayı yere koyarak oturmaktan) bahsetmemiştir. (Yi­ne Utbe) Fuleyh hadisinin (734 no’lu hadisin) bir benzerini daha nakletmiş (orada da teverrükten bahsetmemiştir). El-Hasen b. el-Hurr da Fuleyh ve Utbe hadisinde olduğu gibi (sadece ikinci teşehüddeki) oturuştan bahsetmiş (ve başka bir oturuştan söz etmemiş)tir.[57]

Açıklama

Aliyyü’l-Kaarî,    Mirkât  isimli  eserinde hadis-i şerifte geçen sağ elim sağ dizinin, sol elim de sol dizinin üzerine koydu, (şehâdet) parmağıyla da işaret etti” cümlesini  açıklarken    şöyle diyor: Müslim’de bu mevzuda şöyle bir hadis-i şerif   vardır:

“Peygamber (s.a.) namazda oturduğu vakit, sağ avucunu sağ uylu­ğunun üzerine koyar, bütün parmaklarını yumar, baş parmaktan sonra ge­len parmağı ile işaret ederdi, sol avucunu da sol uyluğunun üzerine koyardı.”[58] Şurası muhakkak ki bütün parmaklar kapalı iken avucu uyluk üstüne koymak mümkün değildir. Allah bilir ya, herhalde parmaklan açık olduğu halde ellerini uylukları üzerine koymuş, ancak daha sonra şehâdet parmağıyla işaret etmek istediği zaman, parmaklarını kapamıştır. Nitekim parmakla nasıl işaret edileceği mevzuunda İmam Muhammed ve Ebû Yu­suf’tan gelen rivayet de böyledir. Ulemanın bir çoğu da hiç bir zaman par­makla işaret edilmeyeceğini söylemişlerse de bu hem rivayet hem de dirayet yönünden isabetsizdir.

Hulvânî’den gelen rivayete göre ise, kişi teşehhüdde “lâ ilahe” derken şehâdet parmağını kaldırır, “illallah” derken de indirir. Bu şekilde olumsuz cümle ile parmak kaldırılmış, müsbet cümle ile de indirilmiş olur. Parmak uçları dizin kenarına kadar, uzatılır daha uzakta olamaz.[59]

Müellif Ebû Dâvûd hadisin sonundaki talik ile teverrük ve istirahat cel­sesine ait rivayetler arasında birlik olmadığına dikkatleri çekmek istemiştir. Bu mevzu ile ilgili rivayetleri şu şekilde hulâsa etmek mümkündür:

1. Abdulhamid b. Cafer’in, Muhammed b. Amr b. Ata’dan rivayet et­tiği (730 no’lu) hadisle, Muhammed b. Amr b. Halhale’nin Muhammed b. Amr el-Amirî’den rivayet ettiği (731 no’lu) hadiste Peygamber (s.a.)’in ikin­ci oturuşta kalçasını yere koyarak oturduğu ifade edilmektedir.

2. Bunun yanında Hasen b.el-Hurr’ın rivayet ettiği (733 no’lu) hadisle Fuleyh’in rivayet ettiği (743 no’lu) hadiste ve Utbe’nin Fuleyh hadisine ben­zeyen rivayetinde ise, ikinci celsede teverrükten bahsedilmemektedir.

a. Bu râvilerden el-Hasen, Peygamber (s.a.)’in sadece iki secde arasın­da teverrük yaptığından bahsetmiş, bunun dışında ne ilk celsede, ne de ikin­ci celsede teverrük yapıp yapmadığından söz etmediği gibi sonunda teşehhüd bulunmayan iki secde arasında İstirahat celsesinden de bahsetmemiştir.

b. Fuleyh  ile Utbe ise hiç bir şekilde teverrükten bahsetmişledir. Neti­ce olarak teverrük konusunda rivayetler arasında birlik olmadığı için mezhebler de bu konuda değişik görüşler beyân etmişlerdir.

Mezheblerin bu konudaki görüşlerini (731) ve (732) numaralı hadislerin şehrinde açıklamış bulunmaktayız.[60]

735. …Amr b. Osman, Bakıyye’den; o Ukbe’den; o Abdullah b. İsa’dan; o el-Abbâs b. Sehl es-Sâidî’den, o da Ebû Humeyd’den şu (bir önceki) hadisi nakletti. (Ukbe) dedi ki: (Resûl-i Ekrem s.a.) sec­deye vardığı zaman karnını uyluklarının herhangi bir tarafına dayan­dırmadan uyluklarının arasını açardı.[61]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi İbnu’l-Mübârek rivayet etti. (Dedi ki:) “Füleyh diyor ki: Ben bu haberi Abbas b.Sehl’den İşittim ama onu hafızamda tutamadım” (Yine İbnu’l-Mübârek diyor ki:) “Öyle zan­nediyorum ki Füleyh, İsa b. Abdillah’dan bahsetti. (İsa b. Abdillah da) bu haberi Abbâs b. Sehl’den işitmiş. Abbâs der ki: Ben (bu hadi­si) Ebû Humeyd es-Sâidî’den aldım.”[62]

Açıklama

Ukbe’nin bu rivayetinden anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem (s.a.) secdeye vardığı zaman karnını uylukları üzerine dayamaz, bilakis uyluklarından uzaklaştırır ve uyluklarını da bir birinden uzak tutarmış. Bazı Şâfiiler iki uyluk arasındaki bu mesafeyi bir karış olarak takdir etmiş­lerdir.

Müellif Ebû Davud’un beyânına göre, Abdullah b. el-Mübârek bu ha­disi Fuleyh’den dinlemiştir. Fuleyh de Abbâs b. Sehl’den dinlemiş, fakat Fu-leyh, Abbâs’dan dinlediğini unutmuştur. Abdullah İbn el-Mübârek, Fuleyh’in bu hadisi unuttuktan sonra İsa b. Abdillah’dan ikinci defa işitip ezberlediği kanaatindedir. Bu hadisi İsa, Abbas’dan, Abbas da Ebû Humeyd es-Saidî’den nakletmiştir.[63]

736. …Bu hadis Hz. Peygamber (s.a.)’den (bir de) Abdu’l-Cebbâr b. Vâil’in babası tarafından (rivayet edilmiştir. Vâil b. Hucr) dedi ki: (Peygamber a.s.) secdeye gittiği zaman elleri inmeden önce dizleri ye­re inerdi. Secdeye vardığı zaman ise alnım elleri arasına koyardı ve (pazularını) karnından uzak tutardı.

Haccâc (b. Minhâl) dedi ki: Hemmâm dedi ki: Şakik bize anlattır Bu hadisin bir benzeri de (yine) Hz. Peygamber’den Âsim b. Küleyb’-in babası tarafından rivayet edilmiştir. (Râvi Haccâc dedi ki:) Bu iki hadisin birinde kanaatimce Muhammed b. Cuhâde’nin (rivayet ettiği) hadiste (şu cümle bulunmaktadır. “Secdeden kıyama) kalkmak iste­diği zaman dizleri üzerinde ve (elleriyle) uyluklarına dayanarak kal­kardı.”[64]

Açıklama

Vail b.Hucr’un rivayetinde Resûl-i Ekrem (s.a.)’in secdeye vardığı zaman, alnını iki ellerinin arasına koyduğu ifâde edilmektedir. Halbuki (734) no’lu hadis-i şerifte ellerini omuzu hizasına koy­duğu ifâde edilmişti. Her ne kadar görünüşte bu iki rivayet birbirinden farklı gibiyse de, aslında aralarında her hangi bir tearuz yoktur. Çünkü bu iki ri­vayet birlikte değerlendirildikleri zaman, Resûl-i Zişan’ın secde ederken bazan yüzünü elleri arasına koyduğu bazan da ellerini omuzları hizasına koyarak secde ettiği anlaşılır. Bu farklı uygulama, duruma göre iki şekilde de secde yapılabileceğini ifâde eder.

Bu hadis, Haccâc’dan gelen şekli ile zayıftır. Hadisi Resûl-i Ekrem’den rivayet ettiği söylenen Küleyb, içlerinde Buhârî’nin de bulunduğu bir Ulemâ grubuna göre tabiîdir. Buna göre Küleyb’in bu hadisi Resûl-i Ekrem’den değil de, bir sahâbiden duymuş olması gerekir. Bilindiği gibi böyle sahibinin atla­narak Resûl-i Ekrem’den işitilmiş gibi nakl edilen hadislere “mürsel hadis” denir.

Bu hadislerden anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem (s.a.) secdeye varmak iste­diği zaman yere önce dizlerini, sonra ellerini ve yüzünü koyar, kalkarken de bunun aksini yapardı. Önce yüzünü, sonra ellerini ve daha sonra da diz­lerini kaldırırdı. Her ne kadar İmam Mâlik ile İmam Evzâî önce ellerin, son­ra da dizlerin yere konacağını söylemişlerse de, cumhura göre İmam Mâlik’le Evzâî’nin bu görüşleriyle ilgili uygulama sonradan neshedilmiştir.[65] Kıyama kalkarken de ellerini uylukları üzerine koyar yere tutunmaktan sakmırdı. Diz­leri üzerinde ayağa kalkardı. Nitekim merhum Ö. Nâsûhî Bilmen Efendi de bu mevzuda şunları yazmıştır: “Secdeye varılırken evvelâ dizleri, sonra elle­ri, sonra yüzü yere koymak secdeden kalkarken de ibtida yüzü, sonra da diz­lerin üzerine koyarak elleri yerden kaldırmak sünnettir. Meğer ki buna kudret bulunmasın, o halde el ile yere dayanarak kalkmak caiz olur.”[66]

737. …Vâil (b. Hucr) demiştir ki: Peygamber (s.a.)’i namazda baş parmaklarını kulaklarının yumuşağına kadar kaldırırken gördüm.[67]

Açıklama

Bu hadis-i şerif tekbir alırken ellerin kulak yumuşaklarına kadar kaldırılacağına bir delildir. Ancak daha önce geçen (728) no’lu hadiste sahâbe-i kiramın ellerini göğüs hizasına kadar kaldırdıkları ifade­si vardır. Biz hadisi açıklarken yine aynı hadisteki ifâdelere dayanarak ashabın ellerini göğüslerine kadar kaldırıp daha yukarı kaldırmamalarının sebebim soğuktan korunmak maksadıyla giydikleri elbiselerin fazlalığına yani bu fazla elbiselerin elleri daha yukarıya kaldırmaya engel olduğuna bağlandığını be­lirtmiştik.

Konumuzu teşkil eden bu (737) no’lu hadis-i şerifte her ne kadar Resûl-i Ekrem’in ellerini kulak memelerine kadar kaldırdığı ifâde ediliyorsa da (730) no’lu hadiste omuz hizasına kadar kaldırdığı, (726) no’lu hadiste de kulak üstü hizasına kadar kaldırdığı ifâdesi vardır. Aliyyü’l-Kaarî’nin Mirkat isimli eserinde zikrettiğine göre İmam Şafiî Mısır’a geldiği zaman tekbir esnasında ellerin nasıl kaldırılacağı mevzuu kendisine sorulduğunda şu cevabı vermiş­tir: “Namaz kılan kimse ellerini omuz hizasına gelecek şekilde kaldırır. Öy­le ki, başparmakları kulak yumuşağı hizasına, diğer parmakları da kulaklarının üst hizasına gelmiş olur.” Nitekim Müslim’in bir rivayetinde de şöyle buyuruluyor: “Peygamber (s.a.) ellerini ta kulakların üst hizasına kadar kaldırırdı.”[68]

Bu sözüyle İmam Şafiî bu üç rivayeti de birleştirmiş oluyor; üçüyle de amel etmiştir. Bu çok güzel bir te’liftir. Nitekim Hanefiye ulemasının bir kısmı bununla amel etmişlerdir.[69]

738. … Ebû Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) na­maza (başlamak) için tekbir aldığı zaman ellerini omuzlan hizasına ka­dar kaldırırdı. Rükû’a varmak istediği ve secdeye varmak için (rükû’dan) kalktığı zaman da böyle yapardı. İki rekat bittikten sonra (kıyama) kalkarken de aynı şeyi yapardı.[70]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama (730) no’lu hadisle bir önceki hadisen izahında geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.İbn Kayyım bu hadisin Müslim’in şartlarına uygun olduğunu söylemiştir.[71]

739. … Kuteybe b. Said, İbn Lehia’dan; o Ebû Hübeyre’den, o da Meymûn el-Mekkî’den rivayet etmiştir. (Meymün el-Mekkî) Ab­dullah b. ez-Zübeyr (r.a.)’i kendilerine namaz kıldırırken (namaza) kalktığı esnada (iftitah tekbiri alırken) rükû’a varırken ve (ikinci) sec­deye giderken ve (ikinci secdeden) kalkarken ve ayağa kalkarken elle­rini kaldırmakta olduğunu görmüştür. (Meymûn el-Mekkî sözlerine devamla şöyle demiştir: Bunun üzerine kalkıp) İbn Abbâs’a gittim ve: “Ben İbn ez-Zübeyr’i kimsenin kılmadığı bir şekilde namaz kılarken gördüm” dedim. Ve ona (İbn ez-Zübeyr’in) bu el kaldırışını (iyice) tarif ettim.Bunun üzerine (îbn Abbas şöyle) dedi: “EğerPeygamber(s.a.)’in namazını görmeyi arzu ediyorsan Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a.)’ın na­mazına uy.”[72]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen “işaret” kelimesi el kaldırma mânâsında kullanıldığından biz tercemede bu manayı tercih ettik. (Na­maza kalktığı esnada) el kaldırmak tâbirini de (738) no’lu hadise dayanarak iftitah tekbiri esnasında ellerini kaldırıyordu şeklinde anladık ve bu mânâya parantez içerisinde işaret ettik.

Yine buradaki ifâdesini de bir numara sonra terceme edeceğimiz 740 no’lu hadise dayanarak “ikinci secdeden kalkarken” diye ter­ceme ettik. Ancak yine el-Mcnhel sahibinin dediği gibi bu hadisin sahih ol­duğu farz edilecek olursa, o zaman metinde cümlesine “secdeye varmak için başım rüku’dan kaldırdığı zaman”diye cümlesine de “birinci teşehhüdden üçüncü rekata kalktığı zaman” diye mânâ verilerek bir önceki hadisle aralarında bir çelişkinin doğması önlenmiş olur.

Fakat bu hadis zayıftır. Çünkü bunu İbn Lehîa rivayet etmiştir. Bu râvi zayiflığıyla meşhurdur. Hadisleri delil teşkil edemez. Ayrıca bu hadiste Mey-mun el-Mekkî vardır ki, bu şahsın da kimliği meçhuldür.[73]

740. …en-Nad’r b. Kesir es-Sa’dî demiştir ki: Abdullah b. Tâvûs Hayf mescidinde yanımda namaz kıldı. îlk secdeyi yapıp da başım kal­dırdığında ellerini yüzü hizasına kadar kaldırdı. Bu davranışı uygun görmediğim için Vüheyb b. Hâlid’e haber verdim. Vüheyb de ona “İşit­tiğime göre sen namazda hiç kimseden görmediğim bir şey yapıyor (muş)sun” dedi. Bunun üzerine Abdullah da (şöyle) cevap verdi: “Ben babamı o işi yaparken gördüm de babam (şöyle) dedi: Ben îbn Abbâs’ın böyle yaptığını gördüm ve o’nun, “Bunu Resûlullah (s.a.) (böyle) yapardı” dediğinden başka bir şey de bilmiyorum.”[74]

Açıklama

Bu hadis birinci secededenkalkarken elleri kulaklara kadar kaldırmanın meşru olduğuna delâlet etmektedir. Ebû Bekr b. el-Münzir, Ebû Ali et-Teberî ve bazı ehl-i hadis birinci secdeden kalkarken elleri kulaklara kadar kaldırmanın müstehab olduğu görüşündedirler.

Ancak bu hadis zayıftır. Çünkü en-Nadr b. Kesir tarafından rivayet edil­miştir. Bilindiği gibi en-Nadr, hakkında çeşitli tenkidler vardır. Bu şahsın rivayet ettiği hadisler hüccet olma niteliğinden uzaktır. Nisabûrî de bu hadis için münker tabirini kullanmıştır.

Aynı şekilde Nesâî’nin İbn Ebi Adiy, Şu’be, Katâde, Nasr b. Âsim se­nediyle Mâlik b. el-Huveyris’ten Peygamber (s.a.)’in namazda rükû’a varır­ken, rüku’dan başını kaldırırken secdeye giderken ve secdeden başını kaldırırken ellerini kulaklarının üst hizasına kadar kaldırdığına dair rivayet ettiği hadis de zayıftır.[75] Çünkü bu hadisin râvilerinden olan Nadr b. Âsim hakkında da çeşitli tenkidler yapılmıştır.[76]

741. …Nafi’den rivayet edildiğine göre, Abdullah b. Ömer na­maza durunca tekbir alır ve ellerini kaldırırdı. Rüku’a vardığında ve “semiallahü limen hamideh” dediğinde, iki rekattan (sonra üçüncü rekata) kalktığında da (yine) ellerini (kulakları hizasına kadar) kaldı­rırdı. (Abdullah İbn Ömer) bu hadisi Hazreti Peygamber (s.a.)’e is-nad etti.

Ebû Dâvûd dedi ki: Gerçekte bu, İbn Ömer’in (kendi) sözüdür. Hz. Peygambere ulaşan bir hadis değildir.[77]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisin baş tarafını Bakıyye (b. el-Velid) Ubeydullah ‘dan rivayet etti. (Ubeydullah da) bu hadisi (Hz. Peygam­bere) isnad etmiştir. Bu hadisi bir de es-Sakafî, Ubeydullah ‘dan riva­yet etmiştir. (Ancak Ubeydullah) bunu (Abdullah) İbn Ömer’e isnad etmiştir. (Sakajl) bu rivayetinde (şöyle) demiştir: “İkinci rekattan (sonra üçüncü rekata) kalkarken ellerini göğüsleri hizasına kadar kaldırırdı” Doğru olan da budur.

Yine Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi aynı zamanda el-Leys b. Sa’d, Mâliki Eyyûb ve İbn Cüreyc mevkuf olarak rivayet ettiler.(Yani sene­dini Hz. Peygambere isnad etmediler), sadece Hammâd b. Seleme bu hadisi Eyyûb’dan naklederek Hz.Peygamber (s.a.)’a isnad etti. Eyyûb ile Mâlik (rivayetlerinde) iki secdeden (rekattan sonra üçüncü re­kata) kalktığında (ellerini) kaldırdığından bahsetmemişlerdir. el-Leys ise, hadisinde el kaldırmayı söz konusu etmiştir. İbn Cüreyc bu riva­yetinde; “Ben Nâfi’e; “İbn Ömer ellerini iftitah tekbiri alırken mi da­ha yukarı kaldırırdı, yoksa diğerlerinde mi” diye sordum. O da; ‘ ‘hayır (hepsinde) aynı seviyede (kaldırırdı)” diye cevap verdi. (Bunun üzeri­ne ben, “bana işaretle göster” dedim; o da göğüslerine veya biraz da­ha aşağısına işaret etti” demiştir.[78]

Açıklama

Bilindiği gibi bir hadisin senedi Peygamber (s.a.)’e ulaşıyorsa bu hadise “merfû’ hadis” denir. Her ne kadar Abdullah b. Ömer bu. hadisi Hz. Peygamber’e isnad etmişse de, müellif Ebû Davud’un beyânına göre, bu hadis merfû’ değildir. Hz. Abdullah’ın kendine ait bir fii­lî hadistir. Bilindiği gibi, bir hadisin senedi sahabiden son buluyorsa yani hadisin ilk kaynağı sahâbî olursa, bu tür hadislere “mevkuf hadis” denir.

Ebû Dâvûd bu hadisin mevkuf olduğu kanaatindedir. Hammâd b. Seleme’nin dışında ismini zikrettiği râvilerin bu hadisi hep mevkuf olarak ri­vayet ettiklerine bakarak bu kanaata varmıştır.

Hafız İbn Hacer ve İsmailî de aynı kanaattedirler. Ancak Darekutnî Kitabü’l-İlel’inde bu meseleyi söz konusu ettiktensonra “gerçek olan Abdul A’lâ’nın dediği gibi hadisin merfu olduğudur” demişse de îsmailî bunu ten-kid ederek bu haberin mevkuf olduğunu kesinlikle ifâde etmemiştir. el-Menhel sahibi de bu haberin hem mevkuf hem de merfu olarak rivayet edildiğini be­yân etmektedir.[79]

Bu hadislerin sahihliği kabul edilse bile Hanefi uleması iftitah tekbiri dışında el kaldırmanın İslâm’ın ilk devirlerine ait olduğu ve sonradan neshe-dildiği görüşündedirler. Bunun dışında el kaldırılmayacağına dair delil ola­rak da ilerde gelecek olan 749 no’lu hadisi gösterirler. Fazla tafsilat için 721 ve 749 no’lu hadislerin şerhine bakılabilir. İbn Ömer’in ellerini göğüs hizası­na kadar kaldırmasının sebebi, üzerinde bulunan soğuktan korunmak için giydiği elbiselerin daha fazla el kaldırmaya engel olmasıdır. Nitekim 728 ve 729 no’lu hadis-i şeriflerde geçti.[80]

742. …Nâfi’den rivayet edildiğine göre; Abdullah b. Ömer na­maza başladığı zaman ellerini omuzları hizasına kadar kaldırırdı. Ba­şını rükûdan kaldırdığı zaman da onları omuzlarından daha aşağıya kaldırırdı.

Ebû Dâvûd dedi ki; Benim bildiğim “Omuzlarından ‘daha aşağı kaldırırdı” sözünü Mâlik’ten başka hiç bir kimse rivayet etmemiştir.[81]

Açıklama

Bu hadis bir önceki Cüreyc hadisine ters düşmektedir.Çünkü İbn Cüreyc’in rivayetinde İbn Ömer’in namaz kılarken ellerini her kaldırışında göğsü hizasına kadar veya biraz daha yukarı kaldır­dığı ifâde edilirken burada iftitah tekbirini alırken ellerini omuzları hizasına kadar kaldırdığı başını rüku’dan kaldırırken ise daha aşağı kaldırdığı ifade edilmektedir.

Bilindiği gibi İmam Mâlik, Nâfi’ Abdullah b. Ömer zinciri ile gelen se­nede “Silsiletü’z-Zeheb” (altın silsile-zincir) denilir ki: “Esahhu’I-Esanid” (Senedlerin en sahihi) diye nitelendirilir.

Bu bakımdan bu hadis bir önceki hadise tercih edilir. Ancak Allâme Zürkâni bu iki hadisin arasını te’lif için şöyle demektedir: Nâfi, Cüreyc’in, “İbn Ömer, ellerini iftitah tekbirinde daha yüksek seviyede mi kaldırırdı?” şeklindeki sorusuna, meseleyi iyi hatırlayamadığı için “Hayır” diye olum­suz cevap vermiştir. Halbuki İmam Malik meseleyi kendisine hatırlattığı için olumlu ve doğru bir cevab vermiştir. Ebu Davud’un “Benim bildiğim omuzlardan daha aşağı kaldırdı- sözünü Mâlik’ten başka hiç bir kimse riva­yet etmemiştir” sözüne gelince, Mâlik’in bu ilavesi hadisin sıhhatine bir za­rar vermez. Çünkü Mâlik güvenilir ve Hafız bir ravidir. Böyle ravilerin yalnız başlarına rivayet ettikleri hadisler makbuldür.

Ancak bu hadislerle amel etme mevzuunda 721 ve 749 no’lu hadislerin şerhine müracaat edilmelidir.[82]

(Teşehüdden Kalkarken Ellerin Kulak Hizasına Kaldırılması)[83]

743. …İbn Ömer’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) (ilk) iki re­kattan (ilk teşehhüdden sonra, üçüncü rekata) kalktığında tekbir alır ve ellerini kaldırırdı.[84]

Açıklama

Burada kelimesindeki harfine iki şekilde mana vermek mümkündür:

1. Bu harf (den) anlamında kullanılmıştır denebilir; bu takdirde cümle, “ilk iki rekattan üçüncüye kalktığı zaman ellerini kulak hizalarına kadar kaldırırdı” anlamına gelir. Biz tercemede 738 ve 741 no’Iu hadislerin ışığında bu manayı tercih ettik. Nitekim Bezlu’l-Mechûd sahibi de bu mana­yı tercih etmiştir.

2. anlamında kullanılmıştır. Bu takdirde mânâ şöyledir: “Birinci ve ikinci rekâtta bulunan secdelerden kalkarken tekbir alırdı ve ellerini ku­lakları hizasına kadar kaldırırdı.”

Hanefîlere göre, namazda eller iftîtah tekbiri alınırken kaldırılır, Süf-yan es-Sevrî ile İbrahim Nehaî, İbn Ebî Leylâ, Alkame b. Kays, Esved b. Yezîd, Âmir eş-Şa’bî, Ebü İshak, Hayseme, Mugîre, Vekî Âsim b. Küleyb ve İmam Züfer’in görüşleri budur. İbn Kasım’ın, İmam Mâlik’den rivayet ettiği meşhur ve Mâlikilerce tercih edilen görüş de budur. Tirmizî, ashab-ı kiram hazratlerinden bir çoklarının görüşünün de böyle olduğunu söylüyor.[85]

Hanefîler iftitah tekbirinin dışında el kaldırmanın İslâmın ilk yıllarına ait olup sonradan neshedildiği görüşündedirler. Kendileri de 749 no’lu ha­disle amel ederler. Hanefilerin bu mevzudaki delilleri için 748 numaralı ha­disle 479 numaralı hadisin şerhine müracaat edilebilir.[86]

744. …Ali b. Ebî Tâlib (r.a.)’den nakledildiğine göre; Peygam­ber (s.a.) farz namazlara kalktığı zaman tekbir alır ve ellerini omuzla­rı hizasına kadar kaldırırdı. Okumayı bitirip rükû’a varmak istediği zaman da aynısını yapardı. Rükû’dan kalktığı zaman da yine tekbir alırdı. Namazda otururken hiç bir zaman ellerini kaldırmazdı. İki sec­deden (sonra kıyama) kalkarken de aynı şekilde ellerini kaldırır ve tekbir getirirdi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Ebû Hümeyd ‘in Resûlullah (s. a.) ‘in namazı­nı tarif eden hadisinde şu ifâde vardır “iki rekatdan (sonra ayağa) kalkarken tekbir getirir iftitah tekbirindeki gibi ellerini omuzları hi­zasına kadar kaldırırdı.”[87]

Açıklama

Dâvûd,   burada  geçen; “iki  secdeden  sonra  ayağa kalkardı” cümlesinin ilk iki rekattan sonra üçüncü rekata kalkardı anlamına geldiğine (730) no’lu Ebû Humeyd hadisini delil getirmiştir. Biz bu mevzuda lüzumlu açıklamayı bir önceki hadiste kısaca verdik. Bura­da tekrara lüzum görmüyoruz.[88]

745. …Mâlik b. Huveyris’den; demiştir ki; Resûlullah (s.a.)’i (iftitah) tekbiri alırken, rükû’a giderken ve rukû’dan başını kaldırdığı zaman ellerini kulak hizasına kadar kaldırırken gördüm.[89]

Açıklama

Biz bu mevzuda 721 no’Iu hadisin “açıklama” kısmında yeterli bilgiyi nakletmiş olmakla beraber, ellerin kulakların üst hizasına kadar kaldırılıp kaldırılmayacağı meselesindeki rivayetlerin çeşitli oluşuna bakarak AIiyyu’I-Kaarî’nin Mirkat isimli eserindeki şu bilgileri nak­lediyoruz: “imam Şafiî Mısır’a geldiği zaman tekbir esnasında ellerin nasıl kaldırılacağı mevzuu kendisine sorulunca şu cevabı vermiştir: “Namaz kı­lan kimse ellerini omuz hizasına gelecek şekilde kaldırır. Öyle ki, başpar­makları kulak yumuşağı hizasına, diğer parmaklan da kulaklarının üst hizasına gelmiş olur. Çünkü bir rivayette (730 nolu hadis) ellerin omuz hi­zasına, diğer birinde de (Müslim, salât 26 ve üzerinde durmakta olduğumuz Ebû Davud’un bu hadisi) kulakların üst, hizasına kadar kaldırılacağı ifâdesi vardır. Bu sözüyle İmam Şafiî (r.a.) bu üç rivayeti de birleştirmiş ve üçüyle de amel etmiştir.”[90] Bu mevzuda 721 no’lu hadisin izahına da müracaat edi­lebilir.[91]

746. …Ebû Hüreyre (r.a.) demiştir ki; “Eğer Peygamber (s.a.)’in önünde (bulunmuş) olsaydım (kollarını kaldırırken) koltuk altlarım gö­rürdüm.” İbn Muâz, Lahîk’ın (şöyle) dediğini ekledi; “Biliyorsun ki, o namazdadır, (Namazda imamı olan) Peygamber (s.a.)’in önünde bu­lunamaz.” Mûsâ (b. Mervân da şunu) ilâve etti: Bunun mânâsı şu­dur: “Resûlullah tekbir aldığı zaman (koltuk altları görünecek kadar) ellerini kaldırırdı.”[92]

Açıklama

Ebû Hüreyre (r.a.) hazretleri burada Hz. Peygamberin tekbir alırken koltuk altlarını karşısında bulunduğu farzedilen kişi tarafından rahatça görülebilecek şekilde kollarım kaldırdığını ifade etmek istemektedir. Yoksa Hz. Ebû Hüreyre, İbn Muâz’ın da söylediği gibi, na­maz esnasında Resûl-i Ekrem’in karşısına geçip de onun kollarını kaldırma­sı anında koltuk altlarını görmüş değildir. Zaten cemaatin, imamın önüne geçmesinin imkânsız olduğunu söylemeye lüzum yoktur.[93]

747. …Abdullah (b. Mesûd) dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) bize namazı (şöyle) öğretti: Tekbir aldı ve ellerini kaldırdı. Rükû’a va­rınca ellerini dizlerinin arasına soktu. (Râvi Osman b. Ebî Şeybe) â> di ki: Bu haber Sa’d (b.Ebî Vakkas)’a ulaştığı zaman (şöyle) dedi:

“Kardeşim (Abdullah) doğru söylemiştir. Rükûda bunu (yani elleri diz­lerin arasına sokmayı) biz de böyle yapardık, sonra dizleri tutmakla emrolunduk.”[94]

Açıklama

Bu mevzu ile ilgili rivayet Buhârî’de şöyle geçmektedir: Musab dedi ki, “rükû esnasında iki avucumu üst üste koyduktan sonra ellerimi iki uyluğumun arasına koydum. Babam beni bundan nehyedip “(gerçi) biz bunu önceleri yapardık, (fakat sonra bundan) nehy olun­duk. Ve ellerimizi dizlerimizin üzerine koymakla emr olunduk” dedi.[95] Görülüyor ki ellerin üst üste konularak rükû esnasında uylukların arasına uzatılması bidâyet-i İslâmda uygulanmıştır. Sonraları ise Resûl-i Ekrem ta­rafından bu uygulama neshedilerek rükû esnasında ellerin dizlerin üzerine konulması emredilmiştir.[96]

Her ne kadar “biz böyle yapardık sonradan nehyedildik” gibi ifâdeler hadisin ilk kaynağının sahâbî olduğu ve dolayısıyla mevkuf olduğu kanaati­ni veriyorsa da aslında nehyedenin Resûl-i Ekrem (s.a.) olduğu düşünülür­se, hadisin ilk kaynağının Resûl-i Ekrem (s.a.) olduğu ve dolayisıyle merfû’ bir hadis olduğu kolayca anlaşılır.

Sahih-i Müslim’de muttasıl bir sened ile İbrahim en-Nehaî tarafından rivayet edilen hadis şu mealdedir: “Alkame ile Esved, Abdullah b. Mesud’un yanına girmişler. Abdullah (onlara); “Arkanızdakiler namaz kıldı mı?” diye sormuş; onlar: “Evet” demişler. Bunun üzerine Abdullah, Alkame ile Esevd’in aralarına durmuş (kendileri diyorlar ki:) “Sonra rükû’a vardık ve ellerimizi dizlerimizin üzerine koyduk. Abdullah bizim ellerimize vurdu. Sonra ellerini bir biri üzerine kapadı ve onları uyluklarının arasına soktu.”[97]

Müslim’in rivayet ettiği bu hadis Abdullah b. Mesûd ile Alkame ve Es-ved’in bu mevzudaki görüşlerini ortaya koymaktadır. Onlara göre rükû’da avuçları birleştirerek bacakların arasına koymak sünnettir. Halbuki bunla­rın dışında kalan ulemânın tümüne göre rükû’da elleri dizlerin üzerine koy­mak sünnettir. İbn Mes’ûd (r.a.) hazretlerinin uyguladığı şekle “tatbik”, diğer ulemanın uyguladığı şekle de “tefrîc” denir. Bazı ulemâ îbn Mesud (r.a.)’un böyle yapmasının sebebini neshin kendisine ulaşmamasına bağlamışlardır.

İbn Münzir de İbn Ömer (r.a.)’in; “Tatbiki Resûl-i Ekrem (s.a.) haya­tında bir kere uygulamıştır” dediğini kuvvetlibir senetle rivayet etmiştir.

Abdurrezzak’m Musannef inde de şu rivayet vardır:

“Abdullah b. Meş’ud ile Alkame ve Esved namaz kılmışlar, Abdullah (r.a.) tatbik yapmış, sonra bir de Ömer (r.a.) ile tatbik yaparak namaz kıl­mışlar. Fakat Ömer (r.a.):

“Bu vaktiyle yaptığımız bir şeydi. Sonradan terk olundu. Dizleri tut­mak sünnettir” demiş.

Tatbikin hükmü ile ilgili olarak Ahmed Naim Efendi şunları söylemek­tedir: “İbn Huzeyme tatbikin caiz olmadığı kanaatindedir. Halbuki bura­daki yasağın kerâhet-i tenzihiyye ifâde etmiş olması da mümkündür. Çünkü Ömer ile Sa’d (r.a.) tatbik’den nehyettikleri halde namazın iadesini emr et­memişlerdir. İbn Ebî Şeybe’nin hasen bir senetle Ali (r.a.)’den şu rivayeti bu görüşü desteklemektedir: “Rüku’a vardığında ister şöyle yapar, yani el­lerini dizlerinin üstüne korsun; ister tatbik edersin” Her halde tatbik, terki evlâ olmakla beraber haram değildir.

Tefrîcin yani elleri diz kapaklan üstüne koymanın tatbike tercihindeki hikmeti Ümm-ü’1-Mü’minin Âişe (r.anhâ) şöyle izah ediyor: “Tatbîk Yahu­dilerin fiillerinden olduğu için Nebiyy-i Ekrem (s.a.) ondan nehyetmiştir. Hak­kında nehy nazil olmayan hususlarda Ehl-i Kitaba uymak, Peygamberimizin (s.a.) hoşuna giderdi. Sonraları onlara muhalefet etmek kendisine emroIundu.”[98]

Nitekim bu mevzu merhum Ömer Nasuhi Bilmen Efendi tarafından da namazın sünnetleri kısmında şöyle ifade edilmiştir: “Rükû hâlinde erkekle­rin elleriyle parmaklan arası açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Ka­dınlar bu halde parmaklarını açıkça bırakmazlar ve dizlerini tutmazlar elleri dizleri üzerine koymakla yetinirler.[99]

116-117. Rüku’a Varırken Ellerin Kaldırılmasını Zikretmeyenler

748. …Alkame demiştir ki: Abdullah b. Mes’üd şöyle dedi: “Si­ze Peygamber (s.a.)’în namazını kıldırayım mı?” (Alkame r.a, sözle­rine devamla) dedi ki: (Sonra) namaz kıldı ve (iftitah tekbirinde olmak üzere yalnız) bir kere ellerim kaldırdı.[100]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis, uzunca bir hadisten özettir ve bu lâfızlarla sahih değildir.[101]

Açıklama

Bu hadis”‘şerif namazda iftitah tekbirinin dışında ellerin kalırılmayacağım söyleyen Kûfelilerin delilidir. Görüldüğü gibi hadisin sonunda hadisle ilgili kısa bir açıklama bulunmaktadır.

Her nekadar Müctebâiyye nüshasının haşiyesinde bu açıklama Müellif Ebû Davud’a ait bir söz olarak geçiyorsa da bunun dışında kalan mevcut nüshaların hiç birisinde bu ibare yoktur. Binaenaleyh bu hadisin zayıf oldu­ğunu ifâde bu sözün müellif Ebû Davud’a ait olup olmadığı şüphelidir. Şa­yet ona ait olduğu kabul edilse bile, bu sözle hadisin zayıflığına hükmedilemez. Çünkü bir hadisin sahih olmaması onun zaif olmasını gerektirmez. Bilindiği gibi sahih hadisle zayıf hadis arasında bir de hasen hadis vardır. Nitekim İmam Tirmizî; “İbn Mes’ud (r.a.)’un hadis-i hasendir. Peygamber (s.a.)’in ashabından ve tabiinden bir çok ilim adamının görüşü budur. Süfyan es-Sevrî ve Küfeliler bu görüşü benimsemişlerdir” demiştir. Bu mevzuda Bezlu’l-mechud sahibi de şöyle demektedir: “Şayet bu hadisin zayıf olduğu iddiası biran için kabul edilse bile, İbn Hazm’ın bu hadisin sahihliğini isbat ettiğini unutmamak gerekir.”

Bu noktada isbat edenin sözünü, kabul etmeyinin görüşüne tercih et­mek asıldır. Bu hadisin, Buharî’nin rivayet ettiği uzunca bir j hadisin bir parçası olması ve aslında bulunmayan bazı fazlalıkları ihtiva etmesi iddiasına gelin­ce: Bu iddianın doğruluğu bir an için kabul edilse bile, yine hadisin sıhhati­ne bir zarar vermez. Çünkü güvenilir bir râvinin bir hadise ilâve olarak yaptığı rivayet, o hadisin sıhhatine bir zarar getirmez. Güvenilir bir râvinin yaptığı ilâve makbuldür.[102]

Buraya kadar naklettiğimiz görüşler bu hadisin zayıf olmadığı görüşünde olan ve bu hadisle amel eden Küfe ulemâsına aittir. Bu hadisle âmel etme­yen ulemâya göre ise, bu hadis zayıftır. Bunların görüşlerini de şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Ahmed b. Hanbel (r.a.) ve İbn Adem bu hadisin zayıf olduğunu söy­lemişlerdir.

2. İbnü’I-Mübarek “bu hadisin sıhhati bence sabit değildir” demiştir.

3. İbn Ebî Hatim bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir.

4. İbn Hibbân, bu hadise itimad edilemeyeceğini; çünkü taşıdığı illetle­rin bu hadisi ibtal ettiğini söylemiştir.

5. İbn Abdilberr Temhîd isimli eserinde bu hadisin zayıf olduğunu söy­leyerek Ebû Davud’a isnad edilen “Bu hadis aslında uzunca bir hadisten kı­saltılarak rivayet edilmiştir. Bu lâfızlarla sahih değildir” sözünü delil getirir.

6. Bezzâr da bu hadisin sıhhatinin tesbit edilemediğini, bu bakımdan delil olma niteliğinden uzak olduğunu söylemiştir.

7. İçlerinde hanefi ulemasından, Hafız Zeylâî, Aynî gibi âlimlerin de bulunduğu pek çok ilim adamı da bu hadisin zayıf olduğu görüşündedirler. Tuhfetü’l-Ahvezî sahibi el-Mubârekfurî, el-İtibar sahibi Hafız el-Hâzimî de bunlar arasındadır.[103]

Kanaatimizce bu mevzuda iftitah tekbirinin dışında ellerin kalkmaya­cağı görüşünü savunan Hanefilerin ve taraftarlarının en kuvvetli delillerin­den biri de namaz içerisinde hareketsiz durmanın farziyyetine delâlet eden; “Acaba neden sizleri, ellerinizi hırçın atların kuyrukları gibi kaldırmış gö­rüyorum? Namazda sakin olun”[104] mealindeki hadis-i şeriftir.

Bu hadise göre iftitah tekbiri esnasında el kaldırmanın dışında el kal­dırmak asla caiz değildir. Çünkü iftitah tekbiri esnasında el kaldırmak na­mazın dışında olan bir harekettir. Bunun dışındaki el kaldırmalar ise, namazın içindedir.[105]

749. …el-Berâ (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) namaza başlarken ellerini kulakları yakınına kadar kaldırırmış. (Fa­kat bu hareketini) daha sonra tekrarlamadı.[106]

Açıklama

Bu hadis, “namazda iftitah tekbirinin dışında hiç bir yerde el kaldırılmaz” diyen hanefi ulemâsının delilidir. Ancak zayıf olduğunu kabul eden ulemâ ise, bu hadisle amel etmemiştir. Zayıf oldu­ğunu kabul edenler arasında Buhârî, Ahmed, Şafiî, İbn Uyeyne, İbn Zübeyr, Dârimî gibi simalar vardır. Hadis Hafızları da “(sonra bu hareketini) bir daha tekrarlamadı” cümlesinin, hadisin aslından olmayıp ravilerden Yezid b. Ebî Ziyâd tarafından idrâc (ilâve) edildiğini ittifakla kabul etmektedirler. Şu’be, Sevrî, Hâlid et-Tahhân ve Züheyr gibi hafızların rivayetlerinde “Sonra bir daha tekrarlamadı” cümlesi yoktur.

Bezzâr bu ilâve edilen cümle ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “Dârekutnî’nin bizzat Yezid b. Ebî Ziyâd’ın kendisinden rivayet ettiği hadiste bu ilâve cümle yoktur. Doğru olan da budur. Bu cümlenin kendisine Kûfeli-ler tarafından telkin edilmiş olması mümkündür. Zaten hafıza zayıflığından bazı kere cümleleri karıştırdığı da olurdu”[107]

Bütün bunların yanında Hanefî ulemâsı iftitah tekbirinin dışındaki yer­lerde el kaldırılmasına muhaliftirler. Delilleri de Mucâhid’in rivayetidir. Bu rivayette şöyle deniliyor: “Mücâhid, İbn Ömer’in arkasında namaz kılmış bunu yaptığını görmemiştir.”

Hanefiler bir de şu İbn Mes’ud hadisiyle istidlal ederler: “İbn Mes’ud Peygamber (s.a.)’i iftitah tekbiri anında ellerini kaldırırken görmüş, sonra tekrarlamamıştır”[108]

Bu mevzuda merhum Ahmed Davudoğlu şunları söylemiştir: “Bu is­tidlale itiraz edilmiştir. Mücâhid hadisinin râvileri arasında Ebû Bekr el-Ayyâş vardır. Bu zatın hafızası zayıftır. Bîr de bu rivayet îbn Ömer’in oğullan Nâfi ile Sâlim’in rivayetine muarızdır. Çünkü bu zatların rivayeti müsbittir (yani olumludur). Mücâhid’inki nefy ediyor. Müsbit nâfiye tercih edilir. Resûlullah’ın Mücâhid rivayetinde olduğu gibi bazan el kaldırmayı terk etmesi onun caiz fakat vâcib olmadığına delâlet eder”.[109]

Bu mevzuda Hanefîlerin en büyük delillerinden biri de namaz içerisin­de elleri kolları hareket ettirmekten kaçınmanın farziyyeti ile delâlet eden;”Acaba neden sizleri ellerinizi hırçın atların kuyrukları gibi kaldırmış görü­yorum, namazda sakin olun”[110] mealindeki hadis-i şeriftir. Bu hadis-i şerife göre sadece iftitah tekbiri esnasında el kaldırmaya izin vardır. Çünkü bu ha­reket namazın dışındadır. Bunun dışında el kaldırmaya izin yoktur.[111]

750. …(Bir önceki) Şerîk hadisinin bir benzeri de (Süfyan vasıta­sıyla) Yezîd’den rivayet edilmiştir. (Ancak bu rivayette Süfyan) “Sonra bir daha tekrarlamadı” cümlesini zikretmedi. Süfyan dedi ki: (Yezid) “Sonra bir daha tekrarlamadı” cümlesini bize daha sonra Küfe’de nakletti.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi Yezid’den Hüseym, Hâlid, İbn îdris de naklettiler. (Fakat) “sonra bir daha tekrarlamadı” cümlesini zik­retmediler.[112]

Açıklama

Bir önceki hadiste “iftitah tekbirinden sonraki tekbirlerde bir daha el kaldırmadı” anlamında bir cümle ve râviieri arasında da Yezid b. Ebi Ziyâd bulunmaktadır. Üzerinde durduğumuz hadisi de Süfyan yine Yezid b. Ebi Ziyâd bulunmaktadır. Üzerinde durduğumuz hadisi de Süfyan yine Yezid b. Ebi Ziyâd’dan rivayet ettiği halde, burada aynı cümle bulunmamaktadır. Süfyan’ın “Yezid bu cümleyi bize daha son­ra Kûfe’de nakletti” sözünden anlaşılıyor ki, Yezid, önceleri Mekke’de bu­lunduğu sıralarda bu sözü nakletmezken sonraları Kûfe’de bulunduğu sıralarda nakleder olmuştur ki, bir önceki hadiste belirttiğimiz gibi bazıları bunu Yezîd’in hafıza zayıflığına ve Kûfe’lilerin ona bu cümleyi sonradan telkin etmiş olmaları ihtimaline bağlamışlardır.

Musannif Ebû Dâvûd bu hadisin sonuna eklediği; “Hüşeym ile Halid ve İbn İdris metinde geçen “sonra bir daha tekrarlamaz oldu” cümlesini zikretmediler” sözüyle 749 no’lu Şerîk hadisinde-bulunan “sonra (bu hare­ketini) bir daha tekrarlamaz oldu” cümlesinin sağlam bir senede dayanma­dığına dikkati çekmek istiyor. Aynı hadisi Yezid’den, Hüşeym, Hâlid, İbn İdris de rivayet ettikleri halde, bu cümle onların rivayetinde bulunmadığın­dan Şerîk bu rivayetinde tek başına kalıyor demektir. Bilindiği gibi daha çok râvi tarafından rivayet edilen bir hadis, râvisi az olan bir hadise tercih edilir.[113]

751. …Hasen b. Ali’nin (rivayet ettiğine göre) Muâviye, Hâlid b. Amr ve Ebû Huzeyfe (şöyle) dediler: Bize Süfyan (Asım – Abdurrah-man b. el-Esved- Alkame üçlüsünün teşkil ettiği) senetle şu (748 no’­lu) hadisi nakletti. (Alkame) dedi ki: (Abdullah b. Mes’ud) başlangıçta (iftitah tekbirinde) ellerini kaldırırdı. (Râvîlerin) bazıları (Asım ve Abdurrahman) da (şöyle) dedi: (Abdullah b. Mes’ud ellerini) bir kere kal­dırırdı.[114]

Açıklama

Bu hadisin 748 no’lu hadisten mânâ bakımından bir farkı yoksa da hadisi teşkil eden kelimeler bakımından cüz’î de olsa bazı lâfzı farklılıkları vardır.748 no’lu hadiste geçen kelimesiyle ondan sonra gelen istisna edatı ve müstesna cümlesi yerine burada istisnaya lüzum kalmadan doğrudan doğruya bir müsbet cümle kullanılarak maksat ifade edilmiştir.

Bu hadisde zayıftır. Çünkü râvileri arasında Halid b. Amr ve Ebû Hu­zeyfe bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar aleyhinde çeşitli tenkidler vardır. 748 numaralı hadisle ilgili açıklamalar bu hadis için de geçerlidir.[115]

752. …el-Berâ b. Âzib’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in na­maza başlarken ellerini kaldırdığını sonra namazı bitirinceye kadar bir daha ellerini kaldırmadığım gördüm.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis sahîh değildir.[116]

Açıklama

Her ne kadar bu hadis Efendimizin iftitah tekbirinin dışında hiç bir tekbirde ellerini kaldırmadığını ifâde ettiği için, Küfe ulemâsını destekliyorsa da bazı muhaddisler senedinde Muhammed b. Abdurrahman b. Ebî Leylâ bulunduğu için bu hadisi tenkid etmişler. Çünkü Muhammed b. Abdurrahman’ın hafızasının zayıf olduğu söylenmektedir. Ancak adalet bakımından aleyhinde konuşan bir kimseye rastlanmamıştır.[117]

753. …Ebû Hüreyre(r.a.)’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) na­maza kalktığı zaman ellerini açarak kaldırırdı.[118]

Açıklama

Bu hadisin bu babla ilgisi hadiste ellerin sadece namaza başlarken kaldırıldığından bahsedilip diğer tekbirlerde el kaldırmadan bahsedilmemesidir. Bu yönüyle hadis-i şerif, “eller sadece iftitah tekbiri alınırken kaldırılır. Diğer tekbirlerde kaldırılmaz” diyen Hanefî ulemâsının delilini teşkil etmektedir. Parmakların tekbir alma esnasındaki du­rumu ile ilgili olarak merhum Ömer Nasuhî Bilmen Efendi şunları söylemiştir: “Tekbir için eli er kalkarken parmakların araları tekellüfsüz olarak biraz açıkça bulunması sünnettir”[119] Bezlu’l-mechûd sahibi de şöyle diyor: “Bu ha­dise bakarak İbn Kudâme, Şafiî’nin hilâfına olarak ellerin kaldırılırken iyi­ce gerileceği hükmüne varmıştır.[120] Buhârî’nin rivayetinde de “parmakların arasını açtı” denilmektedir.[121]

117-118. Namazda Sağ Elin Sol El Üzerine Konulması

754. …Zür’a b. Abdirrahman’dan; demiştir ki: Ben İbn ez-Zübeyr’i; “ayaklan bir hizada bulundurmak ve (sağ) eli (sol) el üzeri­ne koymak sünnettendir” derken duydum.[122]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte namaz kılan bir kimsenin ellerini yana salmayıp biri biri üzerine koyarak huzurda bulunmanın mânâsına uygun bir tavır takınmasının ve ayaklarının birinin ileride, öbürünün de geride bulunmamasına son derecede dikkat edip ikisinin bir çizgi üzerin­deymiş gibi aynı hizada tutmasının namazın sünnetlerinden olduğu beyân ediliyor. Her ne kadar elleri önde kavuştururken hangisinin hangisi üzerine konacağı söz konusu edilmiyorsa da, biz sağ elin sol el üzerine konulacağını beyân eden diğer sahih hadislerin ışığında tercememizde sağ elin sol el üzeri­ne konulacağına parantez içerisinde işaret ettik. Nitekim, Buhârî’nin riva­yet ettiği bir hadisin meali şöyledir: “(Reseûlullah Sallallahü aleyhi ve sellem’in gününde) insanlara, namaz kılarken sağ ellerinizi sol bileklerinizin üzerine koyunuz” diye emrolunurdu.[123] Buhârî’nin bu hadisi üzerinde merhum Ahmed Nâim Efendi şu açıklamayı yapmaktadır: “Namazda sağ eli sol elin üze­rine vaz’etmek(koymak) Hanefiyye ile Şâfüyye ve Hanbeliyye’ye göre sünnettir. Eimme-i metbûînden İshâk b. Râhuye ile âmme-i ehl-i ilmin kavli de budur. Ali ve Ebû Hureyre (r.a.) ile Nehaî, Sevrî ve bir rivayete göre Mâ-Hk’in keza Said b. Cübeyr ile Ebû Miclez, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, İbn Cerîr, Dâvûd Zâhirî’nin ve Ebû Bekr ile Âişe (r.anhümâ)mn, hasılı sahabe tabiîn ve tebe-i tabiînin çoğu alimlerinin ictihadları hep bu merkezdedir. İrsali yedeyn yani bağlamamak yalnız îmam Mâlik’in mezheb-i meşhuru olup Ab­dullah b. ez-Zübeyr (r.anhuma) ile Hasan el-Basrî ve İbn Sîrın’in de mezhepleri bu olduğu mervidir. Leys b. Sa’d’a göre kıyam uzayıp yorgunluk arız olursa el kavuşturulur. İmam Evzâî ise, musalliyi vaz’-i yed ile irsal arasında mu­hayyer bırakıyor.

Eller Hanefiyye’ye göre göbeğin altından, Şâfiîyye’ye göre göğsün üze­rinden yahut altından kavuşturulur. Tirmizî diyor ki: Sahabe ve Tabiin ile tebe-i tabiin arasında amel, sağ eli sol el üzerine koymak o!up elleri bazıları göbeğin fevkinde, diğer bazıları da göbeğin altında tutmak re’yinde bulun­muşlardır. Her hangisi yapılsa ruhsat vardır. Göğüs üzerinde el bağlamayı tercih edenler bunu izhar-ı huşû’da eblağ ve mahall-i niyyet olan kalbi mu­hafazaya işaret olduğu için ihtiyar etmişlerdir. Göbek altında el kavuşturan­lar da setr-i avrete, izar-ı sükûttan muhafazaya daha elverişli ve Ehl-i Kitaba ve,nisâya teşebbühten daha bâid bir vaz olduğu için tercih etmişlerdir.[124]

755. …Ebû Osman en-Nehdî’den rivayete göre; İbn Mes’ûd na­maz kılarken sol elini sağ eli üzerine koymuştu. Bunu gören Peygam­ber (s.a.) (hemen İbn Mes’ûd’un) sağ elini sol eli üzerine koydu.[125]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadis-i şerifte geçtiği için burada tekrara lüzum görmedik.[126]

756. …Ebû Cuhayfe’den rivayet edildiğine göre, Ali (r.a.); “Na­maz kılarken göbeğin altında (sağ) eli (sol) elin üzerine koymak (na­mazın) sünnet(lerin)dendir” demiştir.[127]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namaz kılarken ellerin göbeğin altında bağlanacağına delâlet etmektedir. Nitekim Ebû Hanife, es-Sevrî, İmam Şafiî’nin taraftarlarından İshâk b. Râhîye ve Ebû İshak el-Mervezî (r.a.) bu görüştedirler. Fakat bu hadis delil olma niteliğinden uzaktır. Çün­kü râvileri arasında Abdurrahman b. İshâk ile Ziyâd b. Zeyd bulunmakta­dır. Bilindiği gibi bunlar aleyhinde çeşitli tenkitler vardır.

Şafiîlerin çoğunluğuna, Davud’a ve Said b. Cübeyr’e göre elleri göğsün üzerine koymak müstehabtır.

Bu mevzuda İmam Ahmed’den üç görüş rivayet edilmiştir:

1. Eller gö­beğin üstüne konur,

2. Göbeğin altına konur,

3. Kişi ellerini göbeğin altına ve üstüne koymakta muhayyerdir. Bu ikisinden dilediğini uygular. Nitekim Evzâî ile İbn Münzir de bu üçüncü görüştedirler.

Mâliki ulemâsına göre bu mevzuda belli bir yer yoktur. Ellerin konuluş şekli hakkında çeşitli görüşler varsa da kuvvetli ve sahih olan görüşe göre sağ el sol el üzerine konur. Nitekim bu mevzuda Muhammed Zihnî Efendi şunları söylemiştir: “Erkekler sağ ellerini sol elleri üzerine koyup, göbeği al­tına tutmaktır. Bunun usulü ise sağ elin serçe ve baş parmaklarını sol bileğin iki tarafından halkalamak üzere, sağ elin içini sol elin üstüne koymaktır. Na­mazda elbağlamak iftitah tekbirini müteâkib elleri aşağıya sarkıtmadan ya­pılır.”[128] Kadınlar da halka etmeksizin sağ elleri göğüsleri üzerinde tam sol elleri üzerine koymaları sünnettir.[129]

“Sünnet” lügatte yol demektir ki, mutlak gidilen yol anlamına gelir ve iyiye   de   kötüye   de   denebilir.   Nitekim   Taberânî’nin   bu   hadisinde “Kim İslâm’da iyi bir yol açar ve ona sülük ederse (o yolda gittiği müddetçe hayatında) sevab kazanır. Öldükten sonra da o iyilik ile amel edenler gibi -ecirlerinden birşey eksiltmeksizin- ecir alır. Kim de İslâm’da kötü bir çığır (yol) açarsa (sağlığında) onun günahını yüklendiği gibi, öldükten sonra da o kötülükle amel edenlerin günahı kadar günah kazanmaya devam eder ve onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez”[130] buyrulmuştur.

Burada geçen sünnet kelimeleri lügat manasında “mutlak yol” anlamında kullanılmıştır. Fıkıh ilminde sünnet: Farz ve vâcib olmayarak Efendimizin devam ettikleri bir yoldur. Bazen terk buyurmaları bu devamlılığa aykırı de­ğildir. Zira itibar eksere göredir. Bunlara sünnet-i müekkede ve sünnet-i hüdâ denir ki ezan, ikâmet, cemaat, farzların ilk ve son sünnetleri, mazmaza ve istinşâk gibi.

Sünnet-i müekkede’nin hükmü dünyada istenilmesi itibariyle vâcib gi­bidir. Şu farkla ki vacibin terkinden ceza gerekir. Cevhere’de der ki sünnet-i müekkedeyi terk eden fâsık, inkâr eden bid’atçi olur.

Zeynüddîn Menâr Şerhi’nde demiştir ki: Müekked sünneti terk eden gü­nahkâr olur. Zira bu sünnet vâcib hükmündedir. Şu kadar ki vacibin terki­nin günahı ile bunun terkinin günahı aynı olmayıp farklıdır.

Efendimizin ekseriya terk edip de bazan işlediklerine mendûb, gayr-ı mü­ekked ve sünnet-i zevâid adları da verilir. Müekked olmayan sünnetler: Mün­feridin ikâmeti, namazda vâcib miktardan ziyâde kıraet ile namazı uzatmak, abdestte boyuna mesh etmek, yıkamaya sağdan başlamak, nafile oruç tut­mak ve sadaka vermek gibi…[131] Ancak ikindi ile yatsı namazlarının ilk sün­netlerinin de sünnet-i gayr-i müekkede olduğunu unutmamak gerekir. Bu mevzuya yine M.Zihnî Efendi merhumun mezkûr eserinde naklettiği fetva­ları zikrederek son veriyoruz: Şeriati istihfaf (küçük görmek) küfürdür. (Ha-lebî) Sünneti hak görmemek küfürdür. (Bezzaziyye) Sünnetin şeriat ahkâmından biri olmasında ulemaânın ittifakı vardır. Böylesine önemli olan bir hükmü istihfaf etmek, onu küçümsemek küfürdür (İbn Âbidîn).[132]

757. …Gazvan b. Cerîr’in babası (Cerîr b. Abdilhamîd)’den; de­miştir ki: “Ben Ali (r.a.)’yi (namaz kılarken) sağ eliyle, göbeği üstün­de (bulunan) sol bileği üzerinden tutarken gördüm.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis Said b. Cübeyr’den göbeğin üstün­de (diye) rivayet edildi. Ebû Miclez; “göbeğin altına (konur)” dedi. (Göbeğin altına konacağı) Ebû Hüreyre’den de rivayet edilmiştir, (fa­kat) sağlam değildir.[133]

Açıklama

Bu hadis her ne kadar, “namaz kılarken kıyamda sağ eli sol elin üzerine koyarak göbeğin üstüne konur” diyen kimseleri destekliyorsa da Hz. Ali (r.a.)’ye ait bir fiil olması itibariyle kendi re’y ve içtihadına dayanarak böyle hareket etmiş olması ihtimali de vardır. İmam Buhârî bu hadisi ta’likan zikretmiştir.[134] BezlıTI-mechûd sahibi ise, bu ha­disle ilgili olarak şunları nakletmiştir: “Göbeği üstünde” sözü sağlam bir senedle tesbit edilebilmiş değildir. Râvî Ebû Bedr bu ziyade cümleyi Ebû Tâ-Iût’tan nakleden tek kişidir. Bu rivayetinde tek kalmıştır. Her ne kadar ba­zıları Ebû Bedr’in güvenilir bir kimse olduğunu söylemişse de bazıları onun tam manasıyla güvenilir bir kimse olmadığını söylemişlerdir. Bu şekilde tenkid edenler arasında Ebû Hatim, Hafız İbn Hacer ve Zehebî de bulunmak­tadır. Buhârî’nin şeyhlerinden Müslim b. İbrahim’in rivayetinde de bu cümle yoktur. Nitekim İbn Hacer de Fethü’l-Bârî isimli eserinde aynı şeyleri söyle­miştir.

İmam Buhârî de “namaz içerisinde amel” babında bu hadisi ta’likan naklederken bu “göbeğin üstünde” cümlesini rivayet etmemiştir.[135]

Musannif Ebû Dâvûd her ne kadar “elleri göbeğin üstünde bağladı”cümlesini ta’likan Said b Cübeyr’den rivayet etmişse de Beyhakî bu haberi Ebû Zekeriya b. İshâk, el-Hasen b. Ya’kub, Yahya b. Ebî Tâlib, Zeyd b. el-Habbab, Süfyan es-Sevrî, İbn Cüreyc, Ebû Zübeyr, Atâ vasıtasıyla Said b. Cübeyr’e erişen bir senetle rivayet etmiş ve sonunda da; “Bu mevzudaki rivayetlerin en sağlamı bu haberdir. Her ne kadar ellerin göbek altında ka­vuşturulacağına dair Hz. Ali’den bir haber varsa da bu haberin senedinde zayıflık vardır” diyerek kendi görüşünü ortaya koymuştur. Aslında Beyha-kî’nin bu senedinde Yahya b. Ebî Tâlib bulunmaktadır. Onun hakkında Mûsâ b. Hârûn “yalancı” demiştir. Yine bu senedde Zeyd b. el-Habbab bulun­maktadır. Zehebî Mizânu’l-İ’tidal isimli eserinde bu kimseden bahsederken, Yahya b. Maîn’in, onun hakkında; “sevrî’den naklettiği bütün hadisler makbuldür” dediğini ve Ahmed b. Hanbel’in de: “doğru sözlü olmasına rağ­men rivayetlerinde çok yanılan bir kimsedir” dediğini söylemiştir. Hz. Ali’­den gelen 756 no’lu haberle Hanefîler ve 757 no’lu Said b. Cübeyr’e ve Hz. Ali’ye ait haberlerle de Şâfiîler amel etmişlerdir. Bu mevzuda Bezlu’l-mechûd sahibi, İbn Hazm’dan şu hadisi naklediyor: “Üç şey var ki: Peygamber sünnetindendi:

1. İftarda acele etmek,

2. Sahuru geciktirmek,

3. Namazda sağ eli sol el üstüne koymak”[136]

758. …Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: “Namazda elleri eller üzerine koyma(mn yeri) göbek altıdır.

Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Ahmed b. Hanbel’i (bu) Abdurrahman b. İshâk el-Kûfî (hadisi)nin zayıf olduğunu söylerken işittim.[137]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazda ellerin kavuşturulacağını ifâde etmekte ve ellerin kavuşturulmuş halde konacağı yeri belirlemektedir. Musannif Ebû Dâvûd (r.a.)’in İmam Ahmed’den naklettiği gibi bu hadis zayıftır. İmam Ahmed’in dışında daha bir çok kimseler bu hadisin zayıf olduğunu ifâde etmişlerdir.[138]

759. …Tâvûs’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) namazda iken sağ elini sol eli üzerine koyar ve onları göğsü üzerinde kavuştururdu.[139]

Açıklama

Sünen üzerine yazılmış olan büyük şerhlerden Avnii’l-Ma’bûd’ da metin üzerine şu ilâve bulunmaktadır; el-Miziy, el-Etraf isim­li eserinin el-Merâsîl bölümünün “Tâ Harfi” kısmında şunları söylemekte­dir: “Bu hadisi Ebû Dâvûd, Kilâbu’l-Merâsîl’de tahric ettiği gibi Beyhakî de el-Ma’rife isimli eserinde bu hadisin mürsel olduğunu söylemiştir.” Bu ifâdeden anlaşılıyor ki, namaz kılarken sağ elin sol el üzerine konularak el­lerin göğüs üzerinde bağlanacağını ifâde eden bu hadis aslında mürsel bir hadistir.

Ancak mürsel hadisi mutlak delil kabul eden ulema Çoğunlukta olmak­la beraber Şafiî ve Hanefî uleması onu bazı şartlar ve kayıtlarla kabul ederler.

Şâfiîlere göre mürsel bir hadis Said b. el-Müseyyeb kanalıyla gelmişse mutlaka delil sayılır. Onun dışında bir kimseden gelmişse onu te’yid eden başka bir sağlam rivayetin bulunması şarttır. Her ne kadar bu hadisi bir de Kabîsa b. Heleb babasından, İbn Huzeyme de Sahihinde Vâil b. Hucr’dan rivayet etmişse de Bezlu’l-mechûd sahibi bu rivayetleri gerek senet ve gerekse metin yönünden tenkit etmiş özellikle, “ellerini göğsünün üzerinde kavuştururdu” cümlesinin bu hadisin aslında bulunmadığını birçok deliller­le ortaya koymuştur.[140]

Netice olarak şunu söylemek mümkündür: Namazda sağ elin sol el üze­rine konulacağına dair sahih hadis çoksa da ellerin nerede kavuşturulacağı üzerinde sahih bir hadis bulunmamaktadır. Ellerin göbeğin altına konacağı­nı ifade eden hadis-i şeriflerin daha kuvvetli olduğunu kabul eden âlimler bulunduğu gibi, ellerin göbeğin üst tarafında kavuşturulacağını ifâde eden hadislerle amel eden ulemâ da vardır. Biz bu mevzudaki delillerin münaka­şasını ve mezheb imamlarının görüşlerini 754 ve 756 nolu hadislerin açıklan­masında naklettik. Bu mevzuyu Hanefî âlimlerinden İbnu’-l-Hümâm’ın sözleriyle kapatıyoruz:

“Ellerin göbeğin altında mı, yoksa üstünde mi kavuşturulacağı konu­sunda ulemâ her ne kadar ihtilâf etmişse de gerçek şu ki bu mes’elede her iki tarafın dayandığı deliller kuvvet itibariyle müsavidir.”[141]

118-119. Namaza Başladıktan Sonra Okunacak Dualar

760. …Ali (r.a.)’den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) namaza dur­duğu zaman tekbir alır sonra; “yüzümü hak dine meylederek ve tes­lim olarak göklerle yeri yaratana çevirdim. Ben müşriklerden değilim. Namazım ve bütün ibâdetlerim, ölümüm ve hayatım âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Onun hiç bir şeriki yoktur. Ben bununla (gerçek tevhid inancıyla) emrolundum. Ve ben müslümanlann ilki} im. Allah’ım sen yegâne hükümdarsın. Benim senden başka ilâhım yoktur. Sen rab­bi m si ıı, ben de senin kulunum. Ben nefsime zulmettim; fakat günahı­mı itiraf ederim. Bütün günahlarımı affet. Çünkü günahları Senden başka affedecek yoktur. Beni ahlâkın en güzeline yönelt. Ahlâkın en güzeline yönelten ancak sensin. O kötü ahlâkı benden uzaklaştır. Onu senden başka benden uzaklaştıracak kimse yoktur. (Senin emirlerine) tekrar tekrar icabet eder, (buyruklarına) tekrar tekrar tabi olurum! Bü­tün hayırlar senin elindedir. Şer ise asla sana nisbet edilemez, varlı­ğım seninledir. (Önü de sonu da) Sana (dayanır) Mübareksin, yücesin. Senden mağfiret diler, Sana tevbe eylerim” derdi. Rüku’a vardığı za­man ise: “Allah’ım ancak Sana rüku ettim. Sana iman eyledim. Ve ancak sana teslim oldum, kulağım, gözüm, iliğim, kemiğim ve sinirle­rim hep sana itaat etmektedir” derdi. Başını rüku’dan kaldırdığında da; “Allah hamd edenin hamdini işitir, (kabul eder). Ey Rabbimizl Gökler dolusu yer dolusu, gökle yer arası dolusu onlardan maada (var­lığını) dilediğin her şey dolusu hamd de sana mahsustur” derdi. Sec­deye varınca da; “Allah’ım, ancak sana secde ettim ve ancak sana inandım, sana teslim oldum, varlığım kendisini yaratıp en güzel şekle koyan, gözünü ve kulağını yaradan Allah’ına secde etti. Yaratıcıların en güzeli olan Allah pek yücedir” derdi. Namazdan (çıkmak için) se­lâm vermek istediği zaman da; “Allah’ım! Evvel ve âhir, gizli ve aşi­kâr, işlediğim bütün günahları ve yaptığım bütün israflarımı ve senin benden daha iyi bildiğin bütün kusurlarımı bağışla! İlerleten ve geri­leten ancak Sensin, Senden başka hiç bir ilâh yoktur” derdi.[142]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte beyân buyurulduğuna göre Nebiyyi Ekrem (s.a.) Efendimizin iftitah tekbirinden sonra yukarıdaki duayı okuması sünnet-i seniyelerindenmiş.Bu duada geçen “Yüzümü göklerle yeri yaratana çevirdim” cümlesindeki yüzden maksadın zat, varlık ve kalb olabileceği gözönünde bulundurulursa, bu cümleye “bütün varlığımla, zâ­tımla ve kalbimle Allah’a yöneldim” mânâsı vermek de mümkündür. Kısa­ca bu cümle “samimiyet ve ihlâsla Allah’a yöneldim, sadece O’na ibâdet ediyorum” mânâsını ifâde eder. Dil bu cümleleri telâffuz ederken kalbin de bu mânâya uygun olarak son derece uyanık olması, namaz kılan kişinin ihlâs, huzur ve huşu’un son haddinde bulunması gerekir. Yoksa yalancı duru­muna düşmüş olur. Bu duâ Kur’ân’da şeklinde kelimesiyle başladığı halde bu kelimenin namazda Efendimiz tarafından hazfedilmesi bu cümlelerin kıraat maksadıyla değil de duâ maksadıyla okundu­ğuna delâlet eder.

Hadiste geçen “Hanîf” kelimesi, batıldan Hakk’a yani hak din olan İs­lama meyleden kimse demektir. Aslında “hanif” ve “hanef” meyletmek de­mektir. Ebû Ubeyd ise, “Hanîf” araplar arasında Hz. İbrahim’in dininde olan kimse anlamına gelir” demiştir.

Hadis-i şerifte geçen “Müslim” kelimesinin mânâsı ise, “emir ve nehy-lere râm olan ve ne buyrulursa onu yapmağa hazır kimse demektir.kelimelerini “namazım ve bütün ibadetlerim” diye ter-ceme etmek mümkün olduğu için biz de öyle terceme ettik. Merhum Hasan Basri Çantay da mealinde bu şekilde terceme etmiştir. Haşiye olarak da şu açıklamayı yapmıştır: “Mucâhid ile Said b. Cübeyry, Dahhâk ve Süddî’nin kavillerine göre “nüsk”den maksat, Hac ve Umredeki Kurbandır. Bazıla­rında hac amelleridir. Bazıları da “Allah’a yaklaştıran herşeydir, bütün ibâdetlerdir” demişlerdir. Biz bunu tercih ettik.[143] Bezlu’I-mechûd sahibi: “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”[144] âyetine uygun olarak burada da “saat” ve “nüsük” kelimeleri beraberce zikredildi” diyerek

“Nüsük” keli­mesinin burada “kurban kesmek anlamında” kullanıldığını söylemiştir.

“Ben müslünıanların ilkiyim” cümlesi, Müslim’in rivayetinde “Ve ben müslümanlardanım” şeklinde geçmektedir. Aslında bu iki rivayet arasında bir tearuz yoktur. Nitekim Resûl-i Zişan Efendimiz namazda bazan biriyle bazan da diğeriyle duâ etmiştir. Çünkü o bu ümmetin ilk iman edeni, Al­lah’a ilk teslim olanıdır. Bu sebeble bazıları. ümmet için sünnet olan cümlesiyle dua etmektir” demişlerse de, Şevkânî buna itiraz etmiş ve; “Buradaki kelimesinin ilk manasına değil, emirlere sarıl­makta acele etmek anlamına geldiğini, bu bakımdan ümmet için de şeklinde dua etmenin caiz olduğunu” söylemiştir. Ni­tekim meşhur Hanefi âlimi îbn Nuceym de el- Bahr isimli eserinde diyerek mi yoksa şeklinde mi dua edil­mesi gerektiği mevzuunda ulemânın ihtilâfa düştüğünü, bazılarının diye dua edildiği takdirde namazının bozulacağına hükmet­tiğini, ancak gerçekte böyle duâ etmekle namazın bozulmayacağını beyân etmiştir.[145] Bu mevzuda kadınla erkek arasında da bir fark yoktur. “Rab” kelimesinin lûgatta dört mânası vardır: 1. İslah eden, 2. İtaat edilen ulu; 3. Sahib ve mâlik, 4. Terbiye eden, besleyip bütün. Başına harf-i ta’rif gelirse sadece Allah Teâlâ hakkında kullanılır. Harf-i ta’rifsiz bulunursa yaratıklar hakkında da kullanılır.

“Nefsime zulmettim” demek, Rabbim’in zikrinden gaflet ederek ve baş­kasının sevgisini gönlüme koyarak kendime zulmettim, demektir. Resûlullah (s.a.) böyle duâ etmekle kulluk gereği önce kusurunu itiraf etmiş, sonra Allah’dan mağfiret dilemiştir. Nitekim Hz. âdem ile Hz. Havva (aleyhisselâm) da böyle yapmışlar ve; “Ey Rabbimiz! Biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi affetmezsen ve bize acımazsan mutlaka ziyankârlardan oluruz” de­mişlerdi.

Lebbeyk ve sa’deyk kelimelerinin müfredi malum ve musta’mel değil­dir. Bunlar kelime-i icabettir. İkincisi birincisine tâbi olarak kullanılır.[146] Yi­ne Zihnî Efendi lebbeyk kelimesi ile ilgili olarak şunları söylemektedir: Lisanımızda dahi müstamel olduğu üzere kelime-i icabettir. Tesniye sigası üzere vâriddir. Müntehab’ın 436. sahifesinde bu kabilden olan müsenna isimler gösterilmiştir. Hepsinin intisabı masdariyyet üzeredir. Lebbeyk lâfzını ehl-i lügat maddesinde zikretmişlerdir.[147] Lebbeyk, ilbâb’dan alınma bir kelimedir, emre hazır vaziyette beklemek demektir. Yani senin kapında tek-‘ rar tekrar ayakta durup, emrine boyun eğiyorum demektir. Kelimenin tesni­ye olarak söylenmesi tekrarı ifâde içindir. Mensub okunuşu mukadder bir fiil sebebiyledir.[148]

Netice olarak “lebbeyk” ben tekrar tekrar senin taatin üzereyim; “Sa’deyk” de senin emrine uyarak tekrar tekrar saadete ererim, demektir.

