3089-3241 EBUDAVUD CENAZELER

20. CENAZELER BÖLÜMÜ.. 8

   Cenazelerin Yıkanması (Gasledilmesi):. 8

   Cenazelerin Kefenlenmesi:. 8

   Cenaze Namazı:. 8

   Cenaze Duası Şudur:. 9

   Cenazeleri Kabre Götürmek:. 9

1. Günahlara Keffâret Olan Hastalıklar. 10

   Salih Amel Sahibi Kişiyi Yolculuk Veya Hastalığın Bu Amellerinden Alıkoyması  11

   Kadınları Ziyaret Etmek. 12

   Hastaları Ziyaret Etmek. 15

2. Müslümanların İdaresi Altında Yaşayan Kâfirler (Zimmiler) Hastalandıkları Zaman Ziyaret Etmenin Hükmü. 16

   Hastaları Ziyarete Yaya Olarak Gitmek. 17

3. Hastayı (Abdestli Olarak) Ziyaret Etmenin Fazileti. 17

4. Bir Hastayı Defalarca Ziyaret Etmek. 19

5. Bir Kimseyi Göz Ağrısından Dolayı Ziyaret Etmek. 20

6. Tâûn’dan Dolayı (Bir Memleketten) Çık(Ip Git)Mak. 21

7. Ziyaret Sırasında Hastaya Şifa Bulması İçin Dua Etmek. 22

8. Ziyaret Esnasında Hastaya Dua Etmek. 23

9. Ölümü Temenni Etmek İyi Değildir. 24

10. Ansızın Ölmek. 25

11. Taun Hastalığından Ölen Kimsenin Fazileti. 25

11-12. Öleceği Anlaşılan Hastanın Tırnakları Kesilir Ve Eteği Tıraş Edilir. 27

12-13. Ölürken Allah’a (Güvenerek) Hüsnü Zanda Bulunmak Müstehabtır. 28

13-14. Ölüm Vakti Yaklaşınca Hastaya Temiz (Ve Güzel) Elbiseler Giydirmek Müstehabdır  29

14-15. Hasta Ölürken Yanında Söylenmesi Müstehab Olan Sözler. 29

15-16.(Hastanın Yanında La İlahe İllallah Sözünü Söyleyerek) Telkinde Bulunmak  30

16-17. Ölünün Gözlerini Yumdurmak. 32

17-18. (Musibete Uğrayınca) İnna Lillahi Ve İnna İleyhi Raciun Demek. 33

18-19. Ölünün Üstü Örtülür. 34

19-20. Ölmek Üzere Olan Bir Kimsenin Yanında (Kur’ân) Okumak. 34

   Okunan Kur’ân’dan Ölü Yararlanır Mı?. 36

20-21. Musibet Geldiği Zaman Oturmak. 36

   Abdullah B. Revaha’nın Ağlaması:. 37

21-22. Yakını Ölen Bir Kimseyi Teselli Vermek İçin Ziyaret Etmek (Ta’ziye). 37

   Başsağlığı Dileme (Taziye)’nin Müddeti. 39

   Yakını Ölen Bir Kimsenin Gidip Mescitte Oturması. 40

22-23. Sabır (Felaketin İlk) Darbe(Sin)De (Olmalıdır). 43

23-24. Ölüye Ağlamak. 44

24-25. (Ölüm Karşısında) Yüksek Sesle Ağlamak. 46

25-26. Ölünün Aile Halkı İçin Yemek Hazırlamak. 50

Açıklama. 50

26-27. Şehid(ler) Yıkanır (Mı?). 50

27-28. Cenaze Yıkanırken Üzeri Örtülür. 55

28-29. Ölü Nasıl Yıkanır. 57

29-30. (Ölüyü) Kefen (Lemek). 60

30-31. Haddinden Fazla Pahalı Kefen Kullanmak Mekruhtur. 63

   Hazreti Mus’ab Bin Umeyr (r.a). 64

   Hazreti Habbab Bin Eret (r.a.). 65

31-32. Kadın (ların) Kefeni. 66

32-33. Ölüye Misk Sürmek. 67

33-34. Cenazeyi Definde Acele Etmek (Sebepsiz) Bekletmek, Mekruhtur. 67

34-35. Cenaze Yıkamaktan Dolayı Gusl Etmek. 68

35-36. Ölüyü Öpmek. 70

   Osman b. Maz’un (r.a):. 70

36-37. (Ölüyü) Geceleyin Defnetmek. 70

37-38. Ölüyü (Vetat Ettiği) Memleketten Başka Memlekete Götürme (Nin Kerahati)  71