“Bütün hayırlar senin elindedir” cümlesinin şerhi ile-ilgili olarak hadis sarihleri şunları söylemişlerdir: “Maddî manevî her türlü hayır senin tasarrufundadır. Bütün iyilikler sana nisbetle avuçta tutulan şey gibi emre ve ta­sarrufa amadedir. Senin kaza ve kaderinin sultası ve hükmü altındadır.”

Burada geçen “senin elindedir” cümlesindeki el kelimesi müteşabih bir kelimedir. Çünkü Cenab-ı Allah el, yüz gibi cismanî ve maddî sıfatlardan münezzehdir. Bu sebeble âyet-i kerimede ve hadis-i şeriflerde geçen bu keli­melere Zât-i Bâriye lâyık ve aynı zamanda akla ve Arab dili gramerine uy­gun olan mecazî manalar verilmiştir. Bu, müteahhirûn denilen ve Hicrî 500’ncü yıldan sonra gelen Kelâm ulemâsının mezhebidir. Bunlar âyet-i ke­rime ve hadislerde geç*-ı “el” kelimesine kudret, tasarruf gibi Zât-i Bâri’nin Kemâl sıfatlarına uygun manalar vermişlerdir. Fakat daha önce yaşamış olan selef uleması ise, bu gibi âyetleri te’vildçn kaçınarak onları hakiki manala­rından çıkarma tehlikesinden korundukları gibi, “Hak Teâlâ’nm eli mahlu-katınkine benzemez, biz onun hakikatini bilemeyiz” demek suretiyle bu kelimelerin mahiyetini de Allah’a havale ederek teşbih ve tecsîme düşmek­ten de korunmuşlardır.

“Şer ise asla sana nisbet edilemez” cümlesi te’vili gereken bir sözdür. Çünkü Ehl-i Sünnet mezhebine göre hayır olsun, şer olsun herşeyi Allah yaratır.

İmam Nevevî’nin beyânına göre bu mevzuda beş görüş vardır: .

1. Bu cümlenin mânâsı şer ile sana kulluk yapılamaz, demektir. İmam Halil b. Ahmed ile Nadr b. Şümeyl, İshak b. Râhûye, Yahya b. Main, Ebu Ber b. Huzeyme, Ezherî ve diğer bir takım ulemânın görüşleri budur.

2. Teeddüben, şer Allah’a izafe edilemez. Ancak yaratıkların yaptıkları işlere izafe edilir. Meselâ, “ey maymunlarla domuzların yaratıcısı” denile­mez. Nitekim İbrahim aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Hastalandığım za­man bana şifâ veren odur”[149] Bu âyet-i kerimede İbrahim aleyhisselâm hastalanmayı teeddüben kendisine, şifa vermeyi de Allah’a izafe etmiştir. Bu­nun Kur’an-ı Kerim’de örnekleri çoktur. Hızır aleyhisselâmın aybı kendine, rahmeti de Cenab-‘ı Hakk’a izafe etmesi de bu örneklerden birini teşkil eder. “Onun için ben onu kusurlu yapmak istedim”[150] “Rabbin diledi ki ikisi de rüşdlerine ersinler”[151] âyet-i kerimelerinde olduğu gibi.

3. Bu cümlenin mânâsı “Ya Rabbi, kötü şeyler sana arz olunamaz an­cak sana iyi sözler ve güzel ameller arz olunur” demektir. Nitekim âyet-i ke­rimede “Güzel kelimeler ancak ona yükselir. Onu da iyi amel (ve hareket) yükseltir”[152] buyurulmuştur.

4. Bu sözlerden maksat, “Ya Rabbi! Şer Sana nisbetle şer değildir.Çünkü Sen onu büyük hikmet ve maslahatlarla yarattın; şer ancak mahluklara nis­betle kötüdür” demektir.

5. Hattâbî’ye göre bu söz “şer senden ma’dûd değildir” anlamındadır.”Mübareksin” kelimesinin manası “Büyüksün ve şereflisin, her türlü senaya lâyıksın, kullar seni tevhid etmekle bereket kazanırlar” demektir.

“Yaratıcıların en güzeli olan Allah pek yücedir” cümlesinde Hak Teâlâ’nm en güzel yaratıcı olduğu beyân edildiğine göre Allah’dan başka yara­tıcılar bulunduğu, fakat onların yarattığı şeylerin noksan ve kusurlu olduğu mânâsı anlaşılmaktadır.

Ehl-i Sünnet ulemâsı, bu cümlede geçen yaratıcılar, kelimesine takdir ediciler, mümkünü tahdid ve tasvir ediciler manası vermişlerdir. Çünkü “Allah herşeyin yaratıcısıdır”[153] “Allâh’-dan başka bir yaratıcı var mıdır?”[154] gibi âyet-i kerimeler Hak Teâlâ’nın her şeyin yaratıcısı olduğunu ve O’ndan başka yaratıcı bulunmadığını çok açık olarak ifâde etmektedir. Buna göre bu cümleye şöyle mânâ vermek müm­kündür: “Takdir edenlerin ve şekil verenlerin en güzeli olan Allah pek yüce­dir.”

İmam Nevevî el-Mecmu’ isimli eserinde (3 / 416) şunları söylemekte­dir: cümlesinin manası Allah kendisine hamdede-nin hamdini kabul eder ve onu mükâfatlandırır, demektir. Sünnet olan rükû’dan kalkarken demektir. İyice doğrulduktan son­ra da:

“Ey Rabbîmiz! Göklerle yer ve onların arasındaki herşey, onlardan sonra dilediğin herşey dolusu hamd ancak Sana mahsustur. Ey hamd ü senaya lâ­yık olan Allah’ım! Senin verdiğine mâni olacak yoktur. Vermediğini vere­cek de yoktur. Senin katında hiç bir varlık sahibine varlığı fayda verecek değildir” demek müstehabtır.

kelimesini merfu ve mensub okumak caizse de meşhur olan hal olarak mansub okunmasıdır.kelimesi münâda, olarak feth üzere meb-nidir. İmam Şafiî ve taraftarlarına göre bu duayı okumanın müstehab olu­şunda imam ve cemaat eşittir. ve zikirlerim de yine aynı şekilde hem cemaat ve hem de imamın okuması sünnettir. “Rabbena” kelimesiyle başlayan zikir bazı hadis-i şeriflerde şeklinde geldiği halde bazılarında şeklinde vâv ile beraber riva­yet edilmişken, bazı rivayetlerde bazılarında da şeklinde gelmiştir. Bu rivayetlerin hepsi sahih ve hepsiyle de amel etmek caiz­dir. Rivayetlerin bazısında bulunan vâv’ın mahfuz bir fiile atfeden bir atf (vav) olduğu söylenmektedir. Buna göre cümlenin “Ey Rabbimiz! Sana itaat ve hamd ede­riz. Gerçek ve kusursuz olan hamd sana mahsustur” şeklindedir. Fakat ef-dal olan demektir. Cemaatin işitmesi ve imamın rükû’dan kalktığını anlaması için imanın cümlesini sesli okuması, cümlesini de gizli okuması müstehabdır. Cemaat ise, tekbirde olduğu gibi her ikisini de gizli okur. Bu İmam Şafiî’nin mezhebidir. Atâ, Muhammed b. Şîrîn, İshak ve Dâvûd da aynı görüştedirler. Ebû Hanife’ye göre ise İmam sadece cemaat de sadece der. Bu aynı zamanda İbn Mes’ûd, Ebû Hüreyre, İmam Mâlik ve İmam Ahmed’in görüşüdür.

İmam Sevrî, Evzâi, Ebû Yusuf ve Muhammed’in görüşüne göre ise, İmam her iki cümleyi de okur. Cemaatse sadece der. Bunların delili Buhârî ve Müslim’in ittifakla rivayet ettikleri:”İmam semi’allahü limen hamideh, dediği vakit siz Rabbena lekel-hamd deyiniz”[155] mealindeki hadisle “Pey­gamber (s.a.) semiallahü limen hamiden dedikten sonra arkasından Rabbe­na ve leke’1-hamd derdi”[156] mealindeki hadistir.

İmam Şafiî’nin ve taraftarlarının delili ise yine Buhârî ve Müslim’in it­tifakla rivayet ettikleri: “Peygamber (s.a.) semaiallahu limen hamiden dediği zaman arkasından derdi.[157] mealindeki hadisle, Buhârî’nin Mâlik b. el-Huveyris’den rivayet ettiği “Beni gördüğünüz gibi namaz kılınız”[158] mealindeki hadis-i şerif ve; “Bir adam Resûl-ü Ekrem’in huzu­runda namaz kılarken sözünden sonra deyince, Efendimiz; “o adama oluz küsur meleğin bu sözün sevabını yazmak için koşuştuklarını görüyorum” buyurdu.[159] mealindeki hadistir. Şa-fiîlere göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif iftitah tekbirinden sonra ‘*innî veccehtu” duasının okunacağına bir delildir.Hanefilere göre bu dua İslâm’ın ilk yıllarında okunurdu, sonradan neshedildi.[160] Ancak teheccüd namazlarında okunabilir. Her namazda sübhâneke duasından sonra duasını okumak İmam Ebû Yûsuf’a göre de sünnettir. Delili de mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisidir. İmam Ebû Hanife ve Muhammed (r.a.)’e göre ise, Sübhâneke’den sonra bu duayı okumak gerekmez. Delilleri ise Dârekutnî’nin Hz. Enes’den rivayet ettiği; “Hz. Peygamber (s.a.) namaza başlarken tekbir getirir ve Sübhâneke’yi so­nuna kadar okurdu. Başka bir dua ilâve etmezdi” mealindeki hadis-i şerif­tir.[161] İmam Ebu Hanife ve Muhammed (r.a.)’e göre mevzumuzu teşkil eden hadis, teheccüd namazıyla ilgilidir. Nitekim Ebû Avâne’nin Sahîh’inde İmam Nesâî’nin de Sünen’inde rivayet ettiği; “Hz. Peygamber nât ile namazına baş­ladığında tekbirden sonra duasını okurdu” mealindeki hadis-i şerif de bu imamların görüşünü desteklemektedir.[162]

Bazı Hükümler

1. İftitah duası hemen tekbirden sonra okunur. Her ne kadar ulema hadis-ı şeriften bu hükmü çıkarmışlarsa  da  imam el-Hâdi, Kasım, Ebu’l-Abbas, Ebû Tâlib, “Evlâd edinmeyen, mülkünde hiç bir ortağı olmayan zülll(ü acz)den nâşi yardımcı­ya da (ihtiyaç) bulunmayan Allah’a hamdolsun. Onu büyük bil, büyüklükle an”[163] âyet-i kerimesini delil getirerek iftitah duasının iftitah tekbirinden ön­ce okunacağı kanaatine varmışlardır. Bu âlimlere göre ( îj^” öj^j ) kelime­lerinden maksat iftitah tekbiridir. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre ise, bu,kelimelerin iftitah tekbirine tahsisini gerektiren bir sebeb yoktur. Bu ke­limeler mutlak ta’zim ifâde eder. Çünkü buradaki “vav” atıf vavıdır. Terti­be delâlet eden bir mânâsı yoktur.

2. Namazda iftitah duası okumak meşru kılınmıştır. Sahabe, tâbiûn ve daha sonra gelenlerden ulemânın ekseriyeti bu görüştedirler.Ancak Mâlikî ulemâsı 856 numaralı hadisi delil getirerek Sübhâneke cluasını okumanın mek­ruh olduğunu söylemişlerdir. Allâme Zürkânî, Muhtasar-ı Halil üzerine yaz­dığı şerhinde İmam Mâlik’in tekbirden sonra, kıraatten önce, “Sübhâneke” ile “veccehtü vechî” vel^AHahümme bâ’id beynî” du­alarını okumanın müstehab olduğunu söylediğinden bahsetmektedir.

3. Namaz içerisindeki rukû’a ve secdeye varma gibi hareketlerde fazla sür’atten   kaçınarak mutedil olmak, oturuş ve kalkışlarda organların iyice yerleşmesine dikkat etmek gerekir.

4. Namaz  kılan  kimse cümlesinden  sonra cümlesini ilâve etmelidir.[164]

761. …Ali b. Ebî Tâlib’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.) farz namaza durduğu zaman “Allahu Ekber” der ve ellerini omuzları hizasına kadar kaldırırdı. Okumayı bitirip de rükû’a varmak istediğinde ve (başını) rükû’dan kaldırdığında (yine) bunu yapardı. Na­mazda otururken asla ellerini kaldırmazdı, (ilk iki rekatın sonundaki) iki secdeden (sonra ayağa) kalktığında da aynı şekilde ellerini kaldı­rır, “Allahu ekber” der ve (bir önceki) Abdülaziz hadisindeki gibi duâ ederdi. (Râvi Abdullah b. el-Fadl) duada (bir önceki hadise göre) bazı şeyleri fazla bazılarını da noksan nakletti. (Bir önceki hadiste ge­çen) “bütün ha­yırlar senin elindedir şer ise asla sana nisbet edilemez” (cümlesini hiç) nakletmemiştir. Ancak:”Namazdan çıkmak istediği zaman da; “Allah’ım! Evvel ve âhir, giz­li ve aşikâr, işlediğim bütün günahlarımı bağışla sen benim Hanımsın. Senden başka ilâh yoktur” (sözlerini de) ilâve etmiştir.[165]

Açıklama

Bu hadisin aşağı yukarı aynısı olan bir önceki hadiste yer alan Resûl-i Ekrem’in namaza başladığında okuduğu dualar ve bu dualarla ilgili olarak ilim adamlarının görüşleri üzerinde gerekli açıklamalar yapılmıştı. Bununla beraber burada da üzerinde durulup açıklı­ğa kavuşturulması gereken bazı meseleler bulunmaktadır.

Hadis-i şerifte geçen “iki secdeden kalktığında” ibaresi ile ilgili olarak hadis âlimleri iki görüş beyan etmişlerdir:

1. Bu ibare “ilk rekâtın secdelerini yaptıktan sonra ikinci rekata kalktı­ğı zaman” anlamına gelmektedir. Bu açıklamaya göre, Resûl-i Ekrem (s.a.) ikinci rekata kalktığı zaman da aynen birinci rekatta olduğu gibi ellerini kal­dırarak “Allahu ekber” der ve Sübhâneke duasını okurdu.

2. “İlk iki rekâttan sonra üçüncü rekâta kalktığı zaman” anlamına ge­lir ki, burada secde kelimesi mecazen rekât mânâsında kullanılmıştır. Bu açık­lamaya göre ise, Resûl-i ekrem üçüncü rekata kalktığı zamanda aynen birinci rekatta yaptığı gibi ellerini omuzlan hizasına kadar kaldırarak “Allahu ekber” der ve sübhâneke duasını okurdu. Ancak Hanefî uleması ellerin kaldırılma-yacağı konusunda 748 ve 749 nolu  hadislerle amel etmişlerdir. Nama­zın başında “sübhâneke” ile okunan duaları ise ancak teheccüd namazı için ,câiz görmüşlerdir. Bu hadisi nakleden râvi Abdullah b. el-Fadl, Resûl-i Ek­rem’in kıyamda okuduğu duaları naklederken Abduiaziz’in naklettiği bir ön­ceki hadisteki duaları aşağı-yultarı ?ynen nakletti. Ancak bir önceki hadiste geçen ibaresini burada hiç zikretmemişken bir ön­ceki hadiste geçen duasını da burada “Sen benim ilâhımsm” cümlesini ilâve ede­rek nakletmiştir.[166]

762. …Şu’ayb b. Ebî Hamza demiştir ki: Muhammed b. el-Münkedir, İbn Ebi Ferve ve bunlardan başka Medine’li bir fakih (iftitah duasında geçen) “ben müslümanların ilkiyim” sözünü kast ederek, bana “sen bu duayı okuduğun zaman:”Ve ben müslümanlardanım” şeklinde oku dedi.[167]

Açıklama

Bu haberden Muhammed b. el-Münkedir ve îbn Ebî Ferve’nın ıftıtah duasında geçen sözünün  şeklinde okunması gerektiği görüşünde oldukları anla­şılmaktadır. 760 no’lu hadisin açıklanması esnasında ifade ettiğimiz gibi as­lında şeklinde okumanın da herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü burada “müslümanların birincisi olmak”tan mak­sat hayra koşan ve hayra tabi olanların başında gelmektedir ki, Resûl-i Ek­rem’in dışında herhangi bir mü’minin de kendisinden bu şekilde bahsetmesi gerçeğe aykırı değildir. Bu bakımdan herhangi bir mü’minin bu duayı tilâ­vet niyetiyle namazda okuması caizdir. Ancak bu hadisin râvilerinden İbn Ebi Ferve hakkında İbn Sa’d şunları söylemektedir: “İbn Ebi Ferve çok ha­dis rivayet edenlerden birisidir. Rivayet ettiği hadisler arasında pek çok münker hadis vardır. Ulemâ bu kimsenin rivayet ettiği hadislere itibâr etmezler ve bu hadislerin delil niteliği taşıdığını kabul etmezler.[168]

763. …Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre bir adam soluk soluğa namaza gelmiş ve; “Allah’a halisane hayırlı ve çok hamd olsun” demiş. Peygamber (s.a.) namazını bitirince, “bu sözleri söyleyen hanginîzdi? Çünkü o zararlı bir şey söylemedi” buyurmuştur. Bunun üze­rine bir adam:

“Nefes nefese (koşarak) geldim de onları ben söyledim” demiş. Peygamber (s.a.); “gerçekten bunları hangisi daha önce Allah’a ye­tiştirecek diye yarışan on iki tane melek gördüm” buyurmuştur. Humeyd buna (şunları da) ilâve etti: “Biriniz (namaza) gelirken (her zamanki) yürüdüğü gibi yürüsün. Yetiştiğini (imamla) kılsın yetişeme­diğini de (yalnız başına) kaza etsin.”[169]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte sözü geçen kimse okumuş olduğu duayı ister cemaate yetiştiğinden dolayı, isterse içten gelen bir arzuyla mücerred bir ta’zim ve şükür maksadıyla okumuş olsun, her iki halde de Resûl-i Ekrem’in tasdik ve tasvibine mazhar olmuştur. On iki tane meleğin bu hamd-ü senanın sevabını yazmakta yarış ettiklerini haber vermesiyle de bu sözleri namazda söyleyen bir kimsenin büyük bir ecir ve sevaba nail olacağını be­yân ve bu fiile teşvik etmiştir. Müslim ve Nesâî’nin rivayetlerinde ise, hâdi­se: “Resûlullah (s.a.) namazını bitirince, “o sözleri söyleyen hanginizdi?” diye sordu. Cemaat sükût ettiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem tekrar, “bun­ları söyleyen hanginizdi? Zira zararlı bir şey söylemedi buyurdu” anlamına gelen lâfızlarla anlatılmaktadır. Hanefiler bu gibi zikirlerin ancak nafile na­mazlarda yapılabileceğini farz namazlarda ise, teşehhüdden sora caiz oldu­ğunu söylerler. “Bu duanın sevabını yazan meleklerin sayısının on iki olmasının hikmetini ancak Allah ve Resulü bilir.

Humeyd’in bu hadise ilave ettiği cümleden de anlaşılıyor ki, Nebiyy-i Ekrem (s.a.) namaza koşarak gitmeyi hoş karşılamamıştır. Çünkü bilindiği gibi imama teşehhüdde bile yetişen kimse cemaat sevabına nail olur. İmam selâm verdikten sonra da kalkar cemaatle kılamadığı rekatları yalnız başına kılar.

Hadisin zahirine bakılırsa buradaki melâike-i kiramdan maksat Hafa-za melekleri değildir. Nitekim Buhârî ile Müslim’in Ebû Hureyre (r.a.)den ittifakla rivayet ettikleri hadis de bunu gösterir. Zira mezkûr hadiste; “Al­lah Teâlâ’nın öyle melekleri vardır ki bunlar yollarda dolaşarak zikir ehlini ararlar” buyurulmaktadır.[170]

Bazı Hükümler

1. Allah Teâlâ’ya hamd-ü senada bulunmanın sevabı çok büyüktür.

2. Yanındakini şaşırtmamak şartıyla yüksek sesle zikretmek caizdir.

3. Kulların bazı amellerinin sevabını hafaza melekleri dışında görevli baş­ka melekler yazar.

4. Namaza koşarak gidilmemelidir.[171]

764. …Cübeyr b. Mut’ım’dan rivayet edildiğine göre, (Cübeyr) Resülüllah’ı namaz kılarken görmüş -(Ravi) Amr der ki: Gerçi hangi namazın olduğunu bilemiyorum- Peygamber (s.a.) (o namazda) “Al­lah gerçekten büyüktür, Allah gerçekten büyüktür, Allah gerçekten büyüktür Allah’a çok çok hamd olsun, Allah’a çok çok hamd olsun, Allah’a çok çok hamd olsun” (şeklinde) üç defa; “Allah’ı sabah ve akşam her türlü noksanlıklardan tenzih ederim” (diye) üç defa (zik­retti, bir defa da)! “Şeytandan, onun nefhinden, nefsinden ve hemzinden Allah’a sığınırım” dedi. (Amr) dedi ki: (Şeytanın) nefsi şiirdir, nefh’i kibirdir, hemz’i de ilişmesidir.”[172]

Açıklama

“Bu namazın hangi’ namaz olduğunu iyice bilemiyorum” diyerek tereddüdünü ifade eden râvi Amr b. Mürre’dir. Bir sonraki 765 no’lu hadisde bunun, nafile namazı olduğu ifade edilmektedir.

“Allah’a çok çok hamd olsun’* cümlesinin sonundaki “üç defa” lâfzı râviye ait bir sözdür. Bu söz aslında Hattabî şerhinin birinci baskısıyla, Avnu’l-Mâbud şerhinin el-Mektebetü’s-Selefiyye tarafından yapılan ikinci baskısında bulunmamaktadır. Ancak el-Menhel ve Bezlu’l-mechud’daki metinlerde bu­lunmaktadır. Varlığı kabul edilirse o zaman “Allah’a çok çok hamd olsun” cümlesini Resul-i Ekrem’in üç kere tekrarladığı anlaşılır. Buna göre metinde bu cümle arka arkaya üç defa tekrarlandığı halde ayrıca bir de “üç kere” sözünün getirilmesinden maksat, Efendimiz’in bu cümleyi kaç kere okudu­ğunu kesin bir şekilde kayıtlamak ve bu sayıyı bir kere daha te’kid etmektir. Binaenaleyh “Allahu ekberu kebîra” cümlesi Hz. Peygamber tarafından üç defa tekrarlanmıştır. Dokuz defa tekrarlanmış değildir. Metindeki “Allah’ı sabah ve akşam her türlü noksanlıklardan tenzih ederim” sözünün üç defa tekerrüründen oluşan cümlenin sonunda yer alan “üç defa” kelimesi ise, te­kerrürlerden oluşan bu üç cümlenin üç defa tekrarlanacağını ifâde eder. Ne­tice olarak şunu söyleyebiliriz: “Allah’a çok çok hamd olsun” cümlesinin sonunda bulunan “üç defa” kelimesi takyid ve te’kid içindir. “Allah’ı sa­bah ve akşam her türlü noksanlardan tenzih ederim” cümlesinin sonundaki “üç defa” kelimesi ise te’sis içindir. Şayet bu “üç defa” kelimesinin “Allah gerçekten büyüktür” cümlesine de şâmil olduğu düşünülürse üç defa keli­mesi o cümlede de yine takyid ve te’kid ifade eder.[173]

Şiir Söyleme Ve Dinlemenin Hükmü

Hadis-i şerifte geçen “nefs” kelimesi ciğerlerdeki nefesi tükrükle bera­ber dışarı atmak demektir.Hadisin metninde “nefs” kelimesi şiirle tefsir edil­miştir. Hakikaten bazı şiirler vardır ki inkâr, küfr, şirk ve fuhşiyyat ile doludur. Bunları sahibinin kalbine üfürüp atan şeytandır. Fakat hakka ve hikmete tercüman olan bazı şiirler de vardır ki şiirin bu çeşidi İslâmda teşvik edilmiştir.

Nitekim şâir Hassan b. Sâbit’ten rivayet edildiğine göre Nebiyy-i Ek­rem (s.a.) O’nun için; “Ey Hassan, Kuffâr-ı Kureyş’e cevap ver. İlâhi Onu RuhirI-Kudüs’le (Cibril’le) te’yid ed” diye dua etmiştir.

Bu hadis-i şerifin şerhi ile ilgili olarak Ahmed Nairı Efendi şunları söy­lemektedir: Hassan b. Sabit (r.a.)’ın kendisinden rivayet edilen diğer bir ha­diste ifade edildiğine göre Resulullah (s.a.) Efendimiz o’na; “Onları hicvet (korkma) Cibril seninle beraberdir” buyurmuşlardır. Keza Ümmü’l-Mü’minîn Âişe (r.anha)’dan rivayet olunduğuna göre; “Resulullah (s.a.) Hassan (r.a.) için mescidde bir minber kurdurur, Hassan da o minberin üstüne çıkıp küf-fârı hicv edermiş.”[174]

Nitekim edebiyat meraklısı kimselerin gerek kendilerinin gerekse baş­kalarının şiirlerini inşad etmeleri caiz olup olmadığı meselesi müctehidleri ikiye ayırmıştır. Bir kısmı şiir söylemenin caiz olduğunu belirtmişlerdir ki, Şa’bî, Âmir b. Sa’d el-Becelî, Muhammed b. Şîrîn, Saîd b. el-Müseyyeb, Ka­sım, Sevrî, Evzâî, Ebû Hanife, Mâlik, Şâfıî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Yûsuf, Muhammed, İshâk, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd (r.a.) hep hicv eden, fuhuştan, müslümanlardan birinin şeref ve haysiyetine taarruzdan hâli olan şiirin söy­lenmesinde bir sakınca görmemişlerdir. Delilleri mevzumuzu teşkil eden bu hadisle Hz. Âişe ve Hasan’dan nakledilen diğer iki hadistir.

Mesrûk, İbrahim en-Nehat, Salim b. Abdullah, Hasan el-Basrî, Amr b. Şu’ayb ise şiirin rivayetini de okunmasını da mekruh görmüşlerdir. Delil­leri Şairler(‘e geline) görmüyor musun onları (nasıl) her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar? Ve onlar yap. madıkları şeyleri söylerler.”[175] âyet-i kerimesi ile Hz. Ömer, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Ebû Hüreyre, Ebû Said el-Hudrî, Avf b. Mâlik ve Ebu’d-Derdâ (r.a.)’den rivayet edilip İbn Ebî Şeybe, Bezzâr, Tahâvî, Müslim, İbn Mâce, Buharı ve Taberanî taraflarından çeşitli senetlerle rivayet edilen “Birinizin İçminin irin ile dolup harab olması onun hakkında, şiir ile dolmasından daha hayırlıdır”[176] hadisidir. Ötekiler ise, bu nehyi her türlü şiire şamil addetmeyip “küfür ve fuhş-i kelâm ile dolu şiir hakkındadır” derler. Nitekim Resul-i Ekrem’in çok kere şiir dinlemiş olmaları, vezne uymayarak bile olsa, başkalarının şiirlerinden parçalar okuması, özellikle Hz. Hassân’a bunca teşvik edici sözler söylemesi hep evvelce saydığımız ulemâ toplulu­ğunun ictihadlarını doğrulamaktadır.

Fakat müşriklere karşı ağzı bozmak ve alay etmek caiz olmakla beraber bunu başlatmak uygun değildir. Çünkü bu işi başlatınca kâfirlerin de muka­belede bulunarak ehl-i İslama hatta Allah korusun yüce Allah’a ve Resulü­ne soğmelerine yol açılmış olur. Fakat tecâvüz evvelâ müşrikler tarafından başlatılıp da aynı silah ile müdafaa zarureti hasıl olursa bunu yapmakta bir sakınca yoktur. Nitekim “Müşriklere karşı .mallarınızla, canlarınızla, dillerinizle mücâdele ediniz.” buyurulmuştur.[177]

Bu mevzuda Hanefi âlimlerinden Aynî şunları söylemiştir: Bu hadiste geçen “nefs” kelimesi şiirle tefsir edilmiştir. Eğer gerçekten bu tefsir hadi­sin aslından ise, bir diyeceğimiz olamaz. Ama bu tefsir râvinin kendisine ait bir böz ise, o zaman buradaki “nefs” kelimesinin sihir anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü bu kelime Felak Sûresi’nde geçen “düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden” âyeti kerime­sinin aynısıdır.[178]

Bana göre sihirbazlara yön verenler ve onlara yardım edenler şeytanlar­dır. Nitekim Fahru’r-Râzî, büyünün sekiz çeşidini sayarken üçüncü madde­de şunları söylemiştir: Sihrin üçüncü bir şekli de yere ait ruhlardan yani cinlerden yararlanılarak yapılan büyüdür. Yere ait ruhlarla münâsebet kur­mak semavî ruhlarla yani meleklerle ilişki kurmaktan kolaydır.[179]

Hadis-i şerifteki “Nefh” kelimesi de kibirle yani böbürlenme ile açık­lanmıştır. Gerçekten kibir insanın kalbine şeytanın üfürdüğü bir vesvesenin neticesidir. Bu yüzden o kimse kendinin büyük ve başkalarının da küçük ol­duğu vehmine kapılır.

“Müte” kelimesi ise cinlerin ilişmesi neticesinde insana arız olan cinnet veya sar’a anlamına gelir.

Hadis-i şerifte şeytanın bu gibi tehlikelerinden emin ve mahfuz kalabil­mek için Allah’a nasıl sığınılacağı Öğretilerek insanlar dünyada ve âhirette kendilerini bekleyen tehlikelerden muhafaza edilmek istenmiştir.[180]

765. …Cubeyr b. Mut’im’den; “Ben Peygamber (s.a.)’ i nafile namaz konusunda beyânda bulunurken dinledim” demiş sonra da bir önceki hadiste geçen duanın benzerini zikretmiştir.[181]

Açıklama

Bir önceki 764 no’Iu hadis-i şerifi Şu’be b. el-Haccâc, Amr b. Mürre’den nakletmişti. Bu hadis-i şerif    ise, Mis’ar tarafından yine amr b. Mürre’den nakledilmiştir. Her iki hadisi de Amr naklet­tiği halde birinde “bu namazın nafile mi, farz mı olduğunu pek kestiremiyorum” demişken, diğerinde “bu nafile namazdı” demesi, bu iki ifade arasında bir çelişki olduğuna delâlet etmez. Çünkü Amr b. Mürre’nin birinci rivayetinde bu namazın farz namaz mı yoksa nafile mi olduğunu ha­tırlayamadığı halde Mis’ar’e anlattığı zaman bu namazın nafile olduğunu ha­tırlaması ve açıklaması mümkündür. Bu yüzden de iki hadis arasında her hangi bir tearuzun bulunması söz konusu değildir.[182]

766. …Âsim b. Humeyd’den; demiştir ki: Âişe (r.anhâ)’ya Pey­gamber (s.a.)’in gece (namaza) kalktığı zaman hangi duayı okuduğu­nu sordum:

Vallahi daha önce hiç bir kimsenin sormadığı bir şeyi sordun. O gece kalktığı zaman on (defa) “Allahu ekber” derdi. On (defa) “Elhamdülillah” on (defa) “Subhânellah” on (defa) “Lâ ilahe illallah” on (defa) “Estağfirullah” derdi. Ve: “Ey Allah’ım! Beni bağışla, hakka ilet, rızıklandır. Beni afiyette kıl” diye duâ eder ve kıyamet gününde yer darlığından Allaha sığınırdı, cevabını verdi.[183]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi aynı şekilde Hâlid b. Ma’dân da Rabiatu’l-Cureşî vasıtasıyla Âişe’den rivayet etmiştir.[184]

Açıklama

Metinde geçen  “gece kalkmak” tabirinden maksat, gece namazına kalkmaktır. Hz. Âişe’nin “Bu soruyu bana senden önce hiç kimse sormamıştı” demesinden maksadı, bu soruyu beğendiğini ifâde etmek ve benzeri soruların sorulmasına teşvik etmektir. Âişe (r.anhâ) validemizin ifadesinden anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem Efen: dimiz gece namazına kalktığında on defa Allah büyüktür; on defa, “AlIaha hamd olsun”; oh defa “Allah’ı bütü,n noksanlıklardan tenzih ederim”; on defa “Allah’dan baş­ka bir ilâh yoktur”; on defa, “Allah’dan mağfiret dilerim” der­miş ve sonra da şu duayı okurmuş, “Allah’ım, bana mağfiret buyur, hakka ilet, rızıklandır. Beni afiyette kıl Kıyamet gününde yer darlığında Allah’a sığınırım.”

Hadis-i şerifte geçen “yer darlığın”dan maksat, Kıyametin dehşeti karşı­sında çaresizliğe düşüp sıkıntıda kalmaktır. Bu duruma düşen kişi yeri da­ralmış bir kişiye benzer.

Müellif Ebû Davud’un; “Bu hadisi bir de Hâlid b. Ma’dân rivayet etmiştir” demekten maksadı, bu hadisin başka senetlerle de takviye edildi­ğini ve sahih bir hadis olduğunu ifade etmektir.[185]

767. …Ebû Seleme b. Abdurrahman dedi ki: “Âişe’ye Peygam­ber (s.a.) geceleyin kalktığında namaza neyle başlardı (diye) sordum.” Cevaben;

Geceleyin kalktığında namazına,1 “Allah’ım, ey Cebrâîl, Mikâîl ve İsrafil’in Rabbî, göklerle yerin yaratıcısı, görüleni ve görülme­yeni bilen (Allah’ım). Kullarının ayrılığa düşdükleri şeylerde onların arasında ancak sen hükmedersin, hakkında ihtilâfa düşülmüş olan hakka beni izninle sen ilel,çünkü sen dilediğini doğru yola hidâyet eylersin” (duasıyla) başlardı dedi.[186]

Açıklama

Bu hadis”i şerif geceleyin nâfile namaz kılmak için, kalkanın iftitah tekbirinden sonra, diye başlayan duayı sonuna kadar okumasının caiz olduğuna delâlet etmektedir. Resûl-i Ek­rem (s.a.) Efendimizin, kendisi hak ve hakikatin doruğunda bulunduğu halde böyle hak ve hakikate erişmesi için duada bulunması, duada tevazu, huşu ve ihlgsın esas olduğunu ümmetine tâlim ve telkin hikmetine mebnidir.

Bundan önceki hadisde Resûl-i Ekrem’in iftitah tekbirinden sonra baş­ka bir duâ okuduğu ifâde edildiği halde, bu hadis-i şerifte de böyle duâ etti­ğinin ifade edilmesi bu iki hadis arasında bir tearuz bulunduğunu göstermez. Çünkü Efendimiz bazan iftitah tekbirinden sonra bir önceki hadis-i şerifte geçtiği gibi duâ etmiş, bazan da bu hadis-i şerifte geçtiği gibi duâ etmiştir. Buna göre gece nafile namaz kılan bir kimsenin bu iki duadan istediğini oku­ması caizdir. Bu hadis-i şerifteki duada Melâike-i kiram içerisinden üç mele­ğin isminin özellikle seçilerek okunmasının hikmeti, diğer melekler içerisinde bu üç meleğin taşıdığı şerefin üstünlüğünü ve bu üç meleğe duyulan saygıyı ifadeden ibarettir. Çünkü bunlar bütün kulların dünyevî ve uhrevî işlerinin nizam ve intizam içerisinde yürütülmesi ile görevlidir.

“Kulların ayrılığa düştükleri şeyler”den maksat ise dinî meselelerdir. Dünyalık işlerinde herkesin helâl olmak şartıyla ayrı bir kazanç yoluna ve mesleğe intisab etmesinde bir sakınca yoksa da din işlerinin asıllarında ihti­lâfa düşmek sakıncalıdır.

“Hakka, izninle beni hidâyet eyle” cümlesi, insanın hidayete ermesi için kulun irâde ve ihtiyarının kâfi gelmeyip Allah Teâlâ’mn da irâde ve yarat­masının şart olduğunu ifâde eder. Nitekim Allah teâla ve tekaddes hazretle­ri Kur*an-ı Keriminde şöyle buyuruyor: “Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvaffak ederse onun göğsünü İslâm için açar (genişletir); kimi de sapıklıkda bırakmak dilerse, onun da kalbini son derece daraltır, sıkar, o (İslâmı kabul hususunda) güya zorla göğe çıkacakmış gibi (kendinde bir im­kânsızlık ve) zahmet görür. Allah iman etmeyeceklerin üstüne işte böyle mur­darlık çökertir.”[187]

Metinde geçen “doğru yol”dan maksat da İslâm Dinidir. Çünkü doğru yol nasıl insanı en kısa zamanda gayesine eriştirirse hak olan İslâmiyet de insanı saadete en kısa zamanda eriştiren bir vasıta olduğu için ona da “doğ­ru yol” ismi verilmiştir.[188]

768. …Şu (bir önceki) hadisin manasını bir de ikrime aynı senetle ve “Bize haber verdi” diyerek nakletti. Peygamber (gece) kalktığında tekbir getirir ve (önceki hadiste geçen duayı) okurdu.[189]

769. …el-Ka’nebî; “Mâlik farz ya da farzın dışında bir namazın başlangıcında, ortasında veya sonunda duâ etmekte bir sakınca yok­tur, dedi.” demiştir.[190]

Açıklama

Musannif, Ebû Dâvûd bu rivâyetiyle İmam Malik’in namazda iftitah duası okumakta bir sakınca görmediğini ifâde etmek istemiştir. Bilindiği gibi Mâliki mezhebinde meşhur olan görüşte iftitah duası okumak mekruhtur. Fakat İmam Malik’e göre bu duayı okumak mendubtur. Nitekim Zurkanî’nin açıklaması da böyledir. İmam Malik’in bu mevzudaki delili yukarıda bir kısmını terceme ettiğimiz pek çok sağlam hadislerdir. Diğer Mâlikiyye ulemâsının delili ise, iftitah duasının okunacağına dair sağ­lam hadislerin çokluğuna rağmen sahabe-i kiramın okumayışlandır. İmam Malik’e göre iftitah duası olarak Subhâneke duası aynen Hanefîlerin oku­duğu gibi okunur ve duası ilâve edilir.[191]

770. …Rifa’a b. Râfi ez-Zurkî (r.a.)’den; demiştir ki: Bir gün Peygamber’in arkasında namaz kılıyorduk. Başını rüku’dan kaldırınca, “Semiallahü Minen hamideh Allah hamd edeni işitti” dedi. Peygamber(s.a.)’in arkasında bulunan bir adamda:

“Çok çok hamdler, temiz ve mübarek hamdler sana mahsustur, ey hepimizin Rabbi olan Allah’ım!” dedi. Peygamber (s.a.) namazı bitirince; “Biraz önceki duayı okuyan kimdi?” diye sordu. Adam;

Bendim, Ey Allah’ın Resulü, diye cevab verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Otuz küsur melek gördüm ki, bunu hangisi önce yazacak diye yarışıyorlardı” buyurdu.[192]

Açıklama

Hafız Ibn Hacer’in beyânına göre bu namaz akşam namazı idi. Hadisi şerifte geçen “Başını rükû’dan kaldırınca, semiallahü limen hamideh” sözünün mânâsı, “başım rüku’dan kaldırmaya baş­ladığı anda bu duayı okumaya başladı. Başını rükudan tamamen kaldırdığı anda bu duayı bitirdi” demektir.

Her ne kadar bazı rivayetlerde bu duayı yapanın kim olduğu açıklan­mıyorsa da 773 numaralı hadis-i şerifte bu zâtın sahâbîden Rifaâ(r,a.) oldu­ğu açıklanmaktadır.

Resûl-i Ekrem (s.a.)’in bu duayı okuyanın kim olduğunu ısrarla sorma-sındaki hikmetse, bu kişinin yaptığı işi beğendiğini ve başkalarının da oku­masını arzu ettiğini ilân etmektir. Metinde geçen kelimesi üç ile dokuz arasındaki sayılan ifade etmek için kullanılır. Yirmi dokuzdan fazla­sı için de kullanılabileceği söylenmiştir.

Hadisin zahirine bakılırsa bu duanın sevabını yazmakta yarış eden me­lekler insanın önünde ve ardında bulunan Hafaza meleklerinden başkadır.

Nitekim Buhârî ve Müslim’in ittifakla Ebû Hureyre (r.a.)’den. rivayet etikleri bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Şüphesiz Allah Teâta’mn, yollarda gezer, ehl-i zikri arar melekleri vardır. Onlar aziz ve celil olan Allah’ı zikre­den bir cemaat bulunca bir birlerine, Aradığımız buradadır; geliniz, diye ses­lenirler. Melekler de ehl-i zikri, dünya semâsına kadar kanatlarıyla çevrelerler…”[193]

Bu meleklerin sayısının otuz küsur oluşundaki hikmet şu olabilir: Bu duayı teşkil eden harflerin sayısı 34’tür. Her harfin sevabını yazmakla ayrı bir melek görevlendirilmiştir. Çünkü bu harflerdeki sevab o kadar çoktur ki, bir meleğin ancak bir tanesinin sevabını yazmaya gücü yeter.

Bilindiği gibi bu hadisin bir benzeri de 763 numarada geçmişti.[194]

771. …Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre; Pey­gamber (s.a.) geceleyin namaza kalktığında (şöyle) derdi: “Allah’ım, hamd sana mahsustur. Göklerin ve yer yüzünün nuru sensin. Hamd de Sana mahsustur. Gökleri ve yer yüzünü ayakta tutan sensin. Sana hamd olsun. Göklerin yer yüzünün ve oralardakilerin Rabbi- Sensin. Sen haksin, Senin sözün hakdır. Va’din de haktır. Sana kavuşmak hak­tır. Cennet haktır, Cehennem haktır ve kıyamet haktır. Allah’ım! Yal­nız Sana teslim oldum, ancak Sana iman ettim, ancak Sana dayandım, yalnız Sana yöneldim, Ben (senin düşmanlarına karşı) ancak Senin (ver­diğin güç)Ie mücâdele ettim ve ancak Senin hükmüne başvurdum. Be­nim gerek evvelce ve gerekse sonradan işlediğim günahlarımla gizli ve aşikâr yaptıklarımı bana bağışla Benim rabbim Sensin, Senden baş­ka hiç bir ilâh yoktur!”[195]

Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki Fahr-i Kâinat Efendimiz geceleyin namaza kalktığı vakit metinde geçen duayı okurmuş. Duada bulunan “Göklerin ve yeryüzünün nuru Sensin” cümlesinin mânâsı; “göklerle yerin nurunu yaratarak onları nurlandıran sensin” demektir. Ebu Ubeyde de bu cümlenin “yerde ve gökte bulunanlar ışıklarını ancak Senden alırlar” mânâsına geldiğini söylemiştir.

Hattâbî, Cenab-ı Hakk’ın nûr ismini açıklarken, “görmeyen O’nun nuru ile görür, şaşıran O’nun hidâyeti ile yol bulur. “Allah göklerin nurudur” sözü de bu anlamdadır. Yani göklerle yerin nuru Allah’dandır. demektir. Bu kelimenin “nûr sahibi” mânâsına gelmesi de mümkündür. Yalnız nur Allah’ın zatına sıfat olamaz” demiştir.

“Kayyâm” kelimesinin manâsı; varlığı kendisinden olup başkasını var eden demektir. Kayyım ve kayyûm kelimeleri de bu manâya gelirler. Bazıla­rı da kayyûm kelimesinin mahlûkatın muhtaç olduğu her şeyi hazırlayan mânâsına mübalağalı ism-i fail olduğunu söylemişlerdir.

Rabb kelimesinin ise lügatte üç mânâsı vardır: 1. İtaat edilen büyük, 2. İslah eden, 3. Sahib. Bazıları, “Rabb kelimesi, itaat edilen büyük anla­mında kullanıldığı zaman itaat edenin akıl sahibi olması gerekir” demişlerse de, Kadi Iyaz; “bu şartın aranması gerekmez, çünkü kâinatta bulunan can­lı, cansız herşey Allah’a itaat etmektedir” diyerek buna itiraz etmiştir.

Hadis-i şerifte geçen “Hakk” kelimesinin mânâsı ise, varlığı kesin de­mektir. Varlığı gerçekleşen her şey haktır. Allah Teâlâ ve tekaddes hazretle­rinin varlığı ise, ezelden ebede kadar uzanan ve kendi zâtının muktezâsı olan bir varlıktır.

Tîbî’nin   beyânına  göre,   hadis-i   şerifte  geçen   “Hakk” kelimesi “Sen haksin” ve “Vâ’din hakdır” cümlelerinde harf-i ta­rifli olarak geldiği halde daha sonraki cümlelerde nekre olarak zikredilmiş­tir. Çünkü Allah’ın varlığı ve vadinin hak olduğu her devirde aklını kullanan insanlar tarafından tasdik edilmiştir. Fakat kulların varlığı fânidir vaadlerinin gerçekleşmesi ise, kesin değildir. Hak kelimesinin diğer cümlelerde nek­re olarak gelmesi ise, delâlet ettiği manaların azametini ve sânının yüceliğini ifâde eder. Aliyyü’l-Kaari ise buradaki harf-i ta’rifin cinse delâlet ettiğini bu itibarla nekre olarak gelen hak kelimesiyle mârife olarak gelen Hakk keli­mesi arasındaki farkın yok denecek kadar az olduğunu, bu farkın sadece mâ­rife olan Hak kelimesinin başında bulunan “el” harf-i tarifi ile bu kelimenin herkes tarafından bilindiğine işaret edildiği halde diğerinde bu işaretin bu­lunmayışından ibaret olduğunu söylemiştir.[196]

“Hak” kelimesinin “doğru” anlamına geldiğim söyleyenler bulundu­ğu gibi, “Hak sahibi” mânâsına geldiğini söyleyenler de vardır.

“Sana kavuşmak haktır” cümlesinden maksat, “öldükten sonra diril­mek haktır” demektir. “Sana kavuşmak haktır.” Bu cümlenin “emirlerine ve yasaklarına boyun eğdim ne buyurursan ona uymaya hazırım”, “Kıya­met gününde seni görmek haktır” manalarına geldiğini de söylemişlerdir.

“Yalnız sana yöneldim” cümlesinin anlamı ise “Sana itaat ettim, senin ibâdetine yöneldim” demektir.

“Ben ancak Senin yardımınla mücâdele ettim” cümlesi, “bana verdi­ğin kuvvet ve delillerle sana küfür edenlere karşı mücadele ettim ve onları kesin delillerle ve kuvvetle mağlub ettim” demektir.

“Ancak Senin hükmüne başvurdum” demek, “Hakkı inkâr edenlere karşı yalnız Seni hak tanıdım. Kâfirlerin yaptıkları gibi putları, kâhinleri ateşi değil ancak Senin hükmünü tanırım” demektir.

Resul-i Ekrem Efendimizin bir Peygamber için düşünülebilen bütün ha­taları bağışlanmış olduğu halde yine de “Allah’ım benim gelmiş-geçmiş bü­tün günahlarımı affet” diye dua etmesi, mütevâziliğinin, Allah teâlâ hazretlerine karşı beslediği ta’zim duygularının ve aynı zamanda ümmetine duanın âdâb ve erkânını öğretme arzusunun bir ifadesidir.

“Gizli ve aşikar günahlar”dan maksat gönülden geçen günahlarla dilin kalbe tercüman olarak işlediği günahlar olabileceği gibi, insanlardan gizli ola­rak veya aşikâre olarak kalbinden ayrı olarak işlediği günahlar da olabilir.[197]

772. …İbn Abbâs (r.a.); “Peygamber (s.a.) gece teheccüdde (önce) tekbir alırdı” dedi. Sonra da (bir önceki hadisin) mânâsını nakletti.[198]

Açıklama

Metinde geçen “teheccüd” kelimesiyle gece namazı kast edilmiştir. Bu kelime kökünden olup uyumak mânâsına geldiği gibi, uyumayıp, uyanık kalmak mânâsına da gelir. Bir başka ifâdeyle zıt anlamlı kelimelerdendir. Gece namazı için uyanmak mânâsına da gelir.

Bazıları ve kelimelerinin arasındaki farkı şöyle açıkla­mışlardır: “Uyudu” denmek istendiği zaman kelimesi kullanılır; “uyumadı, uykusuz kaldı” denmek istendiği zaman da kelimesi kul­lanılır. Buna göre uyumak  de uyumamak demektir.

Bu hadisten Fahr-i Kâinat Efendimizin teheccüd namazına kalkınca her namazda olduğu gibi önce iftitah tekbiri aldığı ifâde edilmektedir. Hadisin râvijerinden Kays b. Sa’d, Resûl-i Zişan (s.a.) Efendimizin iftitah tekbirin­den sonra bir dua okuduğunu nakletmiştir ki, bu duâ mana bakımından bir önceki Ebu’z-Zubeyr hadisinin aynısıdır. Bu duâ ile ilgili açıklama bir önce­ki hadis-i şerifin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[199]

773. …Rifâa b. Râfi’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in arka­sında namaz kıldım, Rifâa (yani ben) aksırdı(m.)  (Diğer râvi) Kuteybe (ise) Rifaa’dan bahsetmedi.(Rifâa sözlerine şöyle devam etti): Bunun üzerine “Rabbimizin sevdiği ve razı olduğu şekilde pek çok, ziyâdeleşen gü­zel ve hiç kesilmeyen hamdler kendisine olsun” dedim. Peygamber (s.a.) namazı kılıp bitirince; “namazda konuşan kimdi?” dedi. Sonra (Kuteybe) Mâlik hadisinin benzerini daha tam olarak nakletti.[200]

Açıklama

Bu hadis-i şerifi nakleden Rifâa’nın, Resûl-i Zîşan Efendimizin arkasında namaz kıldığı ve bu arada başından geçen olayı anlatırken birden bire “Rifaa aksırdı” diyerek kendisinden üçüncü bir şahısmış gibi bahsettiği görülmektedir. İşte sözün böyle mütekellimden (birin­ci şahıstan) gaibe (üçüncü şahsa) veya muhataba (ikinci şahsa) intikal etmesine edebiyatta “iltifat” denir. Fakat diğer râvi Kuteybe’nin rivayet ettiği bu ha­disin tamamı 770 no’lu Mâlik hadisidir. Muhterem okuyucularımızın hatır­layacağı üzere orada mezkûr hadis şöyle devam ediyor: “Otuz küsur melek gördüm ki, bunu hangisi önce yazacak diye yarışıyorlardı” bu hadisi şeri­fin Nesâî’deki rivayet edilen şekli şöyledir:

“Peygamber (s.a.):

“Namazda konuşan kimdi?” diye sordu. Kimse cevab vermedi. Bu­nun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.) ikinci defa olmak üzere:

“Namazda konuşan kimdi?” diye sorunca, Rifâ’a b. Râfi':

Bendim Ya Resûlallah, diye cevab verdi. Resûl-i Ekrem (s.a.)’de na­sıl bir duâ etmiştin? diye sordu. O da;  şeklinde dua ettim, ey Allah’ın Resulü, diye cevab verdi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Nefsim yedi kudretinde olan zâta yemin ederim ki, otuzun üstün­de melek, onu hangisi (Allah katına) çıkaracak diye harekete geçtiler”

Ancak Nesâî’nin bu rivayetine bakınca insanın aklına kendiliğinden şöyle bir soru gelebilir: Peygamberin sorusuna cevab vermek veya emrine uymak farz olduğu halde Rifaâ, Resûl-i Ekrem’in sorusuna nasıl olmuş da cevab vermekten kaçınmıştır? Hatta Rifâa’nın duasını işiten herkesin üzerine ce­vab vermek farz olmuştu. Çünkü Resûl-i Ekrem sorusunu hepsine birden yöneltmiş olup içlerinden belli bir kimseyi kast etmemişti. Buna iki şekilde cevap verilebilir:

1. Bu cemaat Hz. Peyamberin bu soruyu cevap istemek maksadıyla de­ğil de bu hareketi beğenmediğini ifâde etmek maksadıyla yani istifham-i inkârî   olarak   yönelttiğini   zannetmişlerdi.   Bu   yüzden   cevap   vermeye çekinmişlerdi. Fakat aynı soruyu ikinci defa sorunca o zaman cevap istedi­ğini anladılar ve cevap vermekte gecikmediler.

2. Soru içlerinde belli bir kişiye yöneltilmediği için her biri cevabı bir diğerinden bekliyordu. Aynı zamanda arkadaşlarının büyük bir hata işledi­ği için çok korktuklarından nasıl cevap vereceklerini bilemiyorlardı. Bu se-beble de sükûtlarıyla Resul-i Ekrem’den af diliyorlardı. Fakat aynı soru ikinci defa tekrarlanınca Resûl-i Ekrem’in soru sormaktan maksadının konuşan kimseyi öğrenmek olduğunu anladılar. Bunun üzerine     cemaat adına bizzat Rifâ’a cevab verdi. Cemaatin birinci soru karşısındaki duyduğu korkuyu Said b. Abdilcebbâr’ın rivayet ettiği şu hadis-i şerif ne güzel ifâde etmektedir: Rifa’a dedi ki; Resûl-i Ekrem’in bu sorusunu işitince kendi kendime, keşke na­maz karşılığında keffâret vermek mümkün olsaydı bu namaz için bütün malımı verseydim de tek Resul-i Ekrem (s.a.)’i üzen böyle bir davranışta bu­lunmak talihsizliğine uğradığım bu namazda bulunmasaydım” dedim.

Aslında Nebiyy-i Zişan Efendimizin bu soruyu yöneltmekteki maksadı bu duanın faziletini; meleklerin bu duanın sevabını yazmak için nasıl yarışa girdiklerini haber vererek başkalarının da bu duayı okuyup faziletine nail olmalarını te’min etmektir.

Tirmizî bu hadisle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Bu babta Enes, Vâil b. Hucr ve Âmir b. Rabia’dan hadis rivayet edilmiştir. Rifâa’nın hadisi hasendir. Bazı ilim ehline göre bu hadis nafile namaz hakkındadır. Zira Ta­biinden müteaddit kişiler şöyle diyorlar: “Kişi farz namazda aksırırsa Al­lah’a ancak içinden hamd eder” Bundan fazlasına müsaade etmemişlerdir.”

Müslim’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte açıklandığına göre Resûl-i Ek­rem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Şu namaz yok mu? Onun içinde insan sözünden hiç bir şey konuşmak caiz değildir. O ancak teşbih, tekbir ve kur’ân okumaktan ibarettir.”[201]

Ancak Hz. Peygamber’in bu ikazı namazda bulunan bir sahabenin dı­şardan aksırana “Yerhemükellah” demesi üzerine olmuştur. Namazda bu­lunan bir kimsenin namazda bulunan diğer bir kimse hakkında yaptığı dua ile ilgili değildir. el-Halebî, “el-Munye” şerhinde şöyle demektedir: Namaz kılmakta olan bir kimse aksırır da arkasından elhamdülillah derse, namazı bozulmaz. Çünkü bu söz bu duadan, bir övgüden başka bir şey değildir. Her­hangi bir kimseye hitaben de söylenmiş değildir, Ebû Hanife’den bîr rivâyete göre ise, dudaklarını hareket ettirmeden içinden elhamdülillah derse, namazı bozulmaz. Fakat sesli olarak söylerse, namazı bozulur. Namaz kılan kimse sükût etmeli, aksırdığı zaman elhamdülillah demekten sakınmalıdır. İçinden hamd etmekte bir sakınca olmadığından içinden hamdetmelidir, diyenler de vardır.[202]

Muhammed Zihni Efendi merhum bu mevzuda şunları söylemektedir: “Aksırana namaz içinde yerhamükellah diyerek hayır duada bulunmuş ol­mak da namazı bozar. İmam Ebu Yusuf’a göre namazı bozulmaz.[203]

774. …Âmir b. Rabia babasından; demiştir ki: Ensardan bir genç Resûlullah (s.a.)’in arkasında namaz kılarken aksırdı ve; “bize bağış­ladığı (gerek) dünya ve (gerekse) âhiret (nimetlerin)den dolayı Allah’a pek çok, güzel ve her an ziyâdeleşen hamdler olsun” dedi. Peygam­ber (s.a.) namazı bitirince:

“(Bu) duayı okuyan kimdi?” diye sordu. (Amir) dedi ki, genç sükût etti.Sonra “(bu) duayı okuyan kimdi? Gerçekten o kimse sa­kıncalı birşey söylemedi” buyurdu. Bunun üzerine (o genç):

O duayı ben okumuştum, ey Allah’ın Resulü; ben bu duâ ile hayırdan başka bir şey kastetmedim diye cevap verdi. (Nebiyy-i Ek­rem sallallahü aleyhi vesellem de):

“(Bu dua) zikri sonsuz derecede büyük olan Rahman’in Arşına erişti” buyurdu.[204]

Açıklama

Metinde geçen “Arş” kelimesi sözlükte taht, çatı, tavan gibi mânâlarına gelir.Kur’an-ı Kerim ve hadislerde beyan edildiğine göre Arş, yedi göğün ve kürsinin üzerine bulunur. Bunların hepsini kuşa­tır, Kur’ân’da Allah’ın, Arşın sahibi ve Rabbi olduğu belirtilir: “Allah (c.c.) yüce Arşın sahibidir.”[205] Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmış ve sonra onun emri Arş üzerinde hükümrân olmuştur”[206] “Âlem yaratılmadan ön­ce Arş su üstünde idi”[207] “Allah Arş üzerinde istiva etmiş”, “O’nun emri ve hükmü Arş kaplamıştır.”[208]

Ehl-i sünnet âlimleri Allah’ın Arş üzerine istiva etmesinden, orada otur­masının ve mekâna muthaç bulunmasının gerekmeyeceğini söyleyerek bu gibi ifâdeleri müteşâbih saymışlar ve te’vili cihetine gitmişlerdir.

Buna göre Arş, Allah’ın mutlak hüküm verme ve yürütme gücünün ifa­desidir. Arş Allah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir. O bir mânâda bü­tün kâinatı ifâde etmektedir. Bazı âyetlerde meleklerin Arşın etrafını kuşattığı,[209] bazılarının Arşı yüklendiği[210] belirtilir.

Hadiste geçen “Rahman” kelimesi ise, Cenab-ı Hakk’ın el-Esmâu’l-Hüsnâ’sındandır. Kur’an-ı Kerim’in ilk Sûresi olan Fatiha Sûresinde Allah Teala’mn hem Rahman hem de Rahîm olduğu ifade edilmektedir. Kur’an ilimleriyle uğraşanlara göre Rahman sıfatı Allah’ın dünya ile ilgili rahmet sıfatıdır. Yani Allah dünyada mü’min-kâfir ayırımı yapmadan herkesin rız­kını verir. Çalışmalarını boşa çıkarmaz; hakkıyla hakkının verilmesini emr eder. Rahim sıfatı ise, âhiretteki rahmet sıfatıdır ve yalnız inananlara aittir. Yani Allah Teâlâ, âhirette yalnız mü’minlere acıyacak ve onları nzıklandı-racaktır. Allah Teâlâ Rahmetinin herşeyi kapladığını Kur’an-ı Keriminde ha­ber vermiştir.[211] “Rahmetim azabımı ve gadabımı geçmiştir*’ mealinde bir kudsi hadis de rivayet edilmektedir.

Hadisteki “duanın Rahmanın Arşına erişmesi” tabiriyle bu duanın Al­lah katında kabul edildiği kast edilmiştir.

Bu hadis-i şerifle ilgili diğer açıklamalar bir önceki hadis-i şerifte geç­miştir. Oraya müracaat edilebilir. Ancak bu hadis-i şerif zayıftır. Çünkü se­nedinde Âsim b. Ubeydullah vardır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu kimse zayıftır.[212]

Bazı Hükümler

1. Namazda aksıran kimse elhamdülillah diyebilir. Mekruh olduğunu söyleyenler de vardır.

2. Namazda bulunan bir kimse dışarıdan aksıran bir kimseye yerhamükellah diyemez.

3. Namazda iken Kur’ân ve hadislerde bulunmayan bir duâ Kur’ân’da ve sünnette bulunan dualara aykırı olmamak şartıyla okunabilir.

4. Başkalarının yanılmasına sebep olmuyorsa namazda yüksek sesle dua okumanın veya zikretmenin bir sakıncası yoktur.[213]

119-120 Namaza Subhâneke Duası İle Başlanacağına Dair Hadisler

775. …Ebû Said el-Hudrî’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) ge­celeyin (teheccüd namazına) kalktığında tekbir alır, son­ra: “Ey Allah’ım, Seni hamdin ile teşbih ve tenzih ederim. İsmin müba­rektir, azametin yücedir ve Senden başka ilâh yoktur” der sonra da üç defa “Allah’dan başka bir ilah yoktur” der, üç de­fa “Allah en büyüktür” der, (daha) sonra da:

“(Hakkın rahmetinden) koğulmuş olan şeytandan, vesvesesinden, kurmasından, büyüsünden semi'(her şeyi işiten) ve âlîm (her şeyi bilen) Allah’a sağınının” derdi.   Sonra da (bir miktar Kur’ân) okurdu.[214]

Ebû Dâvüd dedi ki: (Hadis âlimleri) bu hadisin Ali b. Ali ve el-Hasen senediyle mürsel olarak nakledildiğini (merfu olarak zikredilmesindeki) hatanın da Ca’fer’e ait olduğunu söylüyorlar.[215]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazın başında metindeki kelimelerle dua edilebileceğine ve istiâzenin de kıraatten Önce olduğuna delâ­let etmektedir. İftitah duası da denilen Subhâneke duasını okumak Şâfi’i, Hanbelî ve Hanefî ulemâsına göre sünnet ise de; Mâlikî âlimlerince meşhur olan görüşe göre, mekruhtur. Bu hadis-i şerif mezkur üç mezheb ulemâsının delillerindendir. Ancak Hanbelî mezhebi ulemâsı ile Hanefî mezhebi ulemâ­sı iftitâh duasının yukarıdaki kelimelerle yapılacağı görüşünde oldukları halde Şafiî ulemâsı iftîtah duasının daha önce 760 no’lu hadis-i şerifte geçen şu kelimelerle yapılabileceği görüşündedirler:

Hanefiyye ulemâsı, Şâfiilerin okuduğu bu duanın farz namazlarda an­cak niyetten önce okunabileceği, nafile namazlarda ise, niyyet edip de tek­bir aldıktan sonra da okunabileceği görüşündedirler.

Hanbelîler ise bu mevzuda Hanefîler gibi düşünmekle beraber iftitah duasını Şâfiîlerin okuduğu kelimelerle okumakta da bir sakınca görmezler. Hatta bazan birini, bazan da diğerini okumanın daha da faziletli olacağını söylerler.

Mâlikîler ise, iftitah duasının okunacağına dair pek çok sahih hadis bu­lunduğu halde sahabenin bu duayı okumadığını delil getirerek gerek nafile gerekse farz olsun namazda iftitah duası okumanın mekruh olduğu kanaati­ne varmışlardır. Bununla beraber İmam Malik’in iftitah duası okumanın mendub olduğu görüşünde bulunduğunu naklederler.[216] Bu mevzuda 760 no’lu hadisin şerhine de bakılmalıdır.

İstiâze ve hükmü Sahabe, tabiîn ve onlardan sonra gelen âlimlerin bü­yük çoğunluğuna göre istiâze (eûzu okumak) müstehabtır. Nitekim İbn Ömer, Ebû Hureyre, Atâ b. Ebî Rebâh, Hasan el-Basrî, İbn Şîrîn, en-Nehaî, el-Evzaî, es-Sevrî, Ebû Hanife diğer rey sahihleri Ahmed ve Dâvûd (r.a.) bu görüştedirler.

İmam Mâlik ve taraftarlarına göre ise nafile namazlarda istiâzede bir sakınca yoksa da farz namazlarda mekruhtur. Fakat sahih hadisler bunların aleyhine delâlet etmektedir.

Yukarıda bir kısmının isimlerini verdiğimiz ve çoğunluğu teşkil eden ule­ma ise istiâzenin müstehab olduğuna dair mevzumuzun teşkil eden hadis-i şerifle: “Kur’ân okuduğun zaman ev­velâ o (Hakk’ın rahmetinden) koğulmuş olan şeytandan Allah’a sığın”[217] âyet-i kerimesini delil getirirler. Bu mevzuda Elmalılı Hamdi Yazır şunları söylemiştir: İstiâze ile emir, manasıyla emirdir. Kur’ân okumaktan faydala­nabilmek için evvelâ Şeytandan Allah’a sığınmak lâzımdır. Bu ise esasen kalbin fiilidir. Onun için âlimlerin büyük çoğunluğu lâfzen istiâze yani euzu çek­mek vâcib değil, müstehab demişlerdir.[218]

Fıkıh ve hadis âlimlerinin ekseriyeti mevzumuzu teşkil eden hadis-i şe­rife ve benzerlerine dayanarak; âyet-i kerimesinden mak­sat, “Kur’ân okumak istediğin zaman” demektir. Çünkü Kur’ân okumadan önce eûzu çekmek okuma esnasında şeytanın vereceği vesveseyi önler” de­mişlerdir.

Nitekim Mehmet Vehbi Efendi, Hulasatü’l-Beyân fî tefsiri’1-Kur’ân isimli eserinde şöyle demektedir: “Tefsir-i Hâzin’de beyân olunduğu vecihle, Kur’ârı okuyan kimse üzerine istiâzenin vâcib olması tilâvetten hasıl olan ecri riy£ ve süm’a gibi şeyleri şeytanın vesvese vererek tilâveti ziyaa uğratmak ihti­maline binâen kıraatten sonradır, diyenler varsa da, sahabe ve fıkıh âlimlerince Kur’ân okumak isteyen kimsenin okumaya başlayacağı zaman eûzu çekmesi vâcibdir. Âyette hitab, Resülullah’a ise de murad ümmettir. Çünkü Resûlullah (s.a.) şeytanın vesvesesinden mahfuzdur. Şu halde âyet ümmet, Muhammed’e tâlimdir.”[219]

Bu mevzuda Ebû Hureyre, İbn Şîrîn ve en-Nehaî âyet-i Kerimesinin za­hirine bakarak eüzunun Kur’ân okuduktan sonra çekileceğini söylemişler­dir. Bu âlimlerin kanaatine göre okuyucu Kur’ân okuduktan sonra Kur’ân okuma sevabının kendisi için hasıl olup olmadığında vesveseye kapılabilir. Bu vesveseden kurtulmak için eûzu, Kur’ân okumaya başlarken değil de oku­duktan sonra çekilmelidir.

Eûzunun hangi kelimelerden meydana geldiği mevzusu da ulemâ ara­sında söz konusu olmuştur. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre eûzu lâfızlarından meydana gelir. Delilleri ise, Resûl-i Ekrem’­in bu lâfızlarla istiâze ettiğine dair Nâfî’ b. Cübeyr’in rivayet ettiği hadisi[220] ile Resûl-i Ekrem (s.a.)’in İbn Mes’ûd’u bu lâfızlarla istiâzede bulunması için ikaz ettiğine dair Sa’lebî ve Vahidî’nin rivayet ettiği hadis-i şeriftir.[221] el-Hasenb. Salih’e göre istiâze kelimelerinden ibarettir. Sevrî’ye ve Medineli âlimlere göre kelimelerinden meydana gelir. Hz. Ali de bu görüştedir. İmam Ahmed’e göre, istiazenin kelimeleri şunlardır:

İmam Hamza’dan rivayet edildiğine göre istiâze şeklindedir. İbn el-Hanefiyye’de;

şeklinde olduğu rivayet edilmiştir. Daha başka istiâze şekillerinin bulunduğu da söylenmektedir ki, bu mevzuda genişlik vardır.[222]

Hepsiyle amel etmek caizdir. İmam Şafiî’ye göre istiâze ifâde eden her cümle ile istiâze gerçekleşirse de; kelimeleriyle istiâ­zede bulunmak daha faziletlidir.

İstiazenin namazda gizli mi yoksa aşikâre mi yapılacağı meselesi de imam­lar arasında ihtilâf konusu olmuştur.

Hz. Ebû Hüreyre’ye göre istiâze, namazda yüksek sesle yapılır. îbn Ömer, Ebû Hanife ve İmam Ahmed’e göre gizli yapılır. İbn Ebî Leylâ’ya göre ise, gizli veya aşikâre yapılması arasında bir fark yoktur.

Şafiî ulemâsına göre namazın her rekatında kıraatten önce eûzu çek­mek hem imam hem cemaat hem de yalnız başına kılan kimse için müste-habdır. Birinci rekatta eûzu çekmek ise, sünnet-i müekkeddir. İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed’e göre sadece birinci rekatta imam ve yalnız başına namaz kılan kimse için eûzu çekmek sünnettir. Birinci”rekatın dışın­da ise, hiç kimse için gerekli değildir. Ebû Yûsuf’a göre ise, birinci rekatta hem imam, hem cemaat hem de münferit için eûzu çekmek sünnettir. Bu mevzuda Mehmed Zihni Efendi şunları yazmıştı: “Eûzu çekmeye (te’avvuz) denir. Te’avvuz kıraatin sünneti olduğundan onu imam ve yalnız kılan okur. îmam bayram namazında onu bayram tekbirlerinden sonra okur. İmama uyan kimse ise, te’avvuz etmez. Namaza sonradan yetişen kimse kaçırdığı rekati tamamlamak için kalktığında onu okur.” İmam Ebû Yûsuf (r.a.)’a göre te’-avvüz kıraata değil, siibhânekeye bağlı olup şeytanın vesvesesini def için na­mazın sünnetidir.[223]

Ebû Davud’un talikinden anlaşılıyor ki, bazı hadis âlimlerince aslında bu hadisin mürsel olup Hasan el-Basrî’ye kadar ulaştığı, Ebû Said el-Hudrî vasıtasıyla Resül-i Ekrem’e ulaşmadığı iddia edilmektedir. Bu hadisin Ebû Said (r.a.) vasıtas’ıyle Resûl-i Ekrem (s.a.)’e ulaşan merfu’ bir hadis gibi gös­terilme hatası râvîlerden Cafer’e aittir. Ebû Davud’un bu açıklamayı yap­maktaki gayesi, bu hadisin senedi üzerinden bazı tenkidler bulunduğunu ifâde etmektir.

Ancak bu mevzuda Bezlu’l-mechûd sahibi şunları söylemektedir: Her ne kadar Ebû Dâvûd bu hadisin zayıf olduğunu iddia ediyor ve bu zayıflığı da Ca’fer b. Süleyman’ın vehmine bağlıyorsa da, aslında Ca’fer b. Süley­man vehimli bir kimse değildir. İbn Maîn, O’nun sika bir râvi olduğunu söy­lediği gibi, İmam .Ahmed de zararsız bir râvi olduğurıu söylemiştir. İbn el-Medinî de onun sika bir râvi olduğu kanaatindedir. İbn Şahın ise, onun hakkında şöyle demiştir: Onun aleyhinde konuşanlar ancak mezheb taassu­bundan dolayı konuşmaktadırlar. Ben onun hadisini Ammâr’dan başka tenkid edeni görmedim. Aynı şekilde Bezzâr da O’nu tezkiye etmiş, O’na Şiîlikten başka bir kusur isnad edildiğini duymadım demiştir.

Ancak bu hadisi Tirmizî de tenkid etmiş ve hakkında şunları söylemiş­tir: “Ebû Said’in hadisi hakkında söz edilmiştir. Yahya b. Said, Ali b. Ali er-Rifâî hakkında söz ederdi. Ahmed de bu hadis sağlam değildir” derdi.

Her ne kadar Tirmizî böyle demişse de Vekî, el-Fadl b. Vekî, Affan, Ahmed b. Hanbel, Muhammed b. Abdillah b. Ammâr, İbn Maîn, Ebû Ha­tim, Yâkub b. İshak onu tezkiye etmişler, aslında bu kimsenin gözleri tıpkı Resul-i Ekrem (s.a.)’in gözüne benzeyen âbid, zâhid her gün 600 rek’at na­maz kılan bir zat olduğunu ve kendisine güvenilebileceğini ifâde etmişlerdir. Bununla beraber Ahmed b. Hanbel de bu hadisi zayıf saymıştır.[224]

776. …Âişe (r.anhâ)’den demiştir ki: Peygamber (s.a.) namaza başladığı zaman:

“Ey Allah’ım! Seni hamdin ile teşbih ve tenzih ederim. İsmin mübarektir, azametin yücedir. ve senden başka ilah yoktur” derdi.[225]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadis Abdusselam b. Harb’den (rivayet edilmiş şekliyle) meşhur değildir. Bunu Abdusselam’dan sadece Talk b. cannâm rivayet etmiştir. (Resulüllah) ‘in namaz kılma hadisesini Bu deyVden bir cemaat daha naklet mistir. Fakat onlar (namazda duajdan hiç bahsetmemişlerdir.[226]

Açıklama

Bu hadis-i şerif iftitah tekbirinden sonra bu kelimelerle duâ etmenin meşruluğuna delâlet etmektedir. Nitekim Ömer, İbn Mes’ûd, el-Evzâî, es-Sevrî, Ebû Hanife ve taraftarları da bu görüştedirler. İmam Ebû Yusuf’a göre ise,kişi bu duadan sonra bir de:duasını 760 no’lu hadis-i şerifte geçtiği şekilde sonuna kadar okur .Bu duayı önce okuyup sonra sübhânake duasını da okuyabilir. Bu hususta muhayyerdir. Ebû İshak el-Mervezî, el-Kadî Ebû Hamîd de bu görüştedir. Şafiî ulemâsına göre ise, önce duasını okur, sonra duası ilâve edilir.

Musannif Ebü Dâvûd hadisin sonunda bu hadisin zayıf olduğuna işaret etmiştir. Dârekutnî de bu hadisi merfu olarak tahrîc etmemiş ve sağlam ol­madığını söylemiştir. Ancak Hz. Ömer’e varan mevkuf şeklinin sahih oldu­ğunu söylemiştir. Ancak Tirmizî ve İbn Mâce de bu hadisi rivayet etmişlerse de, bunların senedinde bulunan Harise hakkında Hafız İbn Hacer “zayıftır” demiştir. îbn Hüzeyme de onun hakkında “ehl-i ilmin güvenmediği bir kimsedir” tâbirini kullanmıştır. Fakat bu hadisin Hz, Ömer’e ulaşan mev­kuf şekli hakkında ise sahih hükmünü vermiştir.

Ayrıca bu hadisi Dârekutnî, Mâlik b. Muğavvel’den ve Enes b. Mâlik’-den de rivayet etmiştir. el-Hâkim ise, bu hadisin Hz. ömer vasıtasıyla Hz. Peygamber’e dayandırılmasını zayıf bulmuş, fakat mevkuf şekli İçin “sahih” tâbirini kullanmıştır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Bu hadis çeşitli senetlerle merf u ve mev­kuf olarak nakledilmiştir. Bunların bazısı zayıf basısı da sahihtir. Bu sebeble zayıf olanlar sahihlerin desteğiyle takviye edilerek zayıflıktan kurtulmuştur.

Hz. Ömer’e dayanan mevkuf şekli hadis âlimlerince sahih görülmekte­dir. Fakat bu hadis mevkuf haliyle de merfu hükmündedir. Çünkü bir sahâ-binin akılla bilinemeyecek bir meselede kendi aklına dayanarak fikir beyân etmeyeceği kesindir. Bu itibarla Hz. Ömer’in bu duayı okuması ve başkala­rını da okumaya teşvik etmesi Resûl-i Ekrem’den gördüğü, işittiği içindir. Kendi fikri değildir. Öyleyse bu hadis merfu ve sağlamdır, kendisiyle amel etmekte bir sakınca yoktur.

Müslim’in Sahîh’inde rivayet ettiğine göre Hz. Ömer bu duayı namaz­da yukarıda geçtiği şekilde ve seslice okurmuş. Said b. Mansûr’un, Sünen-inde rivayet ettiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk de namazın başında bu duayı okurmuş.[227] Dârekutnî, bu duayı Osman b. Affân’dan İbn Münzir de Ab­dullah b. Mes’ûd’dan rivayet etmiştir. Yine Dârekutnî’nin Esved’den riva­yetine göre Hz. Ömer bu duayı yanındakilere işittirecek şekilde sesli olarak okurmuş. Hafız Tekıyyüddin’in beyânına göre, Hz. Ömer’in sesli okuması halka öğretmek ve bu duayı okumaya teşvik içindi. Efdal olan Hz. Peygam­ber (s.aj’in ekseriyetle okuduğu gibi sessizce okumaktır.[228]

120-121. Namaza Başlarken (Hafif) Susmak

777. …Sernure (r.a.) şöyle demiştir: Ben namazda iki yerde susulduğunu öğrendim: Birincisi, İmam tekbiri aldıktan sonra okuma­ya (başlayıncaya) kadar. İkincisi de Fatiha ve Sûreyi bitirince rükû’a varmadan önce. (Râvî Hasan el-Basrî) dedi ki: “İmrân b. Husayn (Semure’nin) bu söz(ün)e inanmadı. Bunun üzerine bu mevzuda Medi­ne’ye Ubey’ye mektub yazdılar. O da Semure’yi tasdik etti.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi Humeyd, “sükûtun biri de kıraat bitirdikten sonradır” şeklinde rivayet etti.[229]

Açıklama

Metinde geçen sekte’den maksat, sesli okumayı keserek biri iftitah tekbirinden sonra, diğeri de rükû’dan evvel olmak üzere Hz. Peygamber’den iki yerde susulacağım öğrendiğini kesinlikle ifâde ettiği halde îmrân b. Husayn, Semure’nin bu haberine inanmamış ve bu mesele­nin tahkiki için o sırada Medine’de yaşamakta olan sahâbî Übey b. Kâ’b’a bir mektub yazılarak bu mevzudaki fikri sorulmuş, o da Semura (r.a.)’nın sözünü tasdik etmiştir.

Buna göre cemaatle kılınan bir namazın ilk rekatinda imam iki yerde sesini kısacaktır, birinde sübhâneke duasıyla meşgul olduğu için, diğerinde de kıraat esnasında nefesi daraldığından dolayı nefes almak ve kendini to­parlamak içindir. Hattâbî’nin beyânına göre, imam kıraatten sonra da su­sar ve arkasında bulunan cemaatin kıraati tamamlamasına imkân verir, bu sayede imamla cemaatin kıraati arasında bir çelişkinin doğması önlenmiş olur. Nitekim Evzaî, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre bu sükût müstehabdır. Mâlik b. Enes’le Ebû Hanife (r.a.) ve taraftarlarına göre ise, imamın bu şekilde susması mekruhtur.[230] Şâfıî âlimlerinden Nevevf nin beyânına göre ise, imarn bir de Fatiha’dan sonra cemaatin bir Fatiha okumasına yetecek kadar su­sar, bu müddet içerisinde kendisi sessizce dua, zikir veya kıraatle meşgul olur. Çünkü imamın tamamen susması caiz değildir. Neylu’l-evtar sahibinin be­yânına göre ve kelimeleri arasında susmak, Şafiî mezhe­bine göre müstehabtır.[231] Ancak Hafız el-Mubârekfûrî, Tirmizi üzerine yazdığı Tuhfetu’l-ahvezî isimli eserinde şunları söylemektedir: İmamın sus­masının bir Fatiha okunacak miktarda olması bir delile muhtaçtır. Aynı şe­kilde sessizce dua, zikir veya kıraatle meşgul olması da bir delile muhtaçtır. Böyle bir delil ise bilinmemektedir.[232]

Tirmizî’nin rivayetinde ise, bu sükûtun üç yerde olduğu şöyle ifade edi­liyor: “Said diyor ki: Katâde’ye bu iki sekte nedir, diye sorduk. Birinci sek­te (ara verme) namaza girdiği zaman ve ikincisi kıraati bitirdiği zaman, dedi. Biraz durdu, sonra ve, okuduğu zaman, dedi.[233]

Tirimizî’nin bu rivayeti ile 781 no’lu Ebû Hureyre hadisi göz önünde bulundurulursa Resûl-i Ekrem (s.a.)’in cemaatle kılınan namazın üç yerinde sükût ettiği anlaşılır:

1. İftitah tekbirinden sonra, 2. Fatihadan sonra, 3. Zamm-i Sureden son­ra. Bu üçüncü sükût diğer ikisinden daha az olur. Ancak kıraat ile rükû tek­birini biri birinden ayıracak kadardır. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.) bu ikisinin birbirine eklenmesini yasaklamıştır.

Cemaatin, Semure’nin haberinin doğru olup olmadığını tahkik için Me-dirte’ye mektub yazması, mektubla hadis alıp rivayet etme usûlünün caiz ol­duğuna delâlet ediyor ki, buna miikâtebe (yazışma) denir.

İmam Ebû Hanife (r.a.) ile taraftarlarına göre hadis-i şerifteki tek­birden sonraki sükûttan maksat, tamamen susmak değil, sesi kısarak gizlice okumaktır. Nitekim imam iftitah tekbirinden sonra gizlice sübhaneke okur. Fatihadan sonra sessizce “âmin” der. Zamm-i sureden sonra sükût ederek kıraatle rüku-arasını ayırır. Acele rüku’a gitmez, fakat bu sükût kasden uzaIıtılırsa, mekruh olur. Sehven uzatılırsa sehv secdesi gerekir.

Müellif Ebû Davud’un bu hadis-i şerifin sonundaki talikten maksadı, bu hadisi rivayet eden Yakûb b. İbrahim’in rivayeti ile bu hadisi başka bir senedle rivayet eden Humeyd’in rivayeti arasındaki farkı belirtmektir.

Bu talikten anlaşıldığına göre Yakûb; “Resûl-i Ekrem Fatihayı ve zamm-i sureyi okuduktan sonra susardı” dediği halde, Humeyd “Zamm-: sureyi bi­tirdikten sonra susardı” demiştir. Humeyd’in bu rivayeti Ahmed b. Han-bel’in Müsned’inde[234] merfu’ olarak geçmektedir.[235]

778. …Semure (r.a.)’dan nakledildiğine göre Peygamber sallellahu aleyhi ve sellem (namazda) iki defa susarmrş: Namaza başladığın­da ve okumayı tamamen bitirdiğinde. Râvî (Eş’as rivayetine devamla bir önceki) Yûnus hadisinin mânâsını nakletmiştir.[236]

Açıklama

Eş’as’ın rivayet ettiği bu hadis-i şerifle bir önceki hadis-i şerif arasında mana bakımından hiç bir fark yoktur. Çünkü bir ön­ceki hadiste birinci susma imam tekbir aldıktan sonradır. İkincisi de Fatiha ile zamm-ı sûreyi bitirdikten sonradır denilmekteydi. Burada ise, birinci susma namaza başlandığında deniliyor ki, iftitah tekbiri alındığında denilmek iste­niyor. İkinci susma da kıraat tamamen bittikten sonra deniliyor ki, bu sözle de Fatiha ve zamm-ı sûre bittikten sonra demek isteniyor. Bu mevzuda bir önceki hadis-i şerifin açıklama kısmında lüzumlu açıklama yapıldığında bu­rada tekrara lüzum görmüyoruz. Ancak burada şunu ifâde etmek isteriz ki, Eş’as’ın rivayet ettiği bu hadisin Resûl-i Ekrem’e ulaşan başka bir senedine rastlanamamıştır.[237]

779. …Semure b. Cündub (namazda) iki defa susulduğunu Pey­gamber (s.a.)’den öğrendiğini söylemiştir. (Biri) tekbir aldıktan son­raki sükût, (diğeri de) (âyetin)i okuduktan sonraki sükût.Semure bunu (böyle) öğrenmişti. (Fakat) İmrân b. Husayn buna inanmadı. Bunun üzerine bu mevzuda Übeyy b. Kab’a mektub yazdılar; Ubeyy onlara (yazdığı) mektubunda veyahut onlara (verdiği) cevabında (şöyle demişti): “Semure gerçekten iyi bellemiş.”[238]

Açıklama

Semure’nin rivayet ettiği bu hadis görünüşte yine kendisinin rivayet etmiş olduğu 777 no’Iu hadis-i şerife aykırıdır.Burada ikinci sükûtun âyetinden sonra olduğu ifâde edil­diği halde 777 no’lu hadiste Fatiha’yı ve zamm-i süreyi bitirdikten sonra susulacağı ifâde edilmektedir. Fakat bu çelişkinin sadece görünüşte olup gerçekte böyle bir çelişkinin olmadığını söylemek mümkündür. Çünkü 777 no’lu ha­dis, Resûl-i Ekrem’in bir tekbirden sonra, bir de zamm-i sûreden sonra ol­mak üzere iki yerde susarak namaz kıldığını ifâde ettiği halde, konumuzu teşkil eden hadis bir kere iftitah tekbirinden sonra, bir kere de Fatiha’dan sonra susarak namaz kıldığını beyân etmektedir ki, bu iki ifâdenin arasını şu şekilde uzlaştırmak mümkündür: Resûl-i Ekrem aslında namazın üç ye­rinde sükût ederdi: 1. Tekbirden sonra, 2. Fatiha’dan sonra, 3. Zamm-i sû­reden sonra. Ancak Semure rivayetlerin bazısında birinci sükût ile ikinciden bahsettiği halde üçüncüden bahsetmemiş, bazısında da birinci ile üçüncüden bahsettiği halde, ikinciden bahsetmemiştir. Fakat rivayetler birleştirilince Resûl-i Ekrem’in cemaatle kılınan bir namazın üç yerinde sükût etmiş oldu­ğu ortaya çıkar. Nitekim İbn Ebî Şeybe’nin Musannef inde Hafs, Amr ve el-Hasen senediyle Resûl-i Ekrem’e ulaşan bir hadis-i şerifte namaz kıldırır­ken, iftitah tekbirinden, Fâtiha’dan ve zamm-ı sûreden sonra olmak üzere üç yerde sükût ettiği ifâde edilmektedir. Ancak 777 no’lu hadisin izahında da ifâde ettiğimiz gibi Evzâ’i, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre iftitah tekbi­rinden sonraki sükûttan maksat, imamın sesini kısarak iftitah duasını oku-masıdır. Fatihadan sonraki sükûttan maksat, imamın tamamen sesini keserek cemaatin Fatiha okumalarını te’mindir. Kıraatten sonraki sükûttan maksatsa, kıraatle rükû’ tekbirini ayırmaktır ve bu üç yerde sükût etmek müstehabtır. İftitah tekbirinden sonraki sükûttan maksat, hakiki mânâda sükût olmayıp, imamın sesini kısarak içinden, alçak sesle iftitah duasını (sübhaneke) okumasıdır. Fatihadan sonraki sükût ise, iyice sesini kısarak içinden giz­lice “âmin” demesidir. Zamm-ı sûreden sonraki sükûttan maksatsa, kıraatle rüku’un arasını ayırmak ve acele etmemekten ibarettir. Kasden uzatılacak olursa, mekruh olur. Yanılarak uzatılacak olursa secde-i sehv icab eder. Çünkü bununla rükû’ te’hir edilmiş olur. Hadisin esas metninin; “Übeyy onlara yaz­dığı mektubunda” şeklinde mi; yoksa “onlara verdiği cevabında” şeklinde mi olduğuna dair tereddüd râviye aittir.[239]

780. …Semure (r.a.)den demiştir ki: Peygamber (s.a.)’den iki sekte (sükût) ezberledim. (Ravi Abdul-A’lâ yahut Îbnu’l-Müsennâ) bu ha­dis hakkında (şöyle) dedi: Biz Katâde’ye bu iki sekte nedir, diye sor­duk. (O da; “Birinci sekte) namaza girdiği zaman, (ikinci de) kıraati bitirdiği zaman” diye cevap verdi. Biraz sonra da “Ve  okuduğunda” dedi.[240]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte geçen iki sükût ile ilgili olarak Musannif Ebû Dâvûd üç hadis daha rivayet etmişti.

1. Bunlardan İsmail b. Uleyye, Yûnus ve el-Hasen senediyle rivayet edilen 776 no’lu hadis-i şerifle onu tâkibeden ve Esas, el-Hasen, senediyle rivayet edilen 777 no’lu hadis-i şerife göre bu sükût birisi iftitah tekbirinden sonra diğeri de zamm-ı sureyi okuduktan sonra olmak üzere iki yerdedir.

2. Yezîd b. Zeri’, Saîd, Katâde ve Hasen vasıtasıyla rivayet ettiği 778 no’lu hadis-i şerife göre|ise yine namazda|iki yerde sükût vardır. Ancak ön­ceki iki hadis-i şeriften farklı olarak bu sükûtların birincisinin iftitah tekbi­rinden  sonra  ikincisinin  de  Fatiha’yı  okuduktan  sonra  olduğu  ifâde edilmektedir.

3. Konumuzu teşkil eden 780 no’lu hadis-i şerifin ifadesinden bu sükû­tun iki yerde olduğu anlaşılabileceği gibi, üç yerde olduğunu anlamak da müm­kündür. Çünkü hadis-i şerifte açıklandığı gibi hadiseye şâhid olan cemaat tarafından Katâde’ye namazdaki bu iki sükûtun nerede olduğu sorulunca Ka­tâde; “Birisi iftitah tekbirinden sonra, diğeri de kıraati bitirdikten sonradır” diye cevap verdiği halde,biraz sonra da, okuduktan sonra” demesi iki mânaya gelebilir:

1. “Kıraati bitirdiği zaman” cümlesini açıklayıcı mahiyette söylenmiş bir beyân olabilir. Bu ihtimale göre, namazda biri iftitah tekbirinden, biri de Fatiha’dan sonra olmak üzere iki yerde sükût vardır.

2. “Tekbirden sonraki ve zamm-i süreden sonraki sükuttan ayrı olarak bir de fatihadan sonra vardır” anlamında kullanılmış olabilir ki, bu ihtima­le göre de “cemaatle kılınan bir namazın birinci rekatında üç yerde sükût var” demektir.

îbn Mâce ve Tirmizî’de bu hadis-i şerif şöyle ifâde ediliyor: “Semure dedi ki: “Peygamber (s.a.)’den iki sükût ezberledim” Bunun üzerine İmrân b. Huseyn “biz bir sükût ezberlemiştik” diyerek Semure’nin bu sözüne itiraz etti.

Bunun üzerine Medine’de ikâmet eden Übey b. Ka’b’a bir mektup yaz­dık; Ubey de cevap olarak “Semure ezberinde iyi tutmuş” diye yazdı. Said diyor ki: Katâde’ye “Bu iki sekte nedir?” diye sorduk; “Birinci sekte nama­za girdiği zaman, ikincisi de kıraati bitirdiği zaman” diye cevap verdi. Biraz sonra da okuduğu zaman” diye ilâveetti. (Râvi) diyor ki; Fahr-i Kâinat (s.a.) kıraati tamamlayınca kendini toparlayınca-ya kadar sükût etmekten hoşlanırdı.”

Ancak bu hadisi Dârekutnî de aynı senetle rivayet ettiği halde Ebû Dâvûd’un rivayetinin tersine ikinci sükûtun Fatiha’dan sonra olduğunu söylemişlerdir. Ahmed b. Hanbel de 777 no’lu Yûnus hadisini Müsned’inin çeşitli yerlerinde rivayet etmiş, bunlardan bazısı Ebû Davud’un rivayetine uygun düşerken bazısı da Dârekutnî’nin rivayetine uygun düşmektedir, kütün bunlar gösteriyor ki, birincisi iftitah tekbirinden sonra, ikincisi Fatihadan sonra, üçüncüsü de zamm-ı sûreden sonra olmak üzere bir farz namazın birinci re­kâtında imam üç yerde sekte yapmaktadır. Ancak her râvi bunlardan hangi­sini duymuşsa onu nakletmiştir. Bütün rivayetler bir araya getirilince bu sükûtların tamamının üç adet olduğu görülür. Bu sükûtun hükmü ile ilgili malumat 777 ve 779 no’lu hadis-i şeriflerin izahında geçmiştir.Şafiilere göre ile “âmin” kelimeleri arasında susmak da müstahabdır.[241]

781. …Ebû Hüreyre (r.a.)’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) na­maz için tekbir aldı mı, tekbir ile kıraat arasında sükût ederdi. Ben:

Ey Allah’ın Resulü! Anam babam sana feda olsun, şu tekbir ile kıraat arasındaki sükûtunun hikmeti nedir? O esnada ne okuyor­sun (lütfen) bana bildir, dedim. Buyurdu ki:

“Ey Allah’ım benimle, günahlarımın arasını doğu ile batı arası­nı uzaklaştırdığın gibi uzak eyle! Ya Rabbi, beni günahlarımdan be­yaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle!Ey Allah’ım!Beni kar, su ve dolu ile (günahlardan) temizle, (diye dua ediyorum)”[242]

Açıklama

Bu hadis”i Şerifte geçen iftitah tekbirinden sonraki bu sükûttan maksadın tamamen susmak olmayıp sesi kısarak içinden iftitah duası okumak olduğu 777 ve 779 no’Iu hadis-i şeriflerde açıklanmış ve bu mevzuda mezhep imamlarının görüşlerine de yer vermiştik. Bilindiği gibi cümlesinin aslı, “annem ve babam sana feda olsun” şeklindedir. Ancak “üfdî” fiili hazfedildiği için Muhatab zamiri açığa çıkmış, bu yüzden de aynı manaya gelen ( o*ı ) zamirine dö­nüşmüştür. Netice olarak da ortada “bi ebi ente ve ümmi” kelimesi kalmıştır.

“(O esnada) ne okuyorsun (lütfen) bana bildir” sorusundan Resûl-î Ek­rem’in tamamen sükût etmeyip sessizce ve dudaklarını hareket ettirerek dua okuduğu anlaşılıyor. Ebû Hureyre (r.a.) Efendimizin dudaklarını hareket et-tirişinden tamamen sükût etmeyip’ bazı dualar okuduğunu anladığı için so­ruyu, “O sükût esnasında bir şeyler okuyor musun, okumuyor musun lütfen bana bildir” şeklinde değil de, okuduğundan emin olduğu fakat ne okudu­ğunu bilemediği için “hangi duayı okuyorsun?” anlamında sormuştur.

“Ey Allah’ım, benimle günahlarımın arasını doğu ile batı arasını uzak­laştırdığın gibi uzaklaştır” sözünün mânâsı ise, geçmiş günahlarımı affet ve de beni günah işlemekten koru demektir. Bu cümlede iki bakımdan mecaz vardır: Birisi uzaklık, aslında cisimler arasında olur, ayrıca zaman ve me­kânla ilgilidir. Günahların ise zaman ve mekânla ilgisi yoktur. Çünkü birer cisim değillerdir. Binaenaleyh burada günahlar boşlukta yer işgal eden bir cisme benzetilmiştir.

İkincisi ise, bir şeyin imha edilmesi veya silinmesi o şeyin maddi bir varlık olmasına bağlıdır. Günahlar ise, maddi bir varlık değildir.

Günahlardan temenni edilen uzaklığın mağrib ile maşrık arasındaki uzak­lığa benzetilişindeki benzetme yönü (vecb-i şebeh) şark ile garbın bir araya gelmesinin imkânsızlığıdır. Kişinin günahlara yaklaşması şarkla garbın bir­birine yaklaşmasına benzetilmiştir. Buna göre bu duanın mânâsı şöyledir: “Ey Allah’ım, beni günahlardan doğu ile batı arasındaki uzaklık kadar uzak­laştır. Doğu ile batı nasıl birbirine uzak Ve birleşmeleri imkânsız iki cihet ise, günahlarım ile benim aramı da aynı derecede uzaklaştır ve birleşmesi imkânsız iki zıt kutup hâline getir.”

“Ya Rabbi, beni günahlarımdan beyaz elbisenin kirden temizlendiği gi­bi temizle” cümlesinde günahlardan arınma, beyaz kumaşın kir ve pastan arınmasına benzetilmiştir. Çünkü beyaz kumaş kir ve pası başkalarına nis-betle daha çok belli ettiği ve kir götürmediği için üzerinde en küçük bir kir veya pas olsa beyazlığını kaybeder. Böyle bir kumaşın beyaz rengini muha­faza edebilmesi en küçük bir lekeden dahi uzak olmasına bağlıdır. Yani bu dûa ile günahlardan en küçük bir izin bile kalmaması istenmiştir.

”Allah’ım! Beni kar, su ve dolu ile” (günahlardan) temizle” duasında geçen günahların kar, su ve dolu ile yıkanması sözünde de yine mecaz var­dır. Günahlar âdeta kar, su ve dolu ile temizlenebilen maddi bir kire benze­tilmiştir. Bu üç maddenin tabiatında kirleri temizleme özelliği bulunduğu gibi ateş söndürme özelliği de vardır. Günah da hem pistir, hem de sahibini ce­henneme sürüklediği için bir ateş mesabesindedir. Nitekim Cenab-ı Hak Cin Sûresi’nin 22. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Kim Allah’a ve Peygamberine isyan ederse, muhakkak ki onun için Cehennem ateşi vardır”

Bu duanın meâli şöyledir: “Ey Allah’ım pis bir ateş demek olan günahlarımı su ile temizle ve söndür, iş bu kadarla da kalmasın, el değme­miş ve hiç kullanılmamış olmakla beraber, soğuk olan kar ile de bir daha yıka ki daha iyi temizleneyim. Sen yine el değmemiş ve hiç kullanılmamış olan, kardan da soğuk dolu ile yıka ki günahlarımın tamamen izi kalmasın.” Resul-i Ekrem’in bu üç duası üç zamana nazaran yapılmış olabilir.

1. Günahlardan uzaklaştırmak istikbâle, 2. Beyaz kumaş gibi temizlemek şimdiki hâle. 3. Yıkamak da geçmiş zamana ait olabilir.[243]

Bazı Hükümler

1. Farzda olsun nafilede olsun iftitah tekbiri ile Fatiha arasında iftitah duası okumak meşrudur, imam Mâlik’in görüşüne göre ise, iftitah tekbirinden sonra hemen Fatiha’ya geçi­lir. Fakat bu duanın namazın başında, ortasında veya sonunda okunmasın­da da bir sakınca yoktur. İmam Azam ile İmam Ahmed b. Hanbel’e göre ise, sübhâneke duası okunur. Delilleri ise, Hz. Âişe’nin rivayet ettiği 776 no’lu hadistir.

İbnu’l-Esîr’in “Şerhu’l-Müsned” adlı eserinde beyân ettiğine göre, îmam Şafiî farz olsun nafile olsun, bütün namazlarda “Veccehtü vechiye, sübhaneke ve inne salatî ve nüsükî…” dualarının hepsini okurmuş.

Şafiî âlimlerinden Müzem’nin rivayetine göre ise, İmam Şâfîî iftitah tek­birinden sonra sadece “veccehtü vechiye” duasını “Müslimîn ..‘e” kadar okumuş. Bu mevzuda 760 no’lu hadisin açıklamasına da bakılmalıdır.

2. İftitah tekbirinden sonra imam iftitah duasını sessizce okur.

3. Resûl-i Ekrem (s.a.)’e karşı ümmetin, “Annem, babam sana feda ol­sun ya Resûlallah” demesi caizdir. Aynı sözü mü’minlerin birbirine söyle­mesi hususunda ihtilâf edilmiştir. Doğrusu “caiz” diyenlerin görüşüdür. İkinci bir görüşe göre caiz değildir. Bu söz yalnız Hz. Peygamber (s.a.)’e mahsus olmak üzere söylenir. Üçüncü bir görüşe göre, bu söz ümmetin Sâlihlerine karşı söylenebilirse de diğerlerine karşı söylenemez.[244]

121-122. Besmelenin Gizli Okunması Görüşünde Olmayanlar(In Delilleri)

782. …Enes (r.a.)’cien rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) Ebû Bekr, Ömer ve Osman (namazda) kıraata ile başlarlardı.[245]

Açıklama

Cehri namazlarda imamın besmeleyi açıktan okuyup okumaması meselesi ilim adamları arasında büyük ihtilâflara sebep olmuş bir mevzudur.

Besmele Kur’ân-ı Kerim’den bir âyet midir?

Fâtiha’nın ilk âyeti midir?

Başında bulunduğu her sûrenin ilk âyeti midir?

Sûre-i Neml’in içindeki besmelenin Kur’ân-ı Kerim’den olduğunda kim­senin şüphesi yoktur. Fakat sûrelerin başında bulunan 113 besmeleye gelin­ce, bunlar hakkında dört ayrı görüş vardır:

1. Sûrelerin başında bulunan besmelelerden hiç biri Kur’ân’dan değil­dir. İmam Mâlik ve Evzâî’nin görüşleri budur. İlk Hanefî imamlarının bazı­larının ve bazı Hanbelî imamlarının görüşü de böyledir.

2. Müteahhirîn denilen ve son halkayı teşkil eden Hanefi ulemâsının tah­kikine göre İmam Ebû Hanife besmelenin teberrük ve sûrelerin arasını ayır­mak için nazil olmuş başlı başına, müstakil ve tam bir âyet olduğu görüşündedir. Çünkü vahye dayanarak Kurân’ın sahifeleri arasına girmiş­tir. Bu bakımdan bazı Hanefi âlimleri Kurân’dan bir âyet maksadıyla na­mazda besmele okuduğu zaman farz olan kıraatin ifa edilmiş olacağını, yine Kurân’dan bir âyet kasdıyla cünüp ve hayızlı kadının besmele okumasının haram  olacağını söylerlerDelilleri   de “Peygamber (s.a.) kendisine “Bismillahirrahmanirrahim” nazil oluncaya kadar bir sûreden bir sureye ge­çildiğini bilemezlerdi” mealindeki 788 no’Iu hadis-i şeriftir. Ancak mezkûr hadis bunların görüşü için bir delil olduğu kadar aksi görüşte olan Şâfiîler için de bir delildir.

3. Besmele, başında bulunduğu her sûrenin ilk âyetidir. Buna göre 113 sûrenin başında bulunan her besmele o sûreden bir âyettir. Şafiî ile İmam Ahmed’in meşhur mezhebi böyledir. Abdullah b. Mübarek de bu görüştedir.

4. Yalnız Fatiha’dan bir âyettir. Sûrelerin başında bulunan besmeleler ise, o sûreye besmeleyle başlayıp, besmeledeki berekete ve fazilete ermek için­dir. Bu görüş de Şafiîden rivayet edilmiştir.

Netice olarak besmelenin Fatiha’dan bir âyet olduğuna dair İmam Şa­fiî’nin bir sözü vardır. Ancak sûrelerden bir âyet olup olmadığına dair ken­disinden iki ayrı görüş rivayet edilmektedir. İmam Şafiî’nin besmelenin Fatiha’dan bir âyet olduğuna dair delili Ebû Hureyre’den rivayet edilen; “Pey­gamber (s.a.) “Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn” yedi âyettir. “Bismillahirrahmanirrahim” de ondan bir âyettir buyururdu” mealindeki hadis-i şeriftir.

Bu hadis-i Resûl-i Ekrem (s.a.) besmeleyi Fâtiha’dan bir âyet saymıştır ki, bu İmam Şâfiîye göre, besmelenin Fatiha’dan olduğunu gösteren delil­lerden biridir. Aynı şekilde besmelenin Kur’ân-i Kerimde Fâtiha’nın başın­da yazılı oluşu da Fatiha’dan bir âyet olduğuna delâlet eder. Çünkü her sûrenin âyetlerinin tertibi ve yazılışı vahiy mahsulüdür. Diğer sûrelerin başında bulu­nan besmelelerin o sûrelerden birer âyet olduğu da bir rivayete göre yine İmam Şafiî tarafından ileri sürülmüştür.

İşte bu farklı görüşlere bağlı olarak İmam Şafiî besmelenin namazda sesli, ebû Hanife ile Ahmed, Sevrî ve îshak da sessiz okunacağını savunmak­tadırlar. İmam Mâlik ise besmeleyi terk edip hemen “Elhamdulillâhi Rabbi’l âlemîn” ile namaza başlamayı müstehab görür. Evzâî ile Taberî de bu görüştedirler. İmam Mâlik’e göre farz namazlarda besmele -gizli veya aşikâre-kesinlikle okunamaz. Nafile namazlarda kişi okuyup okumamakta serbest­tir. İbrahim en-Nehaî ise, besmeleyi açıktan okumak bid’attir demiştir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif besmeleyi namazda okumayan mezheb sahibleri tarafından bir delil olarak gösteriliyorsa da İmam Şafiî gi­bi terkini caiz görmeyenler hadisde geçen “Elhamdu lillahi Rabbi’l âlemin den maksat Sûre-i Fatihadır. Binaenaleyh bunda besmelenin Fatihadan olup olmadığına delâlet eden bir şey yoktur” derler. Ve bu hadisten namazda bes­melenin okunmayacağı hükmünü çıkarmanın doğru olmayacağını söylerler.

Müslim’de rivayet edilen “Bismillahirrahmaniirahim sözlerim hiç söylemezlerdi”[246] hadis-i şerifi de Şâfiîlerce bes­melenin namazda terk edileceğine delil teşkil etmez. Sadece gizlice okunduğu için Hz. Enes’in besmeleyi işitmediğine delâlet eder. Nitekim Nesâî ile İbn Hibbân’ın rivayet ettikleri “Bismillahirrahmanurahim” lâfizlarım cehren okumazlardı”[247] hadis-i şerifi de bu görüşü desteklemektedir.

O halde bu rivayetteki “Okumazlardı” sözü, besmelenin okunduğu halde işitilmemiş olduğuna, bu da olsa olsa besmelenin gizli okunduğuna delâlet edebilir. îbn Hüzeyme’nin: “Bismillahirrahmanirrahim’i gizlice okurlardı” rivayeti ise, bunu büsbütün kuvvetlen­dirmektedir. Şâfiîlere göre, bütün bu rivayetler İmam Şafiî’nin besmelenin Fatihadan bir âyet olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Yine Beyhakî’nin rivayet edip de İbn Hüzeyme’nin sahih dediği, “Efendimizin besmele’yi Fatihadan saydığını” ifâde eden Ümmü Seleme hadisi île, yine Sünen-i Bey-hakî’de Hz. Ali, Ebû Hureyre, ve îbn Abbâs Hazretlerinden rivayet edilen hadiste “seb’uI-Mesânî” (yedi âyetli sûre)nin Fatiha olup besmelenin de Fâtiha’dan bir âyet olduğunun Fahr-i Kâinat tarafından haber verilmesi ve Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği merfû hadiste “Elhamdü sûresini okuduğunuzda Bismillâhirrahmanirrahim’i de okuyunuz.Zira o ümmü’l-Kur’ân (Kur’ân’ın anası)dır.Seb’ul-Mesânîdir (yedi âyetlidir).Bismillahirrahmanirrahîm de âyetlerinden biridir.”[248] Buyurulması, Şâfiîlere göre Besmele’nin Fatiha’dan bir âyet olduğuna delâlet etmektedir. Ayrıca besmelenin namazda sesli olarak okunacağına dair bir çok sahabeden rivayetler vardır. Nitekim Buhârî sarihlerinden ve Hanefî âlimlerinden Aynî bu mevzuda: 1. Ebû Bekr es-Sıddîk, 2. Ali b. Ebi Tâlib, 3. İbn Abbâs, 4. Ebû Hureyre, 5. Ümm-ü Seleme, 6. Enes, 7. Semure b. Cundub , 8. Ammâr, 9. Abdullah b. Ömer, 10. Nu’man b. Beşîr, 11. Talha b. Ubeydillah, 12. Abdullah b. Ebî Evfâ, 13. Mücâhid b. Sevr, 14. Bişr b. Muâviye, 15. Huseyn b. Urfuta, 16. Ebû Mûsâ el-Eşârî, 17. Hakem b. Umeyr, 18. Muâviye b. Ebî Sufyan, 19. Büreyde b. El-Husayb, 20. Câbir b. Abdillah, 21. Ebû Said el-Hudrî (r.anhum) hazretlerinden gelen rivayetleri teker teker sayarak Şafiînin dayandığı delilleri nakletmiş ve hepsine dair mütalaasını da ayrı ayrı belirtimiştir.

Aynî merhumun bu mevzudaki görüşleri şöyle hulasa edilebilir: “Bes­melenin namazda aşikâre okunacağını bildiren hadisleri rivayet edenler çoksa da aslında bu hadislerin hepsi de zayıftır.Sahih hadis kitaplarına alınmadıkları gibi, meşhur Miisnedlerde de bulunmamaktadırlar. Bunların ekserisini Hâkim ile Dârekutnfnin rivayet ettikleri görülür. Hâkim’in bu babda müsamahakâr davrandığı ve zayıf hatta bazı mevzu hadisleri sahih diye kabul ettiği bilinmektedir. Dârekutnî’ye gelince, o da kitabını garib şazz ve muallel hadislerle doldurmuştur. Ondan nice hadisler vardır ki, bu hadisler başka yerde bulunmaz. Râvileri arasında târih kitabları ile cerh ve ta’dil ki-tablarında bile bulunmayan nice yalancılar, zayıflar ve meçhuller vardır ki Amr b. Semr, Câbir b. Cu’fî, Hasan b. Muârik, Ömer b. Hafs el-Mekkî, Abdullah b. Amr b. Hassan, “Yalan dağarcağı” lâkabı verilen Ebü’s-Salt el-Herevî, Ömer b. Hârûn el-Belhî, İsa b. Meymûn el-Medenî v.s. hep bun­lar arasındadır. Böylelerinin rivayet ettiği hadisler Buharı ve Müslim’in Sa­hihlerinde Enes’ten rivayet ettikleri bir hadisle nasıl muaraza edebilir? Bu hadisi rivayet eden imamlardan birisi de Katâde’dir ki, zamanının en büyük hafızı idi. Ondan da hadiste Emirü’l Mü’minin lâkabını alan Şu’be rivayet etmiştir. Onlardan gelen rivayetleri kabul etmekte tereddüt göstermemiştir. Buhârî bile, Ebû Hanife’nin mezhebine ifrat dereceye varan hücumlarda bu­lunmasına rağman Sahih’ine o zayıf râvilerden hiç birini koymamıştır. Sahih’inde tahric etmek için besmelenin aşikâre okunacağım bildiren sahih bir hadis bulabilmek ümidiyle pek çok meşakkatlere katlanmış, fakat böyle bir hadis bulamamıştır. Müslim de öyledir. O da bu mevzuda hiç bir şey zikretmemiştir. İkisi de bu babta sadece Enes hadisini tahrîc etmişlerdir ki, o da besmelenin gizli okunacağına delâlet eder. Şayet sen “Onlar her sahih hadi­si kitablanna almayı gerekli görmemişlerdir. Binaenaleyh kitaplarına alma­dıkları sahih hadisler arasında besmelenin aşikâre okunacağını bildiren sahih hadisleri de terk etmiş olabilirler.” dersen; ben de derim ki, bu sözü ancak muannitler yahut şaşkınlar söyleyebilir. Çünkü besmelenin aşikâre okunması meselesi en güzide ve fıkhın en müşkil, en münakaşa götüren, kitaplarda en çok yer alan meselelerinden biridir. Buhârî’nin kendi şartına uygun ve yakın böyle bir hadis bulmuş olsa onu kitabına alacağına insanın Allah’a müekked yeminler edeceği geliyor. Buhârî’nin böyle bir hadis bulduğu halde, ki­tabına almadığım kabul etsek bile işte Ebû Dâvûd, işte Tirmizî, işte Nesaî ve îbn Mâce… Bu zatların kitaplarında zayıf senetli hadisler yer aldığı hal­de, besmelenin aşikâr okunacağına dair hiç biri kitabına bir tek hadis alma­mıştır. Eğer bu zâtlar nazarında besmelenin aşikâre okunacağına dâir olan hadisler tamamıyla bir hiçten ibaret olmasaydı, onları kitaplarına almadan bırakmazlardı. İçlerinden yalnız Nesaî bir tek Ebû Hüreyre hadisini rivayet etmiştir. Sözde bu hadis muhaliflerce bu mevzudaki rivayetlerin en kuvvetlisidir. Halbuki bu hadis de birçok yönlerden zayıftır.” Aynî merhum, sö­zünün bundan sonraki kısmında besmelenin gizli okunmasını ifâde eden hadisleri aşikâre okunmasını ifâde eden hadislere tercih edilecek nitelikte ol­duklarını söylemiş ve besmelenin aşikâre okunacağını ifade eden hadislerin aslında mensûh olduğunu Hâzimî’nin “el-İtibar fi’n-nâsih ve’I-mensuh mine’l-âsâr” isimli eserinden naklederek sözlerine son vermiştir.

Hanefî ulemâsından Kâsânî’nin tahkikine göre: “Gerçekten besmele­nin gizli okunacağı görüşünde olan sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînden pek çok ilim adamı vardır. Nitekim Küfe ulemâsı, Hz. Ömer, Ali, Ammâr, Abdul­lah b. Mes’ûd, Ebû Cafer Muhammed b. Ali b. Huseyn, el-Hasen, İbn Şî­rîn, İbn Abbâs, îbn üz-Zübeyr (ancak İbn Abbâs ile İbn üz-Zübeyr’den besmelenin namazda aşikâre okunacağına dâir de rivayet vardır), Süfyan, el-Hakem, Hammâd, el-Evzaî, Ebû Hanife, Ahmed, Ebû Ubeyd, en-Nehâî, besmelenin gizli okunacağı görüşündedirler. Rivayet edildiğine göre Ebû Ömer de şöyle demiştir: İmam dört şeyi gizli okur: 1. Eûzu, 2. Besmele, 3. Âmin 4. Rabbanâ lekel-hamd. Aynı şekilde Abdullah b. Mes’ud, İbrahim, es-Sevrî, el-Esved, Tirmizî, el-Hazimî, Amr b. Ömer, İbnüz-Zübeyr de besmelenin gizli okunacağı görüşündedirler.[249]

Her besmelenin aşikâre mi yoksa gizli mi okunacağına dair her iki tara­fın kendi görüşlerini te’yid eden delillerini sergilemeleri karşısında merhum Ahmed Naim Efendi şöyle demiştir: “Mesaili hilâfiyyede savab ve hakka mu-kârin içtihadın hangisi olduğunu kesin olarak tayin etmedeki müşkilât bü­tün açıklığıyla ortadadır.”[250]

Bu mevzuya Hanefî ulemâsının .namazda besmelenin gizli okunacağına dair delillerini zikrederek son vermek istiyoruz:

1. “Ali ve Abdullah b. Mesûd (r.a.) besmeleyi asla aşikâre oku­mazdı.”[251]

2. “İbn Mes’ud besmeleyi gizli okurdu.”[252]

3. “Resûlullah (s.a.) ile Ebû Bekir ve Ömer (namazda) besmeleyi gizli okurlardı”[253]

4. “Peygamber (s.a.) Ebû Bekir, Ömer ve Osman Fatihanın ne başında ne de sonunda besmeleyi okurlardı”[254]

5. “Ben Resûlullah (s.a.), Ebu Bekir ve Osman’la namaz kıldım. Fakat bunların hiç birisinin besmele okuduklarını işitmedim.”[255]

6. “Peygamber (s.a.), Ebû Bekir ve Ömer namaza (besmele okumadan doğrudan doğruya) Fatiha ile başlarlardı.”[256]

7. Abdullah tbn Mes’ud besmeleyi (namazda) aşikâre okuyan bir kimse gördü ve onu tenkid etti. Hz. Abdullah kendisi ve arkadaşları besmeleyi (na­mazda asla) sesli okumazlardı.[257]

8. Abdullah b. Mağaffel’in oğlu şöyle dedi: “Babam, namaz kılarken “Bismillahirrahmanirrahim” dediğimi işitti ve: “Ey oğlum! Bu yaptığın bid’-attir. Bid’atten sakınmalısın. Hz. Peygamber’in sahâbîlerinden İslâmda bid’at (meydana getirmek)ten daha çok tiksinen kişi görmedim. Ben, Peygamber (s.a.) Ebû Bekir, Ömer ve Osman’la namaz kıldım. Hiçbirinin besmeleyi açık­tan okuduğunu işitmedim. Sen de (açıktan) okuma ve namaz kılacağın za­man “elhamduliİlahi rabbil âleimV’de.” Tirmizî der ki: “Bu hadis hasendir. Peygamber (s.a.)’in ashabından ilim ehlininin çoğuna göre amel bu hadis üzerindedir. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve daha başkaları ve bazı tabiîn ulemâsı bunlardandır. Sufyan es-Sevrî, İbnu’l-Mübârek, Ahmed ve İshak’-in görüşü de budur…”[258]

Bilindiği gibi besmele “Bismillah: Allanın adıyla” veya “Bismillahirrahmanirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allanın adıyla”[259] sözüne verilen isimdir. Şu halde besmelenin Kur’ândan olduğunda şüphe yoktur. Bu mev-zudaki ihtilâf sadece şu noktalardadır:

1. Nemi Sûresi’nde geçen besmele tam bir âyet midir, yoksa “O gerçekten Süleyman’dandır” âyetinin bir parçası mıdır?

2. Sûrelerin başında bulunan besmeleler o süreden bir âyet midir, yok­sa Kur’ân-ı Kerim’e teberrük için mi yazılmıştır?

3. Fatihanın başında bulunan besmele Fâtiha’dan bir âyet midir, değil midir?

Yukarıda da arz ettiğimiz gibi bu noktalar üzerinde tevatür derecesinde bir nas bulunmadığı için taraflar kendilerince hak bildikleri görüşü benim­semekle beraber karşı tarafın görüşüne de saygı duymaktadırlar. Namazda besmele çekmenin hükmü ise, mezheplere göre şöyledir:

1. Fatihadan Önce besmele çekmek Şâfiîlere göre farzdır.

2. Mâlikîlere göre mekruhtur. Fakat ihtilâftan kurtulmak maksadıyla farz namazlarda gizlice besmele çekmek mendubtur. Nafile namazlarda giz­lice çekmekte zâten herhangi bir sakınca yoktur.

3.  Hanbelî ve Hanefîlere göre ise sünnettir.[260]

783. …Âişe (r.anhâ)dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) namaza tekbir ile, kıraata da elhamdulillâhirabbilâlemîn ile başlardı. Rükû’a vardığı zaman başım ne yukarı kaldırırdı, ne de aşağı eğerdi, fakat iki­sinin arasında tutardı. Rükû’dan başını kaldırdığında dimdik doğrulmadıkça secdeye varmazdı. Secdeden başını kaldırdığında da iyice doğrulup oturmadıkça secdeye varmazdı. Ve her iki rekat(ın sonun)dâ da et-Tehiyyâtu’yu okurdu. Oturduğu zaman sol ayağını yere yayar, sağ ayağını dikerdi. Şeytan oturuşundan nehyeder, vahşi hayvanlar gibi (elleri ve kollan yere yayarak) secde etmeyi yasaklar, namazı selâm vererek bitirirdi.[261]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte Resûl-i Zîşan Efendimizin, namaza tekbir lâfzı ile başladığı açıkça ifâde ediliyor. Bu bakımdan namaza tekbir ile başlanacağı noktasında bütün ilim adamları ittifak etmişlerdir. An­cak tekbir mânâsını ifâde eden başka kelimelerle de namazın caiz olup ol­madığı meselesinde imamlar arasında ihtilâf vardır. Ebû Hanife ile İmam Muhammed’e göre “Allahü Ekber” yerine “Allahu A’zam” ve “er-Rahmâmı eceli” gjbi tazim mânâsı ifade eden sözlerle tekbir almak caizdir. Ebû Yû­suf’a göre, ise namaza başlamanın caiz olabilmesi için “Allahu ekber” yahut “Allalıu’l Ekber” veya “Allahu’I-kebîr” lâfızlarından birinin söylenmesi lâzımdır. İmam Şafiî ise, İmam Ebû Yûsuf’un caiz gördüğü bu üç lâfızdan ikisi ile namaza başlanabileceğini kabul etmiş, “Allahu’l-Kebîr” lâfzı ile baş­lanabileceğini ise kabul etmemiştir. İmam Mâlik’e göre, tekbir ancak “AIlahu ekber” lâfzı ile gerçekleşir. Hanbelîler de bu görüştedirler.

Tekbirin hükmü ise, Hanefîlerce esasen namazın bir rüknü değil bir şar­tıdır. Namaza mukaddemdir. Şu kadar var ki namazın rükünlerine ziyâde bitişik olduğu için o da bir rükün sayılmıştır. Eimme-i Selâse’ye göre tahrî-me de esasen namazın bir rüknüdür.[262]

Yine bu hadiste Fahr-i Kâinat Efendimizin rüku’da iken başı ile sırtını aynı hizada bulundurduğu, başını yere eğmediği gibi yukarı da kaldırmadığı beyân edilmektedir. Ayrıca her iki rekâtın sonunda oturarak “tahiyyât” oku­duğu da ifâde edilmektedir. Ancak bu ifâde Fahr-i Kâinat Efendimizin kıl­dığı namazların ekseriyeti için kullanılmış bir ifâdedir. Bilindiği gibi üçüncü rekatın sonunda da tahiyyât okunan akşam namazı ile vitir namazı bunlar­dan müstesnadır.

Hadis-i şerifte, ayrıca Resül-i Ekrem’in bütün oturuşlarında sol ayağını yayarak sol kabasını üzerine koyduğu ve sağ ayağını da diktiği ifâdesi vardır ki, Hanefî ulemâsına göre bu mevzuda tahiyyât için oturuş ile iki secde ara­sındaki oturuş arasında bir fark yoktur. Her ikisinde de sol ayak yere yayı­lacak üzerine oturulur ve sağ ayak yukarı dikilir. İmam Mâlik’e göre sol ayak sağ tarafa alınarak kabaların üzerine oturulur. Bu meselede İmam Şafiî’nin sözü Hanefîler gibi ise de yalnız selâmdan önceki oturuşta İmam Malik’le beraberdir. İmam Şafiî’ye göre namazda dört yerde oturuş vardır: 1. İki secde arasındaki oturuş, 2. Her rekâttan sonra ayağa kalkmazdan önceki istirahat oturuşu, 3. İlk teşehhüd için oturuş, 4. Son teşehhüd için oturuş.

Hanefilere göre kadınlar ayaklarını sağ taraftan çıkararak otururlar Şa­fiî’lerle Malikî’lere göre bu meselede kadınlarla erkekler arasında bir fark yoktur. Bunlardan kadınların bağdaş kurarak oturacağını söyleyenler oldu­ğu gibi bunun sadece nafile namazlara mahsus olduğunu söyleyenler de vardır.

Hadis-i şerifte nehyedilen şeytan oturuşundan maksat, yere oturarak kö­pekler gibi dizlerini dikmek ve iki taraftan elleriyle yere dayanmaktır. Bu oturuş ittifakla mekruhtur. Ancak kabaları ayaklar üzerine koyarak otur­manın İbn Abbâs (r.â.)’a göre sünnet olduğunu Beyhakî rivayet etmiştir.

Kurtubî’nin de ifâde ettiği gibi Hadis-i Şerifte yasaklanan Vahşî hay­van oturuşunun mekruh oluşunda imamlar görüş birliğine varmışlardır. Vahşi hayvan oturuşundan maksat ise, secde anında kolları eller ile beraber yere koymaktır. Sünnet olan sadece elleri yere koyup kolları yere ve yarılara te­mas etmekten korumaktır.

Hadis-i şerifte geçen “namazı selâm ile bitirirdi” sözünden anlaşılıyor ki, Resûl-i Ekrem (s.a.) devamlı olarak namazdan çıkacağında selâm verir­di. “Benden gördüğünüz gibi namaz kılın”[263] emri gereğince Resûl-i Ekrem’­in devam ettiği bu uygulamayı namazda örnek almak gerekmektedir. Bu bakımdan hadis-i şerif selâm vermenin farz olduğuna delâlet eder. İlim adam­ları bu meselede de ittifak etmişlerdir. Nitekim, İmam Mâlik, Şafiî ve Ah-med b. Hanbel Hazretleri ile ulemânın büyük çoğunluğuna göre, selâm vererek namazdan çıkmak farzdır. Selâm yerine başka bir söz söylemek namazı bo­zar. Ebû Hanife’den gelen bir rivayete ve Evzâî ile Sevrî Hazretlerine göre, selâm sözüyle namazdan çıkmak sünnettir. Bu bakımdan selâm lâfzı terk edilse bile namaz sahih olur. Hatta İmam Ebû Hanife’ye göre namaza aykırı olan bir iş veya sözle de namazdan çıkmak caizdir. Diğer Hanefiyye ulemâsına göre selâm lâfzıyle namazdan çıkmak farz değil vâcibtir. Nitekim bu mev­zuda Muhammed Zihni Efendi şöyle diyor: “Namazın sonunda velevki ce­naze ve sehv secdesinde olsun sağa ve sola selâm vermek muvazabat-ı seniyyeye mebnî “es-Selâm” lafzı vâcibtir, fakat “aleyküm” lâfzı vâcib değildir.”[264]

M. Zihnî Efendi bu sözlerinin haşiyesinde ise şu açıklamaya yer veri­yor: “Bu söz iki tarafa dönmenin de vâcib olduğuna işaret ediyor. Halbuki hakkındaki nass (delil) bunun hilâfınadır. Fukaha “vâcib olan ancak lâfzıdır” demişlerdir. Hatta birincisinin vâcib ikincisinin sünnet olduğu da söylenir. Namazdan çıkış bütün âlimlere göre bir tarafa selâm iledir. Buna göre birin­ci selâmdan sonra hemen imama uyanın iktidası sahih olmaz.”[265]

Bazı Hükümler

1. Namaza iftitah tekbiriyle başlanır.

2. Rüku esnasında başla sırt aynı hizada bulunmalıdır.

3. Rükû’dan ve secdeden kalkınca iyice doğrulmahdır,

4. Namazda teşehhüd miktarı ve sağ ayağı dikip sol ayağı yayarak otur­malıdır.

5. Dizleri dikerek kabaları ve elleri yere koyup oturmak yasaktır.

6. Secdeye varırken eller ile birlikte kolları da yere koymak yasaklanmıştır.

7. Namazdan selâmla çıkılır.[266]

784. …el-Muhtar b. Fulful dedi ki: Ben Enes b. Mâlik (r.a.)’i (şöy­le) derken işittim:

Peygamber (s.a.); “Demin bana bir sûre indirildi” dedi ve he­men ”Bismillahirrahmanirrahim”, diye okumaya başladı ve sûreyi bitirdi.

“Kevser nedir bilir misiniz?” buyurdu.

Allah ve Resulü daha iyi bilir dediler. Bunun üzerine:

“O  Rabbim’in  bana  va’d  ettiği  Cennette bir nehirdir” buyurdular.[267]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, aslında namazda besmelenin gizli okunacağına delalet etmediği için besmelenin gizli okunacağı görü­şünde olanların delilleri” ismini taşıyan bu kısma pek uygun düşmüyor. Pey­gamber (s.a.)’in kendisine inen Kevser Sûresi’ni açıklarken besmele ile beraber açıklaması besmelenin namazda ne gizli ne de aşikâr okunacağına fakat olsa olsa besmelenin bu sûreden bir cüz olduğuna delâlet eder. Bu durumda bes­melenin gizli veya aşikâr okunması, sûrenin gizli veya aşikar okunmasına bağlı olacağına göre sûrenin sesli okunduğu cehrî namazlarda besmele ile sesli okunacak, gizli okunduğu hafî namazlarda besmele de gizli okunacak de­mektir. Fakat bu hadis, bu baba “besmelenin sesli okunması” şeklinde baş­lık veren Mısır baskısına uygun düşmektedir. Çünkü “Besmelenin sesli okunması” sözü besmelenin namazda sesli okunmasının caiz olduğunu ifâ­de eden hadislere başlık olabileceği gibi, aksini ifade eden hadis-i şeriflere de uygun bir başlık olabilir. Bundan önceki iki hadis-i şerif besmelenin na­mazda gizlice okunacağını ifâde ederlerken bu hadis-i şerif ise, namaz hâri­cinde besmelenin seslice okunabileceğine delâlet etmektedir.

Hadiste geçen sûre kelimesi sözlükte, yüksek mevki, şeref, yüksek bina gibi mânâlara gelir. Terim olarak, Kur’ân-ı Kerim’in 114 bölümünden her-birine denir. Surelerin uzunlukları ihtiva ettikleri âyetlerin sayılarına göre değişmektedir. En uzun sûre 286 âyetten ibaret olan Bakara Süresidir. En kısa sureler ise üçer âyetlik; Nasr, Asr ve Kevser sûreleridir. Her sûre Cenab-ı Peygamber tarafından özel bir isimle isimlendirilmiştir.

Bu sûrenin sebeb-i nuzûlü şu hâdisedir: Kureyş’in ileri gelenleri Mescid-i Haram’da oturmakta iken Beni Sehm kapısında Âs b. Vâil Resul-i Ekrem’le karşılaşmış ve aralarında kısa bir konuşma geçmişti. Âs b. Vâil Mescid’e gi­rince içeridekiler “o konuştuğun kimdi” diye sorunca, Âs, Fahr-i Kainat’ı kast ederek: “Şu Ebter (Nesli kesik) adamdı” diye cevab verdi. Bu sözüyle Resul-i Mübeccel (s.a.)’in mahdum-i mükerremleri Hazret-i Kasım’ın vefat ettiğini ve Resul-i Ekrem’in artık neslinin tükeneceğini ifâde etmek istemiş­ti. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: “Sana Ebter diyen adamın kendisi zürriyetsiz, şerefsiz ve ilamsızdır. Sana gelince (ey Habib-i edibim) senin temiz neslin, şan ve şerefin, faziletinin eserleri kıyamete kadar bakî kalacaktır. Âhirette de sana lügatların ifade edemeyeceği kadar büyük şerefler tahsis edilmiştir” mealindeki bu sure-i celileyi indirerek Resulüne ve mü’minlere büyük bir müj­de vermiş ve gönüllerini teselli etmiştir.

âyet-i Kerimesinin mânâsı, “Biz sana gerçekten Kevseri verdik, ilın-i ezelimizde Kevser’i sana tahsis buyurduk” demektir. Kevser cennette bir havuzdur. Hz. Peygamber (s.a.)’in ümmeti onun başına gelip içecektir. Yahut “çok hayır” demektir ki, Peygamberliğe Kur’ân’a, şe­faate ve benzerlerine şâmildir. Resûlullah (s.a.)’den Rivayet edilen bir hadis meali; “O Cennette bir nehirdir. Rabbim onu bana va’d etti. Onda pek çok hayr var. Suyu baldan tatlı sütten beyaz, kardan, soğuk, kaymaktan yumu­şaktır. İki kenarı zeberceddir. Bardakları gümüştendir. Ondan içen bir daha susuzluk duymaz.”[268]

Fahr-i Kâinat Efendimizin; Kevser nedir? bilir misiniz?” diye sorması­nın hikmeti, Kevser’in ümmeti tarafından bilinmesini şiddetle arzu etmesi­dir. Kevser’in, Kur’ân-ı Kerîm, İslâm, şefaat olduğuna dâir daha başka tefsirler varsa da muhakkak ki bunlar içinde en doğru tefsir, Resûl-i Ekrem’in, “Onun Cennet’te kendisine va’d edilen bir nehir” olduğunu ifâde eden tef­siridir.[269]

Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerife göre besmele her sûreden bir âvettır. (Bilgi için 782 nolu hadise bk.)

2. Toplumun lideri durumunda olan kişilerin tebaasını salih amellere itaat ve taate teşvik etmesi gerekir.

3. Kevser, Cennet’te Resûlullah’a mahsus bir ırmaktır.[270]

785. …Urve (b. ez-Zubeyr) Âişe’den naklen İfk hâdisesini anlattı ve (Âişe’nin şöyle) dedi(ğini söyledi:)

Peygamber (s.a.) oturdu, yüzünü açtı ve

“Hakk’ın rahmetinden koğulmuş olan şeytandan her şeyi işi­ten (semi’) ve herşeyi bilen (alîm) Allah’a sığınırım O uydurma haberi (iftirayı) getirenler içinizden (mahdut) bir zümredir.[271] âyetini okudu.

Ebû Dâvûd dedi ki; Bu hadis münkerdir. Bu hadisi Zührî’den bir topluluk rivayet etmiş (fakat buradaki) açık şekliyle nakletmemişlerdir. Korkarım ki (buradaki) şeytandan istiâze Humeyd’in kendi sözüdür.[272]

Açıklama

İfk asılsız haber demektir. İslâm tarihinde münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy ile arkadaşları mu’minlerin çok muhterem anası Hz. Âişe’ye tamamen uydurma bir iftiraya yeltenmişlerdir, ki, buna “ifk hâdisesi” denir. Hadîs ve siyer kitapları sözü geçen münafıkların orta­ya attığı bu haberin büyük ve çirkin bir iftira olduğunu isbat için yazılmış red ve tenkid yazılarıyla doludur. “Niçin herkes bu hâdiseyi duyduğu za­man büyük bir iftiradır, demediler?” (en-Nur (24), 16) âyet-i kerimesi in­dikten sonra artık mü’minler nazarında bu haberin bir değeri kalmamıştır.Şüphesiz hicretin beşinci yılında Müreysi Gazası esnasında meydana gelen bu hâdise bir takım iftiraların revaç bulduğunu gösterir. Nitekim o zaman bazı müslümanlar da bu büyük iftiraya inanmışlar ve imam Müslim ile bazı zatların beyânına göre cezaya uğratılmışlardı. Bugünkü hıristiyan yazarlar da bu hâdise ile uzun uzadıya meşgul olup bu hususta eski münafıklarla adeta yarış etmektedirler.

Hadis-i şerifte geçen “Resûl-i Ekrem yüzünü açtı” sözünün manası, “vahy esnasında yüzüne örttüğü örtüyü vahy kesildikten sonra kaldırıp yü­zünü açtı” demektir. Bilindiği gibi Fahr-i Kâinat Efendimiz kendisine vahy gelmeye başladığı an bazen üzerine bir örtü alır, vahyin devamı müddetince öyle kalırdı. Vahyin kesilmesiyle de örtüyü kaldırırdı.[273]

Netice olarak, bu hadis-İ şerifte Resûl-i Ekrem’in, kendisine inen yuka­rıda mealini verdiğimiz Nûr sûresinin onbirinci âyetini “Eûzu”yle beraber okuduğu, fakat besmele çekmediği ifâde ediliyor. Ancak müellif Ebû Dâvûd hadisin sonuna bir ta’lik ilâve ederek aslında bu hadisi rivayet eden pek çok kimselerin Resûl-i Ekrem’in yüzünü açtığından ve Eûzu çektiğinden bahset­mediklerini, sadece; “Hz. Âişe ifkten bahsetti ve Allah Teala da -“uydurma haberi getirenler”- âyetini indirdi” sözününse Humeyd’e ait olabileceğini söy­lemesi, hadisin minik er olduğunu göstermez. Aslında bu hadis şazdır. Bilin­diği gibi münker hadis adaletsiz bir râvinin adaletli bir râviye zıt bir hadis rivayet etmesidir. Şâz hadis ise, adaletli bir râvinin kendisinden daha adalet­li bir râviye zıt olarak rivayet ettiği hadisdir. Böyleyken Ebû Davud’un bu hadise münker demesi, O’nun şâz hadise münker demekte bir sakınca görmemesiyle veyahutta Ajımed b. Hanbel bu hadis hakkında “sağlam değildir” dediği için bu tabiri kullanmaktan çekinmemesiyle açıklanabilir. Aynı şekil­de eûzu’nun Humeyd’in sözü olduğu iddiası da bir delile dayanmamakta, musannif Ebû Davud’un mücerred bir kanaati olmaktan öteye gitmemekte­dir. Bezlu’l-mechûd yazarına göre, burada, bu babın başlığını teşkil eden “besmelenin namazda sesli okunmayacağı” mevzuu ile bu hadis arasında şöyle bir ilgi kurulabilir: Peygamber (s.a.) bu âyeti sûrenin ortasından oku­duğu için besmele ile başlamamıştır. Eğer sûreyi baştan okusaydı ilk âyeti olan besmeleyle beraber okuyacaktı.

Eğer besmele, sûrenin ilk âyeti olmayıp da sadece sûreleri birbirinden ayırmak için ve teberrüken okunan bir âyet olsaydı, Resül-i Ekrem (s.a.) Efen­dimiz mutlaka burada da teberrüken okuyacaktı. Öyleyse besmele başında bulunduğu her sûrenin ilk âyetidir. Bu bakımdan o sûreye tabidir. Sûre sesli okunursa, besmele de sesli okunur, sessiz okunursa, besmele de sessizce okunur. Bu ilginin varlığı kabul edilirse hadis-i şerif, “Beslemele başında bu­lunduğu her sûrenin ilk ayetidir” diyen İmanı Şafiî ile İmam Ahmed’in lehine bir delil teşkil eder.[274]

Besmelenin Açıktan Okunacağını Söyleyenler(İndelilleri)[275]

786. …İbn Abbas (r.a.)’dan; demiştir ki: Osman b. Affan’a de­dim ki;

Enfâl Sûresi Mesâniden ve Berâe Süresi de miun’dan olduğu hal­de, ne diye ikisini birden yedi uzun sûre içerisine koydunuz ve araları­na besmeleyi yazmadınız? Osman (r.a.) şöyle cevap verdi:

Peygamber (s.a.)’e zaman zaman bazı âyetler nazil olunca, kâtiblerden birini çağırır ve; “şu âyeti şu olayların anlatıldığı sureye koy” derdi. Başka bir veya iki âyet nazil olunca da aynı şekilde “bunları da falan olayların zikredildiği sureye koyun” derdi.

Enfal sûresi Peygamber (s.a.)’e Medine’de nazil olan (surelerin) ilki idi. Berâe de Kur’ân (surelerin)in sonuncusu idi. Enfâl konuları da Berae’nin konularına benzerdi. (Bu bakımdan) ben Berâe suresini Enfâl Sûresinden zannettim ve ikisini birden yedi uzun (sûre) içine koy­dum ve aralarına (besmele) satır(ım) yazmadım.[276]

Açıklama

Mesânî kelimesi, yüz âyetten kısa ve mufassal sûrelerden daha uzun olan sûreler hakkında kullanılır. Bu durumda Kur’ân sûreleri üç kısma ayrılmış olmaktadır:

1. Miûn (en az yüz âyetlik sûreler), 2. Mesânî, 3. Mufassal. Miûn dili­mizde yüz yazısının karşılığı olan “inie” kelimesinin çoğuludur. Burada (yüz­lükler) anlamında kullanılmıştır ki, âyetlerinin sayısı yüzü bulan sûreler için kullanılır.

Nesâî ve Hâkim’in Ibn Abbâs’tan rivayet ettiklerine göre metinde söz konusu edilen yedi uzun sûre şunlardır: Bakara, Âli İmrân, Nisa, Mâide, En’âm, A’râf… Hadisin râvisi, İbn Abbâs tarafından açıklanan yedinci sû­reyi unuttuğunu söylemiştir.[277]

Bir rivayete göre bu yedi uzun sûre’nin yedincisi Yûnus süresidir. Yine Hâkim’den gelen bir rivayete göre de Kehf süresidir. Miûn ise, uzun sûrele­rin dışında kalan ve en az (100) âyet ihtiva eden sûrelerdir.

Mesânî ise, miûn denilen yüzlük sûreleri takibeden surelerdir. Miûnu takib ettiği için bu ismi aldığım söyleyenler olduğu gibi, içinde ibret ve ha­berlerin fazla tekrarlanması sebebiyle bu ismi aldığını söyleyenler de vardır.

Mufassal, âyetleri mesâmden daha az olan sûrelere denir. Kısa ve besmeleli fasılalarla birbirinden ayrıldıkları için bu ismi almışlardır.[278]

Mufassal sûreler de üç kısma ayrılır:

1. Tivâl-i Mufassal, Mucura! Sû­resinden, Burur Sûresine kadar olan sûrelerdir.

2. Evsât-ı Mufassal, Burûc, Sûresinden Beyyine Sûresine kadar olan sûreler.

3. Kısar-ı Mufassal, Beyyine Sûresinden, Nâs Sûresine kadar olan sûrelerdir. Hadisten anlaşıldığına göre Ibn Abbâs (r.a.) Osman b. Affân’a üç soru yöneltiyor:

1. Enfâl Sûresinin âyet sayısı 77 olduğu halde yedi uzun sûre arasına konulmasının sebebi nedir?

2. Berâe Sûresinin 130 âyeti bulunduğu için uzun sûreler arasına yerleş­tirilmesi gerekirken niçin (yüzlük) sûreler arasına yerleştirilmiştir?

3. Niçin Enfâl Süresiyle Berâe Sûresinin arasına besmele yazılmamıştır?

Cenab-ı Peygamber’in vahy Kâtiblerinden olan Hz. Osman’a bu soru­nun yöneltilmesinden anlaşılıyor ki, sûrelerin tertibi sahâbîlerin kendi dü­şünce ve ictihâdlarıyla olmuştur. Eğer sûrelerin tertibi Hz. Peygamberin emriyle, vahye bağlı olarak yapılmış olsaydı, İbn Abbâs bu soruyu yöneltmezdi. Ancak sûrelerin tertibinin de vahye bağlı olduğunu söyleyenler bu­lunduğu gibi[279] sûrelerin bir kısmının tertibinin vahye bağlı, bir kısmının da sahabenin içtihadına bağlı olarak yapıldığını kabul eden âlimler de vardır.[280]

Hz. Osman da kendisine yöneltilen bu soruya verdiği cevapta: “Ben bu sûrelerdeki olaylar birbirine benzediğinden Berâe Sûresi’ni Enfâl Sûresi’nin devamı zannettiğim için ikisini birleştirerek yedi uzun sûrenin içine yer­leştirdim ve aralarına besmele yazmaya da lüzum görmedim” demiştir.

Gerçekten bu iki sûre arasında bazı benzerlikler vardır. Enfâl Sûresin­de Resûl-i Ekrem’in Mekkeli müşriklerle mücâdelesi anlatılırken, Berâe Sû­resinde de Resûl-i Ekrem’in Medineli Münafıklarla mücâdelesi ve bu mücâdele esnasında meydana gelen olaylar anlatılmaktadır. Aynı zamanda her iki sû­rede de Hz. Peygamber’in müşriklerle yaptığı anlaşmalar ve müşriklerin ver­dikleri sözü tutmadıkları anlatıldığı gibi, kâfirlerle harb edilmesini emreden âyet-i kerimeler bulunmaktadır. Nitekim: “Ey Peygamber, mü’minleri har­be teşvik et” (el-Enfâl (8) 165) “Müşrikler sizinle nasıl topyekûn harb eder­lerse siz de onlarla topyekûn harb edin.” (et-Tevbe (9), 36) âyet-i kerimeleri bunlardandır.

Demek ki bütün bu benzerlikler yanında ve bir de aralarında bu iki sû­reyi birbirinden ayıran besmelenin bulunmaması sebebiyle Vahy kâtiblerin­den olan Hz. Osman, bu iki sûreyi uzun bir sûre zannederek yedi uzun sûrenin arasına koymuştur. Hz. Osman’ın bu ifâdesinden Berâe Sûresi’nin başında besmelenin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Besmelenin bu sûrenin başında bu­lunmayışını ilim adamları şöyle açıklamaktadırlar: Berâe Sûresi’nde savaş­tan ve azabtan söz edilmektedir. Besmelede ise, iman ve rahmet mânâları vardır. Konusu azab ve savaş olan bir sûrenin başına bu sebeble besmele konulmamıştır. Nitekim hayvan keserken de Allah zikredildiği halde rahman ve rahim sıfatları nasıl terkedilir ve yalnız bismillah demekle yetinilirse, bu­rada da besmelenin tamamı terk edilmiştir.[281]

Bazı Hükümler

1. Bu hadiste Osman (r.a.)’ın  faziletine, dinin esası olan Kur an-ı Kerim e gösterdiği itina ve ihtimama delâlet vardır.

2. Kur’ân-ı Kerim’in âyetleri arasındaki tertib, tevkifi yani vahy ve il­ham iledir. (Hz. Peygamber’in emriyledir), Sûreler arası tertip de, sahih olan görüşe göre tevkifidir.

3. Dinin aslı olan Kur’ân-ı Kerîm’i son derece iyi korumak lâzımdır. Nitekim Hz. Osman kendi devrinde halkın Kur’ân’ın okunuşu mevzuunda birbirini tenkide yöneldiğini görünce Kur’ân’ın nazil olduğu Kureyş lehçesi üzerine bir kitabta toplanmasına karar verdi ve bir şûra toplayarak, Kur’ân-ı Kerimi bir tek mushafta bir harf (lehçe) üzerine toplayacağım söyledi. Ashab da bunun yegâne hal çâresi olduğunu kabul etti.[282]

787. …Ziyâd b. Eyyûb, Mervân b. Muâviye’, Avfu’l-Arabî, Ye-zid el-Fârisî senediyle İbn Abbâs’dan bir önceki hadisin manası riva­yet edilmiştir. Mervân bu rivayetinde, İbn Abbas’ın; “Peygamber (s.a.) daha Berâe Sûresi’nin Enfâl Sûresi’nden olup olmadığını açıklama­dan vefat ediverdi.” dediğini ilâve etmiştir.

Ebû Dâvûd dedi ki: Şa’bî, Ebû Mâlik, Katâde ve Sabit b. Umare: “Peygamber (s. a.) kendisine Nemi Sûresi ininceye kadar (mektuplarında) bismülahirrahmanirrahim cümlesini hiç yazmadı” demişlerdir. Bu dördünün rivayetlerinin (ortak) manası işte budur.[283]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte İbn Abbas’ın; “Resûl-i Zişân Efendimizin Berâe Sûresinin Enfâl Sûresi’nden olup olmadığını beyân etmeden vefat etti” dediği ifâde edilmekle beraber, bundan önceki hadis-i şe­rifin izahında da beyan ettiğimiz gibi Berâe Sûresi aslında başlı başına müstakil bir sûredir. İçerisinde kıtal âyetleri bulunduğu için Allah’ın merhametinin ifâdesi olan rahman ve rahîm isimlerini ihtiva eden besmele bu sûrenin başı­na yazılmamıştır. Çünkü merhametle kıtalin bir arada bulunması uygun de­ğildir.

Bundan önceki hadis-i şerifte Abdullah b. Abbâs’ın Berâe Sûresi’nin yüzlük sûrelerden olduğunu ileri sürerek, niçin yedi uzun sûre arasına kon­duğuna dâir Hz. Osman’a itiraz etmesi ve Hz. Osman’ın da bu itiraza karşı­lık; “aralarında besmele olmayışından ve mevzularının birbirine benzeyişinden dolayı ben bu iki sureyi birbirinin devamı zannettim de onun için böyle yaptım” diye cevap vermesi, Berâe Sûresi’nin başlı başına bir sûre olduğunu gösterir.

Ayrıca bu sûrenin on ayrı ismi oluşu[284] da bu surenin başhbaşına bir sûre olduğuna delâlet eder. Nitekim Buhârî’de, el-Berâ b. Âzib’den nakledi­len bir hadiste en son inen âyetin “Habibim senden fetva isterler, de ki: Al­lah, babası ve çocuğu olmayanın mirası hakkındaki hükmü (şöylece) açıklar”[285] âyet-i kerimesi olduğu ve en son inen sûrenin de Berâe suresi olduğu[286] ifâde ediliyor ki, bu da Berâe Sûresi’nin müstakil bir sûre olduğu­na delâlet eder.

Ancak Berâe suresinin başında besmele yazılı olmadığı için Enfâl sure­sinden Berâe suresine geçerken besmele çekilmemesi mendubtur.[287] Kıraat imamları el-Enfâl ile Berâe arasını üç şekilde okumuşlardır. Bu vecihlerin hepsjnde besmele terk edilir.[288]

“Nemi Sûresi nazil oluncaya kadar Resûl-i Zişân Efendimiz, cümlesini yazmadı” sözünün manası açıktır. Ancak Nemi Sûresi inmeden önce Resûl-i Ekrem’in mektublarının başmda besmele bu­lunup bulunmadığı sorusu akla gelebilir .Bu! bakımdan meselenin anlaşılması için şunu belirtmek gerekir ki, bütün araplar mektublarına   “bisnıikellahumme” sözüyle başlarlardı.

Resul-i Ekrem de; “O gerçekten Süleyman’dandır ve Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle başlarım”[289] mealindeki âyet-i kerimesi na­zil oluncaya kadar arabların bu âdetine uyarak mektublarmın başına sözü geçen cümleyi yazıyordu. Bu sûre indikten sonra mektublarmın başına: cümlesini yazmaya başladı ve bütün sûrelerin başına da bu cümlenin yazılmasını emretti. Bazı âlimler derler ki, besmele kitapların ve mektupların başına yazıldığı zaman, bir satır halinde yazılmalıdır. Bir kısmı birinci satırda diğer kısmı da ikinci satıra gelecek şekilde yazmaktan kaçınıl­malıdır.

Münzirî’nin Muhtasar’in da hadisin mürsel olduğu belirtilmiştir.[290]

788. …îbn Abbâ,s’dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) kendisine ininceye kadar sûrenin sona erdiğini bilemezdi. Bu, İbnû’s-Serh’in (rivayetinin) metnidir.[291]

Açıklama

Resûl-i Zişân Efendimiz Nemi Sûresinin 30. âyet-i kerimesi gelinceye kadar cümlesini hiç okuyup yazmadığı bir önceki hadis-i şerifte ifâde edilmişti. Burada da Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Besmele cümlesi nazil oluncaya kadar, sûreler arasında besmele bulunmadığı için okuduğu bir sûrenin sona erdiğini ve diğer bir sûreye geç­mek üzere olduğunu bilemediği, ancak besmele cümlesi nazil olup da Berâ sûresinin dışında bütün sûrelerin başına yazıldıktan sonra okumakta olduğu sûrenin bittiğini ve yeni bir sûreye geçtiğini kolayca fark ettiği ifâde edil­mektedir.

Bu ifâdeden anlaşılıyor ki, besmele, ayrı ayrı her sûrenin başına yazıl­mıştır. Hadis-i şerifte Besmelenin ayrıca indirilmesinden bahsedilmesi de onun başh başına müstakil bir âyet olduğunu gösterir.

Şevkânî “Neylü’l Evtar” da besmele ile ilgili olarak şunları söylemek­tedir: “Besmelenin, başında bulunduğu sûreden bir âyet olduğunu iddia eden­lere bir şey denilemeyeceği gibi, başında bulunduğu sûreden bir âyet olmadığını iddia edenlere de birşey denilemeyeceği konusunda icma’ vardır. Çünkü bu mevzu ihtilaflıdır. Söz götürür. Besmelenin bir harfi eksiltilemez veya ona başka bir harf ilâve edilemez. Bunda ittifak vardır. Ayrıca besemelenin Nemi Sûresinde bulunduğuna ve Berâe Sûresinin dışında bütün sûrelerin başında yazılı olduğuna dair de icma’ vardır. Okunuşuna gelince Berâe Sûresinin dı­şında bütün sûrelerin başında okunacağına dâir yedi kıraat imamı ittifak et­miştir.”[292]

122-123. Namaz İçinde Vâki Herhangi Bir Olay Sebebiyle Namazı Kısaltmak

789. …Ebû Katâde babasından; dedi ki: Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben (çoğu zaman) namaza (okumayı) uzatmak niyetiyle du­rurum da (geriden) bir çocuğun ağladığını duyunca, annesine sıkıntı vermeyeyim diye namazımı kısa keserim.”[293]

Açıklama

Metinde geçen kelimesi sesli ağlamak demektir.şekilde medsiz olarak okunursa sessizce ağlamak demektir. İbn Ebî Şeybe’nin rivayet ettiği bir hadiste Resûl-i Zişan Efendimiz’in birinci rekâtında 60 âyet okuduğu bir namazın, ikinci rekatında bir çocuğun ağladığını duyduğu için kısa bir sûre okuduğu ifâde edilmektedir. Bu hadis-i şerifler Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ümmetine karşı beslediği sınırsız, şefka­tinin delillerinden biridir. Bilindiği gibi imamın arkasında namaz kılarken çocuğu ağlayan kadının kalbi çocuğuna takılıp kalacağından huzurlu bir şe­kilde namazına devam edemez. Yahutta namazını bozmak mecburiyetinde kalır. Her iki halde de ya cemaat, ya da huşu’ faziletlerinin birinden mah­rum kalmış olur. Çocuğunu ihmal etmesi halinde zavallının helak olması teh­likesi söz konusudur. İşte bu ihtimaller imamın namazda kıraati kısaltması için kâfi bir sebeptir.

Bu hadis-i şeriften kadınların çocuklarıyla beraber mescide geldikleri ve çocuklarını mescidin arka taraflarında bir yere koyarak kadın saflarına gi­rip Resûl-i Ekrem’in arkasında cemaatle namaz kıldıkları, arkada kalan ço­cukların ağlaması halinde Resûl-i Zişan’ın okumayı kısalttığı anlaşılmaktadır. İşte bu hâdise çocukların mescide sokulmasında bir sakınca olmadığını ve kadınların erkek saflarının arkasında saf teşkil ederek imama uymalarının caiz olduğunu gösterir. Ancak cemaatin huzurunu bozabilecek veya camiyi kirletebilecek yaşta olan çocukların camiye getirilmemesi cami adabına da­ha uygun olur. Bir de bu hadis namazda iken müstehab olan bir şeyi yapma­ya niyyet eden bir kimseye o müstehabı yapmanın vâcib olmadığına delâlet eder. Mâliki ulernâsından Eşheb bu görüşü kabul etmiyor. O’na göre ayak­ta nafile namaz kılmak niyyetiyie tekbir alan bir kimsenin bu namazı otura­rak tamamlaması caiz olmuyor.[294]

“İmam rukû’da iken yeni gelen bir kimsenin cemaate girmek istediğini hissederse, acaba o da yetişsin diye rukû’u uzatması caiz midir” sorusu da bu hadise bağlı olarak hatıra gelebilir.

Şâfiîlerden bazılarına göre imam rükü’a vardığı zaman namaza yetiş­mek için dışarıdan birinin geldiğini hissederse, o kimsenin cemaate rükû fa­ziletinden mahrum kalmaması için, rükû’ halinde onu bekler. Zira insanın dünya ile ilgili bazı ihtiyaçlarından dolayı imamın kısa kesmesi caiz olunca, Allah Teâlâ’ya ibâdet için onun uzatması caiz hatta evlâ olur. Fakat Kurtu-bî buna itiraz ederek “Hadisde uzatmanın caiz olacağına delâlet yoktur. Çün­kü uzatma namazda bir fazlalıktır. O namazı kısaltmakla bir değildir” demiştir.

İbn Battal’ın beyânına göre Şa’bî, Hasan el-Basrî ve Abdurrahman b. Ebi Leylâ da bu görüştedirler.

Bir kısım ulemaya göre, imam cemaate bıkkınlık vermeyecek şekilde yeni gelenlerin yetişmesini bekleyebilir. İmam Ahmed, İshak ve Ebû Sevr’in gö­rüşleri budur.

İmam Mâlik’e göre, imam namazda cemaatın yetişmesini bekleyemez. Çünkü beklemesi arkasındaki cemaata zarar verir. Evzâî ile İmam Ebü Ha-nife’nin ve İmam Şafiî’nin mezhebleri de budur. Hatta Hanefilerin “ez-Zahîre” isimli kitablarında şöyle deniliyor: “İmam rükû’ hâlinde iken ge­lenlerin ayak seslerini işitse bekler mi, beklemez mi? Bu hususta Ebû Yûsuf şunları söylemiştir: “Ben bu meseleyi Ebu Hanife ile İbn Ebî Leylâ’ya sor­dum. Beklemeyi ikiside mekruh gördüler.[295] Muhammed b. el-Hasen es-Şeybânî ise, “böyle yapmanın şirk olacağından korkarım” demiştir. Şa’bî’-ye göre, imamın bir veya iki teşbih kadar beklemesi caizdir. Bazılarına göre, imam rükû teşbihlerini uzatarak okur. Fakat adedlerini artırmaz.

Sünen-i Ebû Dâvûd şârihi eş-Şeyh Halil Ahmed bu mevzuda Hanefi Mez­hebinin görüşünü şöyle açıklıyor: “Eğer imam sadece gelen kimsenin nama­za yetişmesi için rüku’u uzatırsa tahrimen mekruh olur ve hatta o imam hakkında şirkten korkulur. Lâkin küfrüne hükmedilemez. Çünkü o bu ha­reketiyle sadece camiye gelen bir adamın Allah’a ibâdet etmesine imkân ver­mekten başka bir şeye niyet etmemiştir. Fakat imam o kişinin ruku’a vararak Allah’a yaklaşmasına niyet ederek rüku’u uzatmışsa herhangi bir sakınca yok­tur. Evlâ olan uzatmayı terk etmektir.[296] Resul-i Ekrem’in öğle namazının ilk rekatında ayak sesi duyduğu için beklediğine dair olan 802 no’lu Ebû Dâ­vûd hadisi ise, zayıftır ve teVil edilebilir.[297]

123-124. Namazda Kısa Okumak

790. …Câbir (r.a.)’den; demiştir ki: Muaz (r.a.) Peygamber (s.a.) ile namaz kılar, sonra gelip bize imam olurdu. (Amr, bu cümleyi:) Bir de “sonra gelir kavmine imam olurdu” (şeklinde) rivayet etti. Bir ge­ce Peygamber (s.a.) namazı geç kıldırmıştı. (Amr bu cümleyi) bir de “yatsıyı geciktirmişti” (şeklinde) nakletti. Muâz (bir gün yine) Pey­gamber (s.a.)’le namaz kıldı, sonra gelip kavmine imam oldu ve Ba­kara Sûresi’ni okumaya başladı. Bunun üzerine bir adam cemaatten ayrılarak (kendi başına) namaz(ım) kıldı. (O’na): “Be adam sen mü­nafık oldun” denilince:

Ben münafık olmadım, diye cevab verdi. Sonra Peygamber (s.a.)’e gelerek:

Ey Allah’ın Resülu! Muâz seninle beraber namaz kılıyor, sonra gelib bize imam oluyor. Bizse develerle su taşıyan ve ellerimizle çalı­şan kimseleriz. Muâz gelib bize imam oldu ve (namazda) Bakara Sû­resini okudu dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Ey Muâz! Sen fitneci misin? Fitneci misin sen? Filan ve filan sureleri okusaydın ya!” buyurdular.

Ebu’z-Zübeyr dedi ki: “Peygamber (s.a.) (Muâza) “Sebbihisme Rabbika’la’lâ, velleyli iza yağşâ (sûrelerini okusaydın ya)” demişti. Biz (bunu) Amr’e hatırlattık. (O da); “Öyle zannediyorum ki (bunu) Câ­bir de (böyle) söylemişti” dedi.[298]

Açıklama

Bu  hadisin kütüb-i sittede bulunana rivayetlerin tümü bir araya getirilince, Hz. Muaz’ın yatsı namazını Resul-i Ekrem’le be­raber kıldıktan sonra bir de gelip kavmine aynı namazı imam olarak kıldır­dığı ve bunu devamlı yaptığı anlaşılıyor. Bazı rivayetlerde bu namazın akşam namazı olduğu ifâde ediliyor.[299] Bu, Mz. Muâz’ın bazan da akşam namazı­nı Resûl-i Ekrem’in ardında edâ ettikten sonra gelip aynı namazı bir de imam olarak kavmine kıldırdığını gösterir. Akşam namazı ile mecazen yatsı na­mazı da kast edilmiş olabilir.

Bu olay, ilim adamları arasında farz kılmak isteyen bir kimse nafile kı­lan bir imama uyarak farz namazı kılabilir mi, kılamaz mı? meselesine ve bu mesele üzerinde farklı görüşlerin doğmasına yol açmıştır.

Bazıları bu hadisi delil göstererek; “Hz. Muâz, farz olan yatsı namazı­nı Resûl-i Ekrem’in arkasında edâ ettiği halde bir de kavmine gidip onlara aynı namazı imam olarak kıldırdı. Dolayısıyla Hz. Muâz’ın imam olarak kıl­dırdığı bu namaz kendisi için nafile, cemaat için farz idi” demek suretiyle, farz kılan bir kimsenin nafile kılan bir kimseye uyabileceğini söylerler.

Nitekim Şafiî, Evzâî, Ahmed b. Hanbel, Atâ ve Tâvûs bu görüştedirler.

İmam Mâlik’e göre, imam ile cemaatin niyet ettikleri namaz farklı olursa cemaatin o imamla kıldığı namaz makbul değildir.

Hanefî ulemâsına göre ise, farz kılan nafile kılana uyamaz ise de, nafile kılan farz kılana uyabilir.

Hanefî ulemâsı gibi farz kılanın nafile kılana uyamayacağı görüşünde olan bazı ilim adamları, “Hazret-i Muâz’ın Resûl-i Ekrem (s.a.) ile kıldığı namazın nafile olduğunu, daha sonra gelip kavmine kıldırdığı namazın farz olduğunu” söyleyerek bu hadisi te’vil etmişlerdir. Nitekim bunlardan biri de Hanefî ulemasından Buhârî şârihi merhum Aynîdir. Ayni’nin bu mevzu-daki sözlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Hz. Muâz’ın bu hareketi farz kılan bir kimsenin nafile kılan bir kim­seye uyabilmesi için bir delil olamaz. Çünkü Resûl-i Ekrem’in Muâz’ın bu olayını ayrıntılı olarak dinlememiş olması mümkündür. Bu bakımdan bu olay Resul-i Ekrem’in tasvib ve takririnin bir ifâdesi değildir.

2. Niyyet gizli bir şeydir. Bu bakımdan Hz. Muâz’ın önce Resûl-i Ek­rem’in arkasında imamlığın inceliklerini kavramak için nafile niyetiyle na­maz kılıp sonra da kavmine gelerek, imam olmak suretiyle farz namaz kıldırmış olması ve cemaatin de bunu bilmemiş olması mümkündür.

3. el-Mühelleb’e göre Muâz hadisi İslâmın ilk devirlerine aittir.

4. Râvinin bahsettiği Hz, Muâz’ın, Hz. Peygamber’in ardında kıldığı namaz belki de gündüzün kılınan namazlardan biridir.

5. Bu hadis mensûhtur. Nitekim Tahâvî merhum bu mevzuda şunları söylemiştir: “İhtimal ki Hz. Muâz’ın aynı namazı iki defa kılması farzların ikişer defa kılındığı zamanlarda olmuştur. Çünkü İslâmın ilk zamanlarında böyle yapılırdı.” Tahavî bu sözüne delil olarak da “Bir namaz günde iki de­fa kılınamaz” mealindeki İbn Ömer hadisini göstermiştir.[300]

Namazdan çıkan bu zatın kim olduğu hakkında kesin bir bilgi olma­makla beraber Ebu Dâvûd et-Tayâlisî bu zatın Hazm b. Ebî Ka’b olduğunu söylemiştir. Haram b. Milhân olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete gö­re, Hz. Haram, Enes b. Mâlik’in dayısıymış. Namazdan sonra hurma bah­çesini sulamak istiyormuş. Bu sebeble namazdan ayrılarak tek başına kılıp gitmiş. Namazdan ayrılmadığını, sadece cemaatten ayrılıp namazını imamla kıldığı namazın üstüne bina ettiğini söyleyenler varsa da bir delile dayanmı­yorlar. Hem de Müslim’in rivayetinde bu adamın selâm vererek namazdan ayrıldığı açıkça ifâde ediliyor.

Hadis-i şerifte geçen “fettan” kelimesi, nefret ettiren manasında kulla­nılmıştır. Çünkü namazda uzun okumak cemaatin namazdan çıkmalarına ve cemaatten nefret edip uzaklaşmalarına sebep olur. Bazıları fettan sözüyle azab vermek manası kast edilmiş olduğu görüşündedirler. Çünkü Hz. Muâz (r.a.) uzun okumakla cemaata azab vermiştir.

Hadis-i şerifin sonundaki Ebu’z-Zübeyr’in sözlerinden anlaşılıyor ki, as­lında Resûl-i Zişan Efendimiz, Hz. Muâz’a “Bakara Sûresi’ni okuyacağına A’la ve Leyi surelerini okusaydın olmaz mıydı?” dediği halde, Râvî Amr, bu hadisi Hz. Câbir’den naklederken, bu sûrelerin isimlerini unutmuş ve fa­lan falan sûre diye nakletmiştir. Sonra Ebu’z-Zübeyr bu durumu kendisine hatırlatarak; “bu sureler A’la ve Leyi sureleri değil miydi?” deyince; “Öyle zannediyorum ki Câbir bu sûreleri söylemişti ama ben unutmuşum” diye cevap vermiştir.[301]

Bazı Hükümler

1. Ta’zır cezası sözle de olabilir.

2. Cemaatin dağılmasına sebeb olacak davranışlara karşı çıkmak caizdir.

3. İmam cemaatin durumunu göz önünde bulundurmalı, okuyacağı sû­relerin uzunluğunu ona göre tayin etmelidir.

4. Bir namazı cemaatle iki defa kılmak caizdir. Her ne kadar bazıları hadisten bu hükmü çıkarmışlarsa da, az önce rivayet ettiğimiz “Bir namazı bir günde iki defa kılmayın” mealindeki İbn Ömer hadisi bu görüşü reddeder. 5. Cemaatin imamdan ayrılarak tek başına namaz kılması caizdir. Şâfiîlerden bu konuda üç görüş nakledilmiştir:

a. Esah olan kavle göre, kişi Özrü almasa bile cemaatten ayrılarak tek başına namaz kılabilir.

b. Kesinlikle cemaatten ayrılamaz.

c. Meşru bir özürden dolayı cemaati terketmesi caizdir. İmamın uzun bir sûre okuması da cemaati terk için meşru’ bir özürdür.

İmam Ahmed’in de bu mevzuda iki rivayet vardır. İmam Mâlik ile Ha­nefi âlimlerine göre cemaatin imamdan ayrılmaları asla caiz değildir.

Bu hadis daha önce 599 numarada geçtiği halde, baba ile ilgisinden do­layı burada da zikredilmiştir.[302]

791. …Hazm b. Ebî Ka’b’dan (nakledildiğine göre:) akşam na­mazı kıldırmakta olan Muâz b. Cebel’e uğradığında Peygamber (s.a.): “Ey Muâz fitneci olma, senin arkanda yaşlı, zayıf, ihtiyaç sahibi ve yolcu (kimseler de) namaz kılmaktadır.” diye buyurmuştur.[303]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, Peygamber (s.a.)’in Hz. Muâz’ı azarladığı namazın akşam namazı olduğu ifade edilmektedir. Halbuki bu namazın yatsı namazı olduğuna dair pek çok hadis-i şerif vardır. Nite­kim bir önceki hadis-i şerifte de bu namazın yatsı namazı olduğu geçmişti. Ve biz orada bu kelime farkına işaret ederek akşam namazı sözüyle meca­zen yatsı namazı kastedilmiş olabileceği gibi, azarlama hadisesinin hem yat­sı hem de akşam namazlarında da ayrı ayrı zamanlarda vuku’a gelmesinin mümkün olduğunu ifâde etmiştik. Nitekim bundan önceki hadiste Muâz b. Cebel (r.a.)’in söz konusu namazda Bakara Sûresini okuduğu ifade edilir­ken Ahmed b. Hanbel’in Büreydetü’l-Eslemî’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Muâz’ın okuduğu bu sûrenin yani el-Kamer sûresi ol­duğunun ifâde edilmesi, bu olayın, ayrı ayrı zamanlarda tekerrür ettiğini or­taya koymaktadır.

Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bu hadiste olay şöyle anlatılmakta­dır: “Muâz b. Cebel kavmine yatsı namazı kıldırırken sûresini okuduğu için bir adam daha namaz bitmeden kalkıp tek başına namazını kılıp gitmiş. Bunun üzerine Hz. Muâz bu adama karşı sert konuşunca adam da Hz. Peygamber’e gelerek bahçe sulamakta olduğunu o anda su endişe­siyle erken çıkmak mecburiyetinde kaldığını beyân ederek özür dilemiş. Bu­nun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) Muâz (r.a.)’a hitaben “Şems ve Duhâ süreleriyle kıldırsaydın ya” buyurmuşlar.”

Görülüyor ki, daha önceki hadislerde Hz. Muâz’ın Bakara Sûresi’ni oku­duğu ifade edilirken, burada sûresini okuduğu ifade ediliyor ki, bu olayın ayrı ayrı zamanlarda tekerrür ettiğini ifade eder. Aynı şekilde adamın cemaati terk edişindeki sebebin; birinde işçi olması dolayısıyla kıra­atin uzamasına tahammül edemeyişi gösterilirken; diğerinde, suyun çokça gelip bahçeyi basmasından korkusunun sebep olarak gösterilmesi de bu hâ­disenin tekerrür ettiğine delalet eder. Yine İmam Âhmed’în Enes’ten rivayet ettiği bir hadiste bu adamın bahçe sulamak arzusuyla dışarı çıktığının ve Resûl-i Ekrem’in de Hz. Muâz’a “A’la ve Şems sûrelerini okusaydın ya” buyurduğunun ifâde edilmesi bu olayın muhtelif zamanlarda tekerrür ettiği­ni gösterir. Ancak Şurası muhakkak ki Muâz Hazretlerinin kendisi bir defa uyarıldıktan sonra bu hatada ısrar etmemesi gerekirdi. Böyleyken bu hata­da ısrar etmesinin sebebi izaha muhtaçtır. Bunu şu şekilde açıklamak müm­kündür. Başlangıçta Resûl-i Ekrem’in, Hz. Muâz’ı uzun sûre okumaması için ikaz etmesi, İslama yeni giren kimselerin cemaatten ve îslâmiyetten soğu­maları tehlikesinden ileri geliyordu. Daha sonraları İslâmiyet gönüllere iyice yerleşince, Hz. Muâz, “artık uzun sûre okumakta bir sakınca kalmadı” dü­şüncesiyle yine uzun sûre okumaktan çekinmemiştir. Bu defa da Resûl-i Ek­rem kendisini, arkasında yaşlı, zayıf, sıkışmış ve yolcu olan kimselerin bulunabileceği gerekçesiyle tekrar ikaz etmek lüzumunu hissetmiştir.

Buna göre zaruret olmadıkça imamın yatsı namazında A’la ve Şems, Leyi gibi orta uzunluktaki sûreleri okuması sünnettir. Çünkü yatsı istirahat ve uyku zamanına tesadüf eden bir namazdır. Onu fazla uzatmaya cemaat her zaman tahammül edemez. Bununla beraber akşam namazında olduğu gibi kısaltmak için de bir sebep yoktur.

Fettân’ın buradaki manası, namazdan nefret ettiren demektir.Çünkü uzun sûre okumak cemaatin namazdan çıkmalarına ve cemaatten tamamen nefret edip uzaklaşmalarına sebep olur. Bazılarına göre ise, fettan kelimesi­nin buradaki mânâsı “azab veren” demektir. Çünkü yatsı namazında uzun okuyan kimse cemaate azab verir.[304]

792. …Peygamber (s.a.)’in sahabilerinden birinin naklettiğine gö­re, Resûl-i Ekrem (s.a.) bir adama; “Namazda ne okuyorsun?” diye sormuş. O da:

Şehadet getiriyorum ve “Allah’ım senden Cennet’i istiyorum ve (Cehennemdeki) ateşten de sana sığınırım” diyorum. Ama senin ve Muaz’ın nağmelerini beceremiyorum diye cevap vermiş. Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur:

“Biz de (senin gibi) Cennet ve Cehennem ile ilgili şeyler söylüyoruz”[305]

Açıklama

Sözü geçen fakat ismi açıklanmayan sahâbinin Ebû Hureyre (r.a.) Hazretleri olduğu İbn Mâce’nin, bu hadisi naklederken verdiği senette açıklanmaktadır.

Hadis-i Şerifte geçen “şehâdet getiriyorum” sözünün anlamı mecazen “ettehiyyatü okuyorum” demektir. Ettehiyatü duası içerisinde şehâdet keli­mesi geçtiği için bu duanın bir parçası olan şehâdet kelimesi söylenmiş. Fa­kat duanın tümü kast edilmiştir. “Nağme” ise, ağızdan çıkan ahenkli ve tatlı seslerdir. Bu sözüyle Hz. Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’in ve Muâz’ın gizli­ce okudukları, bir söz ve ahenk hârikası ve şaheseri olan duaları tatlı bir nağmeye benzetmiş ve bu duaları kendisinin beceremediğini ve ne olduğunu da bilemediğini Fahr-i Kâinat Efendimiz’e güzel bir üslûb ile arz ederek cevabı­nı beklemeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem; “Biz de senin yaptı­ğın gibi Cennet ve Cehennem’le ilgili dualar ederiz. Allah’tan bize Cennet’i nasip etmesini ve Cehennem ateşinden de korumasını isteriz” diye cevap verdi. Ebû Hureyre Hazretlerinin Resûl-i Ekrem’in duâsıyla birlikte Hz. Mu-âz’ın duasından bahsetmesinin sebebi, Hz. Muâz’ın Ebû Hureyre’nin bulun­duğu mahallede imamlık yapmasına bağlanabilir.[306]

793. …Câbir (r.a.), Muâz’ın olayını naklederek dedi ki; “Pey­gamber (s.a.) bir gence; “Ey kardeşimin oğlu namaz kılarken ne ya­pıyorsun?” diye sordu. (O da):

Fatiha okuyorum, bir de Allah’dan Cennet’i istiyorum, (Cehen­nem) ateş(in)den de (yine) Allah’a sığınıyorum. Senin güzel nağmele­rinle, Muâz’ın nağmelerininse ne olduğunu bilmiyorum, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Gerçekten Ben de Muâz da bu ikisi ile ilgili (isteklerde bulun­maktayız)” buyurdu veya buna benzer bir şey (söyledi.)[307]

Açıklama

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin soru yönelttiği bu genç bir önceki hadis-i şerifte sözü geçen kimsedir.   Resûl-i Zişan’ın sorusuna karşılık bu genç, ayakta iken Fatiha okuduğunu, oturduğu zaman da “et-Tehiyyatü” duasını okuduğunu, fakat Resûl-i Ekrem’le imamlık yap­makta olan Hz. Muâz’ın fevkalâde ahenkli dualarını anlayamadığını ifade etmiştir.

Bu gencin verdiği cevapta aslında ayakta Fatiha okuduğu, oturduğu za­man da “et-Tehiyyâtu” okuduğu açıklanmışsa da bundan önceki hadisin râvisi Ebû Salih sadece “et-Tehiyyâtü”yü okuduğunu nakletmekle yetinmiş, ko­numuzu teşkil eden hadisi nakleden Ubeydullah b. Miksen de sadece Fatiha okuduğunu nakletmekle yetinmiştir.

Bazı nüshalarda “genç” kelimesi geçmemektedir. Metinde geçen “bu ikisi” sözünden maksat, Cennet ve Cehennem’dir. Yani “biz de senin yaptı­ğın gibi Allah’tan bize Cenneti nasip etmesini ve Cehennem’den korumasını istiyoruz” demektir.

“Veya buna benzer bir şey” sözü ve bu sözdeki şüphe, hadisin râvisine aittir. Râvinin bu konudaki şüphesini söylemekteki maksadı Resûl-i Zîşân Efendimiz’in söylediği sözün aslını araştırmaya teşviktir. Şârih Hattâbî, “bu ikisi” sözüyle, bu gencin yapmış olduğu Cennet’i taleb ve Cehennem’den Allah’a sığınma dualarının kasd edilmiş olmasına da ihtimal vermektedir. İbn Huzeyme, ve Beyhakî’nin rivayet ettikleri bir hadiste ise bu gencin 790 no’lu hadis-i şerifte geçen Hz. Muâz’ın arkasında yatsı namazı kılmakta iken uzun süre okuduğu için cemaati terk eden ve bu yüzden cemaatin “sen mü­nafık mısın?” itabına mâruz kalan kimse olduğu ve “sen münafık mısın?” sözüne tahammül edemeyen bu kimsenin sonra bir savaşta şehit olduğu bu yüzden de Hz. Muâz’ın; “ben yanılmışım” diye çok acı duyduğu rivayet edil­mektedir.[308]

794. …Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz bir topluluğa namaz kıldıracak olur­sa, kısa kessin. Çünkü onların içinde zayıf olanı, hasta olanı, yaşlı olanı, iş-güç sahibi olanı vardır. Fakat yalnız kıldığı zaman, istediği kadar uzatsın.”[309]

Açıklama

Bu mevzuda rivayet edilen hadis-i şeriflerin tümü beraberce mütalaa edildiği zaman, imam için namazı çok uzatmadan kıldırmanın mendub olduğu anlaşılır. Hatta bunun vâcib olduğunu söyleyen­ler bile vardır. Fakat imamın uzun sûre okumasını isteyen seçkin bir cemaate namaz kıldıran imamın uzun sûreler okumasında, rükû ve sücudda teşbihle­ri artırmasında ise, herhangi bir sakınca yoktur. Nitekim aleyhissalatü ves­selam Efendimiz Hazretlerinin, sahâbîlerin bu meseledeki aşırı istek ve rızalarını bildikleri için çok kere sûreleri uzattığı ve teşbihleri çoğalttığı bili­nen bir gerçektir. Fakat şurası da muhakkak ki namazı kısa kıldıracağım di­ye namazın erkân ve âdabına riâyet etmemek de son derece tehlikeli bir harekettir. Çünkü Resûl-i Ekrem rükû’ ve sücûdunu tam olarak yapmayan bir kimseye “dön de namazını yeniden kıl, çünkü sen namaz kılmış değilsin” buyurduğu gibi[310] diğer bir hadisinde de: “Rükû ile sücûdda belini dümdüz etmeyen kimsenin namaz borcu düşmez”[311] buyurmuştur. Namazı çok uzat­madan kıldıranlardan biri Enes b. Mâlik Hazretleridir. Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.)’da mescidde namaz kılarsa rüku’ ve secdeleri kısa tutardı. Evinde kıl­dığı vakitlerde ise, namazı, rükû ve sücûdu uzatırdı. Niçin böyle yaptığı ken­disinden sorulunca şu cevabı vermiştir: “Biz imamız bize uyulur” demiştir. Zübeyr b. el-Avvâm ile Ammâr b. Yâsir de namazı kısa kıldınrlarmış. Ken­dilerine bunun sebebi sorulduğu vakit, “şeytan vesvese vermeden namazı bitirmek” gayesiyle böyle uzatmaktan kaçındıklarını ifâde ederlermiş. Ebû Hureyre Hazretlerine; “Namazı niçin böyle kısa kıldırıyorsun? Resûlullah da böyle kısa mı kıldırırdı?” denildiği zaman; “Evet, bununla beraber ben, büsbütün onun namazına benzetemiyorum” diye cevap vermiştir. Ömer (r.a.) şehadetine sebep olan yaralan aldığı zaman Abdurrahman b. Avf Kevser Nasr süreleriyle namazı kıldırmıştır.[312] Netice olarak:

1. Şâfiîlere göre, imamın kıraati uzatması, cemaatin buna razı oldukla­rını açıkça söylemeleri şartı ile sünnettir. Sabah namazı ile cuma namazı bu­nun dışındadır.. Bu namazlarda cemaatin rızası şart değildir.

2. Malikîlere göre şu şartlar bulunursa, imamın uzatması mendubtur:

a. Camide fazla kalabalık bulunmamalıdır.

b. Cemaatin buna razı olduğu ya hallerinden bilinmeli ve yahutta bunu istediklerini açıkça ifâde etmiş olmalılar.

c. Cemaatten birinin özrü bulunmamalı.

3. Hanefîlere göre ise, cemaate ağır gelmeyeceğini bilirse, imamın kıra­ati uzatması sünnet, ağır geleceğini bildiği halde uzatırsa mekruhtur. Hane­fîlere göre, Hucurât’tan Burûc’a kadar olan sûreler sabah ve öğle namazlarında okunur. Yalnız öğle namazında sabahkinden biraz daha kısa tutulur. Bürûc’dan Beyyine Sûresine kadar olan sûreler ikindi namazlarında okunur. Beyyine’den aşağısı da akşam namazında okunur. Bu mevzuun ge­niş izahı 806 numaralı hadisin şerhinde gelecektir. Ayrıca 791 no’lu hadisin açıklamasında da mevzumuzla alakalı malumat vardır. Mufassal ve kısa sû­relerle ilgili bilgi için de 786 no’lu hadisin şerhine bakılabilir.[313]

Bazı Hükümler

1. İmamın namaz esnasında cemaatın durumunu gözetmesi, en zayıf olan kışının durumunu nazar-ı itibara alması gerekir.

2. Nafile kılan ve yalnız namaz kılan kişinin dilediği şekilde namazını uzatabileceğinin caiz olduğuna delâlet etmektedir.[314]

795. …Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Peygam­ber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir topluma namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun. Çünkü aralarında hasta, yaşlı ve ihtiyaç sahibi olan vardır.”[315]

Açıklama

Bu hadisle  ilgili  açıklama  bir   önceki   hadisin  izahında geçtiğinden burada tekrara lüzum görülmemiştir.[316]

Namazın Sevabını Azaltan Hususlar[317]

796. … Ammar b. Yâsir (r.a.) demiştir ki: Peygamber (s.a.)’i şöyle buyururken işittim: “Kişi namazı bitirirde kendisine ancak namazı­nın onda bir (sevab)İ dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda bi­ri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri, yansı (gibi namazdaki ihlâsına göre sevab) yazılır”[318]

Açıklama

İnsanların namazdan kazandıkları sevap, namazdaki ihlâs ve huşûları nisbetindedir.Namaza bütün kalbiyle yönelen ve kendini veren kimse namazın en küçük adabına varıncaya kadar riâyet edeceği için eksiksiz sevab alacaktır. Fakat namazın farzlarına, vâciblerine, sünnet ve adabına rivayette kusur eden kimsenin sevabı ise, ona göre olacaktır. Ni­tekim İmam Ahmed’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber (s.a.)’in: “Sizin içinizden bazı kimseler namazlarını tam olarak kılarlar, bazıları yarı­sını, bazıları üçte birini, bazıları dörtte birini, bazıları beşte birini kılarlar” dediği ve onda bire kadar saydığı”[319] rivayet edilmiştir. Bu bakımdan in­san namazda iken vâcib Teâlâ’ınn huzurunda bulunduğunu bilmeli, okudu­ğu âyet ve duaların mânâsını iyiden iyiye düşünmeli, Cenab-ı Hak’tan gayrisini kalbine getirmemeli ve huşu içinde bulunmalıdır. “Namazda huşûlu olmalıdır” demek, namaz kılan kimsenin kendini bütün varhğıyle namaza verip Allaha yönelmesi demektir ki, bunun zahirî ve bâtını şartları vardır.

Zahirî şartları: Namaz kılan kimsenin sakin olması, ayakta iken secde yeri­ne rükû’da iken ayakları ucuna, secdede burnunun ucuna, otururken de ku­cağına bakmak, sağa-sola bakınmamak, elini yanlarına salmamak, namazın dışında bîrşeyle meşgul olmamak ve imamın önüne geçmekten sakınmakla gerçekleşir. Butınî şartlar ise, namaza durunca insanın kendisini Allah Teâlâ’nın huzurunda düşünerek okuduğu âyet, duâ ve teşbihlerin mânâsını dü­şünerek, manevî bir ürperişle ilâhî bir atmosferin kendisini sarmasıyla gerçekleşir. Ulemânın büyük çoğunluğuna göre namazın tam olması huşû’-nun bulunmasına bağlıdır. Huşu’suz namaz eksiktir. Huşu’ azaldıkça na­mazın sevabı da hadis-i şerifte ifade edildiği gibi sıfıra doğru duşuş kayd eder. Bazıları “huşu namazın bir rüknüdür” demişlerse de, gerçekte huşu, nama­zın sıhhatinin şartı değil, ancak sevabının şartıdır.[320]

124-125 Öğle Namazındaki Kıraatla İlgili Hadisler

797. …Atâ b. Ebî Rebâh’dan rivayete göre Ebû Hureyre (r.a.) şöyle demiştir: Her namazda Kur’ân okunur. Peygamber (s.a.)’in bi­ze duyurduğunu biz de sizlere duyuruyoruz. Bizden gizlediğini biz de sizden gizliyoruz.[321]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, imam Ahmed’in Müsned’i ile Müslim’in Sahih’inde, “her namazda kıraat vardır” şeklinde rivayet edil­miştir. Bundan, kıraatin her namazda farz olduğu anlaşılır. Bu hadis Müs­lim’in diğer bir rivayetinde; “Resûl-i Ekrem (s.a.) namazın tümünde okurdu” şeklindedir. Müslim’in bu rivayeti namazın her rekatında Kur’ân okunma­nın farz olduğunu ifâde eder. Bütün rivayet farklarıyla beraber hadis-i şerif, “hiç bir namazda Kurarı okunmaz” diyenlerle, “öğle ile İkindi namazla­rında kıraatin farz olduğunu” inkâr edenlere karşı bir hüccettir.

“Resûl-i Ekrem’in bize duyurduklarını biz de sizlere duyuruyoruz” sö­zü, bu hadisin hükmen merfu bir hadis olduğunu gösterir. Çünkü bu sözün mânâsı, “kıraatin nerelerde açık nelerde gizli olacağını biz Resul-i Ekrem’­den aldık, aldığımız gibi de size gösteriyoruz” demektir. Ayrıca bu sözden cehrî okunacak yerde cehrî, gizli okunacak yerde de gizli okumak gerektiği anlaşılır. Tahâvî’nin rivayetinde Ebû Hureyre’nin şöyle dediği naklediliyor: “Resûl-i Ekrem bize imam olurdu da bazen gizli bazen da açıktan okurdu. Açık okuması akşam, yatsı, sabah, cuma, bayram namazlarında, gizli oku­ma s id a öğle ve ikindi namazlarıyla akşamın üçüncü, yatsının son iki rekât-leri gibi yerlerde olurdu.” Bunlar, üzerinde ulemânın ittifak ettiği meselelerdir. İstiska namazında Ebû Yûsuf, Muhammed, Şafiî ve İmam Ahmed’e göre sesli okunur. Ay ve güneş tutulması namazlarında Ebû Hanife ile Muhammed’e göre gizli, Ebû Yûsuf’a göre sesli, Şafiî’ye göre güneş tutulmasında gizli; ay tutulmasında açık okunur. Diğer nafile namazlara gelince gündüz kılınan nafilelerde açık okunamaz. Gece kılman nafilelerde ise, gizli veya açık okumak ihtiyarîdir. İmam Nevevî’nin beyânına göre, gece kılınan nafile na­mazları hakkında Şafiî mezhebinde iki görüş vardır:

1. Açık okunur; 2. Açık veya gizli okumak ihtiyarîdir.

Yalnız başına namaz kılan kimsenin, sesli kılınan sabah, akşam, ve yat­sı namazlarını sesli kılması Malikîlere ve Şafiîlere göre müstehabtır. Ebû Hanife’ye göre ise, ihtiyarîdir.[322]

798. …Ebû Katâcle’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.) bize na­maz kıldırırdı da öğle ve ikindi namazlarının ilk iki rekâtlarında Fatiha’yla beraber iki sûre okurdu. Bazan da bize âyeti işittirirdi. Öğle namazında birinci rekâtı uzun, ikinciyi kısa tutardı. Sabah namazın­da da böyle yapardı.[323]

Ebû Dâvûd dedi ki: (Râvi) Müsedded, Fatiha ile sûreden söz etmedi.[324]

Açıklama

Bu hadis-i şerif öğle ikindi ve sabah namazlarında okunacak Kur’ân’ın miktarını ve mâhiyetini beyân etmektedir.

“Fatihayla beraber iki sûre okurdu” sözüden maksat, “birinci rekatta Fatihadan sonra bir sûre, ikinci rekatta da yine bir sûre olmak üzere ilk iki rekatte toplam iki sure okurdu” demektir. Bu ifâdeden aynı zamanda, na­mazda kısa bile olsa bir sûreyi tam olarak okumanın, uzun bir sûrenin bir bölümünü okumaktan daha faziletli olduğu anlaşıldığı gibi, sûre okumanın sadece birinci ve ikinci rekâtlara tahsis edildiği de anlaşılır. Nitekim ulemâ­nın büyük çoğunluğu bu görüşte olduğu gibi, İmam Şafiî’nin eski mezhebi 4e böyledir.İmam Şafiî (r.a.)’nin sonraki içtihadına göre ise sürenin dört rekâtlı namazların üçüncü ve dördüncü rekâtlarında, üç rekatlı namazların da üçüncü rekâtında Fâtiha’dan sonra okunması müstehabdır. Şafiî Hazretle­rinin bu görüşü Ebû Hâmid ve el-Hâvî sahibi tarafından nakledilmiştir. Sû­re okumanın müstehab olduğuna dâir İmam Şafiî’nin delili Müslim’in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: “Peygamber (s.a.) öğle namazının ilk iki rekâtının her birinde otuzar âyet kadar, son rekâtlarında ise on beşer âyet yahut bu­nun yarısı kadar okurmuş. İkindi namazının ilk iki rekatından her birinde on beşer âyet kadar; son rekâtlarında da bunun yarısı kadar okurmuş”[325] İmam Şafiî Hazretlerine göre, bu hadis namazda Fâtiha’dan sonra sûre okumanın müstehab olduğuna ve bunun miktarının da en az yedi âyet oldu­ğuna delâlet etmektedir.

“Bazan da bize âyeti işittirirdi” cümlesi ise, Buhârî’de; “bazen biz âyeti işitirdik” şeklinde rivayet edildiği gibi, Nesâî’de “Lokman ve Zâriyât Süre­lerinden (okuduğu) bir âyetten sonra diğer bir âyeti işitirdik” şeklinde riva­yet edilmektedir. Bu rivayetler gizli okunması gereken namazlarda isterse bile bile olsun Fatiha’ dan veya sûreden bir âyeti sesli okumanın bir sakın­cası olmadığını, bu durumun sehv secdesini gerektirmediğini ifâde etmekte­dir. Ancak aksini iddia edenler de vardır. Bu bakımdan bu hadis, “öğle ve ikindi namazlarında gizli okumak namazın sıhhatinin şartıdır” diyenlerin aley­hine bir delildir.

Bu mevzuda Nevevî şunları söylemektedir: “Bu hadis gizli okunan na­mazlarda sesli okumanın da caiz olduğuna delâlet ettiği gibi böyle namaz­larda gizli okumanın namazın sıhhati için şart olmadığına da delâlet eder. Ayrıca bu şekilde bir âyeti seslice okuyuvermek namazdaki tefekkür ve huşu’ neticesinde meydana gelmiş de olabilir.”

Tîbî’ye göre ise, buradaki “işittirmek”ten maksat okunan kelimelerin sadece hangi sûreden ve hangi kelime olduğu fark edilmeyecek kadar sesi yükseltmektir.

Hanefî ulemâsına göre, namazda gizli veya yerine göre sesli okumak vâcibtir. Ancak bir veya iki âyeti sesli okumak kıraati gizli olmaktan çıkar­maz. Resûl-i Ekrem (s.a.)’in ender olarak böyle bir veya birkaç âyeti okuması, bunun caiz olduğunu beyân etmek maksadına bağlanabilir.[326]

“Öğle namazında birinci rekatı uzatır, ikinciyi kısa tutardı…” sözünü Abdürrezzak’m Ma’mer’den rivayet ettiği şu 800 no’Iu hadis-i şerif güzel açık­lar. “Peygamber (s.a.) halkın cemaate yetişebilmesini sağlamak için birinci rekatı uzatırdı.” Yine Abdurrezzak’ın İbn Cüreyc vasıtasıyla rivayet ettiği bir haberde Atâ’nın şöyle dediği ifâde ediliyor: “Cemaat iyice çoğalıncaya kadar imam birinci rekati uzatmalıdır. Ben bunu arzu ediyorum.” Birinci rekatı uzun tutmanın hikmetini birinci rekatta cemaatin kendisini daha çok namaza verdiğine ve daha çok huşulu olduğuna, ikinci rekatta ise, bunun nisbeten azalabileceğine bağlayanlar da vardır.

Nitekim Sevrî, Malikî mezhebi âlimleri ve Muhammed b. el-Hasen ile bir çok Şafiî uleması birinci rekatta, ikinci rekattan daha uzun okumanın müstehab olduğu görüşündedirler. Delilleri de konumuzu teşkil eden hadis-i şerifler ile birlikte, Müslim’in rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: “Vallahi öğle namazına durulurdu da bir kimse Bakî’a gider abdest bozar, sonra abdest alır gelir; Resuluilah (s.a.) ilk rekatı uzattığından hala ilk rekatta bulu­nurdu.”[327]

Bazıları da: “Müstehab olan her iki rekatta okunan âyet miktarının eşit olmasıdır” demişlerdir. Bunların delilleri de İmam Ahmed ve Müslim’in Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: “Peygamber (s.a.) öğle namazının ilk iki rekâtının her birinde otuzar âyet kadar, son rekatlarında ise on beşer âyet yahut bunun yansı kadar okurmuş, ikindi namazının ilk iki rekatından her biri de on beşer âyet kadar, son rekatlarında bunun yansı ka­dar okurmuş.”[328]

Nitekim Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf bu görüştedirler. Ancak bu iki bü­yük imam sadece sabah namazında birinci rekatın ikinciden daha uzun tu­tulmasının müstehab olduğunu söylerler. Nitekim Muhammed Zihni Efendi Ni’met-i İslâm isimli eserinde bu meseleyi şöyle ifade ediyor: “Ancak sabah namazının birinci rekatını ikinci rekattan istihbaben üçte iki veya üçte bir nisbetinde uzun okumaktır. Bu ölçü bazan âyetlerin adedi, bazan kelimeler ve bazan harfler itibariyle değişik olabilir.”[329]

Bu imamlara göre bu hadis-i şerifte geçen öğle ve ikindi namazlarında Resul-i Ekrem (s.a.)’in birinci rekatı, ikinci rekattan daha uzun tutmasının mânâsı, birinci rekatta ikinciden fazla olarak sübhâneke okuması ve eûzu çekmesidir. Birinci rekatta daha uzun okunacaktır diyenlerle her iki rekatta okunacak âyet miktarı eşit olacaktır diyenlerin arasını el-Beyhakî şöyle uzlaştırmıştır: “Şayet cemaate bazı kişilerin daha gelmesi bekleniyorsa imam birinci rekatı uzatabilir. Böyle bir durum söz konusu değilse, her iki rekatı da eşit tutar.”

Hadiste geçen “sabah namazında da böyle yapardı” sözü, sabah na­mazında imam birinci rekatta ikinci rekattan daha uzun okur diyen imam Ebû Yûsuf ile Ebû Hanife’nin görüşünü desteklemektedir. Bu meselede İbn Hümâm diyor ki: “Sabah namazında birinci rekatın ikinci rekattan uzun ol­masının öğle ve ikindi namazlarına benzetilmesi uzunluğun miktarı bakımın­dan değildir. Sadece birincisinin ikinciye nisbetle daha uzun oluşu yönündendir. Bu da bilindiği gibi öğle ile ikindide sadece sübhâneke ve eûzu farkıdır. Sabah namazında ise, birinci rekatla ikinci rekat arasındaki fark üçte iki veya üçte bir nispetindedir denebilir.[330]

Bazı Hükümler

1. Namazda Fatiha’dan sonra sûrenin sessiz okunan namazlarda bazı ayetlerin sesli okunması namaza za­rar vermez.

2. Birinci rekatlarda ikinciye nispetle daha uzun okumak caizdir.

3. İbn Dakîk el-îd’e göre bu hadis aynı zamanda bilinenden hareketle bilinmeyen hakkında hüküm vermenin caiz olduğuna da delâlet eder. Çün­kü bir sûrenin tek bir âyetini işitince diğer âyetlerinin de sessizce okunduğu­na hükmetmek, elde kesin bir delil olmadığı halde bilinenlere bakarak bilinmeyenler hakkında hüküm vermekten başka bir şey değildir.[331]

799. …Ebû Katâde’den (şu bir önceki hadisin) bir kısmı rivayet edilmiş (bu rivayete râvi el-Hasen b. Ali) şunu ilâve etmiştir: “Son iki rekatte de Fâtiha’yı okurdu.” (Râvi el-Hasen) Hemmâm’dan rivaye­tinde ise bu hadise (şunu da) ilâve etmiştir. (Hemmâm) dedi ki; ilk rekâtta (kıraati) ikinci rekattan daha çok uzatırdı, ikindi namazında da sabah namazında da böyle yapardı.[332]

Açıklama

Bu hadis-i şerif bir önceki hadisin devamı mahiyetindedir.Râvi el-Hasen bir önceki hadis-i şerifi, Yezîd b. Harun’dan; “Bazan bize âyeti işittirirdi” sözüne kadar rivayet etmiş ve fazla olarak da şun­ları nakletmiştir; “Ve son iki rekatta Fatiha okurdu.” Bu fazlalığı bir de Müslim, Sahih’inde şu mânâya gelen lafızlarla rivayet etmiştir:

“Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki): Bize Yezid b. Hârûn rivayet etti. (Dedi ki): Bize Hemmâm ile Ebân b. Yezid, Yahya b. Kesîr’den o da Abdullah b. Ebî Katâde’den; o da babası (Katâde)’den naklen haber verdi ki; Hz. Peygamber (s.a.) öğle ile ikindi namazlarının ilk iki re­katlarında Fatiha ile bir sûre okurdu. Bazan da âyeti bize işittirirdi. Son iki rekatlarda ise yalnız Fâtiha’yı okurdu.”[333]

el-Hasen’in rivâyelindeki bu fazlalık Müslim’in rivâyetindeki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe’nin yaptığı ilâveye aynen benzemektedir. Ancak şurasını unut­mamak lâzımdır ki, müellifin bahsettiği el-Hasen’e ait fazlalık, Müsedded ile İbnü’l-Müsennâ’nın rivayetleri olan bir önceki hadise nisbetledir. Netice olarak el-Hasen’in rivayetinde sadece Resûl-i Ekrem’in son iki rekatta bir de Fatiha okuduğu ilâvesi bulunmaktadır. el-Hasen’in Yezid b. Hârûn vası­tasıyla Hemmâm’dan yaptığı rivayette ise şu fazlalık da vardır; “İlk rekâtta (kıraati) birinci rekattan daha çok uzatırdı, ikindi ve sabah namazlarında da böyle yapardı”

Müellifin bu fazlalığı sadece Hemmam’a isnad etmesi, bu hadisi Hemmam’la beraber nakleden Ebân b. Yezid el-Attâr’m rivayetinde bu fazlalı­ğın bulunmadığı kanaatini uyandırıyorsa da aslında bu ilâve her ikisi tarafından da rivayet edilmiş, fakat Müslim senedi kısalttığı için bunların isimlerinden söz etmemiştir. Müslim’in sadece Ebân’ın lafızlarını, Buhârî’nin de sadece Hemmâm’ın lâfızlarını nakletmiş olmaları ihtimali de vardır.

Bu hadisle ilgili hükümler bir önceki hadisin izahında geçmiştir.[334]

800. …Ebû Katâde’den; demiştir ki: “Biz Resûlullah (s.a.)’ın (na­mazın birinci rekatını) bu şekilde (uzatarak) cemaatin, birinci rekatta yetişmesini arzu ettiği kanaatine vardık.”[335]

Açıklama

Ebû Katâde (r.a.) Resûl-i Zişân’ın namazın birinci rekatında ikinci rekata nispetle daha uzun okuduğuna dâir 798 ve 799 no’Iu hadisleri rivayet ettikten sonra bu hareketin hikmetini beyân için bu sözleri söylüyor. Buradan anlaşılıyor ki; içlerinde Ebû Katâde’nin de bulun­duğu cemaat, Resûl-i Ekrem’in birinci rekatta daha uzun okumasını, birinci rekata daha çok cemaatin yetişmesi arzusuna bağlamışlardır. 798 numaralı hadisin izahında da ifâde ettiğimiz gibi birinci rekatta insan daha dinç oldu­ğu için okunan âyet-i kerimeleri daha iyi dinler ve dolayısıyla mânevi bir ha­vaya kendisini daha çok kaptırır. Namazın özü sayılan ihlâs ve huşu kendisini daha çok sarar ama ikinci ve daha sonraki rekatlarda şeytanın vesvesesi in­sana arız olarak bu duyguların kaybolmasına sebeb olabilir.[336]

801. …Ebû Ma’mer’den; demiştir ki: Biz Habbab’a;

Hz. Peygamber (s.a.) öğle ve ikindi namazlarında Kur’ân okur muydu, diye sorduk. O da:

Evet, dedi. Biz;

Bunu nasıl anlıyordunuz? dedik;

Peygamber (s.a.)’in sakalının hareket etmesinden, diye cevap verdi.[337]

Açıklama

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki öğle ve ikindi namazlarında Fahr-i Kâinat Efendimiz sessiz okuduğu için okunan Kur’ân işitilmediğinden sahabe-i kiram (r.a.) hazretleri, öğle ve ikindi namazların­da Kur’ân okunup, okunmayacağı konusunda şüpheye düşmüşler ve bu me­seleyi huzur-i risâlet penâhîde en çok bulunmak şeref ve bahtiyarlığına eren ilk müslümanlardan Habbâb (r.a.) Hazretlerine sormayı uygun bulmuşlar: Metinde görüldüğü gibi Habbâb (r.a.) Hazretleri de onlara olumlu cevap ve­rerek bu mevzudaki şüphelerini izâle etmiştir. Buhârî şârihi Kirmânî’ye göre ise, sahâbe-i Kiram’ın bu mevzudaki şüphesi sadece Fatihadan sonra ne oku­nacağı mevzusuyla ilgiliydi. Ancak Resûl-i Ekrem’in sakalının hareket et­mesi öğle ve ikindi namazlarında Kur’ân okuduğuna hükmetmek için yeterli bir sebep değildir. Çünkü Resûl-i Zişânın sakalının hareket etmesi namaz içerisinde teşbih ve zikirle meşgul olmasından da ileri gelebilir. Bu bakım­dan sakalın bu hareketinin kıraatten ileri geldiğini kesinlikle ortaya koyabi­lecek bir delile ihtiyaç vardır. Her halde Habbâb (r.a.) Hazretleri bu namazları akşam, yatsı ve sabah namazları gibi sesli kılınan namazlara kıyas ettiği için bu hükme varmıştır. Bu ise yeterli bir delil değildir. Ancak bundan önce 798 numarada geçen hadisin, “Bazan da bize âyeti işittirirdi” cümlesi bu kıyasa ilâve edilirse işte o zaman, Resûl-i Ekrem’in öğle ve ikindi namazlarında da Kur’ân okuduğuna kesinlikle hüküm etmek mümkün olur.[338]

Bazı Hükümler

1. Öğle ve ikindi namazlarında da kıraat vardır.

2. öğle ye ikindi namazlarında kıraat sessizdir.

3. Cemaatin imamın hareketlerini gözleriyle takip etmesi caizdir. Nite­kim Mâliki âlimlerine göre ayakta iken secde edeceği yere değil, imamına bakar. Bu hadis bu meselede Malikîler için bir delildir. Onlar, “şayet ima­mın hareketlerini gözle takip etmek gerekmeseydi çenesinin hareket ettiğinin farkına varmak mümkün olmazdı” diyorlar. Hanefiyye ve Şâfiiyyeye göre ise, cemaatin ayakta iken secde yerine bakması sünnettir. Çünkü huşu’a en uygun hal budur. Nitekim “Ben nasıl namaz kılıyorsam, siz de öyle kılınız”[339] buyurularak namazda sağa sola, karşıya bakmak yasaklanmış­tır. Hz. Peygamber gibi namaz kılmak ancak namazı huşu içinde kılmakla gerçekleşir. Hanefilere göre rukû’da iken ayaklara, secdede iken buruna, teşehhudde iken kucağa bakmak lâzımdır. Ancak bundan Ka’be müstesnadır. Zira Ka’be’ye bakmak başlı başına bir ibâdettir.[340]

802. …Abdullah b. Ebî Evfâ[341] ‘dan rivayet edildiğine göre Pey­gamber (s.a.) öğle namazının birinci rekatında, ayak sesi duymaz olun­caya kadar kıyamda dururdu.[342]

Açıklama

Her zaman!ümmetini gözeten Fahr-i Kâinat Efendimiz ümmetinin kazanacağı büyük ecir ve sevabı hesaba katarak birinci rekatta okuduğu Kur’ânı ikinci rekata nispetle uzatmıştır. Hatta birinci re­kattaki bu okuma namaza gelmekte olan kimselerin ayak seslerinin iyice ke­silmesine kadar devam etmiştir. Bu hadis-i şerif sabah namazlarında olduğu gibi öğle namazlarında da birinci rekatta kıraatin ikinci rekâta nispetle daha uzun olacağını ifade etmektedir. Her ne kadar hadisin râvilerinden birinin kimliği bilinmediğinden dolayı hadis zayıf ise de 800 numaralı hadis-i şerif bu hadisi desteklemektedir. Nitekim İbn Ebî Şeybe’nin aynı senetle Ibn Ebî Evfâ’dan naklettiği bir hadiste de Resûl-i Ekrem (s.a.)’in ayak sesi işittikçe (kıraate devam edip) cemaati beklediği ifade edilmektedir. Biz bu mevzuda mezheplerin görüşlerini delilleriyle birlikte 798 numaralı hadis-i şerifin açık­lamasında verdiğimizden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[343]

125-126. Son İki Rekâtte (Kıraati) Kısa Tutmak

803. …Câbirb. Semure’den demiştir ki: Ömer (r.a.), Sa’db. Ebî Vakkâs’a;

“Gerçekten halk senden namaza varıncaya kadar her konuda şikâyet etmektedir, dedi. (O da):

Ben (namazın) ilk iki rekâtını uzatırım, son iki rekatini da kısa tutarım. Peygamber (s.a.)’in namazına uymakta kusur etmem diye cevap vecdi. (Hz. Ömer de):

Senden beklenen de budur, dedi.[344]

Açıklama

Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.) Kûfe’de vali iken câhil çöl arapları  tarafından Halife Hz. Ömer’e şikâyet edilmişti. Bu çöl arapları Hz. Ömer’in tabiriyle “namaza varıncaya kadar her mevzuda Hz. Sa’d’dan şikâyetçiydiler.” Hz. Sa’d aleyhindeki başlıca şikâyet onun namazı sünnete uygun olarak kıldırmamasıdır. Hz. Ömer bunu kendisinden sormuş Hz. Sa’d ona ikna edici cevabı vermişti. Kendisi Resûl-i Ekrem gibi ilk re­kâtta çok duruyor, son iki rekâtı hafif tutuyordu. Yani son iki rekâtta ya kıraati hazfediyor, yahut kıraati kısa kesiyordu. Onun sözünden kıraati haz­fettiğini (kaldırdığını) anlayanlar bu hadisi son iki rekatta kıraatin olmadı­ğına dair delil gösterirler. Son iki rekatta rıkaatı farz görenler ise, Hz. Sa’d’ın “hazfederim” sözünü “kıraati kısa keserim” mânâsına alarak bu hadisin kendileri için bir delil teşkil ettiğini söylerler.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bazı cahil çöl arabları her rekatta kıra­atin eşit miktarda okunacağını zannederek bu büyük sahabîyi Halife Hz. Ömer’e şikâyet etmişlerdi. Hz. Sa’d, aleyhinde vuku’ bulan bu ithamdan mü­teessir olarak, “namazı da bir takım bedevilerden mi öğreneceğim?” demişti.

Hz. Ömer, Sa’d’ın ikna edici sözlerini duyunca, “zaten bizim de senin hakkındaki kanaatimiz budur” veya “senden beklenen de budur” diye kar­şılık vermiş, memnuniyetini bildirmiştir.

Hz. Sa’d aleyhindeki ikinci iddia onun, gaziler arasında ganimetleri eşit dağıtmamasıydı. Gerçi ganimetin gaziler arasında eşit miktarda dağıtılması gerekir. Fakat devlet reisi veya vekili durumunda olan kimse, gördüğü bir maslahattan dolayı bazı gazileri taltif edebilir. Bu maslahatın sadece devlet yetkilisi tarafından bilinmesi yeterlidir. Fakat bedevilerin, özellikle hased ve garaz sahihlerinin bu gibi ince ve ilmî meselelere akıl erdirememesi gayet ta­biîdir. Üçüncü iddia onun halk arasında hüküm verirken adaleti gözetmedi­ği idi.

Bilindiği gibi Hz. Sa’d, İmam Mâlik’in ifadesiyle kıyamete kadar ken­disinden sonra gelecek olanların en adaletlisi idi. Onun için Hz. Sa’d, aley­hindeki bu iftiradan son derece müteessir olmuş ve iftiracı Üsâme’ye karşı ellerini kaldırarak “madem ki böyle söyledin, ben de vallahi senin aleyhine üç dua edeceğim dinle! İlahi senin bu kulun yalancı ise, bu sözü riya-süma için ayağa kalkıp söylediyse, ömrünü uzat, fakir kıl, fitnelere uğrat” dedi. Sonraları o adama halinden sorulduğu vakit, “Kocamış, fitneye uğramış, zavallı bir fakirim, Sa’d’ın duası bana isabet etti” derdi. Abudullah b. Umeyr der ki, “sonraları O’nu ben de gördüm, ihtiyarlıktan kaşları gözlerine sark­mış olduğu halde, yolda kendisine rast gelirdim. Kızlara sataşır, onları çim­dikler ve rüsvay olurdu.” Hakikaten iftiracı Usame b. Katâde halk arasında rüsvay olmuş, hem fakir düşmüştü, hem de bakmakla mükellef bulunduğu

On bir tane kızı vardı. Fitnesi kadın yüzündendi. Kadın sesi duyar duymaz hemen o tarafa döner, rezaletten haya etmezdi. Kendisini ayiplayanlara “ne yapalım Sa’d’ın duası beni böyle yaptı” derdi. Gençliğinde de her kopan fit­nede parmağı bulunurdu.

Hz. Sa’d’ın aleyhinde vuku bulan şikâyetler arasında O’nun güya gani­metlerden beşte birinin satışında bazı kişilere iltimasta bulunduğu, çarşıya yakın bir yerde bina ettiği köşküne, çarşının gürültüsünün kendisini rahat­sız etmemesi için tahtadan kapı yaptırmış olduğu, ava merakı yüzünden sa­vaşlara çıkmadığı gibi asılsız bir takım suçlamalar da vardı. Yalnız Hz. Sa’d’ın konağına kapı yaptırarak halk ile arasına bir engel koymuş olması padişah­ların hâline benzemek gibi olduğundan Hz. Ömer’in üzüntüsüne yol açmış­tı. Bundan dolayı konağın kapısının derhal sökülerek yıkılmasını emretmiş, görevli müfettişler konağa yapılan bu kapının dışında hiç bir iddianın doğru olmadığını tespit ederek Hz. Ömer’e bildirmişlerdir. Hz. Ömer yine aynı gö­reve devam etmesini Hz. Sa’d’a rica etmişse de Hz. Sa’d, bunu bir daha ka­bul etmemiştir.[345]

Bazı Hükümler

1. Üç veya dört rekâtli farzların ilk iki rekâtlarında kıraat farz, son rekatlarında ise, farz değildir. İmam Ebu Hanife ve onun görüşünü tercih edenler bu hadisi delil getirerek dört ve üç rekâtli farz namazların üçüncü-dördüncü rekâtlarında kıraatin farz olmadı­ğım söylemişlerdir. Bundan dolayıdır ki, “Hidâye sahibi ile diğer Hanefî ule­ması farz namazı kılan bir kimse hakkında “son rekatlarda isterse bir Fatiha okur, dilerse teşbih eder yahutta susar” demişlerdir. Bu görüş Hz. Ali, İbn Mes’ûd ve Âişe’den de rivayet edilmiştir.

2. Memurlarından biri şikâyet edilince yönetici, müfettiş göndererek şi­kâyeti yerinde tetkik ettirir. Müfettiş o yerin fazilet sahiblerinden olayı so­ruşturur.

3. Şikâyete maruz kalan kişi, şikâyet edildiği konuda, töhmetten kur­tulmak için etraflı bir savunma yapabilir.[346]

804. …Ebû Said el-Hudrî’den; demiştir ki: Biz Peygamber (s.a.)’in öğle ve ikindi (namazlarındaki) kıyamını tahmin ederdik. Öğlenin ilk iki rekatındaki kıyamını (meselâ) elif lam mim tenzîl Secde sûresi ka­dar, (yani) otuz âyet miktarında olduğunu tespit ederdik. Son iki re­kattaki kıyamını da bunun yansı kadar tahmin ederdik, İkindi (namazının) ilk iki rekatındaki kıyamını öğlenin son iki rekatı kadar tahmin ederdik. İkindinin son iki rekatındaki kıyamını da öğlenin son iki rekatının yarısı kadar tahmin ederdik.[347]

Açıklama

Bu hadis-i şerif öğle ve ikindi namazlarının ilk iki rekatlarında ne kadar Kur’ân okunacağını, kıyamın ne kadar uzatılacağını beyân etmektedir. îmam Nevevî diyor ki; “Ulemânın beyânına göre Resûl-i Ekrem (s.a.), namazı cemaatin durumuna göre uzun veya kısa kıldırırdı. Bazan namazı uzatmak istediği halde çocuk ağlaması gibi bir sebepten dolayı kısa keserdi.”

Bazıları Resûl-i Ekrem’in genellikle namazı uzatmadığını, namazı uzat­masının pek nâdir olduğunu söylerler ve “uzun kıldırması bunun caiz oldu­ğunu göstermek için, hafif kıldırması da efdal olduğunu bildirmek içindir” derler. Gerçekten Resûlullah (s.a.)’in cemaat içinde hasta, zayıf ve iş-güç sahibi kimselerin bulunduğunu sebep göstererek, namazı uzatmayı emretmesi de bunu gösterir. Netice olarak “sünnet olan namazı kısa kıldırmaktır” dene­bilir. Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, Sahabe-i kiramın tahminine göre Resûl-i Zîşân Efendimiz öğle namazının ilk iki rekatında Elif-Lâm-Mim Secde Sû­resi uzunluğunda otuz âyet, son iki rekatında ise, ilk iki rekatta okuduğu­nun yarısı yani on beş âyet kadar okurmuş. İkindi namazının ilk iki rekatında ise, öğle namazının son iki rekatında okuduğu kadar on beş âyet son ita re­katında da bunun yarısı kadar okurmuş.[348]

Bazı Hükümler

1. Bütün namazlarda ilk rekatın ikinciden uzun tutulacağını söyleyenler bu hadis-ı şerifi delil getiriyor­lar. Nitekim İmam Şafiî de bu görüştedir. Bazıları bütün rekatların birbiri­ne eşit olacağını söylemişlerdir. İmam Ebû Hanife ile Ebû Yûsuf’a göre yalnız sabah namazının ilk rekatı ikinci rekatından uzun tutulur. İkinci rekatı bi­rinci rekattan uzun tutmak ise, ulemânın ittifakıyla mekruhtur. Yalnız İmam Malik’in bunda bir sakınca girmediği rivayet olunur. Bir kimse gizli okuna­cak namazda unutarak aşikâr ve aşikâr okunacak namazda gizli okursa, İmam Ebû Hanife’ye göre, vacibi terk ettiğinden sehv secdesi lâzım gelir.

2. İkindi namazında okunan âyetlerin uzunluğu, öğle namazında oku­nan âyetlerin uzunluğunun yarısı kadardır. Öğle namazının ilk iki rekatında on beş, son iki rekatında da bunun yarısı kadar okunur.

3. Öğle ve ikindi namazlarının üçüncü ve dördüncü rekatlarında da Kur’-ân okunur. Öğle namazlarında ikindiye nispetle daha uzun Kur’ân okunmasındaki hikmet, öğle vaktinin uyku vakti olmasındandır. Birinci ve ikinci rekatlarda uzun sûreler okunmak suretiyle namaza ve özellikle ilk iki rekata yetişmeleri sağlanmış olur. Üçüncü ve dördüncü rekatlarda Resûl-i Ekrem’­in Kur’ân okuması bunun sünnet olduğunu beyân için değil de,caiz olduğu­nu beyân içindir. Hanefîlerin görüşü budur. Çünkü Resûl-i Ekrem öğle ve ikindi namazlarının son iki rekatında sadece Fatiha okurdu. Câbir b. Ab­dullah hadisi buna delildir.[349]

126-127 Öğle-İkindi Namazlarında Kıraatin Mikdarı

805. …Câbir b. Semure’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) öğle ve ikindi (namazlarında): surelerini ve bunlar kadar olan diğer sûreleri okurdu.[350]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, Resûl-i Zişân Efendimiz’in öğle ve İkindi namazlannda Tarık süresiyle Bürûc sûrelerini veyahutta bunlara denk uzunlukta olan evsat-i mufassal denilen surelerden birini okuduğu­nu beyân etmektedir. Biz 786 numaralı hadisin açıklamasında, sûrelerin uzunluk bakımından kısımlarını beyân etmiştik. Bilindiği gibi cemaate ağır gelmeyeceği bilinirse, imamın kıraati uzatması Hanefî mezhebine göre sün­nettir. Ağır geleceğini bildiği halde uzatması ise, mekruhtur. Diğer mezheb imamlarına göre de bazı şartların bulunması halinde durum böyledir. An­cak Hanefi ulemâsına göre, sabah ve öğle namazlarında Hücûrât’tan Bürûca kadar olan ve Tivâl-ı Mufassal denen sûreleri, ikindi ile yatsı namazlarında Bürûc’da Beyyine’ye kadar olan ve Evsat-i Mufassal denen sûreleri,akşam namazında da Beyyine’den Nâsâ kadar olan sûreleri okumak sünnettir. Ce­maatin durumuna göre daha uzun veya daha kısa okumak caizdir. Nitekim Resûl-i Ekrem’in bazı değişik uygulamaları bunun caiz olduğunu göstermek içindir. Bu mevzudaki diğer mezhep imamlarının görüşünü 794 no’lu hadis-i şerifin açıklama kısmında yazdığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[351]

806. …Câbir b. Semure demiştir ki: Resûlülallah (s.a.) güneş (tam tepe noktasından batıya doğru birazcık) kaydımı öğleyi kılardı ve aşağı yukarı Leyi suresi uzunluğunda bir sûre okurdu. İkindiyi de Öyle kıldırırdı. Ancak sabah namazını uzatırdı.[352]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte namazının güneşin tam tepe noktasından  biraz batıya meyletmesiyle giren ilk vaktinde, vakit geçirilmeden kılınmasının lüzumunu ifâde etmektedir.Müslim’in bu mevzudaki rivayeti ise şöyledir: “Peygamber (s.a.) öğle namazım güneş meylettiği zaman kılardı.” Hadis-i şeriften Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin öğleyi ve ikindiyi va­kit girer girmez, hiç beklemeden ve Leyi suresi gibi orta uzunlukta (Evsat-i Mufassal denilen) sûrelerden biriyle kıldırdığı anlaşılmaktadır.

Bu mevzudaki Hanefî Mezhebinin görüşü Hidâye isimli eserde şöyle özet­lenmektedir: Hazarda sabah namazının iki rekâtında Fatiha’dan sonra kırk yahut elli âyet kadar okunur. Kırk âyetten altmış âyete, altmış âyetten yüz âyete kadar okunacağına dair de hadisler vardır. Nitekim Müslim’in bu mev­zudaki rivayeti şöyledir:

“Resûlullah (s.a.) sabah namazında Kâf sûresini okurdu. Sabah nama­zından sonraki namazlarını daha hafif kıldınrdı.”[353] Ebü Burde’den riva­yet edildiğine göre; “Resûlullah (s.a.) in sabah namazında 60 âyetten yüz ‘ayete kadar okuduğu” olurmuş. İbn Hibbân’ın rivayeti, “Altmış âyetten yüz âyete kadar okurdu” şeklindedir. Hz. Abdullah b. Ömer’den gelen rivayet ise, şöyledir: “Peygamber (s.a.) bize Sâffât süresiyle namaz kıldırırdı.” Bu farklı rivayetlerin arası şöyle uzlaştırılmıştır: İsteksiz olan cemaata kırk âyetle kıldırılır, istekli olan cemaata ise, yüz âyetle kıldırılır. İkisi arasında olan cemaate ise, elli ilâ altmış kadar âyetle kıldırılır. Bu mevzuda gecelerin kısa­lığına veya uzunluğuna göre hareket edileceğini söyleyenler olduğu gibi, ce­maatin meşguliyetine göre de okunacak âyetlerin sayısının değişebileceğini söyleyenler de vardır. Öğle namazında okunacak âyetlerin uzunluğu sabah namazındaki okunacak âyetlerin uzunluğuna denk olmalıdır. Çünkü her iki namazın vakti de genişlik bakımından aynıdır. Mebsût’ta; “öğle vakti meş­guliyet vakti olduğu için cemaate bıkkınlık vermemek maksadıyla sabah na­mazından daha az âyet okunur” deniliyor. İkindi ve yatsı namazlarında okunacak âyetlerin uzunluğu da biri birine denk olmalıdır. Bu bakımdan bu iki vakitte Evsat-i Mufassal denilen Bürûc Sûresi’nden Beyyine Sûresi’ne kadar olan sûreler okunur.

Akşam namazında ise, Kısar-i Mufassal denilen Beyyine Sûresi’nden Nâs Sûresi’ne kadar olan sûreler okunur. Bu mevzuda asıl delil, Hz. Ömer’in Ebû Musa el-Eş’arî’ye gönderdiği, Abdurrezzak’ın Musannaf’ında rivayet edi­len şu mektuptur: “Sabah ve öğle namazlarında Tıval-ı Mufassal’! (Hucurat’tan Bürûc’a kadar olan sureleri) oku, ikindi ve yatsıda Evsat-ı Mufassalı (Büruc’dan Beyyine’ye kadar olan sureleri) oku, Akşam namazında da Kısâr-ı Mufassalı (Beyyine’den Nâs’a kadar olan sureleri) oku. Çünkü akşam acele kılınmalıdır. Bu bakımdan kısa okuyarak kıldırmak daha uygun olur. İkin­di ve yatsı namazlarını ise geciktirerek kıldırmak müstehabtır.”[354]

Konuya ait mezhep görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür:

1. Hanefilere göre, sabah ve öğle namazlarında tıval, ikindi ve yatsı namaz­larında kısar bölümlerinden sûreler okunmalıdır.

2. Şâfiîlere göre de, durum Hanefîlerinki gibidir.Yalnız cuma günü sa­bah namazının ilk rekatında Secde Sûresini ve ikinci rekatında İnsan Sûresi­ni okumak sünnettir.

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre öğle namazında okunacak sûreler, sabah namazında okunacak sûrelerden biraz kısa olmalıdır.

3. Mâlikîlere göre, sabah ve öğle namazlarında tıvâl, ikindi ve akşam namazlarında kısar ve yatsı namazında evsat bölümlerindeki sûreler okun­malıdır. Bunlara göre bunun hükmü sünnet değil mendubtur.

4. Hanbelilere göre, sabah namazında tıval, akşam namazında kısar, Öğle ile ikindi ve yatsı namazlarında evsat bölümlerindeki sureler okun­malıdır.[355]

Bazı Hükümler

1. Öğle namazını vakit girer girmez kılmak müstehabtır.Nitekim ulemanın büyük çoğunluğu da bu görüş­tedir. Ancak Hanefilere göre, bu hüküm kış günlerine mahsustur. Yazın sı­cak günlerde serinlik zamanına kadar geciktirmek müstehabtır.

2. Öğle ve ikindi namazlarında evsat-i mufassal denilen, Burûc ile Bey-yine arasındaki sûrelerden okumak sünnettir. Ancak bu mevzuda mezheb imamlarının görüşleri 794 numaralı hadiste geçmiştir. Burada tekrara lüzum görmüyoruz.

3. Sabah namazında Tıval-i Mufassal denilen Hucurât ile Bürûc arasın­daki uzun surelerden okumak sünnettir. Çünkü sabah namazı uyku ve gaf­let zamanıdır, Namazın uzatılması sayesinde insanlar cemaate yetişmek imkânını bulmuş olurlar.[356]

807. …İbn Ömer (r.a.) den; (rivayet edilmiştir ki) Resûlullah (s.a.) öğle namazında (kıyamdayken) secde etti sonra, ayağa kalktı, (bir miktar okudu) sonra da rükû’a vardı. Bunun üzerine biz O’nun Tenzîlü’s-Secde sûresini okuduğunu anladık.

(Râvî) İbn İsa dedi ki; Mu’temir’den başka hiç kimse, senedde Ümeyye’yi zikretmedi.[357]

Açıklama

Resûl-i Ekrem’in yaptığı söz konusu secde, tilâvet secdesidir.Kıraat esnasında secde âyeti geçtiği için hemen secdeye varmış ve ayağa kalkarak kıraatine devam etmiştir. Bilindiği gibi namaz içeri­sinde okunan tilâvet secdesinin edası fevridir. Bu bakımdan hiç zaman geçirmeden, secde âyeti okunur okunmaz secdeye varılması icabeder. An­cak o rekatta daha okunacak olan âyet sayısı üç veya üçten daha az ise, o zaman ayrıca bir tilâvet secdesi yapmaya lüzum kalmaz. Çünkü bu durum­da rüku secde yerine geçer. Abdullah b. Ömer (r.a.)’ın ifâdesinden anlaşıl­dığına göre gerek Resûl-i Ekrem (s.a.)’in secdeye varışından ve gerekse okuduğu âyetlerin bazılarının işitilmesinden dolayı, arkasında bulunan ce­maat Nebiyyi Zîşan Efendimizin Secde Sûresini okuduğunu anlamışlardır.798 numaralı hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi Peygamber (s.a.) namazda okuduklarının cemaate kapalı kalmaması için okuduğu sûrenin bir veya iki âyetini cemaate işittirirdi. Ancak gerek İbn Hacer’in Tehzîbu’t-Tehzîb isim­li eserinde ve gerekse İmam Nevevî’nin Takrîb isimli eserinde açıklandığı üzere bu hadisin râvileri arasında bulunan ümeyye kimliği belli olmayan bir kişi­dir. Bu kimsenin isminden sadece Mu’temir bahsetmektedir. Bu yüzden bu hadis zayıftır.[358]

Bazı Hükümler

1. Namaz içerisinde okunan tilâvet secdesinin hemen o anda edâ edilmesi vâcibtir.Namaz içerisinde geçen tilâvet secdesi okunur okunmaz hemen secdeye gidilir, secde edâ edildikten sonra ayağa kalkılarak kaldığı yerden kıraate devam edilir.

2. Öğle namazı gibi sessiz kılınan namazlarda da secde âyetlerini oku­mak caiz, nitekim Şafiî uleması bu görüştedirler. Fakat Hanefîlere göre cu­ma ve bayram namazı gibi kalabalık cemaatlerle kılınan namazlarla sessiz kılınan namazlarda secde âyetinin okunması mekruhtur. Çünkü cemaatin şaşırmasına sebep olur.[359] Cuma namazı gibi kalabalık cemaatle kılınan namazlardaki şaşırmanın sebebi cemaatin kalabalığıdır. Sessiz kılınan namazlardaki karışıklığın sebebi , imamın secde âyetini okuduğu için üzerine ti­lâvet secdesi vâcib olduğu halde cemaatin üzerine secde âyetini işitmediği için tilâvet secdesinin vâcib olmamasıdır. Bu durumda imamın secdeye gitmesi hâlinde cemaatin onu beklemesi gerekirken, cemaatin içinde bu hükmü bil­meyen bazı kimselerin de imamla beraber secdeye giderek karışıklığa sebep olmaları mümkündür.[360]

808. …Abdullah b. Übeydillah dedi ki: Beni Haşim gençlerinden oluşan bir toplulukla beraber Ibn Abbâs’ın yanma vardım. İçimizden bir gence dedik ki:

Sor (bakalım) İbn Abbâs’a Peygamber (s.a.) öğle ve ikindi na­mazlarında (Kur’ân) okur muydu? (O gene bu soruyu sorunca İbn Abbâs); “hayır, asla!” diye cevap verdi. Bunun üzerine İbn Abbas’a; “Belki de içinden okuyordu” denildi. O da “Tuh sana bu birincisi (olan hiç okumamak) dan daha fena! (Çünkü) O (s.a.) kendisine gönderile­ni tebliğle memur idi. Üç özelliğin dışında bizi diğer insanlardan ayırmadı:

1. Bize abdesti güzelce almamızı; 2. Sadaka yemememizi; 3. Eşe­ği ata çekmememizi emretti” dedi.[361]

Açıklama

Metinde geçen “şebâb” kelimesi genç anlamına gelen “şâb” kelimesinin çoğuludur. Bulûğ çağından itibaren otuz yaşına kadar olanlar genç sayılır. İbn Abbâs (r.a.)’a soru yönelten gencin ismi ha­dis kitaplarında açıklanmamıştır. Hz. İbn Abbâs’ın bu soruya “hayır hayır” diye iki defa üst üste cevap vermesinden maksadı Resûl-i Ekrem’in öğle ve ikindi namazlarında Kur’ân okumadığını kesinlikle ifâde etmektir. Daha önce de belirttiğimiz gibi İbn Abbâs gerçekten Resûl-i Ekrem’in öğle ve ikindi na­mazlarında Kur’ân okumadığını zannediyordu. Çünkü Hz. Peygamber’in sağ­lığında küçük bir çocuk olduğu için devamlı surette namazını çocuklara ayrılan saflarda kılmış ve bu yüzden de Fahr-i Kâinat’ın öğle ve ikindi namazların­da Kur’ân okumadığını zannetmiştir. Halbuki 805-807 numaralı hadisler ve bunların dışındaki pek çok sahih hadisler Resûl-i Zişân’ın diğer namazlarda olduğu gibi öğle ve ikindi namazlarında da Kur’ân okuduğunu ortaya koy­maktadır. Hz. İbn Abbâs’ın; “bu birincisinden daha fena; (çünkü) o kendi­sine gönderileni tebliğle memur bir kul idi” sözü, “O kendisine verilen emri başkalarına ulaştırmakla yani tebliğ vazifesiyle görevli bir kuldu. İnsanlara tebliğ ile görevli olduğu bir işi onlardan gizli tutması düşünülemez. Siz nasıl oluyor da Resûlullah’ın öğle ve ikindi namazlarında Kur’ân’ı insanlardan gizliyerek sessizce okuyabileceğine ihtimal veriyorsunuz? Sizin bu düşünce­niz Hz. Peygamber (s.a.) hakkında bir su-i zan, hatta büyük bir iftiradır. Buna nasıl cür’et ediyorsunuz? Gizli okuması hiç okumamasından daha sa­kıncalı!…” anlamına gelir.

Hz. Abdullah b. Abbas (r.a.) kendisine soru yönelten gencin Hz. Pey­gamber sülâlesinin dinî emir ve yasaklar karşısında diğer insanlardan tama­men farklı zannettiğini anladığı için Haşimî sülâlesinin üç meselenin dışında dinî hükümler karşısında diğer insanlardan farklı olmadığını hatırlatmak lü­zumunu hissetmiştir. Bu üç mesele şunlardır:

1. Abdesti çok güzel almalarıdır. Abdesti farz, vâcib ve sünnetlerine ri­âyet ederek almak yalnız Ehl-i Beyt’e has olan bir hüküm değildir. Bütün mü’minlere Şâmildir. Hz. Peygamber Ehl-i Beyti üzerinde titizliği ve onlara da aynı tavsiyeyi daha çok yapması dolayısıyla İbn Abbâs (r.a.) bu hususun kendilerine has olduğunu sanmış olabilir. “Her ne kadar bu durum önceleri Ehl-i Beyt’e farz idiyse de daha sonra neshedildi” diyenler de vardır.

2. Hâşimî sülâlesinin dinî emirler karşısında ikinci özel durumları sada­ka almamalarıdır. Bazıları, zekât, öşür, keffâret gibi farz olan sadakalar ha­ram olmakla beraber, vakıf malı ve nafile sadakanın da helâl olduğunu söylemişlerse de muhakk ik İbn Hümam, nafile sadakanın da haram oldu­ğunu söylemiştir ki, bu görüş hem Şafiîlerin hem de Hanefîlerin görüşüdür.

3. Peygamber (s.a.)’in sülâlesinin üçüncü özelliği, eşeği kısrakla çiftleştirmenin kendilerine haram oluşudur. Halbuki eşeği kısrakla çiftleştirmek diğer insanlar için mekruhtur.[362] Resül-i Ekrem’in ve sülâlesinin en büyük özelliklen mücâhid oluşlarıdır. Eşeğin kısrakla çiftleşmesiyle en kıymetli cihad vasıtası olan at nesli azalır ve tükenir. Eşekle kısrağın çiftleşmesinden doğacak katırda ise, atın özellikleri yoktur. Nitekim Tirmizî bu hadisi cihâd bölümünde nakletmiştir.[363]

Bazı Hükümler

1. Ehli Bevt’e sadaka almak caiz değildi.

2. Abdestin erkanına ve adabına riayet ederek alın­masının, Ehl-i Beyt için özel bir önemi vardır. Bununla ilgili hüküm yukarı­da açıklanmıştır.

3. Merkebin ata çekilmesinin caiz olmadığı, yine Ehl-i Beyt’e has olan bir hükümdür. Bununla ilgili tafsilât yukarıda verilmiştir.

4. Her ne kadar hadisin zahirinden öğle ve ikindi namazlarında kıraa­tin olmadığı anlaşıyorsa da gerçekte pek çok sahih hadis öğle ve ikindi na­mazlarında da kıraatin bulunduğunu ortaya koymaktadır.Doğru olan  da budur.[364]

809. …İbn Abbâs’dan; demiştir ki: Ben Peygamber (s.a.)’in öğle ve ikindi namazlarında (Kur’ân) okur muydu, okumaz mıydı bile­miyorum.[365]

Açıklama

Bundan önceki Resûl-i Ekrem (s.a.)’in öğle ve ikindi namazlarında hiç Kur’ân okumadığını kesinlikle ifâde eden İbn Abbâs hadisiyle, yine ibn Abbâs’dan rivayet edilen bu hadis, arasında her han­gi bir çelişki yoktur. Çünkü Hz. İbn Abbâs’ın başlangıçta Resûl-i Ekrem (s.a.)’in öğle ve ikindi namazlarında Kur’ân okumadığına kesinlikle inandı­ğı halde, sonradan Peygamber (s.a.)’in iki vakitte Kur’ân okuduğunu söyle­yen sahâbîleri dinleyince bu kuvvetli kanaatinin sarsılmış olması ve neticede bu iki vakitte Resul-i Ekrem (s.a.)’in Kur’ân okuyup okumadığı hakkında kesin birşey söyleyemeyeceğini ifade etmiş olması mümkündür. Hatta daha sonraları Resûl-i Ekrem’in bu iki vakitte Kuran okuduğuna dair sahâbîlerden işittiği rivayetler tevatür derecesine erişince, bu iki vakitte Kur’ân oku­nacağına kesinlikle inandığı söylenir.[366]

127-128. Akşam Namazında Kıraatin Miktarı

810. ….İbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edilmiştir ki, Ümrnu’1-Fadl binti’l-Hâris, İbn Abbas’ı “And olsun bir biri ardınca gönderilenlere” diye (başlayan Murselât; sûresini) okurken işitmiş ve (şöyle) demiş; “Ey yavrucuğum, şu sûreyi okumakla (gerçekten bu sü­renin okunuşunu) bana hatırlattın. Çünkü o sûre Resûlullah’ın akşam namazında okurken son işittiğim sûredir.”[367]

Açıklama

Ümmu’1-Fadl İbn Abbâs (r.a.)’ın validesi ve Resûlullah’ın zevcesi Meymûne (r.anhâ)’nın da kız kardeşidir. Resûlullah (b.a.)’ın son kez adı geçen sûreyi akşam namazında okurken işittiğini söyle­mektedir. Her ne kadar Resûlullah’ın son kıldığı namaz gibi anlaşıhyorsa da;Buhârî’nin rivayet ettiği Âişe hadisinde son kıldığı namazın öğle namazı olduğu açıklanıyor. Hadis ulemâsı bu iki hadisin arasını şöyle uzlaştırmışlardır: Hz. Âişe’nin rivayet ettiği hadis mescidde, Ümmu’l-Fadl’ın rivayet ettiği hadis ise, evinde imam olarak kıldığı son namazdır. Nitekim Nesâî’nin rivayetinde bu durum şöyle açıklanıyor:”Bize evinde akşam namazını kıldır­dı da Mürselât Sûresi’ni okudu. Ondan sonra Cenab-ı Hak ruhunu alıncaya kadar Resûl-i Ekrem (s.a.) bize bir daha namaz kıldıramadı.”

Tirmizî’nin rivayetinde Ummu’1-Fadl şöyle demektedir: “Resûlullah (s.a.) hastalandığında başını sarmış olarak çıkıp bize akşam namazını kıldırdı ve “el-Mürselât”ı okudu. Bir daha akşam namazı kılmadan vefat etti.

Tirmizî’nin bu rivâyetindeki “başını sarmış olarak bize çıktı” sözün­den maksat, Resûlullah’ın yattığı yerden içerdeki cemaatin bulunduğu yere çıkmasıdır. Bir numara sonra gelecek olan 811 no’lu hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem’in akşam namazında Tûr sûresi’ni okuduğu ifade ediliyor. Bütün bun­lardan anlaşılıyor ki, Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz namazı mü’minlerin hal­lerine göre kıldırmıştır. Onlarda namazın uzun olmasına dair bir arzu sezdiğinde namazı uzatmış, kendinin veya cemaatin bir özrü ortaya çıktığın­da kısa kesmiştir.

Tahâvî (öl.321) “akşam namazında kısa sûreleri okumak müstehabtır” demiş; Tirmizî de; “ulemanın bu hadisle amel ettiklerini’1 söylemiştir. Nite­kim süfyan es-Sevri, İbrahim en-Nehâî, Abdullah b. el-Mübârek Ebû Hani-fe, Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Ahmed b. Hanbel İmam Mâlik ve İshak Hazretleri de bu görüştedirler.

Kısa sûreler bilindiği gibi Hanefilere göre Beyyine Sûresinden aşağısı-dır. Şafiî, Mâliki ve Hanbelîlere göre de Duhâ Sûresi’nden aşağısıdır. Ak­şam namazlarında kısa sûrelerin okunması sünnettir. Ancak Mâlikilere göre mendubtur.[368]

811. …Cubeyrb. Mut’ım babası (Adîy) den; demiştir ki: Ben Pey­gamber (s.a.)’i akşam namazında Tûr Sûresi’ni okurken işittim.[369]

Açıklama

Hadisin zahirinden Resûl-i Ekrem (s.a.)’in akşam namazının birinci rekatında Tûr Suresi’nin bir kısmını, ikinci rekatında da kalan kısmını okuduğu anlaşılıyorsa da, aynı sûreyi her rekatta tekrarlamış olması da mümkündür. Hadis-i şerife bu şekilde mânâ vermek de müm­kündür. Nitekim 816 no’lu hadis-i şerifte de geleceği üzere Fahr-i Kâinat Efendimizin iki rekatta da aynı sûreyi okuduğu vâkidir.

Tahâvî ve İbnu’l-Cevzî’nin dediği gibi “Tur Suresi’ni okuyordu” cümlesinden bu sûrenin bir kısmını okuduğunu anlamak müm­kündür. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetleri okuyan bir kimse için “fa­lan kimse Kur’ân okudu” demek caizdir. Lâkin Buhârî’nin tefsir bölümünde Resûl-i Ekrem’in bu sûreyi akşam namazında sonuna kadar okuduğu açık­lanmaktadır. Nitekim Taberânî’nin rivayet ettiği Usâme b. Zeyd hadisi de Buhârî’nin rivayetini te’yid etmektedir. Dârekutnî’nin rivayetine göre Resûl-i Ekrem (s.a.)’in Tûr Suresi’ni okuduğu namaz akşam namazının sün­netidir.[370]Akşam namazında okunacak Kur’ân miktarı ve bunun hükmü ile ilgili açıklama bir önceki hadisin şerhinde geçmiştir.[371]

812. …Mervân b. el-Hakem’den; demiştir ki: Zeyd b. Sabit ba­na “Sen niçin akşam namazlarında Kısaru’l-Mıfassal (denilen kısa sû­releri) okuyorsun? Halbuki ben Resûlullah (s.a.)’ı akşam namazında en uzun iki sûrenin uzununu (Tûlâ et-Tuleyeyn) okurken görmüştüm” dedi. (Râvî İbn Ebi Müleyke) dedi ki (Urve’ye):

Tûla et-Tûleyeyn nedir? dedim:

(Biri) el-A’râf, (diğeri) de el-En’am’dır, dedi. (Ravi İbn Cureyc) eledi ki:

Ben İbn Ebî Muleyke’ye (bu iki uzun surenin hangi sureler ol­duğunu) sordum da, (hiç bir kimsenin rivayetine baş vurmadan) ken­diliğinden “el-Mâide ve el-A’raf tır” deyiverdi.[372]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte sözü geçen Mervân b. el-Hakem, Muâviye b Ebu Süfyân tarafından Medine’ye vali olarak gönderilmiş­ti. Valiliği esnasında akşam namazlarında hep kısa sûreler okuduğu için Zeyd b. Sabit (r.a.); “Sen neden akşam namazlarında hep kısa sûrelerden oku­yorsun? Ben Resûlullah (s.a.)’ı akşam namazında en uzun iki sûrenin uzununu okurken görmüştüm” diyerek O’nu ikaz etti. Bu iki sûrenin hangi sûreler olduğu diğer rivayetlerde kapalı kalmışsa da Ebû Davud’un bu rivayetinde A’raf ve En’am sûreleri olduğu açıklanmıştır.

“Tûlâ Tûleyeyn” kelimesi, ashab zamanında kullanılan bir terim iken tabiîn zamanından itibaren unutulmaya başlanmıştır. Aslında gerek âyet ve gerekse kelime bakımından en uzun sûre, Bakara Süresidir. Ondan sonra da âyet sayısı bakımından en uzun sûre A’raf süresidir. Bu bakımdan “tuleyeyn” kelimesinin tefsiri üzerinde ulemâ arasında dört ayrı görüş vardır: 1. A’raf ile Mâide, 2. A’râf ile En’am, 3. A’râf ile Yûnus, 4. A’râf ile Nisa.Fakat bu sayılan sureler içerisinde en uzun surenin A’raf Suresi olduğuna şüphe yoktur.

Netice olarak şunu söylemek mümkündür: Zeyd b. Sabit (r.a.) Peygam­ber Efendimiz’in cemaatin istekli anlarında akşam namazlarında A’raf Sûresi’nden mufassaldaki sûrelerden daha çok sayıda uzunlukta âyetler okuduğunu Mervân’a söyleyerek akşam namazında sadece kısa âyetlere bağlı kalmanın caiz olmadığını, cemaatin durumuna göre bazan A’râf gibi sûre­lerden, mufassal denilen kısa sûrelerden daha uzun bir bölümün okunabile­ceğini ve sünnette bunun da yeri olduğunu hatırlatmak istemiştir. Bu hadisi delil getirerek Resûl-i Ekrem’in akşam namazında A’raf Sûresini sonuna kadar okuduğunu iddia edenler olmuşsa da, bu mümkün değildir. Çünkü bu sûre mihrabda tertip üzere okunduğu zaman çok kısa olan akşam namazı vakti­ne sığmaz. Peygamber Efendimiz’in, cemaatin istekli olduğu zamanlarda ak­şam namazlarında Mürselât ve Tûr Sûresi gibi uzun sûreleri okuması bazan böyle uzun okumanın caiz olduğunu gösterirse dç namazı vaktinden çıkara­cak kadar kıraati uzatmak da caiz değildir. Nitekim Resûlullah’in akşam na­mazlarında “Kâfırûn Sûresi” ile “İhlâs Sûresini” okuduğunu İbn Mâce, îbn Ömer’den rivayet etmiştir.[373] Akşam ile yatsı namazlarında Leyi Sûresi ile Duhâ sûresini,oğle ile ikindi namazlarında A’la Gâşiyye sûrelerini okuduğu­nu da Bureyde b. el-Husayb el-Eslemî’den Bezzâr rivayet etmiştir.[374]

Bütün bu uygulamalara bakarak Hanefî Uleması “akşam namazların­da Resûl-i Ekrem’in Kısar-ı Mıfassal dışında kalan sûrelerden de okuması duruma göre bu sûreleri de akşam namazında okumanın caiz olduğunu gös­terir. Sünnet olduğunu gösteremez” demişlerdir. Delilleri de 790 no’lu hadis-i şeriftir.[375] Bazılarına göre de Resûl-i Ekrem’in bu uygulaması adı geçen sû­releri akşam namazında okumanın sünnet olduğunu gösterir. Sadece kısa sû­releri okumak sünnete muhaliftir.[376] Mufassal sûrelerle ilgili mezhep imamlarının görüşlerini 810 numaralı hadisin izahında naklettiğimiz için bu­rada tekrar etmeyeceğiz.[377]

128-129. (Akşam Namazında) Kısa Okunacağını Söyleyenlerin Delilleri

813. …Hişâm b. Urve (Hammâd’a) babası (Urve’don bahsede­rek); “Akşam namazında sizin okuduğunuz gibi (kısa sûrelerden olan) Ve’1-Âdiyâti’yi ve benzeri surelerden birini okurdu” dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu (haber), bir önceki hadisin hükmünün kal­dırıldığına delâlet eder. Ebû Dâvûd dedi ki: Bu daha doğrudur.[378]

Açıklama

“Musannif Ebû Dâvûd “bu haber, bir evvelki haberin hükmünü neshediyor” sözüyle, akşam namazlarında da orta veya uzun bir sûre okumanın İslânım ilk yularında caiz olduğunu ifâde eden bir önceki hadisin mevzumuzu teşkil eden bu hadis ile neshedildiğini söyle­mek istemektedir. Ancak İbn Hacer el-Askalânî müellifin bu sözüne itiraz ederek kendi görüşünün doğruluğuna 810 numaraları Ümmü’1-Fadl hadisi­ni delil getirerek şöyle diyor: “Müellif Ebû Dâvûd (r.a.) Urve’nin bu uygu­laması, uzun sûrelerin akşam namazında okunmasının neshedildiğine delâlet eder, demişse de nasıl delâlet ettiğini açıklamamıştır. Halbuki Hz. Peygamber’in akşam namazında Mürselât Sûresi’ni okuduğunu ifâde eden Ümmü’l-Fadl hadisi Hz. Peygamber’in kıldığı son akşam namazıyla ilgilidir. Bu böy­le olunca artık Hz. Peygamber’in vefatından sonra herhangi bir hükmün yü­rürlükten kaldırılması söz konusu olamaz.”

Bu hadis-i şerif akşam namazlarında Kısar-ı Mufassal denilen sûreler­den okumanın sünnet olduğunu söyleyen Hanefîlerin delilidir. Bu görüşte olan ulemâya göre Resûl-i Ekrem (s.a.)’in akşam namazlarında orta ve uzun mufassallardan okuması üç şekilde izah edilmiştir:

1. Resûl-i Ekrem İslâm’ın ilk yıllarında akşam namazlarında Evsat-i Mu­fassal ve Tival-i Mıfassaldan okumuşsa da sonraları bu uygulama neshedilmiştir. Delillerinden biri, üzerinde durduğumuz Urve hadisidir. Ancak’ bu görüş yukarıda da görüldüğü gibi İbn Hacer tarafından reddedilmiştir.

2. Resûl-i Ekrem (s.a.) akşam namazlarında okuduğu bu uzun sûreleri sonuna kadar okumamıştır. Bir kısmını birinci, kalanını da ikinci rekatta okumuştur.

Aksi görüşte olan ulemâ; “Buhârî’nin rivâyet ettiği Cübeyr b. Mut’im hadisinde Resûlullah’ın akşam namazında Tür Sûresi’ni sonuna kadar oku­duğu açıkça ifade ediliyor. Nesâî’nin Hz. Âişe’den rivayet ettiği hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.)’în akşam namazında okuduğu A’râf Sûresi’ni iki rekâtta bitir­diği beyân ediliyorsa da bir rekâtta bu sûrenin okunan kısmı yine de Kisâr-ı Mufassal denilen kısa sûrelerden çok daha uzundur” diyerek bu görüşü de tenkit etmişlerdir.

3. Resûl-i Ekrem’in bazan akşam namazlarında uzun sûreler okuması bazı hallerde böyle hareket etmenin caiz olacağını beyân etmek içindir. Yoksa sünnet olduğunu beyân için değildir.

Bu görüş bir önceki hadiste geçen Zeyd b. Sait’in akşam namazını kı­sa sûrelerle kıldıran Mervân’a itirazı delil getirilerek reddedilmiştir.[379]

814. …Şu’ayb’in dedesi (Abdullah b. Amr b. el-Âs) demiştir ki: Cemaate namaz kıldırırken Resûlullahdan işitmediğim küçük veya bü­yük mufassal hiç bir sûre yoktur.[380]

Açıklama

798 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Resûl-i Ekrem Efendimiz hafi kılınan namazlarda da hangi sûreyi okuduğunun bilinmesi için bir (veya iki) âyeti seslice okurdu. Bu sa­yede ashab-ı kiram Hz. Peygamber’in sessiz kılınan farz namazlarda bile ne okuduğunu kolayca öğrenirdi. îşte hadisin râvilerinden Hz. Şuayb’ın dedesi Abdullah b. Amr b. el-Âs, Resûl-i Ekrem’in arkasında devamlı namaz kıl­mak bahtiyarlığına eren ve o’nun her namazda okuduğu sûreleri tespit etme imkânını bulan sahâbîlerden biridir.

Hz. Abdullah’ın tespitine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.) farz namazları mu­fassal sûrelerin büyüğüyle de küçüğüyle de kıldırmıştır. Bu tespite göre, ce­maatin durumu mufassal denilen sûrelerden hangisini okumayı gerektiriyorsa, imam onu okur. Binaenaleyh musannif Ebû Davud’un da işaret ettiği gibi, bu hadis akşam namazında mufasal denilen sûreleri okumanın sünnet oldu­ğuna delâlet etmektedir. Ancak mufassal denilen sûrelerin hangi sûreler ol­duğu ve hangisinin uzun, hangisinin kısa olduğu konusu mezhep imamları arasında ihtilaflıdır.

Malikîlere göre, mufassaldan olan uzun sûreler Hucûrat’tan Nâzî’at’m sonuna kadar, orta sûreler Nâziat’ın sonundan Duhâ’ya kadar, kısa sûreler de Duhâ’dan Kur’ân-ı Kerimin sonuna kadar olanlardır.”

Şâfiilere göre uzun sûreler “Hucurât’tan Amme’ye kadar, orta sureler, “Amme’den Duhâ’ya kadar, kısa sureler de Duhâ’dan Kur’an-ı Kerim’in sonuna kadar olanlardır.

Hanbelîlere göre, Uzun sureler “Kâf” dan uAmme”ye Kadar, orta su­reler Amme’den Duhâ’ya kadar; kısa sûreler de Duhâ’dan Kur’an-ı Keri­min sonuna kadar olanlardır.

Hanefîlere göre ise, Hucurât’tan Bürûc’a kadar olan sûreler uzun; Burûc’dan Beyyine sûresine kadar olanlar orta; Beyyine’den Nâs suresine ka­dar olanlar da kısadır. Demek ki Resûl-i Ekrem (s.a.) cemaatle namaz kılarken kısa sûreler okumağa dikkat etmiş, ancak yalnız kıldığı namazlarda kıraati istediği kadar uzatmıştır. Bilhassa gece namazlarında çok daha uzunca oku­muştur.[381]

815. …Ebû Osman en-Nehdî’den rivayet edildiğine göre, kendisi İbn Mes’üd (r.a.)’un arkasında akşam namazı kılmış, (İbn Mes’ûd) İhlas Sûresi’ni okumuş.[382]

Açıklama

Bilindiği gibi dinî emirlerdeki adedler ve miktarlar içtihada konu olamazlar. Bu bakımdan herhangi bir sahâbînin namaz kılarken herhangi bir ölçüye göre hareket etmesi onun kendi görüş ve kanaati­ne bağlanamaz. Bilakis bu harekette Resûl-i Ekrem’in bir emrine veya tavsiyesine bağlı kalınır. Çünkü hiç bir sahâbînin teabbüdî denilen bu çeşit meşelerde kendi aklı ve görüşüne göre hareket edemeyeceği bilinen bir ger­çektir. Öyleyse mevkuf gibi görülen bu hadis hükmen merfu bir hadistir. Çün­kü îbn Mes’ûd Resûl-i Ekrem’den gördüğü için akşam namazında böyle îhlâs sûresini okumuştur. Görmeseydi okumazdı. Nitekim İbn Hibbân’ın rivayet ettiği bir hadisde Resûl-i Ekrem (s.a.)’in bir cuma gecesinde akşam namazı­nın birinci rekâtında Kâfirim sûresini, ikinci rekâtta da İhlâs sûresini oku­duğu ifade edilmektedir. Binaenaleyh bu hadis akşam namazının farzında kısa sûreleri okumanın daha faziletli olduğunu söyleyen Hanefilerin delilidir.[383]

129-130. Bir Sûrenin İki Rekâtta Da Okunması

816. …Muâz b. Abdillah el-Cuhenî’nin naklettiğine göre Cuhey-ne’li bir adam; “Peygamber (a.s.)’i sabah namazının her iki rekatinde de Zilzâl Sûresi’ni okurken işittiğini” söylemiş ve “unutarak mı, yoksa bile bile mi okudu bilenryoium” demiştir.[384]

Açıklama

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) Zilzâl   Sûresini bir kere birinci rekatta bir kere de ikinci rekatta olmak üzere sabah namazında iki kere oVumuştur. Ancak Resûlullah (s.a.) de­vamlı olarak her rekatta ayrı bir sûre okuduğunu bilen Cüheyne’Li sahâbî ilk defa olarak Resûl-i Ekrem’in sabah namazında bir sûreyi iki defa oku­ması karşısında “Acaba bilerek mi, böyle yaptı, yoksa unutarak mı?” diye tereddüde düşmüştür. Bu durumda Resûl-i Ekrem (s.a.) eğer, bir sûrenin iki rekatta da okunabileceğinin caiz olduğunu göstermek için bile bile böyle yap­tıysa, bunun herkes için caiz olduğu anlaşılır. Fakat unutarak böyle hareket etmişse, o zaman aynı sureyi iki rekatta da okumanın ümmet için meşru kılınmadığı fakat unutarak okumanın namaza bir zarar vermediği ortaya çıkar.

Ancak bu gibi durumlarda Resûl-i Ekrem’in her hareketinin ümmet için meşruluğunu kabul etmek gerekir. Çünkü Fahr-i Kâinat’ın her hareketinde asıl olan unutmak değil, şuurluluktur. Unutmak ise, arizi bir haldir. Nite­kim bu görüşten hareketle Mecelle’nin 9. maddesi şöyle tespit edilmiştir: “Sıfat-ı arızada asi olan ademdir.’* Bu durumda Resûl-i Ekrem sabah na­mazının her iki rekatında da Zilzâl Sûresini unutarak değil, bile bile oku­muştur. Ancak aksine bir delil bulunursa o zaman unuttuğuna hükmedilebilir.

Nitekim Ashâb-ı Kiram Resûl-i Zişân’ın da unutabileceğine hükmetmiş­lerdir. İleride gelecek olan 1020 numaralı hadis de buna delâlet etmektedir. Fakat bu unutma ResûM Ekrem’in tebliğ görevinin dışında söz konusu ola­bilir. Dinî bir esası bir Peygamber olarak tebliğ ederken yanılacak olursa, vahyle uyarılır. Kendi hâline bırakılmaz. Kendi beşeri davranışları ve hüvi­yeti içerisinde yanılma konusunda diğer insanlardan farksızdır. Bu hadisin bir râvîsinin bilinmemesi hadisin sıhhatine zarar vermez.Çünkü bu zat sa­habedir. Sahabelerin ise, hepsi adaletlidir.[385]

Bazı Hükümler

1. Hz.peygamber’in beşer olarak unutması caizdir.

2. Bir sureyi bir namazda tekrar tekrar okumak caizdir. Nitekim Hanbelî ve Hanefî mezheplerinin meşhur görüşü de budur. Mâlikî mezhebine ve Hanefi mezhebinden bazı âlimlere göre ise, kera­hetle caizdir. Şafiî mezhebine göre ise, bir namazda aynı sureyi tekrarlamak evlâ olanı terk etmek demektir.[386]

130-131. Sabah Namazında Kıraat

817. … Amr b. Hureys’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.)’in se­sini sabah namazında: “And ederim o (gece­leri) geri dön(üp aydınlık neşred)en akıp akıp yuvalarına giden (yıldız)lara”[387]  sûresini okurken işitiyor gibiyim.[388]

Açıklama

“İşitiyor griyim” sözü, anlatılan bir olayın veya haberin doğruluğuna inandırmak ve olayın iyi hatırlandığını ifade etmek için kullanılır.

Bu hadis-i şerif Resûl-i Ekrem’in sabah namazının farzında “tze’şşem-su kuvviret”(Tekvîr) Sûresini okuduğuna delâlet etmektedir.Bâzı ilim adam­larına göre bu sûre Tivâl-i Mufassaldandır. Bununla beraber Hz. Peygamber bazan da Kısar-ı Mufassaldan okurdu. Bu mevzu ile ilgili ve yeterli bilgi 806 numaralı hadisin “açıklama” kısmında geçtiği için burada tekrara lüzum gör­müyoruz.[389]

131-132.  Namazında [Fatiha'yı] Okumayı Terk Eden Kimsenin Durumu

818. …Ebû Said (el-Hudrî) (r.a.)’den; demiştir ki: Biz (namaz­da) Fatiha ile (beraber Kur’ân’dan) kolayımıza) geleni okumakla emrolunduk.[390]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazda Fatiha ile beraber bir miktar Kur’ân okumanın farz olduğuna delâlet ederse de Resûl-i Zişân Efendimiz’in, namaz kılmasını beceremeyen Hallâd b. Râfi’e, namaz kılmasını öğrettikten sonra “Kur’ân’dan kolayına gelen bir yeri oku” buyurduğunu ifade eden 856 numaralı hadisi şerif, farz olan şeyin Fatiha okumak değil, Kuran okumak olduğunu ortaya koyar. Nitekim Hanefî uleması bu görüş­tedir ki, bu görüş “Kur’an okunduğu vakit onu dinleyin ve susun”[391] mea­lindeki âyet-i kerimeye de uygun düşmektedir. Çünkü okunacak yerin tayin edilmesi işi zorlaştırmaktır. “Kolayına gelen bir yeri oku” emrine ters düşer. Fakat özellikle Fâtiha’yı sonra da bir surenin tamamını veya bir kısmı­nı okumak Hanefi ulemasına göre vâcibdir. Nitekim sadece Fatiha bile olsa Kur’ân-ı Kerim’den bir bölümü okumanın namazın sıhhati için yeterli olduğunu ifade eden 819 numaralı hadisri şerif de bu görüşü te’yid etmektedir. Ancak Şevkânî bu hadisten bahsederken, râvisi Ca’fer b. Meymûn’un Nesaî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Adiy tarafından tenkid edildiğini söylemişse de, sonradan Müslim, Ebû Dâvûd ve İbn Hibbân tarafından rivayet edilen; “Fatiha ile beraber bir miktar kur’ân okumayan kimsenin namazı yoktur” mealindeki 822 no’lu hadisin bu hadisi tasdik ve takviye ettiğini sözlerine eklemiştir. Şevkânî sözlerine devamla aynı hadisin Buhârî tarafından da il­letli olduğu gerekçesiyle tenkid edilmesine rağmen, İbn Seyyidinnâs’ın bu hadis hakkında, “Senedi sahih ve ricali sağlam bir hadistir” dediğini, İbn Mâce’-deki “her rekatta Fatiha ile birlikte bir sure okumayan kimsenin namazı yok­tur.”[392] mealindeki hadis-i şerifin de aslında bu hadisin sıhhatine bir delil sayılacağım ifade ettikten sonra sözlerini şöyle tamamlamıştır: “Gerçekten de bütün bu hadisler namazda Fatiha ile birlikte bir miktar Kur’ân okuma­nın vâcib olduğuna delâlet eder. “Bu bakımdan Fatiha kasten terk  edilecek olursa namaz caiz olursa da sahibi günahkâr olur”[393] çünkü; “namazda Fa­tihayı okumayanın namazı yoktur” mealindeki 822 no’lu hadisin anlamı Hanefîlere göre; “Fâtihasız kılınan namaz kâmil değildir” demektir. İmam Ebû Hanife’ye göre farz olan kıraatin miktarı ise, bir âyetten ibarettir. Âyetin kısa bir ayet olması ile uzun bir âyet olması arasında fark yoktur. îmameyne göre ise, ya uzun bir âyet veya üç kısa âyettir. Yine Hanefî ulemâsına gö­re, farz olan kıraatin yeri, farz namazlarda ilk iki rekat, nafile namazlarda ise her rekattir. Farz namazların üçüncü ve dördüncü rekatında ise, Fatiha okumak sünnettir. Fatiha yerine teşbih ile meşgul olmak veya tamamen sü­kût etmek de caizdir.

Şafiî uleması ise, yukarıda geçen “namazda Fâtiha’yı okumayanın na­mazı yoktur” mealindeki hadis-i şerife, “namazı sahih değildir” şeklinde mânâ verdikleri için “namaz kılan kimse ister yalnız, ister imamla beraber olsun, namazı da ister sesli ister sessiz olsun her rekatta Fatiha okuması farzdır” demişlerdir. Ahmed b. Hanbel’in görüşü ile Mâlikîlerden İbn Kinâne’nin gö­rüşü de böyledir.

Ancak Mâlikîlere göre dört rekatlı bir namazın üç rekatında okumak yeterlidir. Çünkü ekseriyet, kül makamına kâimdir. Bu bakımdan üç rekat­ta Fatiha okuyan kimse onlara göre dört rekatta da okumuş sayılır. Fâtiha’-nın her rekatta okunacağına dâir delilleri ise, aleyhissalâtü vesselam Efendimizin namaz kılmayı beceremeyen Hallâd b. Râfi’e ilk rekatta kıraati emrettikten sonra, “bunu namazın her rekatında yap” buyurduğunu ifâde eden 856 no’lu hadistir. Hanefî ulemasına göre farz namazlarda asıl olan iki rekâttır. Üçüncü ve dördüncü rekatlar sonradan ilâve edilmiştir. Hatta sefere çıkıldığı zaman bu rekatlar kılınmaz. Bu bakımdan farz olan kıraatla, vâcib olan Fatiha ve zamm-i sûrenin yeri farz namazlarda ilk iki rekat; nafilelerde ise, her rekattır. İmamın ardında cemaatle namaz kılan bir kim­senin Fatiha ve zamm-ı sûre okuyup okumayacağı hakkında ise üç ayrı gö­rüş vardır:

1. İmamın sessiz olarak kıldırdığı namazlarda imama uyan sessiz ola­rak Fatiha ve zamm-ı sûreyi okur, sesli namazlarda ise, Fâtiha’yı da zamm-ı sûreyi de okumaz. Bu görüş İmam Mâlik’e aittir. Delili ise, “Kur’ân okun­duğu vakit onu dinleyin ve susun”[394] âyet-i kerimesidir.

2. Sesli ve sessiz namazlardan her ikisinde de yalnız imam okur. İmama uyan okumaz. Bu görüş de imam Ebû Hanefe’ye aittir. Kitabdan delili (A’-raf 204) âyet-i kerimesi; sünnetten delili ise, îbn Ebî Şeybe’nin Ebû Hürey-re’den  rivayet  ettiği: imamın kıraati cema­ati için de geçerlidir.”[395]

3. Sessiz namazlarda imama uyan hem Fatihayı hem de zamm-ı sûreyi okur. Sesli namazlarda ise yalnız Fâtiha’yı okur. Bu görüş ise, İmam Şafiî’­ye aittir. Delili “Fatiha okumayanın namazı yoktur” mealindeki hadis-i şeriftir.[396]

Kimisi de sesli namazda imamın sesini işiten ile işitmeyeni birbirinden ayırarak, “işitmeyen okur, işiten okumaz” demiştir. Bu görüş de İmam Ahmed’in görüşüdür.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki “Kur’ân’dan kolayımıza gele­ni okumakla emrolunduk” hadis-i şerifi ise, Fâtiha’dan sonra bir miktar Kur’ân-ı Kerim okunması lâzım geldiğine delâlet etmektedir. Biraz önce bir münasebetle Hanefi ulemâsına göre Fâtiha’dan sonra okunacak sûrenin hük­münü ve miktarını açıklamıştık. Diğer mezheb imamlarına göre ise, Fâtiha’dan sonra öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarının farzlarında ilk iki rekatta Kur’­ân’dan bir miktar âyet okumak sünnettir. Okunması istenen en az miktar ise, Mâlikî ve Şafiî ulemâsına göre, kısa bir sure olabileceği gibi bir âyet ve­ya bir yarım âyettir. Hanbelî ulemasına göre ise, en az, -anlamı itibariyle-kendinden önceki ve sonraki âyetlere bağlı olmayan müstakil bir âyet olma­lıdır.[397] Nafilelerde ise her rekatta okumak Malikîlere göre mendub, Hanbelilere göre sünnettir. Şafiîlere göre ise, sadece ilk iki rekatta okumak sünnettir.[398]

819. …Ebû Hureyre (r.a.) dedi ki: Peygamber (s.a.) bana; “Haydi çık ve Fatiha ve ona ilâve edilecek bir şey ile de olsa ancak Kur’ân (okumak)la namazın (sahih) okluğunu Medine’de ilân et” buyurdu.[399]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazda sadece Kur’ân okunabileceğine, bunun dışında okunacak herhangi bir dua veya teşbih ile sahih olmayacağına delâlet etmektedir. Hadiste geçen, “Fatiha ve ona ilâve edilen bir şey” sözünden Fatihadan sonra okunacak sûrenin tayin edilmiş olmadı­ğı Fâtiha’dan sonra okunacak herhangi bir sûrenin namazın sıhhati için ye­terli olduğu anlaşılmaktadır. Ancak “Ezberinde Kur’ân varsa oku, yoksa Alla’a hamd et, ona tekbir ve tehlil getir” anlamındaki hadis[400] ile ileride gelecek olan 832 ve 855 no’lu hadis-i şerifler okumaya gücü yetmeyen kim­seleri bu hüküm dışında tutmaktadır. Bir önceki hadiste de ifâde ettiğimiz gibi Fâtiha’dan sonra sûre okumak namazın sıhhatinin şartı değildir, nama­zın kemâliyle ilgilidir. Nitekim Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği, “Her namaz­da kıraat vardır, Peygamber bize neyi duyurduysa, biz de size onu duyuruyoruz. Bizden neyi gizlediyse, biz de sizden onu gizleriz. Her kim Fâtiha’yı okursa bu ona yeter, kim de ondan fazla bir şey okursa o daha efdaldir”[401] hadisi de buna delâlet etmektedir. Buna göre namaz kılan kimse Fatiha ile beraber bir miktar da Kur’ân okumalıdır. Hanefî uleması bu ha­disi delil getirerek namazda Fatiha ile birlikte bir miktar da Kur’ân okuma­nın vâcib olduğunu söylemiştir. Ulemânın büyük çoğunluğu ise, bu hadisin râvisi Ca’fer b. Meymûn aleyhinde bazı tenkidler bulunduğunu iddia ederek bu hadisin zayıf olduğunu söylemişse de gerçekte Câ’fer b. Meymûn zayıf bir râvi değildir. Çünkü Zehebî Mîzân’l-İ’tidâl isimli eserinde onun hakkın? da “rivayet ettiği hadislere güvenilebilir bir râvidir” demektedir. Dârekutnî, İbn Adiyy, îbn Hacer, el-Hâkim, îbn Hıbbân ve İbn Şahin gibi âlimler de aynı şekilde bu râviyi tezkiye etmektedirler. Yine Fatiha okuma farzdır diyen ulemânın büyük çoğunluğu bir numara sonra gelecek olan “Fatiha ile ona ilave edilen bir şey okunmaksızın namaz olmaz.”[402] mealindeki hadise aykırı olduğunu söyleyerek bu hadisi tenkid etmek istemişlerse de Hanefî ule­ması 820 numaralı hadisteki “namaz olmaz” sözünün “sahih olmaz” anla­mında olmayıp “kâmil olmaz” anlamında olduğunu söyleyerek bu tenkide cevap vermişlerdir. Bu görüşlerine delil olarak da îbn Hibbân ile Dârekut-nî’nin rivayet ettikleri “İçinde Fatiha okunmayan namaz kâfi değildir.”[403] hadisini ileri sürmektedirler. Bu açıklamadan anlaşılıyor ki 819 numaralı hadis-i şerifteki olumsuzluk ifâdesi namazın sıhhati ile, 820 no’lu hadis-i şerifteki olumsuzluk ifâdesi ise, namazın kemâli ile ilgilidir.[404] Bu bakımdan iki ha­dis arasında bir çelişki söz konusu değildir.[405]

820. …Ebû Hureyre’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.), “Fatiha ve ona ilave olarak (Kur’ân’dan) bir şey okumaksızın namaz caiz değildir” diye ilân etmemi bana emir buyurdu.[406]

Açıklama

Bu hadis-i şerif muhtelif şekillerde rivayet olunmuştur.Nitekim bir önceki hadis-i şerif de bu hadisin rivayet edilen değişik bir şeklidir. Bu bakımdan bir önceki hadisin izahında da bu iki hadisin Hanefî uleması tarafından nasıl uzlaştınldiğını açıklamıştık. Bezzâr’m riva­yetinde; “Resûl-i Ekrem (s.a.) bir münâdiye emir buyurdu. O da nida etti” denilmiş. Bir rivayette “Kur’ânsız namaz caiz değildir” başka bir rivayette “her namazda kıraat vardır, velev ki FâtihatıTI-Kitab olsun” buyurulmuştur. Bu hadislerin hiçbiri Fatiha okumanın farz olduğuna delâlet etmezler.

Bilakis ekserisi o’nun farz olmadığım gösterir. Biri Fâtihasız namazın caiz olmadığına delâlet ederse, diğeri caiz olduğunu bildirir. İşte Hanefîler bun­ların her biriyle amel etmiş, hiç birini mühmel bırakmamışlardır. Çünkü on­lar mutlaka Kur*ân okumanın farz, Fatiha okumanın da vacip olduğu görüşündedirler.

Mevzumuzu teşkil eden hadiste geçen “Fatiha ve ona ilâve olarak (Kur’-ân’dan) birşey okumaksızın namaz caiz değildir” beyanındaki olumsuzluk, Hanefî ulemâsına göre, namazın sıhhati ile değil, kemâli ile ilgilidir. Ebû Hü-reyre’den rivayet edilen; “Ebû Hüreyre’ye; “Biz imamın arkasında bulunuyoruz” diyen oldu. Ebu Hüreyre de (ona); “onu içinden oku” dedi. mealindeki hadis[407] ile ilgili olarak İmam Nevevî, “bu hadisin manası Fâtiha’yı kendin işitecek kadar gizli oku” demektir mutaleasında bulunarak, “bu hadise göre imarna uyan kimseye okumak farzdır” demişse de, Hanefî ule­masından Ayni kendisine şu şekilde cevab vermiştir: “Bu hadisteki emir far-ziyyet ifâde etmez. Çünkü imama uyan kimseye Kur’ânMa susmak[408] emredilmiştir. Susmak gizlice okumak demek değildir. Bilakis kendi işite­cek kadar gizli okumak bile susmayı ihlâl eder. Binâenaleyh hadisden mu­rat,” imamın okuduğu Kur’ân’ı dikkatle dinle ve onun mânâsını düşün” demek olur. Hadisten muradın hakikaten gizli okumak olduğunu kabul et­sek bile, farziyete delâlet ettiğini kabul edemeyiz. Bununla beraber Hanefî-lerden bazıları ihtiyaten bütün namazlarda, bazıları da yalnız gizli okunan namazlarda cemaatin Fatiha okuyabileceğini söylemişlerse de bu görüş za­yıf bir görüştür. Bir takımları da imam Fatiha’da lâhn yaptığı zaman Fatiha okumanın ihtiyaten caiz olduğunu söylemişlerdir. Nitekim daha önce geçen, “İmam ancak kendisine uymak için tayin edilmişi ir. O okuduğu vakit siz susun” anlamındaki 604 no’lu hadis-i şerif de Hanefî ulemâsının görüşünü te’yid etmektedir. Cemaatin hiç birşey okumaması icabettiği hususunda Şâfiîlere karşı bir hüccettir. Aynı hadis “öğle ve ikindi namazlarında cemaat Fâtiha’yı okur” diyen İmam Mâlik aleyhinde de hüccettir. Gerçi bu hadisin son kısmı yani “o okuduğu zaman siz susun” cümlesi hakkında söz edilmiş, bir çok râvilerin bunu rivayet etmedikleri söylenerek bunun bir vehm oldu­ğu bile iddia edilmişse de bu iddia da doğru değildir. Bu ziyâdeyi Nesâî ve Beyhakî tahric ettikleri gibi İmam Müslim dahi sahih bulmuştur. Kendisine “onu niçin Sahih’ine almadın?” diye sorulunca, “ben bu kitaba kendimce sahih olan herşeyi almadım. Ben buraya ancak ulemânın ittifak ettikleri hadisleri aldım” cevabım vermiştir. Bununla beraber mezkur ziyâde Müslim’­in bazı nüshalarında mevcuttur.[409]

821. …Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Peygam­ber (s.a.), “Her kim namaz kılar da onda Fatiha okumazsa, o namaz eksiktir, o namaz eksiktir, o namaz eksiktir, tamam değildir’* buyur­muştur. (Ravi Ebû s-Sâib) dedi ki: Ben de:

Ey Ebâ Hüreyre bazan imamın arkasında bulunuyorum (o za­man da okuyacak mıyım)? dedim. Kolumu sıkıştırdı ve dedi ki:

Ey Fârisî (o zaman) onu içinden oku. Çünkü ben Hz. Peygam­ber (s.a.)’i şöyle buyururken işittim: “Aziz ve celil olan Allah buyur­du ki; ben namazı (yani Fâtiha’yı) kendimle kulum arasında ikiye böldüm. Yansı benim yansı da kullunundur. Kuluma istediği verile­cektir.” Peygamber (s.a.) devamla dedi ki: “(Fâtiha’yı) okuyunuz. (Çünkü) kul dediği zaman aziz ve Celil olan Allah; kulum bana ham etti, der.dedeğinde, Aziz ve Celil olan Allah; kulum beni sena etti, der: dediğinde; kulum beni yüceltti ve, bu (âyet) kulumla benim aramdadır der; deyince; (Allahü Teala’da) “Bu benimle kulum arasındadır. Hem kulumun dilediği şey ona verilecektir” buyurur. Kul dediği zaman da “işte bunlar da kulumundur. Hem kulumun dilediği onundur.” buyurur.”[410]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazda Fatiha okumak farz değil, vaciptir, diyen Hanefî ulemâsının delilidir. Hanefîlere göre Fatiha okumadan kılman namaz fâsid değil ama eksiktir. Bu hadis-i şerifte de Fatiha okumaksızın kılınan namazın fasit olduğu değil de noksan olduğu ifâde edi­liyor. Esasen Hanefî ulemâsı ibadetleri organları tam olan insana benzetmiş­lerdir. Farzlar bu ibâdetin kalbi durumundadır, sünnetlerse diğer organlar durumundadır. Müstehablar ise, insanın ziynetini ve güzelliğini teşkil eden kaş, kirpik, saç ve sakal durumundadır. Nasıl bir insan kalpsiz yaşayamazsa, farzı edâ edilmeyen bir namazın da vücûdundan söz edilemez, o namaz tamamen yok olmuştur. Ama bir el ve ayak durumunda olan sünnet, vâcib terk edilecek olursa, bu namaz noksandır, eksiktir. Nitekim besmele çekmek namazda sünnet olduğu için, onun terk edilmesini Resûl-i Ekrem (s.a.) bir organın kesilmesine benzetmiştir.[411]

Şafiî uleması ise, Hadis-i şerifte geçen “eksik” kelimesine fasit mânâsı vererek bu hadisin, “namazda Fatiha okumak farzdır” diyen Şâfiîlerin gö­rüşünü te’yid ettiğini söylemişlerdir.

Hadis-i şerifte geçen; “Ey Farisî (kardeşim) o zaman (yani imamın) ar-kasındayken de Fâtiha’yı içinden oku” cümlesine Şâfiîler sessizce okumak mânâsı verilirken, Hanefî uleması “Fâtiha’nın mânâsını düşün ve kalbin­den geçir” mânâsı vermişlerdir. Fakat bu cümlenin mânâsı “Fâtiha’yı ses­sizce oku” mânâsına gelse bile, bu cümle Ebû Hüreyre (r.a.)’nin kendi görüşünü ortaya koyar. Hanefî ulemâsına göre, bir meselede sahabenin gö­rüşleri farklı olursa bunlardan bir tanesi tercih edilir, başka bir görüşe yer verilmez. Bu bakımdan Hanefî uleması, bu meselede, imamın arkasında Fa­tiha okunmaz diyen Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’un görüşünü tercih etmiştir.

Bu hadis-i şerifte salât (namaz) sözü Fatiha mânâsında kullanılmıştır. Namazın içinde Fatiha bulunduğu için bu alâkadan dolayı mecazen “salât” kelimesiyle Fatiha kast edilmiştir. “Hamd” Allah Teâlâ hazretlerim fiilî sı­fatları ile, “temcîd” de celâl sıfatlan ile sena etmektir. Allah’ın her iki sıfat­ları ile öğmeye “sena” denilir. Besmelede bunların ikisi de vardır. Yani Rahman Allah’ın zatî sıfatına, Rahîm de fiilî sıfatına delâlet eder. Bundan dolayı bu sıfatlar Allah Teâlâ’ya mahsus olmuşlardır. Allah’dan başkasına isim olarak verilemezler.

“Fâtiha’yı kulumla kendi aramda yan yanya böldüm” cümlesini ule­mâ şöyle açıklamışlardır: Fatiha yedi âyettir, bunun ilk üç âyeti Allah Teâlâ’yı medh ve senadan ibarettir. Bu üç âyet şunlardır:

1. Hamd olsun Alemlerin Rabbi olan Allah’a, 2. Rahman, Rahim olan (Allah’a), 3. Din gününün sahibi ve mutasarrıfı olan (Allah’a). Bu âyetler sadece Allah’a aittir. Çünkü Allahü Tealaya medh ve senayı ve O’nun mutlak hakimiyetini dile getirmekten ibarettir.

Fâtiha’nın âyetlerinden üç tanesi de sadece kula aittir. Bunlar da Fâti­ha’nın 5, 6, ve 7. âyetlerini teşkil eden şu âyetlerdir: 5. Bizi doğru yola ilet, 6. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, 7. azaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” Görüldüğü gibi bu âyetler kula ait dualarından ibarettir.

Bu iki kısmın arasında bir âyet vardır ki, bu âyetin yarısı Allah Teâlâ’­ya medh ve sena ile yarısı da kulun duâ ve isteğiyle ilgilidir. Bu âyet de Fâti­ha’nın dördüncü âyetini teşkil eden “Yalnız sana ibâdet (kulluk) ederiz, yalnız senden yardım isteriz” âyetidir. Bu izah gösteriyor ki, hadis-i şerifte ifâde buyurulduğu gibi Fatiha sûresinin âyetleri mânâ iti­bariyle Allah ile kulu arasında ikiye bölünmüştür. Allah Teala bu âyetlerle dua eden kuluna istediğini vereceğini va’d etmiştir. Ayrıca bu hadis-i şerif besmelenin Fatihadan bir âyet olmadığım söyleyen ulemânın delilidir. Bes­mele ile ilgili bilgi 782 ve 784 numaralı hadis-i şeriflerin izahında geçmiştir.[412]

Bazı Hükümler

1. Fâtihasız kılınan namaz eksiktir.

2. Fatihanın fazileti pek büyüktür.

3. Hadis Besmelenin Fatihadan bir âyet olmadığına açık bir delildir. Bu da Hanefilerin, Malikîlerin ve İmam-i Evzâî’nin görüşüdür.

4. Şuurla namaz kılan ve okuduğunu bilen kimseler için büyük mükafaat vardır.[413]

822. …Ubâde b. Samit[414] (r.a.) Peygamber (s.a.)’in şöyle buyur­duğunu nakletmiştir: Fatiha ve (ona) ek olarak (bir  miktar Kuran) oku­mayan kimsenin namazı yoktur.

(Ravi) Süfyân b. Uyeyne) dedi ki: (Fatiha’ya ek olarak bir mik­tar da Kur’an okumak) yalnız başına namaz kılan içindir.[415]

Açıklama

Bu mevzuda 818 numaralı hadıs-ı şerifin açıklaması yeterli bilgi ihtiva etmektedir.Oraya bakılabilir.[416]

823. …Ubâde b. es-Samit’den; demiştir ki: Biz sabah namazında Peygamber (s.a.)’m arkasında bulunuyorduk. Resul-i Ekrem (s.a.) (Kur’ân) okudu. (Fakat Kur’ân okumak) kendisine, ağır gelmeye başladı. (Namazı) bitirince; “Her halde imamınızın arkasında siz de okuyorsunuz” buyurdu. Bize de:

Evet, ey Allah’ın Resûlu, hızlı bir şekilde (biz de okuyoruz), dedik.

“(Böyle) yapmayın, sadece Fâtiha’yı okuyun. Onu okumayan kimsenin namazı yoktur.” buyurdu.[417]

Açıklama

Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, sahâbe-i kiram hazretleri Resûl-i Ekrem’in emri olmaksızın kendi ictihadlarıyla namazda bir defa Resûl-i Ekrem’in arkasında Kur’ân okumuşlardır. Ancak okurken bazılarının çıkardığı fısıltılardan bunun farkına varan Fahr-i Kâi­nat Efendimiz; “Öyle zannediyorum ki, imamınızın arkasında siz de Kur’­ân okuyorsunuz. Bunu bir daha yapmayın, sadece Fatihayı okuyun” buyurarak onları bu işten men’ etmiştir.

Hattâbî, “burada Resûl-i Ekrem’in men’ettiği şey, sahâbe-i kira­mın sesli okumalarıdır. Fatihadan sonra bir sure okumayı men’etmiş olması ihtimali de vardır” demişse de, Mîrek, Hattabî’nin üzerinde durduğu birin­ci ihtimali zayıf bulmuş, ikinci ihtimalin isabetli olduğunu söylemiş ve sebe­bini de şöyle izah etmiştir: Eğer Resûl-i Ekrem bu sözüyle sesli okumayı nehyetmiş olsaydı, o zaman bunda Fâtiha’yı istisna etmesinin bir anlamı kal­mazdı.” Aliyyü’l-Kaari de aynı şekilde buradaki nehyin zamm-ı sûre oku­makla ilgili olduğunu söylemiş ve sözlerini şöyle bitirmiştir: “Şayet bu nehy, sesli okumakla ilgili olsaydı, Resul-i Ekrem “öyle zannediyorum ki” tabiri­ni kullanmazdı. Çünkü sesli okumuş olsalardı, o zaman Resûl-i Ekrem oku­duklarını kesinlikle duyacağı için “zan” ifâde edenbu tabiri değil de duyduğunu kesinlikle ifâde eden bir tâbir kullanırdı.”

İşte bütün bu ifâdelerden anlaşıldığına göre, Resûl-i Ekrem sabah na­mazı kıldırırken zamm-i sûre okuduğu esnada arkasında bulunan cemaatten bazılarının fısıltılarını duyunca zihni karıştığından onları zamm-i sûre oku­maktan nehyetmiş, sadece Fatiha okumalarına izin vermiştir. Çünkü Fatiha her zaman kolayca okunabilecek bir sûre olduğundan arkasmdakilerin de Fatiha okumaları herhangi bir karışıklığa sebep olmaz düşüncesinde idi. Bu sebeple imamın arkasında bulunan cemaatin de Fatiha okumasına izin veril­di. Cemaatin Fatiha okuması da karışıklığa sebeb olduğundan daha sonra imamın arkasında cemaatin Fatiha okuması izni de kaldırılmıştır.[418]

Ancak ulemanın büyükçoğunluğunagöre” Fatiha okumayan kimsenin namazı yoktur” cümlesinin anlamı, “bu namaz bâtıldır” demektir. Fakat bu cümle Dârekutnî ile İbn Hibbân’ın rivayetinde; “İçinde Fatiha okunma­yan namaz kâfi değildir”[419] şeklindedir. Hanefi ulemâsı, “Fatihayı okuma­yanın namazı bâtıl değil, yalnız vacib terkedildiği için sevabı noksandır” demişlerdir. Ayrıca Hanefi ulemasının, “Kur’an okunduğu zaman onu din­leyin ve susun”[420] mealindeki âyet-i kerimeyi kendi görüşlerinin doğruluğu için delil getirdiklerini 818 no’Iu hadisin izahında söylemiştik. Bir de Hanefî uleması Dârekutnî’nin rivayet ettiği; “kim imamın arkasında kılıyorsa ima­mın okuması onun için de kıraattir”[421] mealindeki hadis-i şerifi de kendile­ri için delil olarak ileri sürmüşlerdir. Fakat bu hadise zayıf diye itiraz edenler de olmuştur. Halbuki bu hadisi ashab-ı kiramdan Câbir b. Abdullah, Ab­dullah b. Ömer, Ebû Said el-Hudrî Ebû Hureyre, Abdullah b. Abbâs ve Enes b. Mâlik (r.a.) Hazretleri rivayet etmişlerdir. Gerçi bu rivayetlerin her biri ayrı ayrı tenkit edilmiştir. Fakat aynı hadisin bir çok tarikleri daha vardır. Bunlardan biri sahihdir ve bizzat imam Ebû Hanife (r.a.)’den rivayet edil­miştir.

Bununla beraber bu mevzuda Ebû Hanife (r.a.) Hazretlerine mezheb taassubuyla dil uzatanlar olmuşsa da Aynî merhum bunlara gereken cevabı vermiş ve daha itidalli olmaları gerektiğini söylemiştir.

Ayrıca imamın arkasında cemaatin bir şey okumayacağı sahabenin bü­yüklerinden 80 zat tarafından rivayet olunmuştur. Aliyyü’l-Mürteza ve Abâdile-i Selâse denilen Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ud (r.anhum) Hazretleri bunlar arasındadır. Bu sebeble Hidâye sa­hibi “imamın arkasında bir şey okunmayacağına dair sahabe icma etmişlerdir” demiştir.[422] Abdullah b. Zeyd b. Eslem’in babasından rivayet ettiği bir ha­diste; “Resûlullah (s.a.)’in ashabından on tanesi imamın arkasında Kur’ân okumaktan şiddetle nehyederlerdi. Bunlar Ebû Bekr es-Sıddîk, Ömer el-Faruk, Osman b. Affân, Ali b. Ebî Tâlib, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Abdullah b. Mes’ûd, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas (r.a.) Hazretleri idi” denilmektedir. Hatta Sa’d b. Abbas ile Hz. Ömerin; “imamın arkasında okuyanın ağzına taş doldururum” dedikleri İbn Mes-ud Hazretlerinin de “ağzına toprak dolsun” dediği rivayet olunur.[423]

Biz bu mevzuda mezhep imamlarının görüşlerini 818-820 numaralı hadis-i şeriflerin izahında yazdığımız için burada tekrar etmiyoruz.[424]

824. …Nâfi’b. Mahmud b. er-Rebî el-Ensârî (r.a.)’den; demiştir ki: Ubâde b. es-Sâmit (bir defasında) sabah namazında geç kalmıştı. Bunun üzerine Müezzin Ebû Nuaym namaz için tekbir aldı ve cemaa­te namaz kıldırmaya başladı. (Derken) Ubâdetu’bnu’s-Sâmit çıkageldi. Ben de beraberinde idim. Nihayet biz de Ebû Nuaym’ın arkasında saf olduk. Ebû Nuaym sesli okuyordu. Ubâde (de) Fatiha Sûresi’ni okumaya başladı. Ubâde’ye (namazdan) çıkınca; “Ebû Nuaym sesli okurken, senin de Fâtiha’yı okuduğunu işittim” dedim. Ebâde;

“Evet (haklısın) Resûlullah (s.a.) bize aşikâr okuduğu namaz­lardan birisini kıldırdı ve (cemaatin okuyuşu sebebiyle) kıraatte güç­lük çektiği bu) namazdan sonra bize dönerek: “Ben sesli okuduğum zaman siz de okuyor musunuz?” buyurdu. Birimiz,

Biz bunu yapıyoruz, dedi. Bunun üzerine; “hayır (öyle) olmaz, ben de (kendi kendine) “ne oluyor da okuduğu Kur’ân’a ortak olunuyor” diyordum. Ben aşikar okudum mu, siz hiç bir şey, okuma­yın, yalnız ümmü’l-Kur’ân müstesna” buyurdu.[425]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, imama uyan kimsenin sesli namazlarda da Fatiha okuması lâzım geldiğini söyleyen ulemânın delilidir. Daha evvelce de beyân ettiğimiz gibi bu mevzuda üç görüş vardır:

1. İmamın sessiz olarak kıldırdığı namazlarda imama uyan kimse, ses­siz olarak Fatiha ve zamm-i sûreyi okur, sesli namazlarda ise Fatihayı da zamm-ı sûreyi de okumaz. Bu görüş İmam Mâlik’e aittir. Delili ise, “Kur’-ân okunduğu vakit onu dinleyin ve susun.”[426] âyeti kerimesidir. Bilindiği gibi bu hadis haberi vâhiddir. Haber-i vahid ise, haber-i mütevâtir olan âye­ti nesh veya tahsis edemez.

2. Sesli ve sessiz namazların her ikisinde de yalnız imam okur. İmama uyan kimse okumaz. Bu görüş de İmam Ebû Hanefe’ye aittir. Kitabdan de­lili (el-A’raf (7), 204) âyeti kerimesi, sünnetten delili ise, İbn Ebî Şeybe’nin Ebû Hüreyre’den rivayet ettiği: “Kim imamın arkasında kılıyorsa, imamın okuması onun için de kıraattir.”[427] hadis-i şerifidir. Aynı hadisi Dârekutnî’de Abdullah b. Şeddâd dan rivayet etmiştir.[428]

3. Sessiz namazlarda imama uyan hem Fatahi’yı hem de zamm-ı sûreyi okur. Sesli namazlarda ise, yalnız Fatiha’yı okur. Bu görüş de İmam Şafiî’­ye aittir. Delili ise,”Fatiha oku­mayan kimsenin namazı yoktur” mealindeki 823 no’lu hadistir. Ancak bilindiği gibi Hanefî uleması, Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilen bu hadisi, İbn Hıbbân’ın rivayet ettiği “içinde Fatiha okunmayan namaz kâfi değildir”[429] anlamındaki hadise ba­karak, “Fatiha okumayan kimsenin namazı kâmil değildir” mânâsına anla­mışlar ve yalnız başına namaz kılan kimse için Fatiha okumak vâcib demişlerdir. İkinci maddede açıklandığı gibi, imamın arkasında bulunan kim­senin de Fatiha okumasına lüzum görmemişler ve bunu mekruh saymışlardır.

Ancak namazda imamın arkasında bulunan kimsenin de Kur’ân oku­yacağı görüşünde olanlardan bazıları bu halde Fâtiha’nın ne zaman okuna­cağı mevzuunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları “imam âyet aralarında durdukça cemaat Fatiha’yı okuyarak tamamlar” derken, bazıları da “imam Fatiha’yı okuduktan sonra durduğunda cemaat Fatiha’yı okur” demiştir. İmamın Fâtiha’dan sonra duracağı konusu 777 numaralı hadis-i şerifte açıklanmıştır. Son olarak şunu belirtmek isteriz ki, açıklamakta olduğumuz hadisin râvile-rinden Nâfi’b. Mahmûd, İbn Abdilberr’e göre kimliği bilinmeyen bir kim­sedir. Takrîb sahibi de aynı görüştedir. Bu bakımdan bu hadis zayıftır. İbn Hibbân ise bu râviyi güvenilir râviler arasında saymıştır.[430]

825. …er-Rebi’b. Süleyman’ın rivayeti olan önceki hadisin bir ben­zeri de Mekhûl vasıtasıyla Ubâde (b. Sâmit) radiyellahü anh’dan nak­ledilmiştir. (Bu hadisi Mekhul’den nakledenler) dediler ki, Mekhûl, akşam, yatsı ve sabah namazında her rekatta içinden Fatiha okurdu. (Bir defasında) O, “İmam sesli okuduğu vakitte, Fatiha okurken, sus­tuğu anlarda sen de (Fatiha’yı) gizlice oku. Eğer susmazsa ondan ön­ce veya onunla beraber veya sonra oku (yabilirsin). Hiç bir zaman onu (okumayı) terk etme” dedi.[431]

Açıklama

Bu haberden anlaşılıyor ki Mekhûl, sesli kılman akşam, yatsı ve sabah namazlarında imamın arkasında bulunan cemaatinde Fâtiha’yı gizlice okuması lâzım geldiği görüşündedir ve kendi de böyle yapmaktadır. Esasen hadis-i şerifte geçen kelimesi emir olarak “sen oku” manasına geldiği gibi muzârî mütekellim olarak “ben okurum” manasına da gelebilir. Müeliif Ebû Dâvûd bu hadisi nakletmekle şunu de­mek istiyor; Mekhûl’e göre, imamın arkasında bulunan kimsenin Fatiha’yı imamın Fatiha’yı okuduktan sonra susması anında okuması daha faziletli­dir. İmamın Fatiha’dan sonra sukut etmesi mevzuu 777 numaralı hadiste geçmişti. Nitekim Şevkânî’nin Neylu’I-Evtâr isimli eserinde beyân ettiğine göre “İhtiyata uygun olan Fatiha’yı imamın sustuğu anlarda okumaktır. Bu­nunla beraber imamla beraber okuması da caizdir.”[432]

Her ne kadar bu haber imamın arkasında bulunan kimsenin cehri na­mazlarda da Fatiha’yı okuyacağına delâlet ediyorsa da Fatiha*mn gizli veya açıktan okunacağına dair bir işaret taşımamaktadır. Ancak Beyhakî ve Ta-berânî’nin Enes’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerif imamın arkasında bu­lunan cemaatin Fatiha’yı gizlice okuması gerektiğini ifâde etmektedir.[433] Konu 818 numaralı hadisin şerhinde açıklanmış bulunmaktadır.[434]

132-133. İmamın Aşikâre   Okuduğu Namazlarda Fatiha Okumayı Mekruh Sayanlar(In Delilleri)

826. …Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Peygam­ber (s.a.) sesli okuduğu bir namazdan sonra:

“Demin biriniz benimle beraber okudu mu?” buyurmuş. Bu­nun üzerine bir adam:

Evet, ey Allah’ın Resulü, diye cevab vermiş, (Resûl-i Ekrem de şöyle) buyurmuş:

“Ben de neden kıraatim karışıyor diyordum.”

Halk, Resûlullah (s.a.)’den bunu duyunca bir daha Resûl-i Ek­rem’in aşikâre okuduğu namazlarda O’nunla beraber okumayı bı­raktılar.[435]

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu İbn Ükeyme hadisini Ma’mer, Yûnus ve Üsâme b. Zeyd, Malik’in (rivayet ettiği hadisin) mânâsına uygun ola­rak ez-Zührî’den rivayet ettiler.[436]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen “kendi kendime diyorum ki” cümlesi çeşitli manalarda kullanılır;

1. İnsan kendisinin hoşlanmadığı bir işi yaptığı zaman kendi kendine kızarak “ben niçin böyle yaptım?” der.

2. Sevmediği bir işi yapan kimseyi gördüğü zaman bu işi beğenmediğini ifâde etmek için; “bana niçin eziyet ve haksızlık ediliyor” tabirini kullanır.

3. Sebebini anlayamadığı bir işle karşılaşınca da “aca­ba bu işin sebebi nedir?” İşte hadisi şerifte “bana ne oluyor? niçin” kelimesi bu üçüncü manada kullanılmıştır.

tabiri ise.”okuduğum Kur’ân’a katılan karışanlar oluyor ve onların sesi benim sesimi bastırıyor” gibi anlamlara gelir.[437] Buna göre “Ne­den kıraatim karışıyor?” sözünün manası; “Ben okurken siz de okudunuz mu? Bu iki okuyuş birbirine karışıyor, sanki bana Kuran münazaa ediyor­muş gibi geliyor” demektir.

“Halk bunu duyunca bir daha Resûl-i Ekrem’in aşikâre okuduğu na­mazlarda onunla okumayı bıraktılar” sözünün mefhûm-ı muhalifi, Resülullah’ın sesli okuduğu namazlarda okumayı bıraktılar ve sessiz okuduğu namazlarda ise, yine okumaya devam ettiler, demektir. Ulemanın çoğunlu­ğu ile Hanefi mezhebinden imam Muhammed bu görüştedir. Ancak bir önceki hadiste açıkladığımız gibi, bazılarına göre imamın sustuğu yerlerde cemaat Fâtiha’yı okur ve tamamlar denmiştir. Delillerin münakaşası için 818 numa­ralı hadise müracaat edilebilir.

Ancak Resûl-i Ekrem’in arkasındakileri okumaktan nehyetmesine se­bep okuyuşuna karışılması, iştirak edilmesi ve Kur’ân konusunda onunla mü­nazaa ediliyormuş gibi bir duruma düşülmesi olduğu düşünülürse, bu durum cehrî namazlarda olduğu kadar gizli okunan namazlarda da bulunduğu bir gerçektir. İşte Hanefi uleması meseleye bu açıdan bakarak gerek cehrî ve gereksc hafi okunan namazlarda imamın arkasında bulunan cemaatin Kur’ân okumasını mekruh saymıştır.

Yine hadis âlimlerine göre “Halk Resûl-i Ekrem’den bunu duyunca bir daha Hz. Peygamber’in aşikâre okuduğu namazlarda onunla okumayı bı­raktılar.” cümlesi, Resûl-i Ekrem’e ait değil, râvilerden birine aittir. Bilin­diği gibi bu şekilde râvî tarafından hadise katılan bu gibi sözlere “müdrec” denilir. Ulemâ bu sözün kime ait olduğu üzerinde de durmuş, kimisi bu sö­zün Zührî’ye ait olduğunu söylerken kimisi de bu sözün Ebû Hureyre’ye ait olduğunu söylemiştir. Bezru’l-mechûd sahibi bu sözün Ebû Hureyre (r.a.)’ye ait olduğunu delilleriyle isbat etmişler.[438] Her ne kadar Tirmizî bu hadisin Hasen olduğunu söylemişse de Nevevî’ye göre bu hadisin zayıflığında ulemâ ittifak etmişlerdir. Çünkü İbn Ukeyme kimliği meçhul bir kimsedir. Fakat Nevevî’nin “Bu hadisin zayıflığında ittifak edilmiştir” sözünü ihtiyatla kar­şılamak gerekir. Çünkü İbn Hıbbân bu hadisin sahih olduğunu söylediği gi­bi, Muhammed b. Yahya, Buhârî, Ebû Dâvûd gibi muhaddisler sadece “Halk Resûl-i Ekrem’den bunu duyunca bir daha Resûl-i Ekrem (s.a.)’in aşikâre okuduğu namazlarda onunla birlikte okumayı terkettiler” cümlesinin müdrec olduğunu söylemişler. Hadisin Peygamber’e ait olan esas metninin zayıf olduğuna dair her hangi bir söz söylememişlerdir. Bu durumda Nevevî’nin “bu hadisin zayıflığında ittifak vardır” sözü, isabetli değildir. Çünkü aksini söyleyen de vardır.[439]

827. …Said b. el-Museyyeb dedi ki; Ebû Hureyre (r.a)’yi “Pey­gamber (s.a.) bize bir namaz kıldırdı. Sabah namazı olduğunu sanırız” derken ve bir önceki hadisin manasını “neden kıraatime karışılıyor?” sözüne kadar naklederken dinledim.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Şeyhim) Müsedded, rivayetinde Ma’mer’in, ‘ ‘halk bir daha Resûlullah (s. a.) ‘in sesli okuduğu namazlarda okuma­yı bıraktılar” dediğini söyledi. (Diğer şeyhim) İbnu’s-Serh (ise), Ma’mer ve Zührî vasıtasıyla Ebû Hureyre’nin, “Halk (buna) son verdi” dediğini nakletti. (Bu şeyhlerin) arasında bulunan (diğer şeyhim) Ab­dullah b. Muhammed ez-Zuhrî de Süfyân ‘in (şöyle) dediğini söyledi: “Zührî, (neden kıraatime karışılıyor?” cümlesinden sonra) bir söz söy­ledi ama onu işitemedim fakat bunu orada bulunan Ma’mer’e sordum, o da cevab verdi:” Zührî “Halk bu işe son verdi” dedi.

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu hadisi bir de Abdurrahmân b. İshak, Zührî’den rivayet etmiştir. (Ancak Zührî’nin) hadisi, “neden benim kıra­atime karışılıyor” sözüne kadardır, (gerisi yoktur).

Bu hadisi el-Evzât de Zührî’den rivayet etmiş (ve) bu (rivayet et­tiği) hadiste Zührî’nin (şöyle) dediğini nakletmiştir:

“Müslümanlar bu hadiseden ibret aldıklarından, (Peygamber Efendimiz) bir daha sesli okuduğu zaman onunla beraber okumaz ol­dular.”

Ebû Dâvûddedi ki: “Ben, Muhammed b. Yahya b. Fâris’in: “Bu­na son verdiler, sözü, ZührVnin sözüdür” dediğini işittim.”[440]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’un bütün bu talikleri nakletmekten maksadı, “buna son verdiler” sözünü, şeyhlerinden bazılarının ken­disine, “Ebû Hureyre’ye ait bir söz” olarak naklederken bazılarının da “ez-Zuhrî’ye ait bir söz” olarak naklettiğini ifâde etmektir. Netice olarak bu ih­tilâfı şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Müsedded bu cümleyi Ma’mer’in sözü olarak nakletmiştir.

2. Îbnu’s-Serh ise, Hz. Ebu Hureyre (r.a.) nin sözü olarak nakl etmiştir.

3. Abdullah b. Muhammedi’z-Zührî bu sözü Zührî’nin bir sözü olarak nakletmiştir.

Görünüşte böyle bir ihtilâf varsa da aslında bu söz Ebû Hüreyre (r.a.)’ya ait bir sözdür.

Bu ihtilafın sebebi de şöyle açıklanabilir: Râvi zinciri içerisinde bulu­nan Zührî ile Ma’mer kendi kanatlerine dayanarak bu sözü bazan Ebû Hü­reyre (r.a.)’ye isnad ederlerken bazı rivayetlerinde ise ona isnat etmemişlerdir. Bu da senedin daha aşağı kısımlarında ihtilâfın doğmasına yol açmıştır. Bu hadisle ilgili açıklama bir evvelki hadiste geçmiştir.[441]

133-134. İmam Açıktan Okumazken Cemaatin Okumasını Caiz Görenler

828. …İmran b. Husayn[442] ‘den nakledildiğine göre Peygamber (salallahü aleyhi ve sellem)(cemaatle) öğle namazı kılarken, bir adam gelip arkasında “Rabbinin o çok yüce adım teşbih (ve ten­zih) et” (el-A’la sûresini) okumuş. Resûl-i Ekrem namazı bitirince:

“Okuyan hanginizdi?” diye sormuş, (cemaat de);

Bir adam,diye cevap vermişler.Bunun üzerine Peygamber (s.a.) de:

“Gerçekten anladım ki, biriniz bunu benim ağzımdan aldı” bu­yurmuş.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Şeyhim) Ebu’l-Velîd, rivayetinde Şu’be’nin şöyle dediğini söyledi: “Ben Katâde’ye Said’in sözü; “Kur’an (oku­duğu) için sus (şeklinde) değil miydi.” dedim. O da; “Bu (imam) sesli okuduğu zamandır diye cevap verdi.” tbn Kesîr ise rivayetinde Şu’­be’nin, Katâde’ye; “Peygamber (s.a.) bu işi çirkin görmüşe benziyor” dediğini, onun da “çirkin görmüş olsaydı, bundan nehyederdi” diye cevap verdiğini bilirdi.”[443]

Açıklama

Hadîs-i şerifte geçen muhâcele çekişmek mânâsına gelir. Burada kast edilen mânâ, Resûlullah’ın ağzından kapıp alırcasına onun okuduğunu onunla beraber okumaktır.

İmama uyanlara kıraatin gerekmediği görünüşünde olan Hanefî ulemâsı ise hadis-i şerifte üzerinde durulan hadisenin öğle namazında meydana gel­diğine bakarak, buradaki muhâlece (çekişme) kelimesinin namaza uygun düşmeyen ve Resûl-i Ekrem’in hoşlanmadığı bir işi yapmak anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Bu iş ise imamın arkasında olduğu halde kıra­atte bulunmaktır. Yine Hanefî ulemâsı, Beyhakî’nin, imamın arkasında Kur’-ân okumak mevzuunda nakletiği; “şayet Resûlullah’ın burada çirkin gördüğü bir şey varsa o da arkasında bulunan bu zatın sesli okumasıdır. Bu adam sesli okuduğu için Resûl-i Ekrem qnun “A’lâ sûresini okuduğunu bilmiştir” mânâsındaki sözlerine de itiraz etmişler, bu sözlerin isabetsizliğine bu ola­yın, sessiz kılınan öğle namazında cereyan ettiğini göstermişlerdir. Bu du­rumda Resûl-i Ekrem’in arkasında A’lâ Sûresini okuyan kimse için; “bunu benim ağzımdan aldı, benimle çekişti” sözünün manası “benim çirkin gör­düğüm bir işi yaptı” demektir. Bu da imamın arkasında bulunan kimsenin Kur’ân okumasıdır. Nitekim Nesâî’nin rivayet ettiği, “Bazı kişilere ne olu­yor da abdestlerini güzelce almadıkları için bizi Kur’ân okurken karışıklığa düşürüyorlar?” mealindeki hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem “Bizi karışıklığa düşürüyorlar” sözleriyle, “abdestte dikkatsizlik gibi hoşlanmadığımız bir işi yapıyorlar” demek istemiştir. Resûl-i Ekrem’in arkasında Kur’ân okuyan kimsenin sesli okuduğunu ispat için Resûl-i Ekrem’in bu adamın okuduğu sûreyi bildiğini, şayet bu zat sessiz okumuş olsaydı Resûl-i Ekrem’in bu sureyi bilememiş olması lâzım geleceğini delil getirenlere de Hanefî uleması, “Resûl-i Ekrem’in, sözü geçen zatın okuduğu bu sûrenin ismini zikrettiği sabit değildir” diyerek cevap vermişlerdir. Gerçekten kavilerin pek çoğu Resûl-i Ekrem’in bu âyetleri zikrettiğinden söz etmemişlerdir. Resûl-i Ekrem’in bu sûrenin ismini zikrettiği isbat edilse bile, bunu o zatın fısıltısından anlamış olması mümkündür. Şube’nin, şeyhi Katâde’ye Said İbn Müseyyeb’in me­tinde geçen “Kur’ân okunduğu zaman sus” anlamındaki sözünü hatırlattığı zaman, Katâde’nin “bu imamın sesli kıldırdığı namazlar içindir” demesi, de Hanefî ulemasına göre isabetsizdir. Çünkü, “Kur’ân okunduğu zaman sus” sözü hem sesli hem de sesiz namazlarda okunan Kur’ân’a şâmildir. Bunu sadece sesli namazlarda okunan Kur’ân’a tahsis eden bir delil yoktur. Şu’-be’nin Katâde’ye; “her halde Resûl-i Ekrem imamın arkasında okumayı çirkin görüyor” sözüne, Katâde’nin; “Eğer çirkin görseydi onu nehyederdi.” diye cevab vermesi de imamın arkasında namaz kılan kimsenin Kur’ân okuması­nın sadece cehrî namazlarda yasaklandığına dair bir delil olmadığı gibi, gizli okumanın caiz olduğuna da delil olamaz.

Çünkü mühim olan Resûl-i Ekrem’in ikazına sebeb teşkil eden olaydır. Bu hadis-i şeriften açıkça anlaşıldığı gibi Resûl-i Ekrem’le çekişme ve ona muhalefet etme, o okurken okumaktır. Öyleyse gizli Ve aşikâr oku’nan bü­tün namazlarda cemaatin susması gerekir.[444]

829. …İmrân b. Husayn’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.) onlara Öğle namazını kıldırmış, (namazdan) çıkınca, “Sebbihis-me Rabbike’1-A’la diye başlayan (sûre) yi hanginiz okudu?” deyince bir zât, “ben” cevabını vermiş. Bunun üzerine (Resûl-i Ekrem):

“Gerçekten anladım ki, biriniz onu benim ağzımdan aldı” bu­yurmuştur.[445]

Açıklama

Bu hadis-i şerifle ilgili açıklama için bir önceki hadisin izahına müracaat edilmelidir.[446]

134-135. Okuyup Yazma Bilmeyen Veya Dili Dönmeyen Kimselere Namazda Yeterli Olan Kıraat

830. …Câbir b. Abdillah (r.a.)’dan; demiştir ki; İçimizde Arab da Acem de bulunduğu halde Kur’ân okuyorduki(Bunu gören Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem):

“Okuyunuz, (bu okuyuşlarınızın) hepsi de güzeldir. (İleride öy­le) kavimler gelecektir ki, onu ok gibi dosdoğru okuyacaklar (ama kar­şılığını)   dünyada   alacaklar da âhirete bırakmayacaklardır” buyurdu.[447]

Açıklama

Hadiste geçen “a’râbî” çölde yaşayan göçebe arab demektir.Bilindiği gibi göçebe arablar çölde okuma-yazma imkânı bulamadıklarından umumiyetle Kur’ân okumaktan âciz kimselerdir. Hadis-i şerifte de “göçebe arab” sözüyle Kur’ân okumayı pek beceremeyen arablar kast edilmiştir.

A’cemî kelimesi ise, Arab olmayan kimseler için kullanılır ki, hadis-i şerifte arabçaya aşinalıkları olmadıkları için Kur’ân okumayı beceremeyen kimseler kast edilmiştir. Netice olarak A’rabî ve A’cemi kelimeleriyle Kur’­ân okumayı pek iyi beceremeyen kimseler ifâde edilmek istenmiştir.

Buna göre hadis-i şerif Arabça gramerine ve tecvid kurallarına tam mânâsıyle uygun olmasa bile riyadan ve suma’dan uzak, içten gelen fevkalâde bir sevgi ve istekle Kur’ân okumanın Allah ve Resulü yanında büyük bir ecir taşıdığını beyân etmekte ve ileride gerek tecvîd kurallarına ve gerekse Arab-ca gramerine uygunluğu bakımından fevkalâde düzgün âdeta ok gibi dos­doğru Kur’ân okuyan, fakat gösteriş, şân, şöhret ve dünyevî maksatlar için okuduklarından bu okumalarının karşılığını dünyada alıp ârihette eli boş, Allah ve Resulünün hoşnutluğundan uzak kalacak bir toplumun ortaya çı­kacağını haber vermektedir.

Bu hadis-i şerif, aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim’i tecvîd kurallarına göre okuyamayan kimselerden yanlış okumanın sorumluluğunu kaldırmakta ve Kur’ân okumakta maharet sahibi olan kimseleri de Kur’ân-ı Kerim’i şan, şöhret ve dünyevî maksatlarına âlet etmemeleri için ikaz etmektedir. Çünkü sadece dünyevî maksatlarla Kur’ân’ı okumaya gösterilen çabada şeytanın hilesi vardır.

Bu gibi kimseler okuduklarının karşılığını dünyada alacakları için bun­ların okuyacakları Kur’ân’ı sevabını ölülerin ruhuna bağışlamak da müm­kün değildir. Çünkü bunların okumalarına karşılık bir sevab yoktur.

Günümüzde ölülerin ruhuna bağışlamak maksadıyla pazarlık ederek ha­tim okuyan kimselerin durumu bu hadis-i şerifin ışığında değerlendirilmelidir.[448]

831. …Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.)’den; demiştir ki: Bir gün biz Kur’ân-i Kerim okurken Peygamber (s.a.) yanımıza çıkageldi (ve bizi bu halde görünce); “Allah’a hamdolsun, her ne kadar sizin içinizde kırmızısı, beyazı ve siyahı bulunuyorsa da, Allah’ın Kitabı birdir. Onu ok gibi dosdoğru okuyup (fakat) ecrini dünyada alacak ve âhirete bı­rakmayacak kavimler gelmeden onu (işte böyle) okuyunuz” buyurdu.[449]

Açıklama

Bazı hadis âlimlerine göre hadis-i şerifte geçen kırmızı (renkli) kimselerden maksat Şamlılardır. Çünkü bunların tenleri hafif kırmızı olduğu gibi servetlerinin büyük çoğunluğunu da kırmızı altınlar teşkil eder. Beyaz (renkli) kimselerden maksat ise, İranlılardır. Çünkü bun­ların derileri beyaz olduğu gibi servetlerinin ekseriyetini gümüş paralar teş­kil eder, siyah renkli kimseler ise, Arablardır. Çünkü bilindiği gibi bunların ekseriyetini de esmer renkli kimseler teşkil eder.

Resül-i Ekrem (s.a.) Efendimiz yanlarına uğradığı muhtelif renk ve ırk­lardan meydana gelen bu sahâbî topluluğuna” okuyunuz” demekle “dille­riniz farklı da olsa okuyunuz, kolayınıza geldiği şekilde kendinizi zorlamadan Allah’ın Kitabi’m okuyunuz. Yeter ki bu okuyuştan muradınız Allah’ın rı­zasını ve helâlini öğrenip onları aramak, haram kıldığını da haram bilip on­dan kaçınmak olsun” demek istemiş ve onları gördüğü şekilde Kur’ân’ı okumaya teşvik etmiştir.

Bu ve bundan önceki hadis, her ikisi de dünyevî bir menfaat umarak Kur’ân okumanın caiz olmadığına delâlet etmektedirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, muhkem âyetleriyle amel etmek, müteşâbih âyetlerine iman etmek, kıs­salarından hisse almak va’dlerine ve tehditlerine kulak vermek, müjdelerine sevinmek, korkutmalarından ürpermek, öğütlerini tutmak, emirlerine sarı­lıp nehylerinden kaçınmak için okunur. Kur’ân-ı Kerim’i.bunun dışında bir maksatla okumanın caiz olmadığına delâlet eden daha pek çok âyet-i keri­me ve hadis-i şerif vardır. Bakara suresinin 41. âyeti kerimesinde cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Benim âyetlerimi az bir fialla değişmeyin” Bu âyetle Cenab-ı Hak kullarını ikaz ederek, “benim âyet­lerimi Cennette mü’minler için hazırladığım nimetlere nisbetle çok az ve de­ğersiz olan dünya menfaatlerine değişmeyiniz” buyuruyor. Aslında satın alınan dünya menfaati, bu menfaat karşılığında ödenen fiyatta Kur’ân-ı Ke­rim olduğu halde tam tersine âyette dünya menfaatinden bir fiyatmış gibi söz edilmesi aslında “âyetin âyet, gayenin de gaye olarak kalması bunların bir birlerinin yerine geçmemesi” gibi mühim bir esasa dikkati çekmek ve gaflet sebebiyle gaye olan Kur’ân âyetlerinin dünya menfaatlerine âlet edildiğine ve âlet olarak kullanılması gereken dünya menfaatlerinin de gaye edildiğine işaret etmek içindir. Bu ifadede bu işi yapanların cahilliğini ve yaptıkları iş­lerin tersliğini ortaya koyan ince bir mana ve ince bir nükte vardır.

Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de buyruluyor ki: İmrân b. Husayn Kur’ân okuyarak dilenen bir kişiye rastlayınca diyerek şunları söylemiştir: “Ben Resûl-i Ekrem (s.a.)’i şöyle buyururken işit­tim: Kur’ân okuyan kimse karşılığını Allah’dan istesin. Çünkü ileride öyle kavimler gelecektir ki, bunlar Kur’ân okuyarak dileneceklerdir.”[450]

Musanıf Ebû Davud’un Ubâde b. es-Sâmit’den rivayet ettiği ileride ge­lecek bir hadiste de şöyle buyuruluyor: Ubâde (r.a.) dedi ki: “Ben ehl-i Suffeden bazı kimselere Kur’ân öğretmiştim. İçlerinden birisi bana bir yay hediye etti. Kendi kendime, “Bu dünyalık bir mal değil, bununla Allah yolunda atış yaparım” diyordum. Bir gün Resûl-i Ekrem (s.a.)’in huzuruna vararak “Ya Resûlallah! Kur’ân öğrettiğim bir kimse bana bir yay hediye etti. Bu dünya­lık bir mal değil, Allah yolunda onunla atış yapmak istiyorum” dedim. Bu­nun üzerine bana hitaben:

“Eğer boynuna ateşten bir halka takılmasını istiyorsan, bunu kabul et,” buyurdular.[451] İnşallah ileride bu mevzuda geniş bilgi verilecektir.[452]

832. …Abdullah b. EbîEvfâ(r.a.)’dan; demiştir ki: Bir adam Pey­gamber (s.a.)’e gelerek;

Benim Kur’ân’dan (kafama) bir şey almaya gücüm yetmiyor. Bana (namazda) yetecek kadar Kur’ân’dan birşeyler öğret dedi.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Sen; Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih ve o’na hamd ederim. Allah’ dan başka ilâh yoktur.  Allah çok büyüktür.   Kuvvet ve kudret ancak [yüce ve büyük olan] Allah iledir.,   (duasını) oku”   buyurdu. Adam:

Ey Allah’ın Resûlu, bu Allah içindir. Kendim için ne (okuya­yım?) dedi, (Resf’iJ Ekrem’de:)

Ey Allah’ım, bana acı, beni rızıklan-dır, bana afiyet ver ve hidâyete erdir, diye duâ et.” buyurdu. (Adam) ayağa kalkınca (yumduğu) eliyle (işaret ederek:)

İşte böyle, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.): Muhakkak ki onun eli hayırla doldu” buyurdu.[453]

Açıklama

Hadiste geçen; “Benim Kur an dan (kafama) bir şey almaya gucum yetmiyor   sozunu söyleyen adam bu sozu ya gerçekten hafızasının zayıflığı sebebiyle Kur’ân’dan hiç bir âyet ezberlemeye gücü yetmediğini ifâde için söylemiştir, yahutta ezberlemeye fırsat bulamadığı ve zaman darlığı sebebiyle söylemiştir. el-Mesâbîh sarihine göre metinde geçen bu duayı öğrenen kimse Fatiha’yı da öğrenebilecek kabiliyette demektir. Bu bakımdan sözü geçen zâtın “gücüm yetmiyor” sözünden maksadı “şu anda vaktim çok dar namaza kadar Kur’ân’dan birşey öğrenmeye zamanım yok” demektir.

“Ey Allah’ın Resulü, bu Allah içindir” sözünün manası, “Ey Allah’ın Resulü, bana bu öğrettiğin duaların hepsi Allah’a hamd-ü sena ile ilgili. Be-nim Allah’dan isteyeceklerimi dile getirecek duaları da öğrenmek istiyorum. Bana onları da öğret” demektir. Belki de bu zat-i muhterem bu sözüyle Resul-i Ekrem’den Fatiha’yı öğrenmek istediğini söylemek istemiştir. Çünkü 821 no’lu hadisi şerifte geçtiği gibi Cenab-ı Hak; “Ben Fatiha’yı kulumla kendi aramda ikiye böldüm” buyuruyor.

Elini yumarak “işte böyle” demekten maksadı ise, “işte şu elimi nasıl sıkıca yumuyorsam, senden duyduklarımı da bir daha benden ayrılmayacak şekilde öylece sağlam öğrendim ve ezberledim” demektir. Nitekim Resûl-i Ekrem de adamın bu halini görünce yanındakilere “şu gördüğünüz kimse elini hayırla doldurdu” buyurmuştur. Bu hadisin zahirî mânâsından anlaşı­lıyor ki, Resûl-i Ekrem’in öğretmiş olduğu bu duâ namazda Fâtiha’nın yeri­ni tutmaktadır. Ancak bu meseleyi bütün ayrıntılarıyla ele alan mezheb imamları bu mevzuda farklı görüşler ortaya koymuşlardır:

1. Hanbelî ulemâsına göre bir kimsenin namazda Fatiha okumaya gücü yetmezse o kimseye Fâtiha’nın yerine âyet ve harf sayısı bakımından Fatiha kadar Kur’ân okuması lâzımdır. Eğer Kur’ân’dan sadece Fâtiha’nın bir âyetini veya Kur’ân’dan sadece bir âyet okumaya gücü yetiyorsa bildiği bu âyeti Fâ­tiha’nın âyetleri adedince tekrar eder. Eğer bir âyet Fâtiha’dan, bir âyet de Fâtiha’nın dışındaki bir sûreden biliyorsa, Fatihadan olan âyeti tekrarlaya­rak okur, diğer âyeti okumaz. Eğer Kur’ân-ı Kerim’den hiçbir âyeti okuma­ya gücü yetmezse, “Sübhanallahi vel hamdulillahi…” duasını sonuna kadar okur. Eğer bu duanın tümünü okuyamaz da ancak bir kısmını okuyabili-yorsa o zaman duanın bildiği kısmını, duanın tümüne harf ve cümle olarak denk oluncaya kadar tekrar eder. Eğer buna da gücü yetmiyorsa sanki bir dilsizmiş gibi Fatiha okuyacak kadar ayakta bekler, sonra rükû’a varır. Fa­tihayı bilmediği için, mutlaka okumasını bilen bir imamın arkasında namaz kılması gerekmez. Ancak imamın okuyuşu cemaat için de geçerli olduğun­dan ve “bu gibi kimselerin imama uyarak namaz kılmaları farzdır” diyenlerin ihtilâfından kurtulacağından imamın arkasında kılması müstehabtır.

2. Şafiî ulemâsı da bu mevzuda Hanbelîler gibi düşünmektedirler. An­cak Şâfiiler Fatiha yerine okunacak duâ mevzuunda farklı görüşlere sahip­tirler:

a. Ebu Ali et-Taberî’ye göre, bu kimse “Sübhanellahi…” duasını so­nuna-kadar okur ve buna bir ilâve yapmaz.

b. Bazılarına göre de bu duanın cümlelerinin sayısı beş olduğundan ye­di âyetten meydana gelen Fâtiha’ya eşit olması için iki cümle daha ilâve edil­mesi gerekir. Ancak bu görüşün hadisin zahirine uymadığı açıktır. Çünkü hadis-i şerifte bu duanın yeterli olduğu açıkça ifâde edilmektedir.

c. Fâtiha’nın yerine namazda her çeşit duâ veya zikir yapılabilir. Yeter ki bunların harflerinin sayısı Fâtiha’da bulunan harf sayısından az olmasın. Nevevî’nin beyânına göre, Şafiî mezhebinde en sağlam görüş budur. Şafiî ulemâsının çoğunluğu da bu görüştedir.

3. Mâliki mezhebinde de çeşitli görüşler ileri sürülmektedir:

a. Mâlikîlere göre Fâtiha’yi okuyamayan kimsenin namazını bir imama uyarak kılması vâcibtir. Şayet bir imam bulamazsa o zaman namazda Fati­ha yerine zikirde bulunması gerekir. Bu görüş Mâliki ulemasından Muham-med b. Sahnûn’a aittir.

b. el-Kadı Ebû Muhammed el-Vahhâb’a göre ise, Fatiha okumasını bil­meyen ve arkasında namaz kılmak için bir imam da bulamayan kimseye zi­kirde bulunmak gerekmez. el-Lahmî de bu görüşü tercih etmiştir ve Mâliki mezhebinde muteber olan da bu görüştür. Bu durumda o kişiye hiç bir şey okumadan kıyamda beklemek müstehabtır.

4. Ebû Hanife (r.a.)’ye göre ise, namazda Kur’ân okumaktan aciz olan kimse kıyamda sessizce bekler ona zikir’de bulunmak gerekmez.

Namazda Arabça Kur’ân okumaktan âciz kalan fakat Arabça’nın dı­şında bir dilde tercümesini okumaya gücü yeten kimsenin durumunda ise ih­tilâf vardır:

a. Ulemanın büyük ekseriyetine göre namazda veya namazın dışında oku­mak üzere Kur’ân’ın başka bir dile çevrilmesi caiz değildir.

b. İmam Ebû Hanife’ye göre ise, Kur’ân’ın herhangi bir dile tercüme edilmesi kayıtsız-şartsız caizdir ve namazda da okunabilir.

c. Ebû Yusuf’a göre ise, ancak Kur’ân-ı Kerimi Arabca okumağa gücü yetmeyenler İçin namazda Kur’an-ı Kerim’in tercemesini okumak caizdir.

d. Nevevî’nin beyânına göre ise, Şafiî mezhebinde Kur’ân-ı Kerimi ke­sinlikle Arabçanm dışında bir dille okumak caiz değildir. İsterse okuyan kimse Arapça okumaktan âciz olsun, ister namaz içinde okusun, isterse namaz dı­şında okusun. Hiçbir zaman ve hiçbir kimse için Kur’ân-ı Arabçanın dışında bir dille okumak caiz değildir. Eğer namazda Fatiha yerine Kur’ân tercemesi okunacak olursa o namaz bâtıl olur. İçlerinde İmam Mâlik ve Ah-med’in de bulunduğu cumhur-u ulemâsının görüşü de böyledir.[454]

İmam A’zam Ebu Hanife’ye gelince, bir zamanlar terceme ile namaz kılınır diye fetva verdiği rivayet olunuyor. Hazret-i İmam kula kolaylık mü­lâhazası île Kur’an-ı Kerim’i biri mânâ biri lâfız olmak üzere iki rükne ayır­mış ve mânâyı aslî rükün, lafzı zaid rükün saymıştır. Aslî rükün hiçbir zaman düşmez. Yani terk edilemez. Zâid rükün baş sıkışınca sakıt olur. Meselâ iman, kalb ile tasdik ye dil ile ikrardan meydana gelir. Tasdik imanın aslî rüknü olduğundan hiç bir surette sükût kabul etmezse de, dil ile ikrar, Zâid rükün olduğundan ölümle tehdit karşısında sükût eder ve tehdid edilen müslüma-nın kalbi imanla dolu olmak şartıyla küfür kelimesini söyleyebilir. İşte Hazret-i imam buna kıyâsen Kur’an-ı Kerîmi biri aslî, biri zaid olmak şartıyla iki rükne ayırmış ve namaz bir münâcaat hali olduğundan o halde zaid rükün olan lâfzın sükûtuna kail olmuştur. Ancak unutmamalıdır ki, bu fetva dahi umûmî değil, yalnız namaza ve Farsçaya mahsustur. Bununla beraber mutlak da değil, “kılınan namaz mekruh olur” kaydı ile mukayyettir. Âdet olmamak şartıy-le de meşruttur. Görülüyor ki, Bu kadar kayıt ve şartlarla sımsıkı bağlanmış bulunan bu fetva bir tecrübe mahiyetinden öteye geçememiş ve nihayet hazret-i imam hatasını anlayarak imameyn denilen Ebû Yusuf ile Muhammed’in kav­line dönmüştür. Mesele bütün fıkıh ve usul-ü fıkıh kitaplarında zikredilmiş­tir. İmameyn kavline gelince, onlar hiç Kur’ân okumak bilmeyen yeni bir müslümana Kur’ân öğreninceye kadar bir-iki gün terceme ile namaz kılmayı caiz görüyorlar. Fakat müteahhirîn ulemasının en büyüklerinden biri olan Kemal b. Hümam (788-861) bu meselede imameyn kavlini de hatalı bulmak­ta ve “Böylesi ümmî hükmündedir, yani hiç okumak bilmeyen gibidir. Şu halde ya hiç okumayıp susacak, yahut sadece teşbih ve tehlil ile namaz kıla­caktır. Tercemeyi okursa namazı bozulur” demektedir. Eimme-i selâsenin kavli de budur. Hak olan da budur.[455]

Kur’ân-ı Kerîm’in tercemesi meselesi dün olduğu gibi bugün de önemi­ni korumakta ve sık sık gündeme gelerek hareketli münâkaşalara yol açmak­tadır. Bu mevzuda merhum M. Sofuoğlu görüşlerini şöyle ifâde ediyor:

1. Aslî mânâlar, yani sadece cümlenin terkibinden çıkan ve meselâ emir, nehy ahkâm, kısas, ahlâk ve adâb ifâde eden mânâlardır ki, bunların ifâde edebileceği durumlarda olan her dile Kur’ân çevrilebilir.

2. Tâli manalar: Yani belagat ve icaz bakımından kelimelerin ihtiva et­tikleri saklı manalardır.

tşte Kur’ân-ı Kerim’in aynı zamanda hem aslî hem tâli manalarını hak­kıyla ve bütün belagatıyla ifâde edilebilecek kuvvette yabancı bir dili ve bu iktidarı gösterecek bir mütercimi bulmak son derece müşkildir.[456]

Hasan Basrî Çantay merhum de tercümeyi en mükemmel şekilde ger­çekleştirmenin güçlüğünü şu sözleriyle anlatıyor: “Kur’ân-ı Mübîn hem laf­zı, hem manâsıyla mu’ciz onu hakkıyle tercemeden beşer âcizdir. Şimdiye kadar birçok yabancı diller buna yeltendi, fakat onun ilâhî belagat ve i’cazı hepsini yere serdi. Ne okuyanlar, ne de bizzat ona yeltenenler bunları be­ğendi. Bizde de ya aslından ya o ecnebi kaynak ve taslaklardan terceme edil­miş eski ve yeni birçok özenişler gördük. Hakkın kelâmına aklımızca çelenkler ördük, ancak anladık ki: Bunlar “O” değildir, aczin ta kendisi olan birer özeniş, bir taklid dildir.”

“…Nihayet Allah kelâmı ile beşer kelâmı arasındaki fark, tıpkı yara­tanla yaratılan arasındaki farktır. Bu gerçektir, muhakkaktır. Bu farkı gi­dermeye insü cin şöyle dursun, melekler ve Peygamberler bile muktedir değildir. Çünkü o “ezelî”, bu “fâni” bir dildir. İşte sözün özü.[457]

Şuna da işaret edelim ki açıklamakta olduğumuz bu hadis zayıftır. Çünkü ravileri arasında Ebû Hâlid ed-Dâlânî vardır. İbn Hacer’e göre bu zat çok hata eden birisidir.[458]

833. …Câbir b. Abdillah’dan; demiştir ki: Biz (Peygamber (s.a.)’in sağlığında) ayakta ve otururken dua ederek rükû ve secdede iken de, teşbih ederek nafile namaz kılardık.[459]

Açıklama

Bu hadis-i şerif nafile namazlarda Kur’ân okumanın farz olmadığına delâlet etmektedir. Ancak bu şekilde Kur’an okumaksızın nafile namaz kılmanın caiz oluşunun İslâm’ın ilk yıllarına ait geçici bir uygulama olduğunu daha sonra bu uygulamanın yürürlükten kaldırıldığını söylemek mümkündür. Nitekim “kıraatsiz namaz olmaz”[460] mealindeki hadis-i şerifle daha önce tercemesini sunduğumuz 822 numaralı hadis-i şerif de buna delâlet etmektedir. Ancak mevzuumuzu teşkil eden duâ ve teşbihle nafile namaz kıldıklarından bahsedilen sahâbîlerin namazda duâ okumaları ve subhânellah demeleri Kur’ân okumalarına bir engel teşkil et­meyeceğine göre, duâ ve teşbih ile beraber Kur’ân da okumuş olmaları da mümkündür. Netice olarak:

1. Nafile namazlarda da Kur’ân okumak farzdır.

2. Şayet belli bir müddet içerisinde böyle bir uygulama olmuşsa bu son­radan neshedilmiştir.

3. Bu hadis “munkati” denilen zayıf hadislerdendir. Çünkü Münzirî, Ali b. el-Medinî gibi hadis âlimlerinin beyânına göre, Hasen el-Basrî Câbir b. Abdillah’dan hadis dinlememiştir. Öyle olunca, arada Câbir b. Abdillah (r.a.)’den Hasen el-Basrî’ye hadisi nakleden bir başka râvinin bulunması ge­rekiyor. Bunun kim olduğu belli değildir.

4. Sadece dua ve teşbih ile namaz kılma ruhsatı, yalnız Arapça bilme­yen ecnebiler için tanınmış geçici bir kolaylık da olabilir.[461]

834. …Mûsâ b. İsmail’in naklettiğine göre (bir önceki hadisin) bir benzerini de Hammâd, Humeyd’den rivayet etmiş, (ancak) “nafile” (kelimesini) söylememiştir. (Humeyd) dedi ki: “el-Hasen öğle ve ikin­dide, imam iken de imamın arkasında iken de Fâtiha’yı okurdu ve (bi­rinci rekatta) Kaf ve (ikinci rekatta) ez-Zâriyât (sûresine denk olacak) kadar teşbih, tekbir ve tehlilde bulunurdu.”[462]

Açıklama

Hammâd b. Seleme’nin Humeyd’den rivayet ettiği bu hadis-i şerifi Ebû İshak el-Fezârî’nin yine Humeyd’den rivayet ettiği bir önceki hadisin bir kelime farkı ile aynısıdır. Bu hadisin metninde de açık­landığı gibi bir önceki hadis-i şerifte geçen “nafile namaz” kelimesi bu hadis-i şerifte bulunmamaktadır.

Burada geçen; “el-Hasen öğle ve ikindi namazlarında imam iken de ima­mın arkasında iken de Fatiha sûresini okurdu ve birinci rekatta Kaf (sûresi­ne), ikinci rekâtta ise, Zâriyât sûresine denk olacak kadar teşbih, tekbîr ve tehlilde bulunurdu” sözünden anlaşılıyor ki, Hasen el-Basrî namazlarında kıraat ile teşbih, tekbir ve tehlili bir-leştiriyormuş. İmam iken böyle yaptığı gibi imam arkasında cemaat olarak namaz kılarken de böyle yaparmış. Mu­sannif Ebû Dâvûd bu hadisi nekletmekle “bir önceki hadisin zahirî mânâsı her ne kadar Peygamber (s.a.) zamanında nafile namazlarda kıraat terk edilirmiş düşüncesini uyandırıyorsa da, gerçek böyle diğildir” demek istiyor. Çünkü Hz. Peygamber zamanında kıraati terk ederek namaz kılındığını ifâ­de eden bir evvelki hadis-i şerifin râvisi olan Hasan el-Basrî’nin bizzat ken­disinin namazda kıraati terketmediği bu hadisten anlaşılmaktadır. Ancak Hasan el-Basrî namazda kıraat ile duayı birleştirmiştir. Bu uygulama ise, kendi ictihad ve şahsi kanaatinin mahsûlüdür. Muhakkak ki Resûl-i ekrem’in uy­gulaması bizim için en güzel ve en şaşmaz bir örnektir ve O (s.a.) hiçbir za­man namazda kıraati terk etmemiştir. Bunun için de hiç bir sahâbî ve tabiinin namazda kıraati terk ettiği düşünülemez.[463]

135-136. Namazdaki Tekbirlerin Tamamını Açıklayan Hadisler

835. …Mutarrif den; demiştir ki: Ben îmrân b. Huseyn ile bir­likte Ali b. Ebî Tâlib’in arkasında namaz kıldım. AH secdeye ve rükû’a vardığı zaman ve iki rek’at (kıldık)tan sonra kalkarken tekbir alırdı. Namazdan çıktığımız vakit İmrân elimden tuttu ve; “Vallahi şu (zat-i muhterem) demin Muhammed (s.a.)’in namazını kıldı” veya “bize kıldırdı” dedi.[464]

Açıklama

Metindeki kelimesi kâfin kesriyle okununca “açıkça, gözle görülür şekilde” mânâsına gelir.şeklinde lâm’ın zammıyla okununca “az önce” “demin” anlamına gelir. Biz tercememizde ikinciyi tercih ettik. Bu hadisin Buhârî’deki rivayetinde Ali (r.a.)’in söz konusu olan bu namazı Basra’da kıldırdığı ifâde edilmektedir. Hanefi ulemâsından Aynî ise, bunun Cemel Vak’asından sonra olduğunu kaydediyor.

İmrân’ın “Vallahi şu (zâtı muhterem) demin bize Hz. Muhammed (s.a.)’in namazını kıldırdı” sözü o zamana kadar intikal tekbirlerinin terk edilmiş olduğunu gösterir. Nitekim Ahmed b. Hanbel ile Tahâvî’nin tahric ettikleri Ebû Mûsâ el-Eş’arî hadisinde, “bize vaktiyle Resûlullah (s.a.) ile kıldığımız namazı hatırlattı, sonradan biz onu unuttuk yahut kasten terk ettik” denilmektedir. Müslim’in rivayetinde bu cümle “Vallahi bu zat bize Muham­med (s.a.)’in namazı gibi bir namaz kıldırdı. Yahut bu zat bana Muhammed (s.a.)’in namazını hatırlattı” şeklinde geçmektedir. Buhârî’nin rivayet ettiği, “başını her doğrulttuğunda tekbir alırdı” cümlesinin zahirî mânâsı her ne kadar bütün intikallerde tekbir almış olduğunu ifâde ederse de, rukû’dan doğrulunca “sümaiallahü limen hamideh” ve “Rabbena lekerhamd” de­nildiğine dâir icmâ’ bulunduğundan, hadisin umûm ifâde eden bu cümlesi icmâ’ ile tahsis edilmiştir. Musannif Ebû Davud’un bu hadisinde geçen, “Rükû’a vardığı zaman tekbir alırdı” cümlesini Buhârî, Müslim ve Nesâî ve Ah­med b.” Hanbel’in rivâyetleriyle karşılaştıran Bezlu’i-Mechûd sahibi rukû’a vardığında” kelimesinin kâtipler tarafından yanlışlıkla bu şekilde ya­zıldığı, aslının ise, Buhârî ve Müslim’de geçtiği gibi, “secdeden başım kaldırdı” şeklinde olduğu kanaatine varmıştır.[465]

836. …Ebû Bekr b. Abdurrahman ile Ebû Seleme’nin naklettik­lerine göre Ebû Hureyre (r.a.) farz ve diğer namazlarda tekbir alırdı. Namaza dururken tekbir alırdı. Sonra secdeye gitmeden önce derdi. Sonra rukû’a varırken de tekbir alırdı. Sonra (rükû’dan başını doğ­rulturken) “Semiallahu limen hamideh” derdi. Sonra secdeye gitme­den önce “Rabbena ve leke’I-hamd”, secdeye inerken ve (secdeden) başını kaldırırken de, “Allahu Ekber” derdi. Sonra (ikinci defa) sec­de ederken, (secdeden başım) kaldırırken ve iki rekatin sonundaki otu­ruştan kalkarken de tekbir alırdı. Bunu her rekatta namazı bitirinceye kadar (böyle) yapardı. (Namazdan) çıkınca da; “Varlığım (kudret) elin­de olan Allah’a yemin olsun ki (içinizde namaz kılmak bakımından) Resûlullah (s.a.)’in namazına en çok benzeyeniniz benim. Dünyayı terkedînceye kadar onun namazı işte budur” derdi.[466]

Ebû Dâvûd dedi ki: Şu son cümleyi Mâlik (b. Enes) ez-Zübeydî ve bunların dışında bazı kimseler, ez-Zührt vasıtasıyle Ali b. Hüseyn’-den rivayet ettiler. (Bu sözü) Ma’mer’den nakleden Abdul’â’la da (ay­nen bizim gibi) Şu’ayb b. EbîHamza’ya uyarak ez-Zührî vasıtasıyle (Ebû Bekr b. Abdirrahman ile Ebû Seleme’den Ebû Hüreyre ‘nin sözü olarak) nakletmiştir.[467]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Resûl-i Ekrem (s.a.)’in farz olsun nafile olsun bütün namazlarda iftitah tekbirini ayakta aldığını ifâde etmektedir. Ancak bu, gücü yetenler içindir. Gücü yetmeyenler ve özrü olanlar için oturarak tekbir almağa ruhsat vardır. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği; “Mervân, Ebû Hureyre’yi Medine’ye kaymakam bıraktığı zaman, Ebû Hu-reyre farz namaza kalktığında tekbîr alırdı”[468] mealindeki hadis-i şerifde if­titah tekbirinin ayakta alınacağına delâlet etmektedir. İftitâh tekbiri Şafiî ve Hanefîlere göre farzdır. Diğer tekbirlere gelince, her rekatta beş tekbir var­dır. Üç ve dört rekatli namazlarda ilk oturuşdan kalkarken dahi tekbir alı­nır. Binaenaleyh beş vakit kılınan farz namazlarda iftitah tekbiri ile beraber toplam “94” tekbir vardır.

Bu hadisin şerhinde Nevevî şunları söylemektedir: “Namazda her eği­lip doğruldukça tekbir almak, bugün ve geçmiş asırlarda bütün ulemânın it­tifakı ile sübût bulmuş bir meseledir. Tekbir meselesi Ebû Hureyre (r.a.) zamanında ihtilaflı idi. Bazılarına göre tekbir yalnız niyetlenirken getirilir­di. Bir takımları da Ebû Hureyre hadisinin bazı rivayetlerine bakarak iftitah tekbirinden başka ancak bir kaç tekbirin daha meşru olduğuna hükmetmiş­lerdir. Bu zevat herhalde Resûlullah (s.a.)’in her eğilip doğrulduğunda tek­bir aldığını duymamışlardır. Onun için Hz. Ebû Hureyre kendilerine; “Şüphesiz ki içinizde namazı Resûlullah (s.a.)’in namazına en çok benzeye­niniz benim” demiştir. Ondan sonra hadis-i şerifin beyân ettiği tarzda her eğilip doğruldukça tekbir almak kabul edildi ve bu suretle uygulama istikrar kazanarak bugüne kadar böyle geldi.”

İntikal tekbirlerinin hükmüne gelince:

1. Namazda intikal tekbirleri sünnettir. Ulemâdan Atâ b. Ebî Rebâh, Hasan el-Basrî, Muhammed b. Şîrîn, İbrahim en-Nehâî, Süfyan es-Sevrî, Ev-zâî, Ebû Hanife, Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel hazretleri ile diğer dört mezheb ulemâsının görüşleri budur. Bu görüş aynı zamanda İbn Mes’ûd, Ebû Hureyre, Câbir ve Kays b. Ubâde ile diğer ashâb-i kirâm’dan da rivayet olunmuştur. Halife Ömer b. Abdilaziz ile Muhammed b. Şîrîn, Kasım b. Abdullah, Saîd b. Cübeyr ve Katâde namazda rüku’ ve secdeye giderken tekbir almâktalardı. İbn Ebî Şeybe’nin Musannef’inde Ömer b. Abdilaziz’in Ubeydullah b. Ömer’in rivayetinde Kasım ile Sâlim’in, Amr b. Mürre’nin rivaye­tinde Said b. Cübeyr’in tekbirleri tam almadıkları bildirildiği gibi, Yezid b. Fakîr’in rivayetinde İbn Ömer’in namazda tekbirleri noksan aldığı Mis’ar rivayetinde ise, rükû’dan secdeye inerken ve iki secde arasında tekbir alma­dığı beyân edilmiştir. Aynı hâl Ömer (r.a.)’den de rivayet edilmiştir. Abdur-razzâk’ın Musannef’inde rivayet edilen bir hadiste Ömer b. Hattâb’ın imam olduğu fakat secde tekbirleri almadığı bildirilmiştir. Yine Abdurrazzak’ın, Câbir b. Yezid’den rivayet ettiği bir hadiste; “İbn Abbâs’la birlikte Basra’­da namaz kıldım. Eğilirken ve doğrulurken alınan tekbirleri almadı” denil­mektedir. Fakat aynı zevattan meşhur olan rivayet intikal tekbirlerini aldıklarını gösterir. Buradaki rivayetler, caiz olduğunu göstermek için bazan onları terk ettiklerine haml olunur. Yahut raviler onların seslerini duyamadıkları için tekbir alamadıklarını sanmışlardır. Yalnız Emevilerin intikal tekbirlerini terkettikleri rivayet olunur. Bunlar Muâviye, Ziyâd ve Ömer b. Abdülaziz hazretleridir. İbn Ebî Şeybe’nin Cerîr tarikiyle Mansûr’dan, O’-nun da İbrahim’den rivayet ettiği bir habere göre İbrahim; “tekbirleri ilk defa noksan bırakan Ziyad’dır” demiştir. Taberî’nin rivayetine göre, Hz. Ebû Hüreyre’ye; “tekbirleri ilk terkeden kimdir?” diye sorulmuş; “Muâviye’dir” cevabım vermiştir. Bir rivayete göre, namaz tekbirlerini ilk noksan bırakan Velîd b. Ukbe’dir. Bunu rivayet eden râvi; “tekbiri noksan bıraktılar. Allah da onların ecirlerini noksan bıraksın. Ben Resülullah (s.a.)’i her rükû ettikçe, her secdeye gittikçe ve her başını kaldırdıkça tekbir alırken gördüm” demiştir.

Selef den bazıları îftitah tekbirinden başka tekbir almazlarmış, ulemâ­dan bazıları bu hususta cemaat namazı ile yalnız kılınan namaz arasında fark görmüşlerdir. Vakıa Hz. Abdurrahman b. Ebzâ’mn Resülullah (s.a.) ile bir­likte namaz kıldığı ve tekbirleri tam almadığı rivayet edilmiştir. Fakat bu rivayet zayıf ve illetlidir. Hatta Buhârî Tarih’inde Ebû Dâvût et-Tayâlisî’den naklen bunun bâtıl olduğunu söylemiştir. Hadis sahih olsa bile, az evvel be­yân edildiği gibi “cevazını bildirmek için terketmiştir” diye te’vil olunur.

2. Birçok zevata göre intikal tekbirleri sünnetdir. îbn Münzir, “Ebû Bekr es-Sıddîk, Ömer, Câbir, Kays b. Ubâde, Şa’bî, Evzâî, Said b. Abdilaziz, Mâ­lik, Ebû Hanife ve Şafiî’nin kavilleri budur” demiştir. Aynı görüşü İbn Bat­tal da Osman, Ali, İbn Mes’ûd, İbn Ömer, Ebû Hureyre, İbn Zübeyr Hazretleri ile Mekhûl, İbrahim en-Nehaî ve Ebû Sevr’den nakletmiştir. Za­hirîlerle bir rivayette imam Ahmed b. Hanbel’e göre, bütün intikal tekbirle­ri vâcibtir, Ebû Ömer ulemâdan bazılarının “tekbir ancak imamın hareketlerini bildirmekten ibarettir. O sünnet değil, namazın şiarıdır. Sade­ce cemaatle kılınan namazlarda sünnettir. Yalnız kılanın tekbir almamasın­da beis yoktur” dediklerini söylemiştir. Said b. Cübeyr de “tekbir yalnız namazı süsleyen bir şeydir” demiştir.

İbnu’l-Kasım, “iftitah tekbirinden başka üç veya daha fazla intikal tek­birini yahut bütün intikal tekbirlerini terk eden kimse selâm vermezden ön­ce secde eder. Selâmdan önce secde etmezse, selâm verdikten sonra eder, hiç secde etmeyerek uzun müddet geçerse, namazı bâtıl olur” demiştir. Bu mev­zuda daha başka görüşler de vardır.

3. Hanefîlere göre namazda zikir kabilinden olan sena, teavvuz, intikal tekbirleri ve intikallerdeki teşbih gibi şeyleri terketmekle secde-i sehv lâzım gelmez. İntikal tekbirleri eğilirken ve doğrulurken alınır daha önce veya da­ha sonra alınmaz. Tekbiri uzatmak da yoktur.

Şâfiîlere göre, rükû’a giderken tekbir alınarak gidilir ve iyice rükû’a va­rıncaya kadar tekbir uzatılır. Uzatmanın haram olduğuna dair bir görüş varsa da bütün intikal tekbirlerinde uzatmakla uzatmamanın ikisi de caiz görül­müştür. Sahih olan uzatmaktır.

4. İntikal tekbirlerinin her namaz kılan için meşru olmasının hikmeti hususunda ulemâ şunları söylemiştir: “Mükellef olan bir kimsenin namaza tekbirle birlikte niyetlenmesi emrolunmuştur. Bunun muktezâsı niyyetin ta namazın sonuna kadar devam etmesidir. Bu sebeple namaz esnasında niye­tin tekbirle yenilenmesi emrolunmuştur. Çünkü tekbir niyetin şiarıdır.[469]

“Semiallahü limen hamideh” cümlesinin mânâsı, “Allah hamd edene icabet eder” demektir. Zira Allah’dan sevab umarak O’na hamdedene Cenab-ı Hak umduğunu verir. Binaenaleyh ondan sonra “Rabbena ve leke’l-hamd” demek münâsib olur. Bunun mânâsı “Ey Rabbimiz, hamd sana mahsustur” demektir. Fakat bu mânâ cümledeki “vav”ı atıf edatı olarak kabul ettiğimi­ze göredir. Bu atıf, mukadder bir cümle üzerine yapılmış olur. Yani “Ey Rab­bimiz, sana itaat ettik ve sana hamdettik” demek olur. Bununla beraber “Vav”ın hâl manasına yahut ziyâde olması da mümkündür. Nitekim bir ri­vayette “VAV” yoktur. Zahirî hale göre imam olsun, cemaat olsun her na­maz kılanın “Semiallahü limen hamideh, Rabbena leke’İ-hamd” cümlelerini söylemesi lâzımdır. Çünkü mevzumuzu teşkil eden Ebû Davud’un bu hadi­sinden başka Resûlullah’ın rükû’dan doğrulurken bu cümleleri söylediğine dâir mutlak rivayet vardır. Mutlak lâfız kemâline sarf edildiğine göre, Resûl-i Ekrem’in bu cümleyi imam iken söylemiş olduğu da düşünülebilir. Resûlullah’ın kemâl üzere kılacağı namaz, şüphesiz ki cemaatle kıldığı namazdır. Hanefîlerle diğer mezheb ulemasına göre cümlesini mutlak su­rette bütün namazlarda yalnız başına kılan kimse söyleyecektir. Cemaatle kılınan namazlarda cemaat sadece diyecektir. Delilleri de ileride gelecek olan imam “semiallahü limen hamiden” dedi mi, siz de “Rabbena leke’l-hamd”   deyiniz”   mealindeki   848   numaralı   hadis-i   şeriftir.[470]

837. …Abdirrahmân b. Ebzâ’dan; oğlunun rivayet ettiğine göre (Abdurrahman) Peygamber (s.a.) ile beraber namaz kılarmış ve Resul-i Ekrem (s.a.) tekbiri tamamlamazmış.

Ebû Dâvûd dedi ki: “Tekbiri tamamlamazdı” sözünün manası, “başını rükû’dan kaldırıp da secdeye varacağında ve bir de secdeden, başını kaldırdığında tekbir almazdı” demektir.[471]

Açıklama

Ibn Hacer el-Askalâni  “Fethu’1-Bârî” isimli Buhârî şerhinde “Rükû’da tekbiri tamamlamak” başlığı altında şun-ları söylemektedir: Rükû’da tekbiri tamamlamanın mânâsı, rükû’a giderken alınan tekbiri rükû’a erişinceye kadar uzatmaktır. Yahutta Kirmânî’nin de­diği gibi, namaz tekbirlerini rükû tekbiriyle tamamlamaktır. Bana kalırsa, Buhârî’nin “tamamlamak” sözünden maksadı, Ebû Davud’un, Resûl-i Ek­rem (s.a.)’in tekbirleri tamamlamadığını ifâde eden hadisinin zayıflığına îşâret etmektedir. Nitekim Buhârî, Tarih’inde Ebû Dâvûd et-Tayâlisî’den bu hadisin asılsız olduğunu naklediyor. Taberî ve Bezzâr da; “Bu hadisin râvilerinden el-Hasen b. İmrân’jn kimliğinin bilinmemesi sebebiyle bu hadisin zayıf olduğunu, şayet sahih olduğu kabul edilse bile, Resûlullah (s.a.)’in bu tek­birlerin olmadığını göstermek için değil de, terkinin caiz olduğunu göster­mek için terk etmiş olacağını söylemektedirler. Ya da Ebû Davud’un bu hadisindeki “tekbiri tamamlamazdı” sözünün mânâsı, tekbiri sesli almamak veya onu iyice rükû’a varıncaya kadar uzatmamak demektir.

Hanefî ulemâsından Aynî merhuma göre, “tekbiri tamamlamazdı’1 sö­zünün manası, “bütün intikal tekbirlerini terk ederdi” demektir. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis her ne kadar namazda intikal tekbiri olmadığını söyle­yenlerin delilini teşkil ediyorsa da, yukarıda ifâde ettiğimiz gibi bu hadis çe­şitli yönlerden zayıftır.[472]

136 -137. Hz. Peygamber (Namazda) Ellerinden Önce Dizlerini Nasıl (Yere) Koyardı?

838. …Vâil b. Hucr’den; demiştir ki: “Ben, Peygamber (s.a.)’i, secdeye varacağında ellerinden önce dizlerini(yere) koyarken, (secde­den ayağa) kalkacağında ise, dizlerinden önce ellerini kaldırırken gördüm.”[473]

Açıklama

Bu hadis-i şerif secdeye giderken dizlerin ellerden önce yere konacağına; ayağa kalkarken de önce ellerin sonra da dizlerin yerden kaldırılacağına delâlet etmektedir. Nitekim ulemânın büyük çoğunluğu bu görüştedir. Ebu’t-Tayyib, ulemânın umumiyetle bu görüşte olduğunu söylerken, İbnu’I-Münzir de Ömer b. Hattâb, en-Nehaî, Müslim b. Yesâr, Süfyân es-Sevrî, İmam Ahmed, İshâk, Ebû Hanife ve ashabının bu görüşte olduğunu ve delillerini de bu hadisin teşkil ettiğini söylemiştir. Ancak Dârekutnî bu hadisi Yezîd’den başka bir kimsenin Şüreyk’ten riva­yet etmediğini, Âsim b. Kuleyb’den de sadece Şüreyk’in rivayet ettiğini, Şü-reyk’in ise, aslında pek sağlam ve güvenilir bir kişi olmadığını söyleyerek bu hadisin zayıf olduğunu iddia etmiştir. Aynı şekilde Buhârî, Beyhakî, İbn Ebî Dâvûd da bu hadisi Şüreyk’ten başka rivayet eden bir kimsenin bulun­madığına dikkat çekmişlerdir. Tirmizî ise, bu hadisi Şüreyk’ten başka bir kimsenin rivayet etmediğini ifade ettikten sonra; “Dârekutnî, el-Hâkim ve el-Beyhakî’nin, Âsim el-Ahvel vasıtasıyla Enes’den rivayet ettikleri; “Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i tekbir alıp secdeye giderken ellerin­den önce dizlerinin yere indiğini gördüm” mealindeki hadisle Dârimî’nin ri­vayet ettiği[474] aynı mealdeki hadisin bu hadisi kuvvetlendirdiğini ve bu hadisin Hâkim’e göre Buhârî ve Müslim’in şartlarına uygun olduğunu” söy­lemiştir.[475]

Bezlu’l-mechûd sahibi ise, bu mevzuda şunları söylemektedir: “İmam Ebü Hanife ve Şafiî (r.a.)’e göre secdeye varırken önce yere dizler sonra da eller indirilir”. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriftir. Bu hadis-i şerifi Tirmizî de rivayet etmiş ve onun hakkında “hasen-garîb” demiştir. Ha­kim ise, bu hadisin Buhârî ve Müslim’in şartlarına uygun olduğunu söyle­miştir. İbn Hibbân’a göre de bu hadis-i şerif sahihtir.

Hadis-i şerifin birinci cümlesi üzerindeki görüşler böyle olmakla bera­ber hadisin ikinci şıkkını teşkil eden “secdeden ayağa kalkacağında ise, diz­lerinden önce ellerini kaldırırdı” cümlesi, Ebû Hanife (r.a.) tarafından benimsendiği halde, Şafiî uleması bu cümlenin zayıflığına hükmederek “sec­deden ayağa kalkarken önce dizlerin sonra da ellerin kaldırılacağını” söyle­mişlerdir. Nitekim bu mevzuda İbn Hacer diyor ki; “îmam Nevevî bu hadisin ikinci cümlesinin zayıf olduğunu söylemiştir. Bu sebeple bizim mezhebimize göre secdeden ayağa kalkarken ellerin iç kısmına abanmak sünnettir. Bu es­nada yerde bulunan el parmakları açık olmalıdır. Nitekim Buhârî’nin riva­yet ettiği hadis de bu görüşün isabetini göstermektedir. İkinci rekâtta oturduktan sonra ayağa kalkarken de aynı şekilde hareket edilir. Bunun ak­sini ifade eden hadisle[476] Hz-. Ali ve Atiyyetü’l-Avfî’den nakledilen haber­ler ise zayıftır.

Bezlu’I-Mechûd sahibi daha sonra sunarı söylüyor: Her ne kadar Neve-vî bu haberlerin zayıflığım söylüyorsa da şurasını unutmamak gerekir; bir mevzudaki zayıf hadislerin sayısı arttıkça birbirini takviye ederek kuvvet ka­zanırlar. Nitekim Tirmizî bu hadisin hasen, Hâkim ve İbn Hibbân da sahih olduğunu söylemişlerdir. Bunlar ise, hadis sahasında Nevevî’den daha yet­kilidirler. İmam Mâlik’e ve bir rivayette İmam Ahmed’e göre secdeye varır­ken önce eller, sonra da dizler yere konur.[477] Evzâî, Mâlik ve İbn Hazm’e göre secdeye varırken dizlerden öne eller yere konur. Ayağa kalkarken de önce dizler sonra eller kaldırılır. Elleri veya dizleri önce kaldırmakta mu­hayyerlik olduğuna dair bir görüş de yine İmam Mâlik’ten rivayet edilmiş­tir, sözü geçen ulemâ bu mevzudaki görüşlerine delil olarak İmam Ahmed ile Nesâî ve Muhammed b. Abdullah b. Hasen’in Ebu’z-Zinâd vasıtasıyla Ebû Hureyre’den rivayet ettikleri :

“Sizden biriniz secdeye vardığı zaman devenin çöküşünü andırır gibi çök­mesin de ellerini yere dizlerinden önce koysun”[478] meâlindeki hadis-i şerifle Tirmizî’nm Ebu’z-Zinad ve A’rac vasıtasıyle Ebû Hureyre’den rivayet ettiği  “Kiminiz kalkıp devenin çöküşü gibi çöküyor”[479] mealindeki hadis-i şerifi delil getiriyorlar. Ancak Tirmizî riva­yet ettiği bu hadis için “Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği bu hadis garibtir. Bu hadisi Ebu’z-Zinâd’m rivayetinden yalnız bu senedle biliyoruz” diyerek za­yıflığına işaret etmiştir. Her ne kadar Ahmed b. Hanbel ile Nesâî’nin riva­yet ettiği Ebû Hureyre (r.a.) hadisi ile ilgili olarak da Buhârî, “Gerçi bu hadisin râvilerinden Muhammed b. Abdillah’a itimad edilmez. Ancak Darekutnî’-nin Nâfi’ vasıtasıyla İbn Ömer’den naklettiği, “Resûl-i Ekrem (s.a.) secdeye inerken ellerini yere dizlerinden önce indirirdi”-mânâsındaki hadis-i şerif bu hadisi takviye etmektedir” demişse de, mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisine sarılan ulemâ tarafından kendisine şöyle cevab verilmiştir: “Ebû Hureyre ve İbn Ömer’den rivayet edilen bu hadisler, İbn Huzeyme’nin Sa-hih’inde Mus’ab vasıtasıyle Sa’d b. Ebî Vakkâs (r.a.)’den nakledilen, “Biz önceleri (secdeye inerken) dizlerden evvel elleri yere koyardık, sonra dizleri ellerden evvel yere koymakla emrolunduk” mealindeki hadis-i şerifle nes-hohınmuşlardır.”[480]

Zâdü’1-Meâd sahibi İbn Kayyım ise, bu mevzu üzerinde çok geniş bir şekilde açıklama yapmıştır. İbn Kayyım mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinin Ehû Hureyre hadisine nisbetle on cihetten tercihe lâyık olduğunu söylemiş ve bu cihetlerin üzerinde tek tek ve ayrıntılarıyla durmuştur. Ayrı­ca îmam Ahmed’in naklettiği Ebû Hureyre hadisini ele alarak tahlil ederken de şunları söylemiştir: “Allah (c.c.) daha iyisini bilir. Öyle zannediyorum ki, bu hadisi rivayet edenlerden birisi vehme kapılarak hadisi yanlış rivayet etmiştir. Çünkü bu hadisin ifadeleırinddcelişki vardır. Sebebine gelince, in­san elini dizlerinden evvel yere koyunca, tam deve gibi yere çökmüş olur. Halbuki bu hadiste “devenin çöküşü gibi çökmesin” buyurulmakta sonra “ellerini yere dizlerinden evvel koysun” denilerek deve gibi çökmeye teşvik edilmektedir. Bilindiği gibi deve çökerken önce elleri mesabesinde bulunan Ön bacaklarını yere koyar sonra da insana nissbetle dizleri durumunda olan arka bacaklarını yere indirir. Bu hadise sarılan kimseler, bu çelişkiyi görün­ce şöyle bir te’vile başvurdular: “Diz insanın bacak kısmında ve dört ayaklı hayvanların ise, kol kısmındadır. Bu husus, göz önünde bulundurulursa me­sele çözülmüş olur. O zaman hadisin mânâsı şöyle olur: “Sizden hiç biriniz devenin çöktüğü gibi önce dizlerini yere indirmesin yere dizlerinden önce el­lerini koysun” işte hadisi bu şekilde te’vil ederek ona sarıldılar. Halbuki bu durum Resûl-i Ekrem (s.a.)’in nehyettiği durumdur. Çünkü:

1. Deve çökerken önce ön ayaklarım yere koyar, sonra arka ayaklarını,

2. Kalkarken de önce arka bacaklarını kaldırır, sonra da ön bacakları­nı, işte Resûl-i Ekrem’in yasakladığı durum da budur.

Resûl-i Ekrem (s.a.) ise, secdeye varırken önce dizlerini sonra ellerini, sonra da alnını yere koyardı. Secdeden ayağa kalkarken de önce başım, son­ra ellerini ve daha sonra da dizlerini kaldırırdı.[481]

839. …Abdulcebbâr’ın babası Vâil Peygamber (s.a.)’in namazını anlatmış ve (şöyle) demiştir: “(Resûl-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem) secdeye vardığı zaman ellerinden önce dizleri yere1 inerdi.”

Hemmâm dedi ki; Ve Şakîk bize Âsim b. Küleyb (ve) onun baba­sı (Küleyb) vasıtasıyla Peygamber (s.a.)’den bu hadisin bir benzerini nakletti: (îbn Cuhâde ile Şakîk’in) ikisinden birinin hadisinde -büyük bir ihtimalle- Muhammed b. Cuhâde’nin hadisinde (şu söz vardı:”Sec­deden ayağa) kalkarken dizlerinin üzerinde ve uyluğunun üzerine da­yanarak kalkardı.”[482]

Açıklama

Bu hadis munkati’ denilen zayıf hadislerdendir. Çünkü Abdulcebbâr babasından hadis işitmemiştir. Nitekim bu hadis 736 numarada geçmiştir. Ebu’l-Hasen b. el-Kattân’a göre Şakîk, güvenilmeyen zayıf bir râvidir. Takrîb’de de; “Onun hüviyeti bilinmeyen bir kimse olduğu” ifade edilmektedir. Ancak hadis-i şerifte geçen, “ve bize Şakîk nakletti” sö­züyle musannif Ebû Dâvûd bu hadisin kendisine iki yolla eriştiğini ifade et­mek istemiştir. Bunlardan birisi Îbn Cuhâde yolu ki, bu yolun zayıflığını ifâde etmiştik. İkincisi ise, Şakîk yoluyla gelmiştir. Bu da mürsel’dir ve Şakîk aley­hinde bazı tenkitler vardır. Bu mevzu ile ilgili hükümler bir evvelki hadiste geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[483]

840. …Ebû Hureyre (r.a.)den; demiştir ki: Peygamber (s.a.); “Bi­riniz secdeye vardığında deve gibi çökmesin, dizlerinden önce elleri­ni (yere) koysun” buyurdu.[484]

Açıklama

Hattâbî bu hadisle ilgili olarak şunları söylemektedir: Secdeye inerken yere ellerin dizlerden önce konulacağını ifâde eden (838 numaralı) Vâil b. Hucr hadisi, bu hadisten daha sağlamdır. Aynı zamanda ulemâ bu hadisin îbn Huzeyme’nin Sahîh’inde, Mus’ab vasıtasıy­la Sa’d b. Ebî Vakkas’tan naklettiği “biz önceleri (secdeye inerken) dizler­den evvel elleri yere koyardık, sonra dizleri ellerden evvel yere koymakla emrolunduk” mealindeki hadisle nesholunduğunu söylemektedir.[485]

Daha önce 838 numaralı hadis-i şerifin açıklama kısmında bu mevzu genişçe ele alınmıştır.[486]

841. …Ebû Hureyre’den; demiştir ki: Peygamber (s.a.): “Kimi­niz kalkıp namazda devenin çömelmesi gibi (mi?) çömeüyor?” buyurdu.[487]

Açıklama

Tirmizî bu hadisin “garib” olduğunu ifâde ettikten sonra; “bu hadisi Ebu’z-Zinâd’ın rivayetinden yalnız bu senedle biliyoruz” demiştir. Zayıf olmakla beraber bu hadis ellerin dizlerden önce yere konmasının müstehab olduğuna delâlet ediyor. Nitekim İmam Mâlik’ irı ve hadisçilerin kavli budur. Turbeştî bu hadisin şerhinde şöyle demekte­dir: “Hadis hem deve gibi çökmekten men’ediyor, hem de ellerin dizlerden önce yere konmasını emrediyor. Bu nasıl olabilir? Çünkü deve de önce kol­larını kırarak çömelir. Bunun cevabı şudur: Diz insanın bacak kısmında, dört ayaklı hayvanlarınsa kol kısmındadır.”

Hadis-i Şerife bu açıdan bakılacak olursa, secdeye giderken yere önce ellerin sonra da dizlerin konulacağı anlaşılır. Çünkü diz insanlarda bacakta olduğuna göre hadisin mânâsı; “Biriniz secdeye vardığı zaman önce deve gi­bi dizlerini yere koymasın, bilakis önce ellerini, sonra dizlerini yere koysun” demek olur. Az önce de belirttiğimiz gibi bu îmam Mâlik ile Hadisçilerin görüşüdür. Ebû Hanife Şafiî ve bir rivayette Ahmed b. HanbePe göre sec­deye giderken önce dizler sonra da eller yere konur. Nitekim 839 numaralı hadis de bunların görüşünü desteklemektedir. Biz sözü geçen hadisi açıklar­ken onun bu hadise nisbetle on cihetten tercihe lâyık olduğunun İbn Kayyım tarafından isbatlandığını belirtmiştik.[488]

137 – 138. Birinci Ve Üçüncü Rekâtlardan Sonra Ayağa Nasıl Kalkılır?

842. …Ebû Kılâbe’den; demiştir ki: Ebû Süleyman Mâlik b. el-Huveyris mescidimize geldi de; “Vallahi ben bir namaz kılacağım. Mak­sadım (sadece) namaz kılmak değil, (aynı zamanda) size Resûlullah namaz kılarken nasıl gördüğümü göstermektir” dedi. (Bu hadisi Ebû Kılâbe’den nakleden Eyyûb) dedi ki; “Ebû Kılâbe’ye nasıl kıldı, diye sordum da imamları Amr b. Selime’yi kastederek; “işte şu şeyhimiz gibi” dedi ve (şunları) söyledi: “(Mâlik b. Huveyris) ilk rekatta başını son (yani ikinci) secdeden kaldırınca (birazcık) oturdu, sonra kalktı.”[489]

Açıklama

Hadis-i şerifteki; “Vallahi ben size namaz kıldaracağım” cümlesiyle onu takibeden “maksadım namaz kılmak değil” cümlesi arasında görünüşte bir çelişki varsa da aslında bu iki cümle arasında bir çelişki yoktur. Kısaca bu cümlelerin mânâsı; “Ben bir namaz kılacağım, fakat maksadım sadece namaz kılmak değildir. Bu namazı kılmaktan mak­sadım aynı zamanda Resül-i Ekrem’in namazı nasıl kıldığını size göstermektir” demektir.

Hadis-i şerifin devamından anlaşılıyor ki, râvi Eyyûb, Ebû Kilâbe’ye; “Ebû Süleyman’ın Resûl-i Ekrem’in kıldığı namazı göstermek maksadıyla kıldığı namaz nasıldı?” diye sorunca Ebû Kılâbe kendilerine imamlık yap­makta olan Amr b. Selime’yi göstererek; “îşte bizim şu imamızın kılışı gibi kıldı. Birinci rekatın sonunda ikinci secdeyi yaptıktan sonra birden bire ayağa kalkmadı. Birazcık oturduktan sonra ayağa kalktı” diye cevap vermiştir. Aynı zamanda “maksadım namaz kılmak değil” cümlesi Ebû Süleyman (r.a.)’ın kıldığı bu namazın, farz namaz vaktinin dışında kılındığı açıkça ifade edilmiştir. Bu cümle bazı baskılarda, “size namaz kıldaracağım” şeklinde geçiyorsa da, Buhârî’nin, “bu namazın farz namaz olmadığını ifade eden rivayeti”ni ve “maksadım namaz kılmak değil, sadece size Resulüllah’i na­maz kılarken nasıl gördüğümü göstermektir” sözünü göz önünde bulundu­rarak, “namaz kılacağım” şeklindeki baskıyı tercih ettik.

Hadis-i şerifte geçen “ilk rekatta başını son (yani ikinci) secdeden kal­dırınca (birazcık) oturdu” cümlesindeki oturuş ulemâ arasında “celsetu’l-istirâha (dinlenme oturuşu)” diye bilinir. Birinci veya üçüncü rekatta ikinci secdeden sonraki bu oturuş Şâfiîlere göre müstehabdır. Malikî ve Hanefi ule­masına göre namazda istirahat oturuşu diye bir oturuş yoktur. Resûl-i Ek­rem (sallallahü aleyhi ve sellem)e isnad edilen böyle bir oturuş, bu oturuşun sünnet olduğuna değil de, ancak vücûdunda bulunan bir özürden dolayı böyle hareket ettiğine delâlet eder. Mugnî sahibi İbn Kudâme’ye göre, bu mevzu­da Ahmed b. HanbeFden iki görüş nakledilmiştir: 844,numaralı hadis-i şeri­fin izahında inşallah bu mevzuyu daha genişçe ele alacağız. Nitekim bu mevzu daha evvel terceme ettiğimiz 733 numaralı hadisin “açıklama” kısmında da geçmiştir.[490]

843. …Ebû Kılâbe’den; demiştir ki: Süleyman Mâlik b. el-Huveyris mescidimize geldi de; “Vallahi ben bir namaz kılacağım, maksadım (sadece) namaz kılmak değil (aynı zamanda) size Resûluüah (sallellahü aleyhi ve sellem)i namaz kılarken nasıl gördüğümü göstermektir” dedi. (Ebu Kılâbe) dedi ki; “Birinci rekatta başını son (yani ikinci) sec­deden kaldırdığında (birazcık) oturdu.”[491]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama bir önceki hadiste geçmiştir.Bir önceki hadiste de bu mesele daha geniş şekilde ele alınacaktır.[492]

844. …Mâlik b. el-Huveyris (r.a.)’den rivayet edildiğine göre O, Resûlullah (s.a.)’i namazının tek rekâtlarında iken tam oturuş hâline gelinceye kadar doğrulmadıkça ayağa kalkmadığım görmüştür.[493]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte birinci ve üçüncü rekatlarda ikinci secdeden sonra kalkarken Resûl-i Ekrem’in birazcık oturduğu ifade edilmektedir. İstirahat celsesi diye bilinen bu celsenin hükmü ulemâ arasın­da ihtilaflıdır. Şafiî ulemâsı bu hadis-i şerifi delil getirerek birinci ve üçüncü rekatlarda, ikinci secdeden sonra ayağa kalkmadan birazcık oturmanın miistehab olduğunu söylerler. et-Temhîd ve Muğnî isimli eserlerde ve Hanefî ule­masından Aynî’nin Umdetü’l-kaarî isimli eserinde[494] deniliyor ki; “fıkıh âlimleri secdeden kıyama nasıl kalkılacağı mevzuunda ihtilaf etmişlerdir.”

İmam Mâlik, el-Evzaî, es-Sevrî, Ebû Hanife (rahmetullahi aleyhim) Haz­retlerine ve taraftarlarına göre birinci ve üçüncü rekatlarda ikinci secdeden sonra kıyama kalkarken oturmak yasaktır. İkinci secdeden hemen sonra ayak uçlarına basılarak ayağa kalkılır. Nitekim İbn Mes’ûd, İbn Ömer, İbn Ab-bas (r.a.)’den de rivayet edilen budur. Tabiîn ulemâsından Nu’man b. Ebî Ayyaş da bu mevzuda şöyle demektedir: “Ben pek çok sahâbî ile karşılaş­tım, bunların hepsi de birinci rekattan ikinci rekata ve üçüncü rekattan dör­düncü rekata kalkarken ayaklarının ucuna basarak kalkarlardı ve asla oturmazlardı,”

Ebu’z-Zinâd, Ahmed b. Hanbel ve îbn Râhûye gibi kimseler de ikinci ve dördüncü rekata bu şekilde oturmadan kalkmanın sünnet oludğunu söy­lemişlerdir. İmam Ahmed (r.a.) buyuruyor ki: “Bu mevzudaki hadislerin bü­yük çoğunluğu, sözü geçen rekatlarda ayağa kalkarken oturulmayacağını ifâde etmektedir.” Nitekim Esrem de Ahmed b. Hanbel’i ikinci secdeden sonra oturmadan ve ayaklarının ucuna basarak kıyama kalkarken gördüğünü ifâ­de etmektedir. Ancak el-HalIâl, imam Ahmed’in sonradan bu görüşünden döndüğünü zikretmiştir. Bununla beraber ulemânın büyük çoğunluğu isti­rahat oturmasını benimsememişlerdir. İmam Ahmed’in rivayet ettiği bu ha­disi Tirmizî de rivayet etmiş ve sonra da; “İlim ehlinin ameli bu hadis üzeredir” demiştir. Ayni hadisi İbn Ebî Şeybe de Musannef’inde Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Zübeyr ve İbn Abbas’dan nakletmiştir.

Bu mevzuda Hanefi ulemasından Tahâvî de şunları söylüyor: “Ebû Dâ-vûd’un rivayet ettiği 733 no’lu Ebû Humeyd hadisi namazda istirahat celse­sinin olmadığını ifâde etmektedir. Halbuki yine Ebû Davud’un rivayet ettiği bu 843 numaralı hadiste ise aksi ifade edilmektedir. Bu durumda Mâlik b. Huveyris’in bir rahatsızlığı sebebiyle ikinci secdeden kıyama kalkarken böy­le oturmak mecburiyetinde kalmış olduğu söylenebilir. Öyleyse istirahat cel­sesi sünnet değildir. Zaten eğer sünnet olsaydı, istirahat celsesiyle ilgili özel bir bölüm hadis kitaplarında yer alırdı. “Kirmanî ise, “asıl olan özürsüzlük hâlidir” diyerek istirahat celsesinin sünnet olduğunu ve Mâlik İbn Huvey­ris’in bu hadis-i şerifi bu maksatla rivayet ettiğini söylemiş ve Mâlik b. Hu­veyris’in “Sallû kemâ reaytümûni “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öyle kılınız”[495] hadisinin râvisi oluşunu da sözlerine delil olarak ge­tirmişse de “Ben artık yaşlandım rüku ve secdelere benden önce varmayınız” mealindeki 619 no’lu hadis-i şerif Kirmânî’nin “asıl olan özürsüzlük hâlidir” sözünün isabetsizliğini ortaya koymaktadır. Nitekim İbn Kayyim el-Cevzî de Zâdü’l-Me’âd isimli meşhur eserinde namazda istirahat celsesinin bulun­madığını isbat etmiştir.

Avnu’l-Ma’bûd sahibi de bu hadisi açıklarken “bu hadis garibtir.Garib olmadığı kabul edilse bile, istiraat celsesinin sünnet-olduğuna değil, caiz olduğuna delâlet eder” demiştir.[496]

138 – 139. İki Secde Arasında Ayakları Dikerek Ökçeler Üzerinde Oturmak

845. …Ebu’z-Zubeyr Tâvus’u (şöyle) derken işittiğini söylemiş­tir: İbn Abbâs’a, “(iki) secde arasında ayaklar(ı dikerek Ökçeler) üze­rine oturmayı” sorduk. “Sünnettir” diye cevap verdi. “Oysa biz onu kişiye zahmet olarak görüyoruz” dedik, İbn Abbâs; “O peygamberi­niz sallaüahü aleyhi ve sellem’in sünnetidir” diye cevabını pekiştirdi.[497]

Açıklama

Bu hadis denilen oturuş şeklinin namazda sünnet olduğumı bildirmektedir. Bu hususta Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)den iki hadis varid olmuştur. Tirmizî ve diğer hadis imamlarının rivayet ettikleri ikinci hadiste ik’â men’edilmektedir.[498] Mez­kûr hadis birkaç yoldan rivayet edilmişse de senedlerinin hepsi zayıftır.

Ulemâ “ikâ”mn hükmü ve şekli hususunda ihtilâf etmişlerdir. Nevevî diyor ki; “doğrusu “ik’â” iki nevidir. Birisi kalçasını yere yayarak, dizleri’ni dikmek, elleriyle de yere dayanarak köpek oturuşuna benzer bir şekilde oturmaktır. Lügat ulemâsı da “ik’â”yı bu şekilde tefsir etmişlerdir. Nehyedilen ve mekruh olan “ik’â” da budur. Hatta Mâlikîlere göre bu şekil otu­ruş haramdır, yalnız namaz bozulmaz. Onlara göre mekruh olan şekil ayak parmaklarının hepsini yere dikerek ökçelerinin üzerine oturmak yahut ayak­larının sırtını yere getirmek suretiyle üzerlerine oturmaktır.

İk’â’nm ikinci şekli secdeler arasında kalçasını topuklarının üzerine dö­şeyerek oturmaktır. İbn Abbâs (r.a.)’ın; “Peygamberinizin sünnetidir” sö­zü ile kasdettiği “İk’a” budur…”

Hanefîlere göre namazda sünnet üzere oturuş, erkeklerin sol ayaklarını yere döşeyerek üzerine oturmaları, sağ ayaklarını da dikerek parmaklarım kıbleye çevirmeleridir. Kadınlar ise, sol kalçası üzerine oturarak ayaklarını sağ taraftan çıkaracaklardır.

Hadisin bazı rivayetlerinde metindeki “racül” (adam) kelimesi “ricl” (ayak) şeklinde zabt edilmiştir. Bu takdirde mânâ, “Biz bunu ayağa cefa görüyoruz” demek olur. Hattâ İbn Abdilberr “Racül” rivayetinin hata ol­duğunu iddia etmiştir. Fakat cumhur-ı ulemâ onu iddiasını reddetmiş, doğ­rusunun “racül” olduğunu cefayı izafe etmek için ayağın değil, insanın daha uygun olduğunu söylemişlerdir.[499]

139 -140. Kişî Başını Rükûdan Kaldırınca Ne Söyler?

846. …Abdullah b. Ebî Evfâ elemiştir ki; Peygamber (sallellahü aleyhi ve sellem) rükû’dan başını kaldırdığı zaman (şöyle) derdi: “Al­lah kendisine hamdedenin haindini işitir. Allah’ım, ey Rabbimiz, gök­lerle yer dolusu ve onlardan sonra dilediğim herşey dolusu hamd ancak sana mahsustur”[500]

Ebû Davûd dedi ki; bu hadisi Süfyan es-Sevrîile Şu’be b.el-Haccâc da UbeydEbi’l-Hasen’den rivayet ettiler. Fakat bu rivayette “rüku’ dan sonra” sözü yoktur.

Süfyan dedi ki: “Biz daha sonra Şeyh Ubeyd Ebû’l-Hasen’le kar­şılaştık -bu defa da- “rükû’dan sonra” sözünü söylemedi.

Ebü Davûd dedi ki: Bu hadisi bir de Şu’be, Ebû İsme ve A ‘meş vasıtasıyla Ubeyd’den nakletmiş, (Ubeyd bu rivayetinde) “rükû’dan sonra”, sözünü söylemiştir.[501]

Açıklama

Buhârî’nin bir rivayetinde “Resûl-i Ekrem (sallellahü aleyhi ve sellem)in rükû’dan başım kaldırırken, “semiallahü limen hamiden” (Allah hamd edenin hamdini işitir (kabul eder)” dediği; iyice doğ­rulduktan sonra ayakta iken de “Allahümmc Rabbena leke’1-hamd” dediği[502] Diğer bir hadis-i şerifte “Belini (rükû’dan) kaldırırken “semial­lahü limen ha m i deh” kıyamda iken de “Rabbena leke’1-hamd nıile’s-şemâvâti ve’1-ardi” dediği[503] ifade edilmektedir.

“Yer ve gök dolusu hamd” tabiri Allah’a edilen şükr, hamd ve senanın çokluğunu ifâde için kullanılan temsîli bir ifâdedir. Yoksa aslında bir söz­den ibaret olan hamd ve senanın bir hacim Ölçüsü niteliği taşıyan “yer dolusu veya gök dolusu” gibi ölçülerle ölçülüp tartılamayacağı, terazi ve kaplara konulamayacağı aşikârdır. Bu sözlerin ifâde ettiği mana şudur: Yani Allah’a yapılan hamdler elle tutulan ve gözle görülen bir cisim olsalardı göklerle ye­ri doldururlardı. Bazıları da “bu cümleden murad, hâindin sevabıdır” de­mişlerdir. Müslim ile Nesâî’nin rivayetinde bu cümle; “yer ile gök dolusu ve ikisinin arası dolusu ve onlardan sonra dilediğin (Arş ve Kürsî gibi) her şey dolusu” şeklinde geçmektedir.[504]

Musannif Ebû Davud’un hadisin sonunda zikrettiği hadisle ilgili riva­yet farklarının hülâsası şudur: Abdullah b. Numeyr, Ebû Maviye, Vekî’ ve Muhammed b. Ubeyd’in A’meş’den naklettikleri bu hadis-i şerifte: “rükû’-dan başını kaldırdığı zaman” cümlesi bulunduğu halde, Süfyan es-Sevrî’nin Ubeyd Ebu’l-Hasen’den rivayetinde bu cümle bulunmamaktadır. Şu’be’nin rivayetinin birinde Süfyân’ınki gibi bu cümle bulunduğu halde Ebü İsme’-den olan rivayetinde bu cümle bulunmamaktadır.[505]

847. …Ebû Said el-Hudrî’den (rivayet edildiğine göre); Peygam­ber (s.a.); “Semiallahü limen hamideh” deyince, (kavmede iken) şunları da söylerdi: “Allahümme Rabbena leke’l-hamdü milVs-semâi (Müemmel bunu, “mile’ssemâvât” (diye) nakletmiştir). Ve mil’el’ardi ve mire mâ şi’te min şey’in ba’du ehlessenâi ve’I-mecdi ehakku mâ kale’l-abdü ve kulluna leke abdün; lâ mania limâ a’tayte; Muhammed (bu­raya) “velâ mu’tiye Uma mena’te” (cümlesini) ilâve etti). (Bundan) sonra (gelen sözlerin rivayetinde ise, bütün râviler şu ifadede de bir­leştiler;

“Velâ yenfe’u zelceddi mine’l-ceddu”

Bişr (sadece), “Rabbena lekel hamd” (cümlesini) nakletti. Mahmûd ise, “AHahümme” (sözünü) olmaksızın “Rabbena ve lekel-hamd” (sözünü) nakletti.[506]

Açıklama

Musannif Ebu Dâvûd bu hadis-İ şerifi 1. Müemmel, 2. Mahmud b. Halid, 3. İbnu’s Serh, 4. Muhammed b. Mus’ab vasıtasıyla dört ayrı yoldan rivayet etmiştir.

bu rivayetlerin bazı kelimeleri farklı ise de hadisin büyük bir kısmında ittifak halindedirler. Resul-i Ekrem rüku’dan doğrulduktan sonra kavmede iken okuduğu duâmn meali şudur: “Allahım! Ey Rabbimiz, gökle yer ve on­lardan sonra dilediğin herşey dolusu hamd ancak sana mahsustur. Ey Medh-ü Senaya lâyık olan Allah’ını, kulun -ki hepimiz sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: ”Allah’ım, senin verdiğine mâni olacak yoktur. Senin ka­tında hiç bir varlık sahibine varlığı fayda vermeyecektir.” Rivayetleri ara­sındaki farklar ise şöyledir:

1. Hadis-i şerifte geçen “gök dolusu” tabiri Müemmel’in rivayetinde “gökler dolusu” diye geçmektedir.

2. Mahmûd b. Hâlid’in rivayetinde ise, “Allah’ım, senin verdiğine mâ­ni olacak yoktur” cümlesinden sonra, “senin vermediğini verecek de yoktur” ilâvesi vardır.

3. Îbnü’s-Serh’in rivayetinde Resûlullah(s.a.)ın kavmede sadece “Rab­bena lekel-hamd”:Ey Rabbimiz hamd ancak sana mahsustur” dediği ifâde edilmektedir.

4. Mahmûd’un rivayetinde ise, “Allahümme” (Ey Allahım) kelimesi bu­lunmakta ve metindeki cümle şu şekilde geçmektedir: “Rabbena ve lekel hamd:Ey Rabbimiz, hamd de sana mahsustur.”

Metinde geçen, “Ey mecd-ü senaya lâyık olan Allah’ım!” ifâdesi hadis sarihlerinin beyânına göre, bir nida cümlesidir. Bazıları: “Sen mecd-ü sena­ya ehilsin” mânâsına mûbtedâ ve haber cümlesi olabileceğini söylemişlerdir.

“Sena” övme, iyilik ve güzellikle vasıflandırmak demektir. “Mecd” ise azamet ve son derece büyük şeref mânâsına gelir. Kadı İyaz’ın beyânına gö­re bazı rivayetlerde mecd kelimesinin yerine hamd denilmiştir. Mânâ bakı­mından bu da doğru olmakla beraber, meşhur olan rivayet birincisidir.

“…ki hepimiz sana kuluz” cümlesi ise, ehemmiyetinden dolayı araya sıkıştırılmış bir itirazı cümle, diğer bir ifâdeyle ara cümlesidir. Bu cümle aradan kaldırılınca mânâ şöyle olur: “Kulun söyleyeceği en lâyık söz: Allah’ım, se­nin verdiğine mâni olacak yoktur. Vermediğini de verecek yoktur” sözüdür.

Bir kul için söylenecek en lâyık sözün bu olması, bu cümlenin kulun bütün işlerini Allah’a havale etmesi, Allah’ın varlığını ve birliğini itiraf, hayrın, şerrin ondan geldiğini kuvvet ve kudreti onun halk ettiğini dünyaya ehem­miyet vermeyip salih ameller peşinde koşmanın lüzumunu içine aldığı içindir.

Hadisin son cümlesinde geçen “cedd” kelimesi “cidd” şeklinde de ri­vayet edilmiştir. Bu rivayet zayıf olmakla beraber mânâ bakımından doğru­dur. Bazıları “Bu takdirde hadisin manası: Çalışkanıif çalışması senin indinde kendisine bir fayda vermez. Ona ancak senin rahmetin fayda verir” demektir” şeklinde tefsirde bulunmuş, bir takımları da “cidd”in acele etmek manası­na geldiğini söylemişlerdir. Bu takdirde mana, “Senden kaçmak için acele davranan kimsenin kaçışı kendisine bir fayda vermez. Çünkü o daima senin pençe-i kudretindedir.” şeklindedir. Kelimenin sahih ve meşhur olan kıraati “cedd”dir. Cedd; baht, zenginlik, azamet ve sulta manalarına gelir. Buna göre : “Dünyada mal, evlât, azamet ve saltanatla bahtiyarla şan bir kim­seyi, bu bahtiyarlığı senin azabından kurtaramaz, onu kurtaracak olan an­cak salih amellerdir” demek olan bu hadis-i şerifin sebeb-i vürûdu ile ilgili olarak İbn Mâce’de şöyle bir rivayet vardır: “Resûl-i Ekrem (s.a.) namaz kılarken yanında bulunan kimseler kendi aralarında bazı kimselerin pek çok develere ve atlara sahip olduklarından ve bu sayede eriştikleri şan ve şeref­ten bahsettiler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) namazın sonunda “Allahümme Rabbena leke’I-hamd miPe’s-semâvati ve’l-ard…” duasını okudu.[507]

Fıkıh ulemâsının bu konudaki görüşleri bir numara sonra gelecek olan hadisin şerhinde açıklanacaktır.[508]

Bazı Hükümler

1. Ruku’dan doğrulduktan sonra hadiste geçen duayı okumak mustehabtır. Hanbehler Ve Şafıılere göre bu mevzuda nafile ile farz namaz arasında fark yoktur. Ancak Hanefî ule­masına göre ise, bu duâ ancak nafile namazlarda okunabilir.

2. Tesmî’ ile tahmîd (yani “semiallahü limen hamideh ile Rabbena lekel hamde” demek) her namaz kılana müstehabdır. Hanefîlere göre ise, yal­nız başına namaz kılan kimse tesmi’ ile tahmidi birleştirirse de cemaatle kılınan namazda imam sadece “semiallahü limen hamideh” der. Cemaat de sadece “Rabbena leke’1-hamd” der.[509]

3. Kulun yapacağı en faziletli dualardan biri Resûlüllah’m öğrettiği “Allahım senin verdiğine mani olacak yoktur ilh…” duâsıdır.[510]

848. …Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İmam “semiallahü limen hamideh” dediği za­man, siz de “Allahiimme Rabbena lekelhamd” deyiniz! Zira sözü me­leklerin sözüne denk gelen kişinin günahları affedilir.”[511]

Açıklama

Bu   hadis-i   şerif,imamın rükû’dan kalkınca sadece “semi’allahü limen hamideh” diyeceği görüşünde olan İbn Mes’ud, Ebû Hureyre, Ebû Hanife, İmam Mâlik, el-Hâdi ve el-Kasım’m de­lilidir. Aynı şekilde Buhârî ve Müslim’in Enes b. Mâlik’ten rivayet ettikleri; “İmam “semiallahü limen hamideh” dediği zaman siz de “Rabbena lekel hamd” deyiniz”[512] mealindeki merfu hadis de imamın rükû’dan kalktıktan sonra sadece; “semiallahü limen hamideh “diyeceğini “Rabbena leke’l hamd” demesi gerekmediğini ifâde etmektedir.

Ayrıca 601 numaralı hadis-i şerif de bu görüşü te’yid etmektedir.

es-Sevrî, el-Evzâî, Ebû Yûsuf, Muhammed, gibi imamlara ve Hanbelî âlimlerine göre ise bu hadis, imamın rükû’dan kalkarken semiallahü limen hamiden ve arkasından da Rabbena lekelhamd diyerek iki duayı birleştire­ceğine delâlet etmektedir. Yine bu imamlara göre Buhârî’nin Ebû Hureyre’-den rivayet ettiği “İmam “semiallahü limen hamiden” dediği zaman siz de “Allahümme Rabbena ve lekel ha m d” deyiniz”356 hadis-i şerifi de imamın rükû’dan doğrulurken bu iki duayı da okuyacağına delâlet ettiği gibi, daha Önce terceme ettiğimiz 846 numaralı hadis-i şerif de kendi görüşlerini teyid eder.

Yalnız başına namaz kılmakta olan kimseye gelince Mâliki ve Hanbelî-Iere göre her iki duayı da okur. Nitekim Malikîlerin Müdevvene isimli meş­hur kitablannda şöyle deniliyor: “İmam “Semiallahü limen ham i deh” dedikten sonra “Allahiimmc Rabbena leke’l hamd” demesin. Fakat arka­sında bulunan kimse bu cümleyi okusun, tek başına namaz kılan kimse ise her iki cümleyi de okusun.”

Hanefi ulemâsına göre yalnız başına namaz kılan kişinin durumu ihti­laflıdır. Bazılarına göre yalnız başına namaz kılan kimse sadece “Rabbena leke’1-hamd” der. Hafız ZeylaTnin İfâdesine göre, Hanefî ulemâsının bü­yük çoğunluğu bu görüştedir. Hanefîlerin Mebsût isimli meşhur kitablann­da Hanefî mezhebinde en sahih görüşün bu olduğu ifâde ediliyor. Çünkü “semiallahü limen hamiden” cümlesi yanında bulunan kimselerin “Rabbe­na leke’I-hamd” demeye teşvik etmek için okunur.” Tek başına namaz kı­lan kimsenin ise, arkasında teşvik edeceği kimse bulunmadığından semiallahü limen hamiden demesine lüzum yoktur. Sadece Rabbena leke’I-hamd demekle yetinir. Şayet Rabbena teke’1-hamd dedikten sonra “semiallahü limen hamiden” diyecek olsa, o zaman da bu cümlenin yeri değişmiş olur. Çünkü bilindiği gibi “semiallahü limen hamiden” cümlesi rükû’dan doğrulurken meşru kılınmıştır. Başka yerde söylenilmesi meşru değildir.

Hanefî fıkhındaki yerine gelince: Ebû Bekir er-Râzî’ye göre, yalnız ba­şına namaz kılan kimse sadece “semiallahü limen hamiden” der. Çünkü bu kimse her ne kadar namazı yalnız başına kılıyorsa da aslında kendisinin ima mıdır. Bu bakımdan Ebû Hanife (r.a.)’e göre, sadece “semiallahü limen hamiden” demekle yetinir. Nitekim İmam Muhammed’in Nevâdir isimli ese­rinde böyle deniyor. İmam el-Hasen’in Ebû Hanife’den rivayet ettiğine göre ise, yalnız başına namaz kılmakta olan kimse, semiallahü limen hamideh cüm­lesiyle birlikte Rabbena leke’1-hamd cümlesini de okur. Hidâye sahibi el-Merğinânî de bu görüşü benimsemekte ve Hanefî mezhebinde en sahih gö­rüşün bu olduğunu söylemektedir. Çünkü yalnız başına namaz kılan kimse kendisinin imamıdır. Bu bakımdan “sem i ali ahu limen hamideh” demesi ge­rekir. Arkasında kendisine icabet edecek kimse bulunmadığı için “Rabbena lekel hamd” cümlesini de kendisi söyleyecektir. Nitekim uygulama da böy­ledir. Merhum Ö.Nasuhi Bilmen Büyük İslam İlmihali’nde namazın sünnet­lerini açıklarken şunları söylüyor: “İmanı olan zatın rükû’dan kıyama kalkarken semi ali ahu limen hamideh cümlesini hacet miktarı cehren yapması sünnet olduğu gibi, cemaatin rükû’dan kalkarken gizlice “Allahümme Rab­bena ve leke’1-hamd” demesi sünnettir. Münferid, rükû’dan kalkarken hem “semiallahü limen hamideh” hem de “allahümme Rabbena ve lekel hamd” der.[513]

Şafiî ulemâsına göre ise, namaz kılan kimse ister imam, ister cemaat, isterse tek başına olsun bu iki cümleyi de okur. Atâ, Ebû Bürde Muhammed b. Şîrîn, İshâk ve Dâvud da bu görüştedirler. Delilleri de Buhârî ve Müs­lim’in Ebû Hureyre’den rivayet ettikleri şu hadistir: “Sonra rükû’dan belini doğrultunca “semi allahu limen hamideh” der, ayakta iken de “Rabbena ve lekel hamd” der.[514] Her ne kadar bu hadis-i şerifler Resûl-i Ekrem (sal-lallahü aleyhi ve sellem)in imam iken namaz kılması ile ilgili ise de sadece kendisine ait özel bir durum belirtmediklerinden bütün ümmet için bir delil niteliği taşımaktadır. Şafiî ulemâsından Neveyî der ki; bu dualar rükû ve sü-cuddaki teşbihler gibidir. Hem imam, hem cemaat, hem de yalnız namaz la­lan kimse için bunları okumak müstehabtır. Aslında namazın hiç bir anı zikirden hâli değildir. Şayet rükû’dan kalkarken ve kalktıktan sonra bu cüm­leler okunmayacak olursa namazın o kısmı zikirsiz kalmış olur.[515]

Hadiste geçen “sözü meleklerin sözüne denk gelen kişinin günâhları affedilir” cümlesinden anlaşılıyor ki, imam “scmiallahü limen hamideh” de­yince melekler de “Allahümme, Rabbena lekel hamd” diyorlar. Şayet bu sözü söyleyen kimse meleklerle aynı anda söylemiş olursa bütün geçmiş kü­çük günahları bağışlanmış olur. Bu bakımdan imam, “Semiallahü limen hamideh” deyince, dikkatli olmak ve vakit geçirmeden, “Allahümme, Rab­bena leke’1-hamd” demek gerekir. Çünkü “meleğin sözüne denk gelmek” iki şekilde olur:

1. Onun okuduğu bu duayı okumakla yani sözle ona muvafakat etmekle olur.

2. Zamanda ona denk gelmekle yani, imamın tesmi’inden sonra aynı anda “Allahümme, Rabbena leke’1-hamd” demekle olur. Kısaca denklik söz ve zaman bakımından olur. Ibn Hıbbân’a göre ise, meleklere muvafakat ihlâs ve huşu’da olur. Bu bakımdan kul bu noktalarda namaz esnasında çok dikkatli olmalıdır. Bazılarına göre bu meleklerden maksat, kulların namaz­larında hazır bulunan meleklerdir. Ibn Bezîze’ye göre ise, butun melekler­dir. Hafaza melekleri olduğunu söyleyenler de vardır.[516]

849. …Âmir (eş~Şa’bî)den; demiştir ki: imamın arkasında bulu­nan cemaat, “Senıîallahü limen hamiden” (Allah kendisine hamd ede­nin hamdini işitir) demez, fakat “Rabbena ieke’1-hamd” (Ey Rabbimiz hamd ancak sana mahsustur) der.[517]

Açıklama

“Allah  kendisine  hamd edenin hamdini işitir” sözündeki “işitir” kelimemden maksat, mecazen “kabul eder” demektir. Yani sebep zikredilmiş, sonuç kast edilmiştir, imam bu cümleyi söylemekle arkasındakileri “Allahumme, Rabbena leke’1-hamd” demeye teş­vik etmiş olur. Bu mesele ile ilgili mezheb imamlarının görüşü bir önceki hadis-i şerifin izahında geçmiş bulunmaktadır.[518]

140 – 141. İki Secde Arasında Dua Etmek

850. …İbn Abbâs (r.a.)dan; demiştir ki: Peygamber (s.a.) iki secde arasında; “Ey Allah’ım, beni bağışla, bana acı, bana afiyet ver, beni (doğru yola) hidâyet et ve rızıklandır” diye duâ ederdi.[519]

Açıklama

Hadis-i Şerifte geçen “Ey Allahım, beni bağışla ve bana acı” sözünden maksat, benim bütün günahlarımı ve hatalarımı hiç bırakmadan affet, ibadetlerimi kusuruyla beraber kabul ederek bana lütuf ve ihsanda bulun demektir.

“Bana afiyet ver” demekten maksatsa, “beni belâ ve fitnelerden koru” demektir.

“Bana hidâyet et” sözünün mânâsı ise, “bana sâlih ameller işlemeyi nasib et” demektir. Esasen hidâyet etmek tabirinin tam türkçe karşılığını bulmak çok zordur. Bu kelime üzerinde açıklama yaparken merhum ve kıymetli mü-fessirimiz Elmalık Hamdi Efendi şunları söylüyor: “Hidâyet matlûba isal edecek şeye lütf-u delâlet etmektir ki, yolu sadece gösterivermek veya yola götürüvermek ve hatta nihayete kadar götürüvermek suretlerinden biriyle ta­hakkuk eder ki, sadece yolu gösterivermeye “irşâd” veya “delâlet-i gayr-i mûsıla” denildiği gibi, yolun nihayetine kadar götürüvermeye de “tevfik” veya “delâlet-i mûsıle” denir. Demek ki hidâyet, her matlûba alelıtlak reh­berlik etmek değil, irşad gibi gayesinde hayır, keyfiyetinde lütf-ü letafet bu­lunan bir rehberliktir. Binaenaleyh hidâyet kelimesinin mealinde en muvafık tâbir lisanımızda maruf olduğu gibi, “bize hidâyet et” demektir, “göster” deyince götürmek kahf. “Götür” deyince de letafet kalır ve hiçbiri tam mâ­nâyı ifâde edemez ve lisanımızda böyle mâruf bir kelimenin yerine’beheme-hal bir kelime koymağa çalışmak maksadı beyâna münâfi, kuru bir taassub olur.”[520]

Hadiste geçen “Beni rızıklandır” sözünün manası, “bana dünyada ha­yırlı rızıklar, ahirette de yüksek dereceler ve makamlar nasibeyle” demektir.[521]

141-142.Erkeklerle Beraber (İmamın Arkasında) Bulunan Kadınlar Secdeden Başlarını Nasıl Kaldırırlar?

851. …Esma bint Ebî Bekr (r.a.) den; demiştir ki: Resülullah (sallellahü aleyhi vesellem)i, erkeklerin avret mahallerini görmelerinin çir­kinliğinden dolayı; “(Ey kadınlar topluluğu) sizden kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa erkekler (secdeden) başlarını kaldırmadıkça başını kaldırmasın” buyururken işittim.[522]

Açıklama

“Erkeklerin avret mahallerini görmelerinin çirkinliğinden do|ayı, sözü Hz Esmâya ait bir söz olabilir. O takdirde bu söz hadisin esas metni içerisine râvi Esma (r.anhâ) tarafından ilâve edilmiş demektir. Bilindiği gibi bu çeşit sözlere mtidrec denir. Biz tercememizi buna göre yaptık. Eğer bu söz Resûl-i Ekrem (s.a.)’e ait ise, o takdirde mânâ şöy­le olur: “Ey kadınlar topluluğu sizden kim Allah’a ve âhiret gününe inanı­yorsa, erkekler (secdeden) başlanni kaldırmadıkça başım kaldırmasın; çünkü kadınların, erkeklerin avret mahallerini görmeleri çok çirkindir.”

Bu hadis-i şerifteki emir, erkeklerin arkasında saf tutarak onlarla birlikte ve cemaatle namaz kılan kadınlara yöneliktir. Çünkü o devirde müslümanlar çok fakir olduklarından, tam anlamıyla örtünecek bir elbise bulmakta çok güçlük çekiyorlardı. Bu yüzden secdeye vardıkları zaman çok dar ve kı­sa olan elbiseleri toplandığı için bazılarının avret mahallerini görmek ihti­mali vardı. Buhârî’nin Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği şu hadis-i şerif bu durumu açıkça ifâde etmektedir: “Ben Suffe ashabından yetmiş kişi bili­rim ki, bunların ya sadece eteklikleri vardı da gömlekleri yoktu, yahutta sa­dece boyunlarından aşağı uzanan bir elbiseleri vardı. Bunları boyunlarına bağladıkları zaman elbiseleri kimisinin ancak dizlerinin yarısına kadar kimi­sinin de ancak topuklarına kadar ulaşabiliyordu. Bu yüzden avretlerinin açı­lacağı korkusuyla namazda elbiselerini elleriyle asılırlardı.[523]

Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerife göre, kadınların mescide gitmeleri ve orada erkeklerle beraber usulüne göre saf teşkil ede­rek namaz kılmaları caizdir. Nitekim bu mes’ele (565-567) numaralı hadis-i şeriflerde de geçmiştir.

2. Kadınlar erkeklerle beraber namaz kıldıkları zaman başlarını erkek­lerden evvel kaldırmamalıdırlar. Her ne kadar bugün elbise sıkıntısının) orta­dan kalktığını düşünerek kadınların başlarını secdeden kaldırmak için erkekleri beklemelerine lüzum kalmadığını söyleyenler varsa da, günümüzde de gerek dar elbise giyildiğinden ve gerekse başka bir sebeple elbiselerin yırtılması ve avret mahallinin açılması ihtimali bulunduğundan kadınlar hakkındaki bu emir ve hüküm bugün de geçerlidir diyenler vardır. Allah bilir ama doğrusu bu olsa gerektir.[524]

142-143. Rükû’dan Sonraki Kıyam Ve İki Secde Arasındaki Oturuş Süresi

852. …el-Berâ (r.a.)’den, Resûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve selIem)in sücûdunun, ruku’unun ve iki secde arasındaki oturuşu (süre olarak) birbirine çok yakın olduğu rivayet edilmiştir.[525]

Açıklama

Bu hadis el-Münzirî’nin Muhtasar’ında şeklinde geçtiği halde Hind nüshasında ise şeklinde diğer bir nüshada da  kelimesinden sonra gelen ber vav harfi ile geçmektedir. Biz tercümemize vav’siz olan Hind nüs­hasını esas aldık. Çünkü her ne kadar nüshaların pek çoğunda vav bulunu­yorsa da, gerek müellif Ebû Davud’un bir numara sonra gelecek olan Enes’den rivayet ettiği 853 numaralı hadis ve gerekse Buhârî’nin aynı senedle rivayet ettiği hadis, aslında bu vav’ın bulunmadığım göstyermektedir. Bu durumda vâv harfinin müstensihler tarafından yanlışlıkla ilâve edilmiş olduğu söyle­nebilir. Şayet bu vav’ın varlığı kabul edilirse, o zaman hadise şöyle mânâ vermek gerekir; “Resûl-i Ekrem (sallellahü aleyhi vesellem)in sücûdu, rü-kû’u, ilk teşehhüd için oturuşu (veya selam vermesi ile namazdan çıkması arasında geçen zaman içerisindeki oturuşu) ve iki secde arasındaki oturuşu neredeyse birbirine eşitti” yani vav’ın kabulü ile ortaya çıkan “Kuud (otu­ruştan maksat ya ilk teşehhüd için oturuştur veya selâm ile namazdan ayrıl­ma arasında geçen oturuştur. Bu oturuştan maksat son oturuş olamaz. Çünkü Buhârî’nin rivayetinde birbirine eşit olmaya yaklaşan ve mevzumuzu teşkil eden bu fiiller sayılırken son oturuşla, kıyam bunlardan istisna edilmiştir.

Bu hadis-i şerif, rükû ve sücudda ve onlardan doğrulunca organlar iyi­ce sükûnet buluncaya kadar yeterince beklemeye delâlet etmektedir.

“Birbirine eşit olmaya yakındı” cümlesi bu fiillerin tamamen birbirine eşit olmadığını, bazılarının bazılarından biraz daha uzun olduğunu gösterir. Buhârî’nin istisnasından anlaşıldığına göre, kıyam hali ile son oturuş hâli bunların hepsinden uzundur. Çünkü daha önce de “ifâde ettiğimiz gibi Resû-Iullah (s.a.) sabah namazlarında altmıştan yüze kadar âyet okurdu. Öğle na­mazında da Secde Sûresini okurdu. O namaza durduğu vakit cemaatten biri Bakî’ tarafına kazâ-yi hacete gider sonra evine dönerek abdest alır, mescide gider ve ilk rekatta yetişebilirdi. Nitekim 810 ve 811 numaralı hadiş-i şerifler Resûlullah (sallellahü aleyhi vesellem)in akşam namazında “Tûr” ve “Miirselât” sûrelerini, 812 numaralı hadiste de “A’râf” ve ona benzer sû­reler okuduğu beyân edilmiştir. Bunlar gösteriyor ki, Resûlullah (sallellahü aleyhi vesellem) zaman zaman kıraati uzatırmış.

“Ku’ûd” kelimesinden sonra “vav” harfinin bulunduğunu kabul ede­rek mânâ verirsek kelimesiyle “Resûlullatı’ın selam vermesi ile na­mazdan çıkması arasında geçen zaman içerisindeki oturuşu” anlaşılır ki, bu da Resûlullah (s.a.)’m selâm verdikten sonra yerinde bir müddet daha otur­duğuna delâlet eder.[526]

853. …Enes b. Mâlik’deri; demiştir ki: Ben tamam olmak şartıyla Resûlullah (s.a.)’den daha kısa namaz kıldıran bir kimsenin arka­sında namaz kılmadım. Resûlullah (s.a.); “semiallahulimenhamideh” dediği zaman, biz; “vehmetti galiba” diye (endişe ede)cek kadar (uzun bîr süre) ayakta durur, sonra secde eder, iki secde arasında biz (yine) “vehmetti galiba” diye (endişeye düşe)cek kadar (uzun bir süre) otururdu.[527]

Açıklama

“Vehmetti” kelimesi “terk etti ve yanıldı” manalarına gelir.Bu kelime “terk etti” manasına alınırsa, o zaman da hadisin mânâsına şöyle olur: “Galiba secdeyi terk etti; tekrar kıyama döndü der­dik.”

“Yanıldı” manasına alınırsa, o zaman da Hadisin manası şöyle olur: “Galiba yanıldı” derdik.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretleri namazı yerine gö­re uzun ve yerine göre de kısa kıldınrdi. Nitekim daha önce tercümesini sun­duğumuz 789 numaralı hadisin açıklamasında gerekli bilgi verilmiştir.

Bu hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem’in bazan namazı tâdil ve erkânına riâ­yet etmek şartıyla çok kısa kıldırdığına delâlet etmektedir. Metinde geçen:

“Ben tamam olmak şartıyla Resûlüllah (s.a.)’den daha kısa namaz kıldıran bir kimsenin arkasında namaz kılmadım” sözüyle “semiallahü limenhamideh dediği vaki’ vehmetti galiba diyecek kadar ayakta dururdu’* sözü ara­sında herhangi bir tezat yoktur. Çünkü Resûlüllah (s.a.)’in okuduğu duayı tane tane ve huşu ile okuması insana unuttu zannını verecek kadar uzun bir vakit alırdı.Bununla beraber yine de namazı uzun sürmezdi.

Rekû’dan doğrulduktan sonra ayakta uzun müddet durulup durulma­yacağı mevzuu ilim adamları arasında ihtilaflıdır. Bu hadis-i şerif rükû’dan doğrulduktan sonra ayakta kalmayı ve iki secde arasındaki oturuşu uzatma­nın caiz olduğuna delâlet etmekte ve aksini iddia eden Şafiî ulemâsının bu mevzudaki görüşlerini reddetmektedir. Şevkânî de Neylu’l-Evtâr isimli ese­rinde bu mevzuda şunları söylemektedir: “Sahih hadislerle sabit olan bu sün­neti insanlar, hadisçileri, fıkıhçıları, müctehidleri ve mukallidleriyle birlikte hepsi terk ettiler. Keşke bunların dayandıkları delili bari bilseydim.”

İbn Dakil’i-I-İyd de bu mevzuda şunları söylüyor: “Rükû’dan doğrul­duktan sonra ayakta durmayı uzatmak bir takım zayıf delillere dayanarak terk edilmemesi gereken bir rükündür. Rükû ve sücûda benzemediği için bu­rada tesbîhâtın okunamayacağı görüşü fasit bir kıyastır. Çünkü bu rükün nass ile sabittir. Hakkında nass bulunan bir meselede içtihada izin yoktur. Böyle bir mevzuda yapılan kıyas fasittir. Gerçekten rükû’dan doğrulduktan sonra yapılacak olan zikirlerin rüku ve sücuddaki zikirlerden daha uzun ol­duğuna Müslim’deki şu hadis-i şerif delâlet eder: “Allah’ım sana göklerle yer ve onlardan maada dilediğin her şey dolusu hamd olsun. AUahım beni kar, dolu ve soğuk suyla temizle! Ya Rab beni günah ve hatalardan, beyaz elbisenin kirden paklandığı gibi temizle”[528]

Nitekim Şafiî mezhebinden merhum Nevevî de kendi mezhebinin hilâ­fına olarak rükudan sonra zikrederek ayakta durmayı uzatmanın caiz oldu­ğunu söylemiştir. Bu görüşüne delil olarak da Müslim’in rivayet ettiği “Sonra rükuuna yakın uzun bîr müddet ayakta durdu”[529] mealindeki hadis-i şerifi göstermiştir.”

İbn Dakik’il-İyd’in sözleri burada sona ermiştir. İbn Hacer el-Askalânî de Fethu’l-Bârî’de İmam Şafiî’nin ümm isimli eserinde rükû’dan kıyama kal­kınca duâ ve zikirle kıyamı uzatmanın namazı bozmayacağına ancak mek­ruh olacağına işaret ettiğini söylemektedir.[530] Bezlu’l-Mechûd sahibi ise, bu hadisi Enes b. Mâlik’ten başka hiç bir sahâbinin nakletmediğine ve cumhur ulemânın bu görüşe iltifat etmediğine dikkati çekerek bu görüşün ancak Za­hirîler tarafından benimsendiğini söylemekte ve bu uygulamanın İslâm’ın ilk yıllarına ait olup sonradan neshedilmiş olabileceği yahut sadece nafile na­mazlarına mahsus olduğu ihtimali üzerinde durmakta ve Resûl-i Ekrem’in başkalarına yasak ettiği halde kendisinin böyle hareket etmesinin caiz oldu­ğunu söylemektedir.[531] Nitekim ileride gelecek olan (856) numaraları hadis-i şerif ve benzerleri de kavme ve celseyi uzatmanın söz konusu olmadığını gös­termektedirler.

İki secde arasında bir parça oturmaksa müstehabtır. İbn Kudâme’nin beyânına göre, imam Ahmed b. Hanbel iki secde arasında dua­sının tekrarlanmasını müstehab görürmüş.

Hanefîlere göre, iki secde arasında sünnet olan bir zikir yoktur. Zira iki secde arasında doğrulmak namazın maksut fiillerinden değildir. Ancak maksut fiilere tebean yapılır. Ancak Hanefi ulemâsına göre rükû ve sücûd-dan kalkarken her organı iyice yerine oturuncaya kadar doğrulmak nama­zın sıhhati bakımından mühim bir meseledir. Hanefi mezhebinin bu meseledeki görüşünü mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle ilgili olduğu için, merhum Ö. Nasuhi Efendinin Büyük İslam İlmihali isilmi eserinden nakle­diyoruz: “Namazda tâdil-i erkâna riâyet İmam Ebû Yusuf’a göre bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksat namazın kıyam, rüku, sücud gibi her rüknünü bir sükûnet ile yerine getirmek, bu rükünleri yaparken her uzuv mut­main olup ızdırabtan hali bulunmaktır. Mesela rükuden kıyama kalkarken vücud dimdik bir hâle gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir kere “sübhanellahilazim” diyecek kadar ayakta durup sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böyle bir teşbih miktarı durmalıdır.

“Tâdil-i erkân İmam-ı A’zam ile İmam Muhammed’e göre vacibtir. Bi­naenaleyh birinci kavle göre tâdil-i erkâna riâyet edilmeksizin kılınan bir na­mazı iade etmek (yeniden kılmak) lâzımdır. İkinci kavle göre ise, bu halde yalnız sehv secdesi lâzım gelir. Fakat böyle bir namazı iade etmek evlâdır. Bununla ihtilâftan kurtulunmuş olur.[532]

Davud-ı Zahirî ile diğer zahirî ulemasına göre iki secde arasında zikir farzdır. Kasden terk edilirse namaz fâsıt olur.[533]

854. …el-Berâ b. Âzib’den; demiştir ki: “Muhammed (s.a.)”i (Ebû Kâmil ise “Resûlullah sallellâhu teâlâ aleyhi vesellemi” demiş) (Namaz(ın)da (dikkatle) takib kettim. Kıyamım, rükû’u ve sücûdu ka­dar buldum. Rükû’dan (sonraki) ayağa kalkışını (ilk) secdesi kadar buldum. İki secde arasındaki oturuşu ile selâm vermesi ve namazdan kalkıp gitmesi arasındaki secdesini takriben birbirine müsavi buldum.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Müsedded (bu hadîsi şöyle) nakletti: “Onun rükûunu secde ve rükû’lardan sonraki dikilmesini, sonra birinci sec­desini sonra iki secde arasındaki oturuşunu, sonra ikinci secdesini, sonra selâm vermesi ile namazdan kalkıp gitmesi arasındaki oturuş neredeyse birbirine denk buldum.[534]

Açıklama

Bu hadis-i Şerifi müellif Ebû Dâvûd iki şeyhinden ayrı ayrı rivâyet etmiştir. Bunlardan birisim Müsedded b. Müserhed, diğeri de Ebû Kâmil Fudayl b. Hüseyn’dir. Bu iki şeyhin rivayetleri arasında bazı küçük farklar vardır. Müellif hadisi naklederken bu farklara işaret et­miştir. Tercümeden de anlaşıldığı gibi bu farklardan birisi Resûl-i Ekrem sal-lallahü aleyhi ve sellem’den bahsederken kullandıkları ifâde ile ilgilidir.Şöyle ki Müsedded: “Muhammed (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem)i namazda iken dikkatle tâkibettim” derken, Ebû Kâmil “Resûlullah (sallellahü aleyhi ve sel-lem)i namazda iken dikkatle tâkib ettim” tâbirini kullanmıştır.

İkinci farkı ise doğrudan doğruya hadisin metniyle ilgilidir ki bu fark tercümede açıkça görülmektedir.

Ebû Kâmil’in rivayetine göre Resûlullah (s.a.)’in kıyamı, rükû ve sec­desi kadarmış, kıyamın rükûu ve secdesi kadar olmasına hadis âlimleri iki ayrı mânâ vermişlerdir:

1. Resûl-i Ekrem’in kıraati için ayakta geçen müddet, rükû ile secdesi için geçen müddetin toplamına eşittir.

2. Kıyamı, rükûu ve sücûdu için geçen zamanların üçü de birbirine eşit­tir. İkinci mânâya göre rükû ile sücûdun eşitliği anlaşılmakla beraber,, birin­ci mânâya göre rükû ile sücüdun hangisinin daha uzun olduğu açıklığa kavuşmuyor.

Yine ikinci mânâya göre Resûlullah’ın rükû’dan sonra kalktığında kavmede iken kaldığı müddetin secdede kaldığı müddete eşit olduğu anlaşılır. Bazı hadis sarihlerine göre  sözünden maksat Resûlullah’ın aşağıda gelen şu iki fiili için geçen zamanın birbirine yakın oluşu demektir:

1. İki secde arasındaki oturuşu,

2. İki tarafına selâm vermesi ile namazdan çıkması arasında kalan sehv secdesi.[535]

Ancak bu hadis-i şerif gerek Müsedded’in ve gerekse Müslim, Nesâî, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i gibi muteber hadis kitaplarındaki rivayetle­rin ışığında ele alınırsa, Ebû Kâmil’in rivayetinde ki cümlesinin eksik olduğu görülür. Adı geçen kitaplarda bu cümle şu şekilde bulunmaktadır:”Sonra (ikin­ci) secdesini, sonra selam vermekle kalkıp gitmesi arasındaki oturuşunu tak­riben müsavi buldum.” Buna göre Resûlullah (s.a.) selâm verdikten sonra yerinden ayrılmaz, ikinci secdede kaldığı kadar beklermiş. Nitekim fıkıh ki-tabiatında Resûlullah (s.a.)’m selâm verdikten sonra “Allatiümme entesselâmü v e minkesselam” diyecek kadar yerinde beklediği ve bu duayı okuduğu ifade edilmektedir. Nitekim kıymetli âlim M. Zihni Efendi bu mevzuda şun­ları söylemektedir: “Son sünneti olan namazlara göre farzı takibeden sün­nete kalkmak sünnet kılınmıştır. Farz ile son sünnetin arasını yalnız “Allah’ım sen (noksanlıklardan salim olarak) selâm sâhibi’sin ve selâmet hep sendendir. Hayr-ı kesir sahi­bisin. Ey azamet ve celâliyle bütün nimet ve hayırları veren!” senası ile ayır­mak müstehabdır. Ancak araya1 aşağıdaki zikirlerden fazlasını katmak sure­tiyle son sünneti geciktirmek mekruhtur.Muhaşşînin beyânına göre kerâhet-i tenzihidir ve sünnetler camide kılındığına göredir. Eğer sünnet evde kılınır ise araya fazla fasıla da girse* kerahet olmaz.”[536]

Bu hadis-i şerif Resûlullah (s.a.) efendimizin bazı hallerde namazda kı­raati çok kısa kestiğine delâlet etmektedir. Nitekim Peygamber (s.a.) bir sa­bah namazında muavvezeteyni okuyarak namaz kıldırmıştı. Sahabeden birinin:

Ya Resûlallah namazı kısa kestiniz? Sualine cevaben:

“Bir çocuk ağlaması duydum ve annesinin telaşlanmasından korktum” buyurmuşlardır.[537] Zayıf, hasta, hacet sahibi de bu sebepten do­layı buna eklenmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimizin seferde de sabah namazı­nı Kâfirim ve İhlâs süresiyle kıldırdıkları rivayet edilmektedir.

Zaruret halindeki kıraati hafif tutmak, yalnız Zamm-ı sûreye mahsus olmayıp, zaruretin derecesine göre Fatiha ve Zamm-ı sûreye bedel sadece bir âyet bile okunabilir. İmam Ebû Yûsuf bir sabah namazında imamet edip vakit dar olduğu için her rekatta Fatiha’dan yalnız bir âyet okumuş, namaz bitin­ce de Ebû Hanife Hazretleri, “Yakubumuz fakih olmuş” demişlerdir. Yâkub Ebû Yusuf un ismidir. İbn Âbidin der ki: “Sabah namazında güneşin doğması ile namaz bozulacağından böyle yapılabilirse de diğer vakitlerde vak­tin daralması, hatta vaktin namaz içinde çıkması durumunda bile ifsad teh­likesi bulunmadığından hiç değilse, vâcib miktarından daha az okunmamalıdır.”[538]

Bazı Hükümler

1. Cemaatle namazda kıraat hafif tutulmalıdır.

2. Rüku ve secdeden kalkınca beli iyice doğrultmak ve organların iyice yerine oturmasını sağlamak lâzımdır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi buna tâdil-i erkân denir. Ve tâdil-i erkâna riayet etmek İmam Yusuf’a göre farz, İmam Ebu Hanife ile İmam Muhammed’e göre vâcibdir.

3. Selâm verdikten sonra rüku’da veya secdede kalındığı kadar bekle­mek lâzımdır. İmam Ahmed, Müslim, Tirmizî ve İbn Mâce’nin Hz. Âişe’den naklettiklerine göre, Resûl-i Ekrem (s.a.) selâm verdikten sonra sadece  diyecek kadar otururdu.

“Buhârî ile Ahmed b. Hanbel’in Ümmü Seleme (r.anhâ)’dan rivayet et­tikleri bir hadis-i şerifte ise; “Resûl-i Ekrem’in bu bekleyişi kadınların er­keklerden önce dışarı çıkmalarını sağlamak ve erkeklerin kadınlara karışmasını önlemek içindi” Duyuruluyor.[539] Buna göre; eğer farzdan sonra son sünnet bulunmuyorsa bu oturuşu kadınların camiden çıkmasına kadar uzatmak, şayet son sünnete kalkılacaksa sadece: diyecek kadar oturmak müstehabdır. Nitekim Tirmizî’nin rivayetinde, “Resûlüllah (s.a.) namazdan çıkmak istediği zaman üç defa istiğfar eder ve sonra derdi” deniliyor.[540]

143-144. Rüku’ Ve Secdede Belini Düz Tutmayanın Namazı

855. …Ebû mes’ûd el-Bedrî (r.a.)’den; demiştir ki: Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Rükû’ ve secdede belini düz tutmayan kimsenin na­mazı sahih değildir.”[541]

Açıklama

Bu hadis-i şerif rükû’da ve secdede tâdil-i erkâna riâyet etmeyi emrediyor.Bu bakımdan İmam Ebû Yûsuf ile İmam Şafiî Hazretleri namazda tadil-i erkâna riâyetin farz olduğunu söylemişlerdir. Bu iki imama göre tâdil-i erkânı terk eden bir kimsenin namazı caiz değildir. Delilleri de bu hadis-i şerif ile birlikte bir numara sonra gelecek olan 856 nu­maralı hadistir. Çünkü adı geçen hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.) Hazretleri rükû’ ve secdede belini düz tutmayan bir bedeviye; “sen namazım yeniden kıl” buyuruyor. Namazın yeniden kılınması ancak bir farzın terkedilmesinden do­layı icâbeder. Bu da gösteriyor ki namazda tâdil-i erkân bir rükündür. Terk edilmesi namazı ifsâd eder. Daha önce de ifâde ettiğimiz gibi tâdil-i erkân lügat olarak rükünleri doğru yapmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak da namazın kıyam, rükû, sücûd gibi her rükününü hakkıyla yerine getirmek, bunları yaparken ağır ağır, her organı o rükne iştirak ettirmektir. Mesela rukû’dan kıyama kalkınca vücut dimdik bir hale gelmeli ve en az “sübhanellah” diyecek kadar ayakta kalmalı ve birinci secdeden doğrulun­ca da aynı şekilde hareket etmelidir. Rüku’a ve secdeye varınca beli kam­burlaştırmayıp düz bir hâle getirmelidir. İşte bu hadis-i şerifte rüku’ ve sücudla ilgili tâdil-i erkân söz konusu ediliyor. İmâm Ebû Yûsuf ile İmam Şafiî Haz­retlerinin tâdil-i erkânı farz görmelerinin ikinci delili ise, yine 856 numaralı hadiste Hz. Peygamberin tâdil-i erkâna riâyet etmeyen bedeviye; “Sen na­maz kılmadın” buyurmalarıdır. Üçüncüsü de Resûl-i Ekrem Efendimizin bu bedeviye tâdil-i erkâna riâyet etmesini emretmiş olmasıdır. Mutlak emir ise, farziyyet ifâde eder.

Namazda tâdil-i erkânı yerine getirmenin vacib olduğunu söyleyen İmam Ebû Hanife ile İmam Muhammed’in delilleri ise, “Ey iman edenler rüku’ ediniz ve secde ediniz”[542] âyeti kerimesidir. Âyeti kerime rükû ve sucûdu emretmektedir. Rüku’un mânâsı eğilmek, secdenin mânâsı İse, alnı yere koymaktır. Bu bakımdan rükû ve sücûd has isimlerdir. Açıklığa kavuşmaları için herhangi bir hadisin beyânına muhtaç değillerdir. Ancak mücmel kelimelerin beyânına ihtiyaçları vardır. Bu bakımdan mevzumuzu teşkil eden hadisin beyân yoluyla bu âyet-i kerimeye ilhakı doğru değildir. Bir de bu âyet-i kerimede bulunan emir mutlaktır. Mutlak emrin âhâd yoluyla sabit olan bir hadisle tağyîr edilmesi caiz olamaz. Çünkü haber-i vâhid ile Kur’an ıtlakının neshi caiz değildir. Ancak tâdil-i erkânın farz ol­duğuna delâlet eden bu gibi hadislerin âyete ilhakı mümkün olmayınca bun­ları büsbütün ihmal etmek de doğru olamaz. Bu sebeple hadis-i şeriflerdeki tâdil-i erkânı emreden ifâdeler kesinliğini kaybettiklerinden zannî bir delil du­rumuna düşmüşlerdir, Zannî delille sabit olan hükümler ise, farz değil vâcib olurlar.

Ebû Yûsuf (r.a.) hazretlerine göre ise, âyet-i kerimede geçen rükû’ ve sücûd kelimelerinden kast edilen mânâ, lüğavî mana olmayıp ıstılâhî mânâ­dır ki, bu mânâ malum değildir. Beyâna muhtaçtır. İşte bu hadis-i şerif ve benzerleri bu âyeti beyân etmekte ve tâdil-i erkâna riâyetin farz olduğunu ortaya koymaktadır.[543]

856. …Ebû Hureyre (r.a.)’den nakledilmiştir:

Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) mescide girmiş onun arkasından bir zat girerek namaz kılmış, sonra Resûlullah (s.a.)’e se­lâm vermiş, Resûlullah (s.a.) selâmı almış ve o zata:

Dön de namazını kıl, çünkü sen namaz kılmadın” buyurmuş­tur. O zat dönerek evvelce kıldığı gibi namazı tekrar kılmış, sonra Peygamber (s.a.)’e gelerek selâm vermiş Resulüllah: “Ve aleykesselâmu” dedikten sonra:

“Dön de (yeniden) kıl, zira sen namaz kılmadın” buyurmuş ve bunu üç defa tekrarlamış, nihayet o zat:

Seni hak (din) ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben bun­dan a’lâsım beceremiyorum. Bana öğret, demiş, Resülullah (s.a.) de:

“Namaza kalktığın zaman tekbir al. Sonra kolayına geldiği ka­dar Kur’ân oku, sonra rüku’ et ve organlar yatışincaya kadar rükûda kal. Sonra başını kaldırarak iyice doğrul. Sonra secdeye vararak (âzâlann) yatışıncaya kadar secde et. Sonra başını kaldır ve (azalarını) yatışıncaya kadar otur ve bunu bütün namazlarında böyle yap” buyurmuşlardır.

Ebû Dâvûd dedi ki: el-Ka’nebf’nin Saîd b. Ebt Saîd el-Makburî vasıtasıyle Ebû Hureyre (r. a.) ‘den naklettiğine göre (Resûl-i Ekrem sö­zünün) sonunda, “Bunu (böyle) yaptığın zaman namazın tamamdır. Bundan eksilttiğin şey kadar namazından eksiltmiş olursun” buyur­muş. Sözünün başında ise, “Namaza kalktığın zaman abdesti güzel al” buyurmuştur.[544]

Açıklama

Resülullah (s.a.)’in arkasından mescide giren zat Hallâd b. Rafı (r.a.)’dir. Nesâî’nin rivayetinde mescide giren kimsenin bedeviye benzediği ve gelişi güzel namaz kıldığı zikrediliyorsa da bundan, gelen zâtın Hz. Hallâd’dan başka birisi olması icâb etmez. Râvi onu bedeviye ben­zetmiş olabilir. Hz. Hallâd’ın kıldığı namaz gündüz namazlarından biri imiş. Resülullah kendisine uç defa namazı yeniden kıldırmış. Fakat Hallâd (r.a.) üçünü de aynı şekilde hatalı olarak kılmış ve bundan a’lasını yapamayacağı­nı arz ederek ne şekilde kılması lâzım geldiğini Öğretmesi için Resûl-i Ekrem (s.a.)’e ricada bulunmuş. O da kendisine bu mevzuda lâzım gelen talimatı hadistç beyân edildiği şekilde vermiştir. Hadisin bu kısmı muhtelif şekiller­de rivayet edilmiştir. Son olarak Resülullah (s.a.), “Ve bunu bütün namaz­larda böyle yap” buyurarak ondan sonra kılacağı farz veya nafile namazlarda bu talimata göre hareket etmesini tavsiye eylemiştir.

Ulemâ arasında “Müsî’ hadisi” diye bilinen bu hadis, birçok ihtilaflı meseleleri ihtiva etmekte ve tarafların hepsi için delil olma niteliği taşımaktadır.[545]

Bazı Hükümler

1. Müslümanın selâmını almak farzdır. Selâm vermek ise, sünnettir. Bu hadis, ihtiyaç anında vaz-u nasi­hat etmek selâm almaktan daha mühimdir” diyenlerin aleyhine delildir. Bu görüşü benimseyen kimseler hadisteki “Redde (reddetti)” fiilinin manasım anlayamamış olacak ki, onu “selâmı almadı” mânâsına kabul etmiş ve ihti­mal ki Resûlullah (s.a.) onun selâmını cehlinden dolayı bir te’dib olmak üzere kabul etmemiştir. Bundan da selâmı almamak suretiyle te’dibin caiz olduğu anlaşılır” demiştir. Yahut hadisi burada rivayet edilen şekliyle görmemiş başka rivayetine itimad etmiştir. Çünkü bir rivayette hadisteki “redde” fiili zikre-dilmemiştir.

2. Hadiste “dön de (yeniden) kıl” emrine bakarak Kadı İyaz “Cahilin ibâdette bilmeyerek işlediği fiiller doğru bile olsalar sahih ve kâfi değiller­dir.” demişse de onun bu sözü hadisten “namaz sahih olmadı” mânâsı kast edilmiş olmasına bağlıdır.” Halbuki Aynî’nin beyânına göre, hadisten murad, namazın kemal üzere kılınmamış olmasıdır. Çünkü hadisin bir rivaye­tinde “Bunu yaptın mı, namazın tamam oldu demektir. Bundan noksan yaparsan namazın da noksan kalır” buyrulmuştur. Noksan olarak kılınan namaza da namaz hükmü verildiğine göre burada, “çünkü sen namaz kılmadın” buyurulması, “istenildiği şekilde mükemmel olarak kılmadın” de­mektir. Hâsılı buradaki olumsuzluk ifâdesi namazın zâtına değil, sıfatına aittir. Eğer Hallâd (r.a.)’ın kıldığı namaz fasit olsaydı, Resûlullah (s.a.)’ın onunla meşgul olması abes sayılırdı. Halbuki Resûl-i Ekrem (s.a.) abesle iştigal eden hiç bir kimsenin fiilini takrir buyurmamış ve kabul etmemiştir. Hanefiyye ulemâsından, İmam A’zam ile İmam Muhammed’in bu hadîse bakarak rüku’ ve secdelerde tuma’ninet yani âzâ yerli yerine yerleşecek kadar durmak vâcibtir, bir rivayete göre sünnettir, dedikleri rivayet edilir. Fakat fıkıh ulemâ­sının ihtilâflarını beyân hususunda merci sayılan Tahâvî bu hususta Hanefiyye uleması arasında ihtilaf zikretmemiştir. Tahâvî’ye göre Sevrî, Evzaî, Ebû Ha-nîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed,Mâlik, Şafiî, Abdullah b. Vehb ve bir rivayet­te Ahmed b. Hanbel Hazretleri, “Rüku’un miktarı namaz kılanın sırtı dümdüz olacak derecede eğilmek, secdenin miktarı da organlar yatışacak kadar sec­de halinde kalmaktır. Namaz ancak bununla tamam olur” demişlerdir.

3. Namaza girmek ancak tekbirle olur. Tekbir ittifakla farzdır.

4. Namazda kıraat farzdır.

5. Resûlullah (sallellahü aleyhi vesellem)’in “sonra kolayına geldiği ka­dar. Kur’ân oku” buyurması, kıraatin mutlak surette farz olduğuna delildir. Bu hadis “Fatiha’yı okumak farz değildir” diyen Hanefiyye ulemâsının de­lilidir. Çünkü Fâtiha’yı okumak farz olsaydı, ta’lim makamında bulunan Re­sûlullah onu emrederdi.

Hattâbî (319-388) Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem)irr bu sözünün mutlak olduğunu, bundan Fatiha kast edildiğini ve Fâtihasız namaz caiz ola­mayacağını söylemişse de, Aynî’nin dediği gibi sözünün sonu evvelini nak-zetmiştir. Zira evvelâ hadisin mutlak olduğunu itiraf etmiştir. Halbuki mutlak itlakı üzere cereyan edecektir. Hadis mücmel değildir ki, beyâna lüzum gö­rülsün. Binaenaleyh “bu hadisten Fatiha kast edilmiştir” demeye imkân yok­tur. Hattâbî’nin bunu “Fâtihasız namaz olmaz” hadisiyle tahsise kalkışması tercih bilâ müreccihtir ki, o da bâtıldır.

Teymî gibi bazıları hadisin mücmel olduğunu iddia etmişlerse de bu çok garibtir. Çünkü hadiste mücmel olan hiçbir cihet yoktur. Nevevî (631-676)’de bu hadisin Fâtiha’ya hamledildiğini söyler. Çünkü hadiste “son­ra kolayına geldiği kadar Kur’ân oku” buyurulmuştur. Herkesin kolayca öğ­renip bildiği sure ise Fatihadır. Fakat Nevevî’nin bu sözü delilsizdir. Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.)’in sözünde bu terkibe delâlet eden birşey yoktur. Onun sözü mutlaktır. Fâtiha’ya da başka sûrelere de şâmildir. Kolaylık bakımın­dan İhlâs Sûresi Fâtiha’dan önce gelir.

6. Hadiste rükû’ ile sücûd hakkında “âzâ yerleşinceye kadar” buyurul-muş olması, rüku ve sücudda tume’ninetin, yani organlar sükûnet bulup yatışincaya kadar durmanın vâcib olduğuna delâlet eder.

7. Yine Hattâbî Resûlullah (s.a.)’in, “bunu bütün namazlarında böyle yap” cümlesiyle istidlal ederek namazın her rekâtında rükû ve secde farz ol­duğu gibi kıraatin de farz olduğunu söylemiş ve “kıyasla amel eden ulemâ, namaz kılan kimse ilk iki rekatta okur, son iki rekatta ise teşbih eder, dilerse hiç birşey okumaz” dediler ve bu mevzuda Ali b. Ebî Tâlib’den hadis riva­yet ettiler.’ Hz. Ali; “Namaz kılan kimse ilk iki rekatta okur, son iki rekatta ise, teşbih eder” demiştir. Onlar bu hadisi Haris vasıtasıyla rivayet etmişler­dir. Fakat ulemâ öteden beri Haris hakkında söz edegelmişlerdir. Şa’bî onu ta’n etmiş ve kendisine yalancılık isnadında bulunmuştur. Sahih sahihleri de ondan hadis rivayet etmemişlerdir. Hz. Ali’den böyle bir rivayet sahih ola­rak gelmiş olsa bile, yine hüccet sayılmaz. Çünkü sahabeden bir cemaat bu hususta ona muhaliftirler. Ebu Bekr, Ömer, Abdullah b. Mes’ûd, Âişe (r.an-hâ) ile başkaları bunlar arasındadır. Hattâbî sözlerine şöyle devam etmekte­dir: “Resûlullah (s.a.)’in sünneti bu hususta tâbi olmaya değer en güzel hüccettir. Ubeydullah b. Ebî Râfi’ vasıtasıyla Hz. Ali’den rivâyet edilen bir hadiste ise Hz. Ali öğle ile ikindinin ilk iki rekatlarında Fatiha ile birlikte birer sûre, son rekatlarında ise, yalnız birer Fatiha okumasını emretmektedir.” Hattâbî’nin bu sözlerine Hanefîler tarafından şöyle cevab verilmiştir: Hz. Ali hadisinin her rekatta okunacağına delâlet ettiğini kabul etsek bile, başka hadisler yine kıraatin ilk iki rekata mahsus olduğuna delâlet ediyor.

Câbir b. Semure (r.a.)’den rivayet edilen bir hadiste: “Son İki rekatta kıraa­ti hazfet” denilmiştir. Hz. AH hadisinin Haris tarikına ta’n edildi ise, aynı hadisi Abdurrezzak Musannef’inde Ma’mer yoluyla Zührî’den o da U-bedyullah b. Ebi Râfi’den rivayet etmiştir. Bu rivayetlerde de, “Ali öğle ile ikindinin ilk iki rekatlarında Fatiha ile beraber sûre okur, son iki rekatlarda okumazdı” denilmektedir. Bu rivayetin isnadı sahihtir ve Hattâbî’nin sözü­ne aykırıdır. Sonra Hattâbî’nin “Çünkü sahabeden bir cemaat bu hususta ona muhaliftirler” sözü kabul görmemiştir. Ibn Mes’ud, Âişe ve Abdullah b. Yezîd (r.anhum) Hazretleri ile İbrahim en-Nehaî, İbn el-Esved ve Süfyan es-Sevrî’den dahi aynı manada hadisler rivayet edilmiştir.

Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Acaba neden bu hadiste niyet, son oturuş ve ta’dil-i erkân gibi bazı farzlarla son oturuştaki teşehhüd ve Pey­gamber (s.a.)’e salavât getirmek gibi farziyyeti ihtilaflı bazı fiiller zikredil-memiştir?

Cevab: İhtimal o zat bunları bildirdi, yahut Resûlullah (s.a.) onları da beyân etmiş de râvi hadisi ihtisar etmiştir.

8. Namazın rükünlerinden birini ihlâl eden kimsenin, o namazı yeniden kılması icâbeder. Vâciblerden birini yapmayana ise ihtiyaten yeniden kılmak müstehabtır.

9. Nafile bir ibâdete başlamak onu tamamlamayı gerektirir. Çünkü za­hire bakılırsa, o zatın kıldığı namaz nafile idi.

10. Hadis-i şerif emir bilma’ruf ile nehiy anil münkeri tazammun eder.

11. Ta’lim, sertlik ve katılık göstermeden yumuşaklıkla yapılmalıdır.

12. Maksat beyân edilmelidir.

13. İmam cemaati ile birlikte mescidde oturabilir.

14. Âlime teslimiyet ve inkıyat gerekir.

15. İnsan hata ve taksiratını itiraf etmelidir.

16. Resûlullah güzel ahlâk sahibiydi ve ashabına son derece iyi muame­lede bulunurdu.

17. Kadı İyaz: “Bu hadiste Farsça tercüme ile namaz kılmayı caiz gö­renler aleyhine delil vardır. Zira Arapça olmayan şeye Kur’an denilmez” de­miştir. Aynî, Kadî’nin bu sözüne şöyle mukabele etmiştir: “Bu hilaf, Kur’ân’ın yalnız mânâya mı, yoksa nazımla mânânın ikisine birden mi isim olduğuna bağlıdır. Kur’ân yalnız mânânın ismidir, diyenler Hak Teala Hazretlerinin geçen ümmetlerin kitaplarında vardı” âyet-i kerimesini delil getirirler. Çünkü onların kitablarında Kur’ân Arabça değildi. Kadi’nin “zira Arabça olmayan şeye Kur’ân denilemez” sözü itiraz götürür. Çünkü Allah’ın Mûsâ aleyhisselama indirdiği Tevrat’a Kur’ân denilir. Halbuki Tevrat Arabça değildir. İncil ile Zebur da öyledir. Zira Kur’ân Allah’ın zatı ile kâim tecezzi kabul etmeyen ve ondan ayrılmayan kelâmdır. Şu kadar var ki Arabça nazü olunca ona Kur’ân denilmiş, Musa’ya inince Tevrat, İsa’ya inince incil, Davud’a indiği zaman da Zebur ismi verilmiştir, ibarelerin muhtelif olması muhtelif itibarlara göredir.Bize göre burada hata eden Kadı İyaz (r.a.) değil, Aynî’nin kendisidir. Kadı’nin sözü doğrudur. Bunu Kur’an-ı Kerim’in ilmî arifinden bile anla­mak mümkündür. Şöyle ki Kur’an-i Kerim Peygamberimiz Muhammed Mus­tafa (s.a.) Efendimize Cibrü-i Emin vasıtasıyla indirilen ve ondan bizlere tevatür yolu ile nakledilen nazm-i celildir. Tarif, efradını cami, ağyarını mâ­ni olacaktır. İşte Kur’an-ı Kerim’in efradını cami, ağyarını mâni tarifi bu­dur. Bu tarifte ağyarı meneden kayıtları tetkik edersek görürüz ki, Kur’ân Peygamberimiz (s.a.) Efendimize indirilen kitabdır. Diğer Peygamberlere in­dirilen kitafelar bu kayıtlarla tariften^ hariç bırakılmıştır. Çünkü onlara Kur’ân denilemez. Bu suıetle Kur’ân deyip de İncil veya Tev­rat anlamının önüne geçilmiştir. “Cibril-i hmin vasıtasıyla indirilen” diyo­ruz. Bu kayıtla da onun vasıtasıyla indirilmiş olmayan hadis-i kudsî ve ehâdis-i nebeviyye tarifin dışında bırakılmıştır. Onlar da Kur’ân değildir. Zira kudsî hadislerin mânâları Allah tarafından olsa da, lâfızları Peygamber (s.a.) Efen-dimizindir. Nebevî hadislerin ise, hem lâfzı, hem de mânâsı Resülullah (s.a.) dendir. Kur’ân’a gelince O’nun hem nazmı, hem de mânâsı Allah tarafın-dandır. Bu sebebledir ki Ona “Vahy-i metlüv” derler. “Tevatür” kaydıyle de mütevâtir olmayan bütün haberler Kur’ân’ın tarifinden çıkarılmıştır.

Görülüyor ki: Kur’an-ı Kerim’i tarif için onu başkalarından ayıracak bir takım ihtizârî kayıtlar konulmuştur. Şu halde nasıl olur da İncil’e ve di­ğer semavî kitablara da Kur’ân denilebilir? Onlara da Kur’ân denilseydi, bu tariften hariç bırakılır mı idi?

Kur’ân’ın geçmiş ümmetlerin kitaplarında bulunması iddiası doğru de­ğildir. Çünkü müfessirîn-i kiramın beyânlarına göre, semavî kitablardâ in­dirilen Kur’ân’ın kendisi değil zikridir. Yani âhir zaman Peygamberine Kur’ân denilen pek mübarek ve bütün dünyamızı ve âhiret hayatımızı cem’eden bir kitap indirileceği o ümmetlere de bildirilmiş. Bu suretle Kur’an-ı Kerim’in namı, şanı indirmesinden yüzlerce yıl evvel dillere destan olmuştur. Yoksa bizzat Kur’ân o dillerle de indirilmiş değildir. Mezkûr âyet Kur’ân’ı medih sadedinde nazil olmuştur. Onu en mükemmel şekilde medh-ü sena, indiril­mesinden çok evvel indirileceğini haber vermekle olur. “Kur’an-ı Kerim geçmiş ümmetlere de indirilmiştir” dersek, bu sefer medh zemme dönüşür. Zira akıllı geçinen bazı kimseler derhal ileri atılarak; “Allah hâşâ başka birşey bulamı­yor mu ki, ikide bir temcid pilavı gibi bu kitabı kulların önüne sürüyor? Biz bunu eskilerden öğrendik, okuduk, tekrar indirmek abesle iştigal olmaz mı?” diyecekler.

Kur’ân’ın zatullah ile kâim bir sıfat olmasına gelince: Aynî merhumun da itiraf ettiği vecihle, o tecezzi ve bölünme kabul etmez. Binaenaleyh onnun kullara indirilmesi de mevzuu bahs olamaz. Kullar ona imanla mükel­leftirler. Bizi alâkadar eden ciheti ise, Peygamber (s.a.) vasıtasıyla bizlere taalluku olan cihetidir. İşte biz buna Kur’ân diyoruz…

18. Âlime bir mesele sorulduğu zaman cevab verirken, âlimin, soran için lüzumlu gördüğü başka bir meseleyi anlatması müstehabtır. Bu bir nasihat ve irşad olur.

19. Emir bilmaruf vazifesini ifâ edene, karşısındakinin hatalı hareketi muvacehesinde sabırlı davranmak müstehabdır. Bu onun yaptığına rıza gös­termek mânâsına gelmez.

20. Resûlullah (s.a.)ın, Hz. Hallâd’ın namazı kusurlu kıldığını gördüğü halde kusurlarını söylemeyip namazı tekrar kılmasını emir buyurması, bazı­larına göre bu hususta kendisine vahy geldiği içindir. Her halde o zatın ken­di bildiklerine aldanarak işlediği kusurları te’dib ve irşâd için söylememiş olsa gerektir. Nihayet Hallâd özür dileyerek kusurlarını söylemesini rica edince onu irşâd buyurmuştur. Nevevî’ye göre ise, kusurlarını birden bire söyleme­mesi usûlüne uygun olarak kılınacak namazı kendisine iki defa kıldırması meselenin ehemmiyet ve büyüklüğünü ona göstermek içindir. Vaktin geçme­diğini görerek terkettiği fiilleri kendisine ikaz etmek istemiştir. İbn Dakîk el-İyd: “Takrir buyurmak mutlak surette cevaza delil değildir. Onun cevaza delil olabilmesi için ortada manî bulunmaması şarttır. Şüphesiz ki Hallâd’ın namazı tekrar kılmakla kendisini toparlayarak bu hususta verilecek talimatı kabule hazırlanması, sual sorması, talimde acele etmek için bir mânidir. Bu hususta, zahiri hâlâ yahut husûsî bir vahye istinaden fırsatın kaçması tehli­kesi bulunmadığı Resûlullah (s.a.)’ın malumu olmuştur” demektedir.

21. Namazda eûzu besmele çekmek, subhâneke okumak, el bağlamak, intikal tekbirleri almak, oturuş şekilleri, otururken elleri dizlerin üzerine koy­mak ve buna benzer hadisde zikredilmeyen şeyler vacib değildir.[546]

857. …Yahya b. Hallad’m amcası (Rîfa’a b. Râfi’)den rivayet edil­miştir: “Bir adam mescide girdi” Râvi (Musa b. İsmail) önceki hadi­sin benzerini rivayet etti ve bu rivayetinde; Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğunu nakletti: “Gerçekten abdest almayı hakkıyle yerine ge­tirmedikçe sonra tekbir alıp Allah’a hamd-ü senada bulunmadıkça» Kur’ân’dan dilediği kadar okumadıkça, sonra Alla hu ek bor, deyip ek­lemleri yerine oturacak şekilde rüku’a varmadıkça, sonra “semiallla-hü limen ha m i deh” deyip dimdik bir şekilde doğrulmadıkça, sonra “AHahu ekber” diyerek eklemleri iyice yerine yerleşecek şekilde (bi­rinci) secdeye varmadıkça, sonra “Allahü ekber” diyerek dimdik oturur hale gelinceye kadar başını kaldırmadıkça, sonra da “AHahu ekber” diyerek eklemleri yerine yerleşinceye kadar (ikinci) secdeye kapanma-dıkça ve nihayet başını kaldırıp “Allahü ekber” demedikçe bir insa­nın namazı tamamlanmış olmaz. (Fakat) bunları yapınca namazı tamamlanmış olur.”[547]

Açıklama

Bu hadisin senedinde geçen “amcası” kelimesinden maksat, Ali b. Yahya’nın amcası değil, Yahya b. Hallâd’ın aracasıdır. Biz tercümemizde buna işaret ettik. Bundan sonra gelecek olan 858 numaralı hadisden de anlaşıldığı gibi Yahya b. Hallâd’ın amcası Rifaa b.Râfi’dir. Nitekim 859 ve 860 numaralı hadisler de bunu göstermektedir.

Bundan bir numara önceki “Müsî’ hadisi” diye meşhur olan 856 nu­maralı hadiste Resûl-i Ekrem’in Hallâd’a “namaza kalktığın zaman abdesti güzel al” diye emrettiği ifâde edilmiştir. Her ne kadar bu emir Hallâd’a yö-neltilmişse de aslında o emrin sadece kendisine yöneltilen kimseye mahsus bir emir olduğuna dair bir delil bulunmadığı müddetçe istisnasız bütün mü­kelleflere yönelik bir emir olduğu kabul edilir. İşte mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki “gerçekten abdest almayı hakkıyla yerine getirmedikçe bir insanın (mükellefin) namazı tamamlanmış olmaz” ifâdesi, namaz kılmak is­teyen her mükellef için abdest almanın şart olduğunu gösterir. Yine bu hadis-i şerifteki emirlerin mükelleflerin huzurunda onlara hitaben değil de, gıyablarında verilmiş olması, bundan önceki emirlerin ise Hallâd’a hitaben buyurulması bu iki hadis-i şerif arasında bir çelişkinin veya farklılığın bulunduğuna delâlet etmez. Çünkü resûl-i Ekrem (s.a.)’in bir buyruğu teklif ve telkin et­mek istediği zaman bunu birkaç kere tekrar ederek kafalara ve gönüllere yer­leşmesini sağlamak adeti idi. İşte bu hadis-i şerif, bir önceki hadiste Resûl-i Ekrem’in abdest ve namazla ilgili olarak Hallâd’a verdiği talimatın bütün mükellefler için giyabî olarak tekrarlandığını ifade etmektedir.

“Allah’a hamd-ü senada bulunmak” ifadesiyle Fatiha okumak kast edil­miş olması mümkün olduğu gibi, “Sübhâneke” duasının kast edilmiş olma­sı da mümkündür. Hadis-i şerifte geçen diğer cümlelerin hükümleri bir önceki hadis-i şerifte geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[548]

858. …Rifaa b. Râfi’den, mânası önceki ile aynı olan bir hadis daha nakledilmiştir. Bu hadiste (Rifaa) Resûlullah (sallellahü aleyhi vesellem)in; “yüzünü ve dirsekleriyle beraber ellerini yıkamak, başını meshetmek ve topuklarına kadar ayaklanın (yıkamak) suretiyle Allah’ın emrettiği şekilde abdest almadıkça, sonra “aziz ve celil olan Allah en büyüktür” demedikçe ve ona hamd etmedikçe ve sonra kendisine izin verildiği ve gücü yettiği kadar Kur’ân’dan (âyetler) okumadıkça hiç­birinizin namazı tam değildir” buyurduğunu söylemiştir. Daha sonra (Ebû Davud’un şeyhlerinin şeyhi olan Hemmâm bir önceki) Hammâd hadisinin bir benzerini (İshâk b. Abdullah ve Ali b. Yahya ve babası vasıtasıyla amcası Rifaa’den şöyle) nakletmiştir: Resûlullah (sallella­hü aleyhi vesellem) buyurdu ki: “Sonra tekbir getirir, sonra secde eder ve bütün eklemleri yatışacak ve yerine rahatça yerleşecek şekilde yü­zünü yere koyar.” Hemam -kendisine bu hadisi nakleden İshak’ın- bazı kere (“yüzünü” sözü yerine) “alnını” dediğini söyledi (ve rivayetine şu sözlerle devam etti:) “Sonra tekbir getirip oturağı üzerinde oturur hale gelecek şekilde dikilir ve belini kaldırır.” (Resûlullah) namazın dört rekatını da bu şekilde ta’rif etti. (Bu tarifi) bitirince, “bunu yap­madıkça hiç birinizin namazı tamam olmaz” buyurdu.[549]

Açıklama

Bu hadis-i şerif namazın sahih olabilmesi için abdestin şart olduğunu açıkça ifâde etmektedir. Daha önce Taharet

bölümünde (50.) babta geçen hadis-i şerifleri açıklarken bu mevzuyu bütün ayrıntılarıyla ele aldığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.

Ayrıca bu hadis namazın her rekatında Kur’ân okumanın farz olduğu­na delâlet etmektedir. Halbuki Hanefi mezhebine göre Kur’ân okumak sa­dece ilk iki rek’atta farzdır. Ancak Hanefi ulemasından Kudûrî gibi bazı âlimler Kur’ân okumanın farz olduğu rekatlarının şu veya bu rekatlar olma­sını şart koşmamışlar, sadece namazın iki rekatında okumanın farz olduğu­nu, bu rekatların ilk iki rekat olabileceği gibi son iki rekat veya ikinci üçüncü rekatlar da olabileceğini söylemişlerdir.

Hasan el-Basrî namazda okunması farz olan Kur’ân’ın, namazın her­hangi bir rekatında okunmakla ifa edilmiş olacağını söylediği gibi, İmam Mâ­lik namazın üç rekatında, İmam Şafiî de dört rekatında okunmakla yerine getirilmiş olacağı görüşündedirler.

Hasan el-Basrî’in delili “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun”[550] âyetidir. Hasan el-Basrî görüşünü şöyle açıklıyor: Bir fi­ilin yapılmasını isteyen bir emri tekrar tekrar yerine getirmek icabet etmez. Madem ki Allah Teâlâ Hazretleri bize; “Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun” buyuruyor, o halde namazın herhangi bir rekatında Kur’ân oku­makla bu emri yerine getirmiş oluruz ve Resûl-i Ekrem’in “Kıraatsiz namaz sahih değildir” emri de herhangi bir rekatta Kur’ân oku­makla yerine getirilmiş olur.

İmam Şafiî’ye göre ise, “namaz” sözü, namazın her bir rekatını içine alır. Buna göre “kıraatsiz namaz olmaz” sözü “namazın hiçbir rekatı kıra­atsiz sahih olmaz” demektir. Nafilelerde durum böyle olursa, nafileden kuv­vetli olan farzlarda da durumun böyle olması daha büyük önem kazanır. Nasıl namazın diğer rükünleri her rekatta tekrarlanıyorsa, namazın bir rük­nü olan kıraatin de her rekatta diğer rükünler gibi tekrarlanması icâb eder.

İmam Mâlik’e göre ise, “ekseriyet bütünün yerine kâim” olduğundan, dört rekatlı bir namazda da üç rekat ekseriyeti teşkil ettiğinden dört rekatlı bir namazın üç rekatında Kur’ân okumak, o namazın bütün rekatlarında oku­mak gibidir. Hanefî uleması ise, kendi görüşlerinin doğruluğuna dair Hz. Ömer’in akşam namazı kıldırırken ilk iki rekatın birinde terkettiği kıraati üçüncü rekatta sesli olarak kaza ettiğini delil gösterirler ve aynı şekilde Hz. Osman yatsı namazı kıldırırken ilk iki rekatta terk ettiği kıraati, son iki re­katta sesli olarak kaza etmiştir” derler. Ve yine Ali (k.v.) ile İbn Mesud (r.a.) hazretlerinin; “Kişi namazın son rekatında muhayyerdir. İsterse okur, ister­se susar, isterse teşbih eder” dediklerini ve yine kendisine son iki rekatta Fa­tiha okumanın hükmünü soran kimseye Hz. Âişe’nin “medhü sena kasdiyle okuyabilir” cevabım vermiştir. Aksini ifâde eden bir rivayet efe bulunmadı­ğına göre, bunların icmâ manasına geldiğini, ayrıca son iki rekatta kıraatin sessiz oluşunun da kendi görüşleri için bir delil olduğunu, çünkü bütün rü­künlerin açıkça ifade edildiğini söylerler.

Yine Hanefi ulemâsına göre, kıraatin her rekatta okunacağına dair âyet ve hadislerde sarih bir ifâde yoktur. Ancak delâlet vardır. Şöyle ki, ikinci rekat birinci rekatın tekrarı olduğu için, ikinci rekatta da birinci rekat gibi kıraatin bulunduğu delâlet yoluyla anlaşılır. Ancak namazın üçüncü ve dör­düncü rekatları ilk rekatın tekrarı değildir. Hz. Âşie (r.anhâ)’mn rivayetin­den de anlaşıldığı gibi, namazların aslı ikişer rekattı. Üçüncü ve dördüncü rekatlar sonradan Allah’ın emriyle ilâve edildi. Öyleyse üçüncü ve dördün­cü rekatlar birinci ve ikinci rekatlara kıyas edilemezler. Nitekim bunlar sefe­ri hallerde düşerler. Bir şey üzerine yapılan ilâve o şey gibi değildir. Bu yüzdendir ki ilk iki rekatta Kur’ân sesli okunduğu halde üçüncü ve dördün­cü rekatlarda sessiz okunur. Kitap ve Sünnette kıraatin farziyyetine ve mik­tarına dair açık bir beyân bulunmamakta, bilakis bu mevzu ile ilgili âyet ve hadislerdeki ifâdeler mücmeldir. Bu ifâdeleri açıklığa kavuşturan ancak sa­habenin tatbikatıdır. Fakat nafile namazların durumu ise, farz namazlardan farklıdır. Onların her rekatında Kur’ân okumak farzdır. Çünkü nafile na­mazlar ikişer ikişer kılınır. Dört rekat kılınanları da aslında iki ayrı çiftten ibarettir. İlk iki rekatın bozulmasıyla son iki rekatın bozulması gerekmez.[551]

“Bunu yapmadıkça hiçbirinizin namazı tamam olmaz” sözünden mak­sat ise; “bu söylediklerimin kimisi namazın kalbi mesabesinde olan farzlar­dır. Kimisi de insana nisbetle el, kol mesabesinde olan vâcib ve sünnetlerdir. Kimisi de insana nisbetle kaş, göz, saç, sakal mesabesinde bulunan âdabı­dır. Bunlardan bir tanesini eksik yapacak olursan terkettiğin fiilin namaz­daki ehemmiyeti derecesinde namazı noksanlaştırmış olursun” demektir.[552]

859. …Rifâ’a b. Râfi’den bir önceki hadiste geçen olay rivayet edilmiştir. Peygamber(s.a.) şöyle buyurmuştur: (Namaza) kalkıp da kıb­leye yöneldiğin zaman tekbir getir. Sonra Fatiha ve istediğin kadar Kur’-ân oku. Rükû’a vardığın zaman avuçlarını dizlerinin üzerine koy, sırtım dümdüz hâle getir. Secdeye vardığında (alnınla beraber) secde yerine (ellerini de) koy, (Başını secdeden) kaldırdığın zaman, sol kalçanın üze­rine otur”[553]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte namazın sıhhati için kıbleye yönelmenin şart olduğu ifâde edilmektedir. Hadis sarihleri metinde geçen “tekbir getir” sözünden maksadın “iftitah tekbiri” olduğunu söylüyorlar.

Bu hadis-i şerif namazda Fatiha okumanın farz olduğunu söyleyen kim­selerin lehine, aksi görüşte olanların da aleyhine bir delildir. Namazda Fati­ha okumak farzdır diyenlere göre, Fatiha’nın farz olmadığım ifâde eden hadis-i şerifler mücmeldir. İzaha muhtaçtır. Bu hadis-i şerif ise, o mücmel hadisleri açıklayıcı mâhiyettedir. Biz namazda Fatiha okumanın hükmüyle ilgili görüşleri 818 – 825 numaralı hadis-i şerifleri açıklarken ve 856 numaralı hadisin izahında beşinci maddede incelediğimizden burada tekrara lüzum gör­müyoruz.

“Secdeye vardığın zaman secde yerine koy” sözünün anlamı, İbn Ha-cer’e göre “Alnını secde yerine yerleştir” demektir. Tîbî ise, “ellerini yere koy” diye mânâ vermiştir. Biz tercememizde her ikisine de kavis içinde işa­ret etmekle yetindik. Bu hadise ve benzerlerine bakarak Şafîîler namazda alınla beraber ellerin de secde anında yere konmasının farz olduğunu söylerler. Ha­nefî ulemâsına göre ise, elleri yere koymak sünnettir, alnı koymak farzdır. Pamuk üzerine, un veya buğday yığını üzerine secde etmek caiz değildir. Çün­kü bunlar alnın, yerin sertliğini hissetmesine engel olurlar.

“(Başım secdeden) kaldırdığın zaman, sol kalçanın üzerine otur” sö­zündeki “secde”den maksat, hadis sarihlerine göre birinci secdedir. Buna göre birinci secdeden kalkınca, nasıl oturulacağına dair ulemâ arasındaki ih­tilâf bu hadis-i şerifle aydınlığa kavuşmuş oluyor. Bu durumda İbn Hacer’in de dediği gibi sol kalçanın üzerine oturulacak diğer hadislerin açıkladığı şekilde sağ ayak dikilecektir.

Hanefî ulemâsı da bu hadisle amel ederek birinci secdeden kalkınca, sol ayağı yere serip kalçayı onun üzerine koyarak oturmanın sünnet olduğunu ve Resûl-i Ekrem’in birinci secdeden kalkınca ayakların ökçeleri üzerine otur­duğunu ifâde eden hadis, 845 numaralı hadisin rahatsızlık veya ihtiyarlık ha­liyle ilgili olduğunu söylerler. Tâdil-i erkânla ilgili tafsilât için 855 – 856 numaralı hadislerin açıklamalarına bakılabilir.[554]

860. …Şu (856 numaralı hadiste geçen olay bir de) Peygamber (s.a.)’den Rifâ’a b. Râfi’ vasıtasıyla rivayet edilmiştir. Bu rivayete göre, Peygamber (s.a.) bedeviye (seslenerek) şöyle buyurdu: “Sen namaza kalktığın zaman, Allah Teâlâ’yı tekbir et, sonra Kur’ân’dan kolayına geleni oku.” (Bu rivayete göre) şunları da söyledi: “Namazın ortasın­da (yani ikinci rekattan sonra) oturduğunda eklemlerin sükûnet bula­cak ve yerine yerleşecek şekilde otur. Sol kalça üzerine yerleş, sonra tahiyyât oku. Kalktığın zaman da namazını bitirinceye kadar aynı şe­kilde hareket et.”[555]

Açıklama

Namazda gerek tahiyyâta ve iki secde arasında otururken ve gerekse rükû, sıicûd ve kavme hallerinde organlar sükûnet bulacak şekilde durmaya ta’dil-i erkân denilir. Hadis-i şerifte bu mev­zu üzerinde durulmuştur. Biz bu mevzuyu 855 – 856 numaralı hadislerin açıklamasında genişçe ele almış bulunmaktayız.[556]

861. …Rifa’a b. Râfi’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) şu (bir evvelki) hadiste (şöyle) buyurmuştur: “Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al, sonra ezan oku, (veya: Abdestten sonra “eşhedu enlâ ilahe illallah…” sonra kaamet getir, sonra tekbir al. Eğer ezberinde Kur’ân varsa oku, yoksa “elhamdülillah, Allahii ekber lailâhe illallah” de. Eğer bunlardan birini yapmayacak olursan namazını eksik kılmış olursun.”[557]

Açıklama

Hadiste geçen “Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al” cümlesinde şu âyet-i kerimeye işaret vardır: “Ey mir ininler! (Abdestiniz yok iken) namaz kılmak istediğinizde yüzünüzü, dirseklerle beraber kollarınızı yıkayınız, başınıza da meshediniz. Ayaklarımızı topukla­rınıza kadar (yine yıkayınız)”[558] Bu da gösteriyor ki, hadisteki bu cümle, namaz kılmadan önce abdest almanın, namazın şartı olduğuna sünnetten bir delildir.

Netice olarak diyebiliriz ki, 856 numaralı hadisten mevzumuzu teşkil eden bu hadise kadar bütün hadisler Hallâd b. Râfi’ olduğu zannedilen bir kişi­nin namazını eksik kılması sebebiyle Resûl-i Ekrem’in ona namazla ilgili tav­siye, talim ve telkinlerini ihtiva etmektedirler. Bunların hepsi de aynı hadiseyi değişik yönlerden ele aldıkları için “Müsî’ Hadisi” yani “namazını tam kılamayan kimse ile ilgili hadîs” diye bilinirler. Esasen “Müsî’ hadisi” çok mühim bir hadis olup ulemâ tarafından pek çok namaz meselelerinin ispatlanmasında tekrar tekrar müracaat edilen bir kaynaktır. Çünkü bu hadis bizzat Resül-i Ekrem’in ağzından çıkan emirleri ihtiva etmektedir. Bir meselenin isbatmda en büyük delil ise, elbette bu mahiyetteki emirlerdir. Namazla ilgi­li bazı görüşlerin asılsızlığını isbat için de yine ulema bu hadis-i şerifi delil getirirler. Çünkü burada Resülullah (s.a.) namazdaki vâcibleri tâlim etme durumundadır. Bu durumda namazla ilgili bazı vacipleri tâlim etmeden bı­rakmış olsa, ihtiyaç anında gerekli olan açıklamayı yapmamış ve dolayısıyla tebliğ görevinde ihmal göstermiş olur ki, bu onun için muhaldir. Çünkü pey­gamberlerde bulunması vâcib olan tebliğ sıfatına aykırıdır. O halde bu ha­diste beyân edilmeyen bir şeyin farz olmadığı hükmüne varılabilir. Eğer bu hadisin delâlet ettiği vucûb veya adem-i vucûb daha kuvvetli bir delille çeli­şecek olursa, tabii ki, o zaman daha kuvvetli olan delille amel edilir. Şayet bu hadisin ihtiva etmediği bir şey hususunda emir sigasiyle bir haber gelirse, emrin mendûb mânâsında kullanıldığına bu hadis karine teşkil eder. Bu­nunla beraber zahirine bakarak vücub mânâsında kullanıldığı da düşünüle­bilir. Bu hadiste geçen meselelerin hükmüyle ilgili açıklama 856 numaralı hadiste geçtiğinden burada tekrar lüzum görmedik.[559]

862. …Abdurrahman b. Şibl’den; demiştir ki: Resülullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kişinin (namazda) karga gagalayışı (gibi acele yatıp kalkması)ndan, yırtıcı hayvan gibi oturuşundan ve mescidde belli bir yeri deve gibi (devamlı) mekân edinmesinden nehyetti.[560]

Bu lâfızlar Kuteybe’nin rivayetine aittir.[561]

Açıklama

1. Hadiste geçen “karga gagalayışı” tabiri karganın yem yerken gagasını acele yere dokundurup kaldırması anlamına gelir ki, kişinin namaz kılarken, secdeyi acele yapmasından daha alnı yere değmeden burnunu yere değdirip hemen kaldırmasından kinayedir.

2. “Yırtıcı hayvan oturuşu” tabirinden maksatsa, kişinin secdede kö­pek ve benzeri yırtıcı hayvanların oturuşu gibi dirsekleri yanlarına    değe­cek şekilde kollarını yere yapıştırması ve yaymasıdır.

3. “Mescidde belli bîr yeri deve gibi devamlı mekân edinmek” tâbirinin iki mânâsı vardır:

a. Develer ağıla girdikleri zaman yumuşak ve düz bir yer ararlar. Böyle bir yeri buldukları zaman artık devamlı oraya çökerler, başka bir yere yat­mazlar.

b. Develer çökerken önce insana nisbetle el ve kol mesabesinde olan ön ayaklarıyla çökerler sonra da arka ayaklarıyla çökerler.Bu bakımdan Hanefîlere göre secdeye giderken yere önce elleri sonra da dizleri koymak mek­ruhtur. Önce dizler sonra da eller konmalıdır.

Şafilere göre ise, önce eller sonra dizler yere konmalıdır. Önce dizleri sonra da elleri yere koymak deve yatışına benzer.[562]

Demek ki bu tâbir, deve gibi yere çökmenin ve namazı her zaman mes­cidde aynı yerde kılmanın yasak olduğunu ifade ediyor.

Netice ofarak namazda bu üç tâbirin ifade ettiği şekildeki davranışlar, bu hadis-i şerifte yasaklanmıştır. Çünkü karganın gagalayışı gibi acele sec­deye yatıp kalkmak, farz olan alnın yere konmasına imkân vermez. Halbu­ki secdede üç defa “Sübhâne Rabbiye’1-alâ” diyecek kadar durmak sünnettir. Sünnetin ifası ise, farz olan alnın yere konması ile vâcib olan burnun yere konmasını te’min eder. Esasen bütün sünnetlerin ifâsında bu özellik bulun­maktadır. Sünnet terk edildiği zaman farz ve vâcibler tehlikeye düşerler. Esa­sen bu şekilde acele namaz kılmak münafıkların işidir. Çünkü onların rahatı namazda değil, bir an önce namazdan çıkmaktadır.

Deve çöküşü gibi çökmekle, yırtıcı hayvanların oturuşu gibi oturmak­taki kerahet ise, bu davranışların arz ettiği manzaranın çirkinliğinden ileri gelmektedir.

Mescidde belli bir yeri mekân edinmenin yasaklanmasındaki hikmet ise, bu şekilde hareket etmek dikkatleri çekmesi dolayısıyla riya ve’süm’aya sebep olmasıyla izah edilebilir.

Hadiste geçen lâfızlar ilk bakışta bu hadis-i müellif Ebû Davud’a nak­leden Ebu’l-Velîd’e aitmiş hissini uyandırdığından müellif bunun böyle olmadiğini anlatmak için hadisin sonuna “bu lafızlar Kuteybe’nin rivayetine aittir” cümlesini ilâve etmek lüzumunu hissetmiştir.[563]

863. …Sâlİm el-Berrâd’dan; demiştir ki: Ebû Mes’ûd Ukbe b. Amr el-Ensârî nin yanına vardık ve; “Bize Resûlullah (sallallahü aleyhi vesellem)in namazından bahset” dedik. Bunun üzerine ayağa kalkıp mescidde önümüzde durdu ve tekbir getirdi. Daha sonra rükû’a varınca, avuçlarını dizlerinin üzerine parmaklarım da dizkapaklarından aşağaya yerleştirdi ve (yanlarıyla) dirseklerinin arasını açık tuttu. Bütün organ­ları yatışıncaya kadar (öylece rükû’da kaldı). Sonra, “semiallahü allahü limen hamiden” deyip ayağa kalktı. Her bir organı yatışıncaya kadar (kavmede kaldı), sonra tekbir getirip secdeye gitti ve avuçlarım yere koydu. (Yanlarıyla) dirseklerinin arasını açık tuttu. Her organı ya­tışıncaya kadar (secdede kaldı), sonra başını secdeden kaldırıp öfe-du, bütün organları yatışıncaya kadar (bekledi. İkinci secdeye) aynı şekilde yaptı. Sonra (birinci rekatla beraber) bu şekilde dört rekat namaz kılıp namazını tamamladı. Sonra “İşte ben Resûlullah (s.a.) namaz kılarken böyle gördüm” dedi.[564]

Açıklama

Bu hadisle ilgili hükümler 856 ve 861 numaralı hadislerin açıklamasında geçtiği için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[565]


[1] Müslim, salât 21, 25, 26; Tirmizî, salât 76, 110; Nesâî, sehv 2; îbn Mâce, ikâme 15, 73; Dârimî, salât 92; Ahmed b. Hanbel, II-8, 5, 424.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/101-102.

[2] bk. Müslim, salât 25.

[3] Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, III, 42-49.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/102-107.

[4] Beyhakî, es-Siinenu’l-kübrâ, II, 83.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/107-108.

[5] Bezlu’l-mechud, IV, 428.

[6] Buhârî, ezan 83, 85, 145; Müslim, salat 21, 23; Ebu Davud, salat 115, 116, 119,Tirmi-zi, mevâkit 76, 110, Nesâî, iftitah 1-3, 86; İbn Mâce, ikâmet 15; Dârimî, salat 41, 71; Bizim delilimizse Vâil b. Hacer, Enes ve el-Bera b. Azib hadisidir.

[7] Tebyînü’l-Hakâyık, I, 109.

[8] bk. Ebû Dâvûd, salat 116, (hadis no: 730).

[9] Ebû Dâvûd, salât 115; (hadis no: 726).

[10] Müslim, salât 26, Ebû Dâvûd: salât 116, (hadis no: 745).

[11] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/108-109.

[12]  Buhârî, salât 4; Müslim, salât 54; Ahmed b. Hanbel, II, 380; VI-342.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/109-110.

[13] bk. Müslim, salât 54.

[14] bk. İbn Mâce, ikâme 3; Nesâî, iftitâh 9.

[15] bk. el-Aynî eJ-Binâye, II, 131.

[16] Büyük İslâm ft mi hali, s.135.

[17] el-Menhel, V, 124-125.

[18] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/110-113.

[19] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/113.

[20] Tirmizî, salât 140, Tefsiru sûre (2), 3; Nesâî, iftitâh 4; İbn Mâce, ikâme 40, cenâiz 21; Ahmed b. Hanbel,-1, 45; 111-13; IV, 48; VI, 13.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/113.

[21] bk. Müslim, salât 25.

[22] Müslim, salât 26.

[23] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/113.

[24] Beyhakî, es-Siinenü’1-kübrâ, 11,81.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/114.

[25] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/114.

[26] Müslim salât 21, 25, 26; Tirmizî, salât 76, 110; Nesâî, sehv 31, iftitâh 4, II, tatbîk 18, 36; İbn Mâce, ikâme 15, 72; Dârimî, salât 41, 92; Ahmed b. Hanbel, II, 8; V, 424.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/114-115.

[27] Avnu’l-Ma’bûd, II, 414, Bezlu’l-mechud. C. IV, 436-437.

[28] Bezlu’l-mechûd, IV, 437.

[29] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/115-116.

[30] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/116-117.

[31] Müslim, salât 21, 25, 26; Tirmizî, salat 76, 110: Nesâî, sehv 31, iflitah 4, 11; tatbik 18, 36; İbn Mâce, ikâme 15, 72; Dârimî, salat 41% 92; Ahmed b. Hanbel, II, 3; V, 424.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/117.

[32] Bezlu’I-mechûd, IV, 438.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/117-118.

[33] Nesâi, tatbîk 97; Ahmed b. Hanbel IV, 319.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/118.

[34] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/118-119.

[35] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/119.

[36] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/119.

[37] Ebû Dâvûd, salat 177; Tirmizî, salât 110; Wesâî, sehv 29; tatbîk 6; îbn Mâce, ikâme 72; Dâr , ıî, salat 70. 92.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/119-121.

[38] bk. Bezlu’l-mechûd,      IV, 444-445.

[39] bk. Nesâî, iftitâh 11; sehv 34; Alımed b- Hanbel, IV, 318.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/121-122.

[40] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/123.

[41] Sadece Ebû Dâvûd rivâyel etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/123-124.

[42] Buhârî, ezan 145.

[43] Tecrid Tercümesi, 457. hadis’in izahı (I, 860 – 867).

[44] Hadis için bk. Müslim, salat 240; Ebu Dâvud, salat 121 – 122 (783 nolu hadis); Ahmed b. Hanbel, IV, 318.

[45] bk. Bezlu’l-mechûd, IV, 448.

[46] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/124-125.

[47] Buhârî, ezan 141, 145, Müslim, salât 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/125-126.

[48] Buhârî, mevâkîtu’s-salât 8; ezan 141; Müslim salât 233; Tirmizî, salât 89; Nesâî, iftitâh 89; tatbîk 50, 53; İbn Mâce, ikâme 21; Dârimî, salât 75; Ahmed b. Hanbel, III, 115, 117, 178, 191, 214, 274, 291, 337.

[49] Müslim, salât 237, Nesâî, tatbik 52; îbn Mâce, ikâme 19; Dârimî, salât 79; Ahmed b. Hanbel, VI, 331.

[50] bk. Nesâî, tatbik 88; Dârimî, salât 79; Ahmed b. Hanbel, V, 345; Tecrid Tereemesi, II, 336 (hd. no: 254).

[51] Büyük İslâm İlmihali, s. 127.

[52] Aynî, Umdetu’I-kari, VI, 97.

[53] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/126-127.

[54] Kütüb-i sitte içinde sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/127-128.

[55] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/129.

[56] Muhammed b. Mesleme; Ashâb-i Kirâm’ın ileri gelenlerindendir. Künyesi; Ebû Abdil-lah veya Ebû Abdirrahman’dır. Bedirden itibaren butun savaşlara İştirak etmiştir. Hz. Peygamberin, kendi yerine Medine’de kaim makam olarak bıraktığı sayılı sahâbîlerden biridir. Fitne olaylarına karışmamıştır. Kendisinden Misver b. Mahreme, Sehl b. Ebî Hasme, Kabîsa b. Zueyb, Abdurrahman el-A’rac, Urve b. ez-Zübeyr, Ebû Burde b. Ebî Musa ve oğlu Mahmud b. Muhammed hadis rivayet etmişlerdir. Hz. Ömer tarafın­dan Cuheynelilere zekât âmili olarak görevlendirilmiştir. On erkek altı kız çocuğu olan Muhammed b. Mesleme h. 43 yılında 77 yaşındayken vefat etmiştir. {Bilgi için bk. Ibn Sa’d, Tabakât, III, 443, 445; Buhârî, et-TârihıTl-kebîr, I, 239; İbn Ebî Hâtım, el-Cerh ve’t-ta’dil, VIII, 71; lbnu’1-Esîr Üsdu’l-ğâbe, V, 112; Zehebî, A’lâmu’n-nubelâ, II, 369; Ibn Hacer, el-İsâbe, III, 383; Tehzibu’t-Tehzib/lX, 454 îbnu’1-lmâd, Şezerâfu’z-Zeheb, I, 45, 53.)

[57] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/129-130.

[58] Müslim, mesâcid 116.

[59] Bezlu’l-mechûd, IV, 453.

[60] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/130-131.

[61] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

[62] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/132.

[63] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/132-133.

[64] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/133.

[65] Koçkuzu, A.Osman, Hadiste Nâsih-Mensûh, s.215 – 216.

[66] Bilmen, Ö.Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, s.136.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/133-134.

[67] Nesâî, iftitah 5.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/134.

[68] Müslim, salât 26.

[69] Bezlu’I-mechûd, IV, 397-398.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/135.

[70] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/135-136.

[71] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/136.

[72] Ahmed b. Hanbel, I, 255, 289.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/136.

[73] bk. El-Bennâ, A., Buluğu’1-Km ânı min esrâri’l-Fethi’r-Rabbânf, III, 168.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/137.

[74] bk. Nesâî, iftitâh 126.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/137-138.

[75] Nesâî, iftitâh 4, 85.

[76] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/138.

[77] Buharı, ezan 83, 84, Nc^âî, tatbîk 24, 26, 89.

[78] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/138-140.

[79] el-Menhel, V, 147.

[80] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/140.

[81] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/140-141.

[82] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/141.

[83] Concordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[84] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/141-142.

[85] Tirmizî, salât 76.

[86] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/142.

[87] Müslim, salât 21, 25, 26; Ebû Dâvûd, salât 115; Tirmizî, salât 76, 110; Nesâî, sehv 2, İbn Mâce, ikâme 15, 72; Dârimî, salât 92; Ahmed b. Hanbel II, 8; V, 424.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/142-143.

[88] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/143.

[89] Buhârî, ezan 4, 76; Müslim, salat 26; Nesâî, iftitah 4, 85, tatbik 18, 36; Ahmed b. Han-bel V, 6, 53.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/144.

[90] Bezlu’l-mechûd, IV, 397 – 398

[91] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/144.

[92] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/144-145.

[93] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/145.

[94] Buhârî, ezan 118; Tirmizî, salât 19J; Nesâî, tatbîk 1, tbn Mâce, ikâme 17; Ahmed b. Hanbel, I, 378, 414, 418, 426, 459, II, 78;, 81, IV, 422; V, 3.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/145-146.

[95] Ahmed Naim, Tecrid Tercemesi, II, 791-792 (hadis no: 440).

[96] bk. Kockuzu, Ali Osman; Hadîste Nâsih-Mensûh, s. 250-251.

[97] Müslim, mesâcid 28.

[98] bk. Tecrîd Tercemesi, II, 793 – 794 (hds. no: 441).

[99] Büyük İslâm İlmihali, s.135.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/146-147.

[100] bk. Tirmizî, salât 190; Nesâî, iftitah 110.

[101] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/147-148.

[102]  Bezlu’l-mechûd, IV, 471.

[103] Bu iddiaların ayrıntıları için bk. el-Menhel, V, 154.

[104] Müslim; salat 119; Nesâî, sehv 5; Ahmed b. Hanbel, V, 93, 101, 107.

[105] Zafer Ahmed el-Osmanî, Î’iau’s-Sunen, III, 44.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/148-149.

[106] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/149-150.

[107] bk. el-MCnhel, V, 56.

[108] Selâmet Yolları, I, 340.

[109] a.g. yer.

[110] bk. Müslim, salal 119; Nesâi, sehv 5, Ahmed b. Hanbel, V, 93, 101, 107.

[111] Zafer Ahmed el-Osmanî, İ’lâu’s-Sunen, III, 44.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/150-151.

[112] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/151.

[113] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/151-152.

[114] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/152.

[115] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/152.

[116] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/153.

[117] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/153.

[118] Tirmizî, mevâkît 63; Nesâî, iftitah 6; Dârimî, salât 32; Ahmed b. Hanbel, II, 375, 434, 500; VI, 52.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/153.

[119] Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.134.

[120] Bezlu’l-mechud, IV, 475.

[121] Selamet Yollan, (tere. Ahnıed Davudoğlu), I, 329.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/153-154.

[122] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/154.

[123] Ahmed Naim, Tecrîd Tercemesi, II, 701 (Hds. no: 414).

[124] Ahmed Nâim, Tecrîd Tercemesi, II, 702, (Hds. no: 414).

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/154-155.

[125] Buhârî, ezan 87, salât 88; Müslim, salât 55; Tirmizî; mevâkit 103, 104; cenâiz 75; Nesâî, iftitah, II, Dârimî, salat 35; muvatta, sefer 46, 47; Ahmed b. Hanbel, II, 45, 65, 73, 131; III, 407, 471; JV, 3, 57, 318; V, 336.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/155.

[126] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/156.

[127] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/156.

[128] Nimet-i İslâm, s.2I6.

[129] Ö.Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s.135.

[130] bk. Müslim, zekât 69.

[131] M.Zihni Efendi, Ni’met-i İslâm, s.34-35.

[132] a.g.e., s.215.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/156-157.

[133] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/158.

[134] el-Menhel, c.V, 164.

[135] Bezlu’l-mechûd, IV, 479.

[136] Bezlu’l-mechûd, IV, 478.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/158-159.

[137] Ahmed b. Hanbel, 1,110.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/159-160.

[138] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/160.

[139] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/160.

[140] Bezlu’l-Mechûd, IV, 483-485.

[141] el-Menhel, V, 166.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/160-161.

[142] Buhârî, teheccüd 1, Deâvat 10, 60; Müslim, müsâfirîn 201, zikr 70; Ebû Dâvûd, vitr 25; Tirmİzî, kıyâme 46, deavât32, 82; Ibn Mâce, ikâme 180; Dârimî, salât 169; Ahmed b. Hanbel, 1-95, 102, 103, 385; II, 292, 514, 526; VI, 391.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/161-163.

[143] Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-i Hakîm ve Meâl-i Kerîm, C.1, 213.

[144] el-Kevser (108), 2.

[145] İbn Nuceym,el-Bahru’r-raik,I, 328.

[146] M.Zihni Efendi, el-Müntehab, fi kavaid’is-sarf, s. 436.

[147] M.Zihni Efendi, el-Muktezab, s.164.

[148]  el-Menhel, V, 169.

[149] eş-Şuarâ (26), 80.

[150] el-Kehf (18), 79.

[151] el-Kehf (18), 82.

[152] Fâtır (35), 10.

[153] ez-Zümer (39), 62.

[154] Fâtır (35), 3.

[155] Buhârî, ezan 74, 82; Müslim, salât 62.

[156] Buhârî, ezan 117; Müslim, salat 28.

[157] Buhârî, ezan 117; Müslim, salat 28.

[158] Buhârî, ezan 18.

[159] Buharı, ezan 126., Sünen-i Ebû Dâvud 770 no’lu hadis.

[160] el-Menhel, V, 195.

[161] Ibnu’l-Humam, FethiTI-Kaadir, IV, 202, Zeylaî, Nasbii’r-râye, I, 320.

[162] İbnu’l-Hümâm, Fethü’l-Kaadir, I, 203.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/163-169.

[163] el-İsrâ (17), 111.

[164] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/169.

[165] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/169-170.

[166] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/171.

[167] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/171-172.

[168] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/172.

[169] Buhârî, ezan 126; Müslim, mesâcid 149; Tirmizî; salât 179; Nesâî, tatbik 22, iftitâh 8, 19, 36; Muvatta’, Kur’ân 25; Ahmed b. Hanbel, III, 106, 158, 168, 188, 191, 252, 269, IV, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/172-173.

[170] Buhârî, deavât 67, Müslim, zikr 25.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/173.

[171] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/174.

[172] Tirmizî, mevâkît 65; İbn Mâce, ikâme 2; Dârimî, salât 33; Ahmed b. Hanbel, I, 403, 404; III, 50; IV, 80, 81, 83, 85; VI, 156.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/174.

[173] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/174-175.

[174] bk. A.Naim, Tecrid Tercemesi, II, 396 (hds. no: 283).

[175] eş-Şuarâ (26), 224-226.

[176] bk. Ebû Dâvûd, 5009 no’iu hadis..

[177] Ebû Dâvûd, cıhad 17 (2504 nolu hadU); Abdurraûf el-Münâvî; Feyzu’l-Kaadîr Şerhü Cami’is-Sagsr, 111, 244.

[178] el-Menhel, V, 175.

[179] Mefâtihu’l-Ğayb,    I, 635, (Darü’t-Tibaatil Âmire, 1307).

[180] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/175-177.

[181] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/177.

[182] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/177-178.

[183] Nesâi, kıyâmu’1-leyl 9, ıstıâze 63; Ibn Mâce, ikâme 180.

[184] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/178.

[185] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/178-179.

[186] Müslim, müsâfirîn 200; Tirmizî, davat 31; Nesâî, iftitah 16-17 îbn Mace, ikâmet 180; Ahmed b. Hanbel, VI, 156.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/179-180.

[187] el-En’âm (6), 125.

[188] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/180-181.

[189] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/181.

[190] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/181.

[191] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/181.

[192] Buhârî, ezan 126; Müslim mesâcıd 149; Nesâî, tatbik 22, ıftıtâh 8, 19\ 36; Tirmizî, salat 179; Muvatta, Kur’ân 25; Ahmed b. Hanbel, III, 106, 158, 188, 191, 252, 269, IV, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/181-182.

[193] Buhârî, deavât 67; Müslim, zikir 25.

[194] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/182-183.

[195] Buhârî, teheccud, I, deavât 9; tevhîd 8, 64; Müslim, müsâfirîn 199, zikir 68; Tirmizî,deavât 29; Nesâî, kıyâmu’1-leyl 9; ibn Mace, ikâme 180.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/183-184.

[196] Bezlu’l-mechüd, IV, 507.

[197] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/184-185.

[198] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/185-186.

[199] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/186.

[200] Buhârî, ezan 126; Müslim, mesâcid 149; Nesâî, tatbîk 22, iftitah 8, 19, 36; Tirmizî, salât 79;Muvatta’,Kur’ân25;Ahmedb. Hanbel, III, 106, 158, 168, 188, 191,252,269, IV, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/186-187.

[201] Müslim, mesâcid 33.

[202] bk. BezlıTl-mechud, IV, 510-511.

[203] Nimet-i İslam, s.277-278.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/187-189.

[204] Sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/189-190.

[205] en-Neml (27), 26.

[206] el-A’raf (7), 54; Yunus (10), 3.

[207] Hûd (11), 7.

[208] Tâhâ (20), 5; es-Secde (32), 4; el-Hadîd (57), 4.

[209] ez-Zumer (39), 75.

[210] el-Mu’min (40), 7.

[211] bk. el-A’râf (7), 156.

[212] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/190-191.

[213] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/191.

[214] Müslim, salât 52; Tirmizî, salât 65, vitr 19; Nesâî, iftitâh 18; İbn Mâce, ikâme 1, Dârimî, salât 33; Ahmed b. HanbeflII, 50, 69.

[215] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/191-192.

[216] el-Fıkh alâ’l-Mezâhihi’I-erbaa, IV, 256.

[217] en-Nahl, (16), 99.

[218] Hak Dini Kur’an Dili, V, 3123.

[219] Hülâsatu’l-Beyân, VII, 2895 – 2896.

[220] bk. Ahmed b. Hanbel, VI, 426.

[221] el-Alûsi, RuhiTl-Meânî, XIV, 228; Buharı, edeb 76; Müslim, I, 109, 110; Tirmizî, me-vakit 65, sevabü’l-Kur’an 22.

[222] Toplu bilgi için bk. el-Menhe), V, 187 – 188.

[223] bk. Nimet-i İslâm, s. 233 .

[224] Bezlu’l-mechud, IV, 514.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/192-195.

[225] Müslim, salât 52 Tirmizî, salât 65; vitir 19; Ibn Mâce, ikâme 1, Dârimî, salat 33: Ahmed b. Hanbel IH, 50, 69.

[226] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/196.

[227] Müslim, salat 52.

[228] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/196-197.

[229] İbn Mâce, ikâme 12.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/198.

[230] Hattâbî, Meâlimu’s-sünen, I, 492; Şevkânî, Neylü’l-evtar, II, 267.

[231] Şevkânî, Neylu’l-evtâr, II, 261.

[232] Neylu’l-evtâr, II, 267.

[233] bk. Tirmizi, salât 72.

[234] Ahmed b. Hanbel, V, 11 – 12.

[235] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/198-200.

[236] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/200.

[237] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/200.

[238] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/201.

[239] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/201-202.

[240] Tirmizî, salat 72; İbn Mace; 12.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/202.

[241] Şevkânî, Neylu’l-evlâr, II, 267.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/203-204.

[242] Buhârî, ezan 89; deavât 39, 44, 46; Müslim, mesâcid 147, zikr 48; Tirmizî, deâvât 76; Nesâî, tahâre 47, iftitâh 14, 15; Ibn Mâce, ikâme I, dua 3; Ahmed b. Hanbel, II, 49.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/204.

[243] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/205-206.

[244] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/206.

[245] Buhârî, ezan 89; Tirmızî, Mevâkît 68; îbn Ma’ce İkâme 4, Müslim, salat 50; Dârımî, salat 34; Ahmed b. Hanbel, III, 101, 111, 114, 183.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/207.

[246]  bk. Muslini, salât 52.

[247] bk. Nesâî, iftılah 22.

[248] el-Muttekî, Ken/u’I-Ummâl, VII, 437.

[249] Daha fazla bilgi için bk. Kâsânî, Bedâyi’, I, 204.

[250] Tecrid Tercemesi, II, 572.

[251] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, II, 108.

[252] Z. Ahmed et-Tehânevî; îlâuVSıinen, II, 183, 184.

[253] Heysemi, Mecmeu’z-zevâid, il. 108.

[254] Müslîm, salât 52.

[255] Müslim, salât 50.

[256] Buhârî, ezan 89.

[257] Z. Ahmed et-Tehânevî, İ’Iâu’s-sünen, II..188.

[258] Tirmizî, salat 66; Zafer Ahmed et-Tehânevi, İ’laiTs-siinen II. 187.

[259] bk. en-Neml (27), 30.

[260] bk. el-Fıkh ale’l-Mezâhibi’e-erba’a, I, 257.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/207-212.

[261] Müslim, salat 240; Ahmed b. Hanbel, VI, 31, 194.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/213.

[262] bk. Bilmen, Ö. Nasuhi, Büyük islâm ilmihâli, s. 121.

[263] Buhârî, ezan 183.

[264] M. Zihni Efendi, NFmet-i İslâm, s. 208.

[265] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/213-215.

[266] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/215.

[267] Buhârî tefsir Sure (108), 1; Müslim salat 53; Tirmizi, cennet 10; Nesâî iftitah 21.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/216.

[268] Çantay, Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, III, 1202.

[269] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/216-217.

[270] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/217-218.

[271] en-Nûr (24), 11.

[272] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/218.

[273] bk. Bezhı’l-Mechud, IV, 531.

[274] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/218-220.

[275] Concordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[276] Tirmizî, tefsir (9) 1; Ahmed b. Hanbel, I, 57.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/220-221.

[277] bk. Suyûtî, el-İtkân, I, 63.

[278] Cerrahoğlu İsmail, Tersir Usûlü, s. 58.

[279] Zürkanî, Menahilu’l-İrfân, I, 248.

[280] Karaçam İsmail, Kıır’an-ı Kerîmin Faziletleri, s. 44.

[281] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/221-223.

[282] Karaçam, Kur’ân’ın Fazitleri, s. 48.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/223.

[283] Tirmizî, tefsîr-ı Sûre (9), 1.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/223-224.

[284] Yazır H., Hak Dini, IV, 2442.

[285] en-Nisâ (4), 176.

[286] Ibn Kesir, Tefsîru’l-Kur’ân, II, 331.

[287] Yazır H., Hak Dini, IV, 2443

[288] Geniş bilgilerin bk. Karaçam, Kur’ân-ı Kerîm’in Faziletleri, s. 400.

[289] en-Neml (27), 30.

[290] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/224-225.

[291] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/225.

[292] Şevkâni Neylu’l-Evtâr, II, 225.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/225-226.

[293] Buhârî, ezan 65, 163; Müslim, salat 191, 192; Tirmizî, salât 159; Nesâî, İmame 35; îbn Mâce, İkâme 49; Ahmed b. Hanbel, III, 205.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/226.

[294] bk. A. Naim, Tecrid Tercemesi, II, 554.

[295] Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi III, 260.

[296] Bezlu’e-Meehûd, V, 4.

[297] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/227-228.

[298] Buhârî, ezan 60, 63; edeb 74; Müslim, Salât 178, 179. Nesâî, iftitah 63.7İ; imame 39, 41.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/228-229.

[299] bk. 791 no’lu hadis.

[300] Aynî, Umdetu’l-Kaarî, V, 237-239.

[301] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/230-231.

[302] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/231-232.

[303] Beyhakî, es Siinenu’l-Kubrâ, III, 117.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/232.

[304] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/232-234.

[305] İbn Mâce, ikâme 26, dua 4; Ahmed b. Hanbel, III, 474; V, 74.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/234.

[306] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/234-235.

[307] Seyhakî, es-Sünenu’1-Kiibrâ, III, 85, 86, 112, 116.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/235.

[308] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/235-236.

[309] Buhârî, ilim 68; ezan 62; Müslim, salat 183-186: Ti’rmizî, salâtfil; Nesâî, imamet 35; Ibn Mâce ikâmet 48, 49.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/236.

[310] bk. 856 no’lu hadis.

[311] bk. 855 no’lu hadis

[312] Tecrîd Tercemesi II. 553.

[313] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/237-238.

[314] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/238.

[315] Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, III, 115-116.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/238.

[316] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/238.

[317] Concordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[318] Dârimı, salat 91; Ahmed b. Hanbel, 111-427.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/239.

[319] Ahmed b. Hanbel, III, 427.

[320] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/239-240.

[321] Buhârî, ezan 104; Müslim salât 44-46; Nesâî, iftıtâh 33, 54; Ibn Mâce, İkâme 11; Ah-med b. Hanbel, II, 348, 446; V, 197; VI, 448.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/240.

[322] Ahmed Nâim, Tecrid Tercemesi, II, 611.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/240-241.

[323] Buhârî, ezan 96, 97, 107, 109, 110; Müslim, salât 154, 155; Nesâî, iftitâh 58; Ahmed b. Hanbel, V, 295, 301, 311.

[324] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/241-242.

[325] Müslim, salat 157.

[326] Bezlu’l-mechâd, V, 14.

[327] bk. 161 no’lu hadis.

[328] Müslim, salât 157.

[329] Nimet-i İslâm, s. 220.

[330] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/242-244.

[331] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/244-245.

[332] Buhârî, ezan 96-97, 107, 109, 110; Müslim, salât 154, 155; Kesâî iftitâh 58; Ahmed b Hanbel, Vı, 295, 301, 311.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/245.

[333] Müslim, salât 155.

[334] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/245-246.

[335] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/246.

[336]  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/246.

[337] Buhârî, ezan 91, 96, 97, 108; İbn Mâce, ikâme 7; Ahmed b. Hanbel, V, 109,112; VI, 395.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/247.

[338] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/247.

[339] Buhârî, ezan 18; edeb 28; âhâd 1; Dârimî, salât 42; Ahmed b. Hanbel, V, 53.

[340] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/248.

[341] Abdullah b. Ebî Evfâ: Ebû Muâviye kunyesiyle meşhur olan Abdullah, Bey’atu’r-ndvânda, Hudeybiye ve Huneyn’e iştirak etmiştir. Hz. Peygamberden 95 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan on tanesini Buhârî ve Müslim müştereken, ayrıca Buhârî beş Müs­lim de bir hadîsini rivayet etmiştir. Abdullah babasının zekâtını getirdiği zaman, Hz.Pey­gamberin “Allah’ım, Ebû Evfâ ailesini bağışla!” duasına mazhar olmuştur. Yaşlılığında gözlerim kaybeden Abdullah Kûfe’de en son vefat eden sahâbîdir. H. 86 veya88’de ve­fat etmiştir. (Bilgi için bk. İbn Sa’d, Tabakât, IV, 301, VI, 21; Ibnu’l-Kayserânî.el-CanT beynericâli’s-Sahihayfi, I, 242; tbnu’1-Esîr, Üsdü’1-gabe, III. 182; Zehebî, Siyeru a’lânıı’n-nubelâ, III, 428-430; tbn Hacer, el-İsâbe, II, 279; Tehzîbu’t-Tenzîb, V, 151; Ibnu’I-Imad, Şezerâtu’z-zeheb, I, 96).

[342] Ahmed b. Hanbel, IV, 356.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/248.

[343] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/249.

[344] Buhârî, ezan 96, 103; Musihti, salât 158, 159; Nesâî, Iftıtâh 74; Ahmed b. Hanbel, I, 175, 176, 179, 180.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/249.

[345] Geniş bilgi için bk. Asr-ı saadet (Ashab-ı k^râm), II, 10 vd.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/250-251.

[346] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/251.

[347] Müslim, salât 156; Nesâî, salât 16; Ahmed b. Hanbel, I, 322; III, 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/251-252.

[348] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/252.

[349] Bk.Kâsânî, Bedâyi’, I, 110.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/253.

[350] Nesâî, ıftıtâh 59, 4; Tirmizî, mevâkît 113.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/253.

[351] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/254.

[352] Müslim, mesâcid 188; Nesaî, mevâkît 16, 20; Ahmed b. Hanbel, IV, 420, 423.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/254.

[353] Müslim, salât 167.

[354] Merginânî, Hidâye ve Kemaleddin b. Humam Fethu’l-Kadîr, I, 236.

[355] Hatiboğlu Haydar, Sünen-i İbn Mâce Terceme ve Şerhi, III, 50-51.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/254-256.

[356] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/256.

[357] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/256-257.

[358] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/257.

[359] Bezlu’I-mechud, V, 21; Bilmen, Büyük İslam İlmihali s. 200.

[360] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/257-258.

[361] Tırmızî, cıhâd 23; Nesâî, tahâre 105, hayl 10, Ahmed b Hanbel, I, 78, 95, 132, 225, 234, 249.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/258.

[362] el-Menhel, V, 232.

[363] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/259-260.

[364] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/260.

[365] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/260.

[366] Menhel, V, 233.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/260-261.

[367] Buhârî, ezan 98, Müslim, salât 173; muvatta, nida 24; Nesâî, iftitâh 24; Tirmizi salat 116; Ahmed b. Hanbel, VI, 338, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/261.

[368] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/261-262.

[369] Buhârî, ezan 99, cihâd 172, meğâzî 12, tefsir sûre 52; Müslim, salât 174; Tİrmizî, mevâ-kît 113; Nesâî, iftitâh 65; Dârimî, salât 64; Muvatta’, nida 23; Ahmed b. Hanbel, IV, 80, 84, 85.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/262.

[370] Bezlu’l-mechud, V, 26.

[371] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/262-263.

[372] Buhârî, ezan 98; Nesâî, iftitah 67; Ahmed b. Hanbel, V, 187, 88, 179.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/263-264.

[373] İbn Mâce, ikâme 9.

[374] Heysemî, MeemeıTz-zevaid II, 116; Aynî, Umdetu’l-kaarî, VI, 253.

[375] Bezlu’l-mechûd, V, 27 – 28.

[376] Menhel, V, 237.

[377] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/264-265.

[378] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/265.

[379] Azîmâbâdî, Avnu’J-ma’bud, III, 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/266.

[380] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/267.

[381] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/267-268.

[382] Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/268.

[383] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/268.

[384] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/269.

[385] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/269-270.

[386] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/270.

[387] et-Tekvîr, (103), 15-16.

[388] Müslim, salât 201; İbn Mâce, ikâme 5; Ahmed b, Hanbel, IV, 306, 307.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/270.

[389] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/270-271.

[390] Ahmed b. Hanbel, III, 3, 45, 97.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/271.

[391] el-A’raf, (7), 204.

[392] İbn Mâce, ikâme 113.

[393] Tecrîd Tercemesi, II, 595.

[394] el-A’râf (7), 204.

[395] İbn Mâce, ikâme 13; Ahmed b. Hanbel, III, 339.

[396] bk. 823 numaralı hadis.

[397] Cezîrî, Abdurrahman, el-Fıkh ale’l-Mezahibi’l-Erbaa, I, 254.

[398] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/271-274.

[399] Kütüb-i Sitte sahiplerinden sadece Ebû Dâvûd rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/274.

[400] Nesâî, tahâre, 55, 70, 88, 91, 105.

[401] Buhârî, ezan 104; Müslim,’salât 43, 44; Nesâî, iftitâh 54.

[402] İbn Mâce, ikâme 11.

[403] el-Müttekî, Kenzu’l-Ummâl. VII, 442.

[404] Bezlu’l-mechud, V, 36.

[405] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/274-275.

[406] îbn Mâce, ikâme, 11.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/275.

[407] bk. Müslim, salât 38.

[408] bk. el-A’raf (7), 204.

[409] Davudoğlu, A.Sahıh-i Müslim, III, 65.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/275-277.

[410] Müslim, salât 38, 41; Tirmizî, salat 116, 166; Tefsir süre I, 1, Nesâî, iftitâh 23; İbn Mâce, ikâme 11, 172, edeb 52; Muvatta, nida 39; Ahmed b. Hanbei, II, 241, 285, 480, 204, 215, 250, 290, 457, 460, 478, 487, IH, 43; IV, 167, VI, 142, 275.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/277-278.

[411] Ibn Mâce, Nikâh 19; Ahmed b. Hanbei, II, 359’da: “Allah’a hamd ile başlamayan her önemli iş…” şeklindedir. Hafız Abdulkadir er-Ruhâvî, de, el-Erbaîn el-Buldaniyye’de hadisin bir rivayetinin de, “Bismillah ile başlanmayan her önemli iş…” şeklinde oldu­ğunu belirtmiştif. (bk. Hatipoğlu Haydar, Sünen-i İbn Mâce Terceme ve Şerhi, V, 310.).

[412] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/278-280.

[413] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/280.

[414] Ubâde b. es-Sâmit: Ebu’l-Velîd Ubâde b. es-Samit el-Ensârî, el-Hazrecî, birinci ve ikinci Akabe bey’atlannda bulunmuş ve oniki nakîbden biri olmuştur. Bedirden itibaren bü­tün harblere iştirak etmiştir. Suriye ve Mısır’ın fetihlerinde bulunmuş, Filistin ve Hu­mus valiliklerini üstlenmiştir. Uzun boylu, yakışıklı ve heybetli bir zat olan Ubâde Hz. Peygamberden Baki b. Mahled’in Müsned’ine göre 181 hadis rivayet etmiştir. Kendi­sinden Enes b. Malik, Câbirb. Abdillah ve Ebû Umâme gibi birçok sahâbî hadis riva­yet etmiştir. Tabiûn neslinden de çokları ondan rivayette bulunmuşlardır. O’nun rivayet ettiği hadislerden 6 tanesi Buhârî ve Müslim’de; 2’si sadece Buhâri’de 2 tanesi de sade­ce Müslim’de yer almıştır. Ubâde (r.a.) 72 yaşındayken h. 34 yılında vefat etmiştir. Kabri Remle veya Kudüs’tedir. (Bilgi için bk. İbn Sa’d, Tabakât, III, 546, 621, Buhârî, et-Târihu’l-kebir, VI, 92; İbnu’1-Esîr, Üsdu’l-ğâbe, III, 160; Zehebî, siyeru a’lâmı’n-niibelâ, III, 5-11; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 268 – 269; Tehzîbu’t-Tehzîb, V, 111-112; İbnu’I-İmad*, Şezerâtu’z-zeheb, I, 40, 62; el-Ansârî, Asr-ı Saadet (Ashab-ı Kiram), III, 473 – 480 (Şa­mil Yayını).

[415] Buhârî, ezan 95; Müslim, salât 34, 38,40, 41; Tirmizî, mevâkît 69, 115, 116, tefsir sûre I, 1; Nesâî, iftitâh 24; İbn Mâce, ikâme 11; Dârimî, salât 36; Muvatta, nida 38, 39; Ahmed b. Hanbel II, 285, 290, 460, 487; V, 314, 316, 321, 322; VI, 142, 275.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/280.

[416] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/281.

[417] Buhâri, ezan 95; Müslim, salat 34, 38, 40, 41; Tirmizî, mevâkit 115, 116, tefsir sure I, 1; Nesâî, iftitah 24; Ibn Mâce, ikâme 11, Dârimî salat 36; Muvatta, nİdâ, 38, 39; Ahmed b. Hanbel, II, 285, 290, 460, 487; V, 314, 316, 321, 322; VI, 142, 275.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/281.

[418] Bezlul-mechûd, V, 45.

[419] el-Muttekî, Kenzu’l-Ummal, VII, 442, (Hadis no: 19689).

[420] el-A’raf, (7), 204.

[421] Ibn Mâce, ikâme 13; Ahmed b. Hanbel, III, 339.

[422] Meylânı Ahmed, el-Hidâye Tercemesi, I, 122.

[423] Aynî, Umdelu’l-Kaari, VI, 13.

[424] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/281-283.

[425] Tırmizî, salât 116; Nesâî, iftitah 28; Ibn Mâce, ikâme 13: Muvatta, nida 44; Ahmed b. Hanbel, II, 240, 284, 285, 302.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/283-284.

[426] el-A’raf (7), 204.

[427] İbn Mace, ikâme 13; Ahmed b. Hanbel, III, 3393.

[428] Dârekutnî, Sünen, I, 323, 326, 331, 333.

[429] bk. Muttekî, Kenzu’l-Ummal,, VII, 442.

[430] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/284-285.

[431] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/286.

[432] Şevkânî, Neylû’l-evtâr, II, 242.

[433] el-Heysemî, Mecmeu’z-zevâdi, II, 110.

[434] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/286-287.

[435] Tirmizî, salât 116; Nesâî iftitâh 28; İbn Mâce, ikâme 13; Muvattâ, nida 44; Ahmed b. Hanbel, II, 240, 284, 285, 302.

[436] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/287-288.

[437] Hattâbı, Sünemi Ebû Davııd, I, 517.

[438] Bezlu’l-mechûd, V, 62-63.

[439] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/288-289.

[440] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/289-291.

[441] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/291.

[442] Ümran b. Husayn; Ebû Nuceyd kunyesiyle bilinen Ümran, Ebû Hureyre ile birlikte hicretin “yedinci senesinde müsluman oldu. Basra’da kadılık yaptı. 1*80 hadis rivayet et­ti. Kendisinden Mutarrıf b. Abdillah b. eş-Şıhhîr, Ebû Recâ el-Utâridî, İbn Sirîn ve Atâ gibi zevat hadis rivayet etmişlerdir. Ashab arasında çıkan olaylarda tarafsız kaldı. H. 52 senesinde vefat etti. (Bilgi için bk. tbn Sa’d, Tabakât, IV, 287; Buhârî, et-Tarîhu’l-kebîr, VI, 408; Ibnu’1-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 281; Zehebî, Siyeru a’lâmı’n-nübelâ, II, 508 – 511, İbn Hacer, el-İsâbe, III, 26-27; Tehzîbu’t-Tehzib VIII, 125 – 126; Ibnu’I-İmad, Şezerâtu’z-zeheb, I, 62).

[443] Müslim, salât 47 – 49; Nesâi, iftitâh 27; kıyâmu’1-leyl 50; Ahmed b. Hanbel, IV, 426, 431,433, 441.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/291-292.

[444] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/292-293.

[445] Müslim, salât 48, 49; Nesâî, iftitâh 27, kıyâmü’1-leyl 50; Ahmed b. Hanbel, IV, 426, 431, 433, 441.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/294.

[446] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/294.

[447] Ahmed b. Hanbel, III, 146, 153, 357, 397; V, 338

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/294-295.

[448] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/295.

[449] Ahmed b. Hanbel, III, 146, 153, 357, 397; V, 338.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/296.

[450] Tirmızî, sevâbu’l-Kur’ân 20.

[451] bk. 3416 no’lu hadis-i şerif.

[452] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/296-297.

[453] Nesâî, iftitâh 32.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/298.

[454] es-Subkî, Menhel, V, 265-7.

[455] Davudoğlu, Ahmed, Selâmet Yolları, I, 324 – 325.

[456] M.Sofuoğlu, Tefsir Dersleri, (VII. Sınıf), s.67.

[457] Çantay, Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, I, 5-6.

[458] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/299-302.

[459] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/302.

[460] Müslim, salât 11.

[461] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/302-303.

[462] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/303.

[463] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/304.

[464] Buhârî, ezan 116, 144; Müslim, salât 33; Nesâî, iftıtâh 84, tekbîr 90.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/304-305.

[465] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/305.

[466] Buhârî, ezan 128; Müslim salat 28 – 30; Nesâî, tatbik 94; Dârimî, salat 40; Ahmed b. Hanbel, II, 270.

[467] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/305-307.

[468] Müslim, salât 30.

[469] Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, III, 55-58.

[470] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/307-310.

[471] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/310.

[472] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/310-311.

[473] Tirmizî, mevâkît 84; Nesâî, tatbik 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/311.

[474] Dârimî, salât 74.

[475] el-Menhel, V, 275-276.

[476] Tirmizî, mevâkît 98.

[477] Bezlu’l-mechud, V, 85-86.

[478] Ahmed b. Hanbel, II, 38; Ebu Davud 840 numaralı hadis.

[479] bk. 841 numaralı hadis.

[480] Hâzimî, el-İ’libar, 79-80; Koçkuzu Ali Osman, Hadisle Nâsih-Mensûh, 216.

[481] el-Menhel, V. 276-277; İbn Kayyım, Zadü’l-Me’âd, I, 56-59.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/311-314.

[482] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/314-315.

[483] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/315.

[484] Tirmizî, salât 85; Nesaî, tatbik 38; Dârimî, salat 74; Ahmed b. Hanbel, II, 381.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/315.

[485] Hazimî el-î’tibâr, 79-80.

[486] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/316.

[487] Tirmizî salât 85; Nesâî, tatbîk 38; Dâtnî, salât 79, Ahmed b. Hanbel, II, 381.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/316.

[488] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/316-317.

[489] Buhârî, ezan 127, 143; Nesâî, tatbik 91, 93.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/317.

[490] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/318.

[491] Buhârî, ezan 127, 142, 143; Tirmizî, mevakît 97; Nesâî, tatbîk 91, 93; tbn Mâce, ikâme 22.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/318-319.

[492] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/319.

[493] Buhârî, ezan 142, Tirmizî, salât 212, H. 286; tatbîk 91.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/319.

[494] bk.VI, 98.

[495] Buhârî, edeb 27; ezan 18; ahâd 1; Dârimî, salât 42; Ahmed b. Hanbel, V, 53.

[496] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/319-321.

[497] Müslim, mesâcid 32; Tirmizî, mevâkît 94.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/321.

[498] Tirmizî, mevâkit 93; Ahmed b. Hanbel, II, 265, 311; III, 233.

[499] Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi III, 387-388.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/321-322.

[500] Müslim, salât 202; Ibn Mâce, ikâme 18.

[501] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/322-323.

[502] Buhârî, ezan 117.

[503] Müslim, salât 194, 202, 206.

[504] Müslim, salat 194; Nesâî, tatbik 2

[505] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/323-324.

[506] Müslim, salat 194, 202-206; Müsafirûn 201, Tirmizi, mevâkit 82, Deâvât 32. tatbit 25; İbn Mâce, ikâme 18.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/324-325.

[507] îbn Mâce, ikâme 18.

[508] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/325-326.

[509] Bu mevzudakı ayrıntılı açıklama 848 numaralı hadisin şerhindedîr.

[510] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/327.

[511] Buhârî, ezan 111, 113, 125; bed’ui-halk, 7; tesir sûre (1) 2; Müslim, salât 71, 72,; Tirmizî, mevâkît 71, 83; Nesâî, iftitâh 33, 34, tatbik 23; Ibn Mâce, ikâme 14; Dâ-rîmî, salât 38; Muvatta’, nida 47; Ahmed b. Hanbel II, 233, 238, 270, 387, 417, 459, 467.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/327.

[512] Muvatta’, nida 47.

[513] Bilmen, Büyük   İslâm   İlmihâli, s. 134.

[514] bk. Buhârî, ezan 18; Müslim, salat 28.

[515] el-Menhel V, 289-291.

[516] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/327-330.

[517] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/330.

[518] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/330.

[519] Nesâî, kıyâmü’l-leyl 9, İstiâze 63; Tirmizî, salât 95; tbn Mâce, ikâme 23, 180; Ah-med b. Hanbel, 1, 180, 185, 371; IV, 353, 356, 382.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/330-331.

[520] Hak Dini Kur’an Dili, I, 119.

[521] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/331.

[522] Buhârî, ezan 136. salât 3, 6, amel fıs’salâh 14; Mushm, salât 33; Nesâî, kıble 16.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/332.

[523] Buhârî, salât 58.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/332-333.

[524] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/333.

[525] Buhârî, ezan 121, 127, 140; Müslim, salât 193, 194; Tirmizî, salât 91. Nesâî, tatbîk 24, 25, 89.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/333-334.

[526] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/334-335.

[527] Buhârî, ezan 64, 67, 140; Müslim, salât 188, 195; Ahmed b. Hanbel, III- 100, 101, 205, 226.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/335.

[528] Müslim, salât, 204-206.

[529] Müslim, MuSâfirîn 203.

[530] el-Menhel, V, 295.

[531] Bezlul-Mechûd, V, 108.

[532] Bilmen, Ö. Nasûhi, Büyük İslâm İlmihâli, s. 130.

[533] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/335-337.

[534] Müslim, salât 193; Nesâî, sehv 77, tatbik 24, 25, 89; Buhârî, ezan 121, 127, 140; Tirmizî, salât 91.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/337-338.

[535] Bezlu’l-Mechüd, V, 110.

[536] Nimet-i İslâm, S.260.

[537] Buhârî, ezan 65.

[538] Nimet-i İslâm, s. 220.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/338-340.

[539] Buhârî, ezan 157, 164.

[540] Tırmizî, salât, 128.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/340-341.

[541] Tirmizî, mevâkît 81; Nesâî, tatbik 54, iftitâh 88; Ibn Mâce, ikâme 16, 72; Dârimî, satât 78; Ahmed b. Hanbel, 11-525; IV; 22-23, 119, 122; V, 310.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/341.

[542] el-Hacc (23), 77.

[543] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/341-342.

[544] Buhârî, imam 15; Tırmızî, salât 110, ısti’zân 4; Nesâî, iftitâh 7, tatbîk, 15, sehv 67, “Ibn Mâce, ikâme 72

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/343-344.

[545] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/344.

[546] Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, III, 76-82.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/345-349.

[547] Buhârî, ezan 95, 233; isti’zân 18, eymân 15; Müslim’salât 45; Tirmizî, mevâkît 110; Nesâî, iftitâh 7, tatbîk 15, sehv 67, İbn Mâce, ikâme 72; Ahmed b. Hanbel, II, 473; IV-340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/349-350.

[548] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/351.

[549] Nesâî, iftitâh 7, tatbîk 15, sehv 67; Tirmizî, mevâkît 110.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/351-352.

[550] el-Müzzemmül (73), 20.

[551] Kâsânî, BedâyiüVsanâyi’, I, 111.

[552] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/352-354.

[553] Nesâî, iftitâh 7, tatbîk 15, sehv 67; Tirmizî mevâkît 110.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/354-355.

[554] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/355-356.

[555] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/356.

[556] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/356.

[557] Tirmizî, mevâkît 110; Nesâî, tatbik 15, sehv 67, Ahmed b. Hanbel IV, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/357.

[558] el-Mâide (5), 6.

[559] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/357-358.

[560] Nesâî, tatbîk 55; İbn Mâce, ikâme 204; Dârimî, salât 75, Ahmed b. Hanbel, III. 428, 444; V, 447.

[561] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/358.

[562] bk. 840 numaralı hadis ve açıklaması.

[563] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/359-360.

[564] Nesâî, tatbik 3; Ahmed b. Hanbel, IV – 342.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/360-361.

[565] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 3/361.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s