38-39. Cenaze Üzerine Saf Bağlama Saflar(In Tertibi Ve Sayısı). 72

39-40. Kadınların (Yürüyerek Kabre Kadar), Cenazeleri Takip Etmeleri. 73

40-41. Cenaze Namazı (Kılma)Nın (Ve Uğurlamanın) Fazileti. 74

41-42. Cenazenin Âteşle Uğurlanması (Caiz Midir?). 77

42-43. Cenaze İçin Ayağa Kalkmak. 78

43-44. Cenazeyi Uğurlarken (Bir Hayvana Ve Bir Şeye) Binmek. 81

44-45. Cenazenin Önünde Yürümek. 83

45-46. Cenazeyi (Defnetmekte) Acele Etmek. 84

46-47. İmam, İntihar Eden Bir Kimsenin Namazını Kılar Mı?. 86

47-48. Had Cezasından Dolayı Öldürülen Bir Kimsenin Cenaze Namazı Kılınır Mı?  87

48-49. Çocuğun Cenaze Namazını Kılmanın Hükmü. 88

49-50. Cenaze Namazını Mescidde Kılmak. 89

50-51. Cenazeyi Güneş Doğarken Ya Da Batarken Gömmenin Hükmü. 91

52. Bir Kadın Cenazesiyle Erkek Cenazesi Birlikte Getirildikleri Zaman, Hangisi İmama Daha Yakın Olarak Konur?. 92

51-53. İmam Namazını Kılacağı Cenazenin Ne Tarafında Durur?. 93

52-54. Cenaze Namazı Kılarken Kaç Tekbir Alınır?. 96

53-55. Cenaze Namazında Ne Okunur?. 97

54-56. Cenazeye Dua Etmek. 98

55-57. Kabir Üzerine Cenaze Namazı Kılmak (Caiz Midir?). 100

56-58. Küfür Diyarında Ölen Bir Müslümanın Cenaze Namazi. 101

57-59. Birden Fazla Ölüyü Bir Kabre Kovmak Ve Kabirlere Alamet Koymak. 103

58-60. Mezar Kazan Kimse Kemik Bulunca Oradan Ayrılıp Mezarı Başka Bîr Yerde Kazması Mı Gerekir?. 104

59-61. Kabrin Kıble Tarafına Boydan Boya Çukur Açmanın Hükmü. 105

60-62. Cenazeyi Defnetmek İçin Kabre Kaç Kişi Girebilir?. 106

61-63. Cenaze Kabre Ayak Ucu Tarafından İndirilir. 107

62-64. Cenaze Kabre İndirilirken Kabrin Yanında Nasıl Oturulur?. 108

63-65. Cenaze Kabre Konurken Ona Dua Etmek. 109

64-66. Müşrik Bir Akrabası Ölen Kimse (Onun Teçhiz Ve Tekftniyle İlgilenmekle Mükellef Midir?). 109

65-67. Kabri Derince Kazmak. 111

66-68. Kabir(lerin Yüksekliğini Ver Seviyesine İndirmek. 112

67-69. (Cenazeyi Defnettikten Sonra) Kabrin Yanında Ölü İçin İstiğfar Etmek. 114

68-70. Kabrin Yanında Kurban Kesmek Mekruhtur. 116

69-71. (Defnedildikten) Bir Süre Sonra Cenazenin Kabri Üzerine Namaz Kılma(nın Hükmü)  116

70-72. Kabir Üzerine Bina Yapmak. 117

71-73. Kabir Üzerine Oturmak Mekruhtur. 119

72-74. Kabirler Arasında Ayakkabıyla Yürümenin Hükmü. 120

73-75. Bir Hadiseden Dolayı Cenazeyi Kabrinden (Çıkarıp) Başka Bir Kabre Nakletmek Caiz Midir?. 122

74-76. Ölünün İyiliklerini Anmanın Hükmü. 122

75-77. Kabir Ziyareti. 124

76-78. Kadınların Kabir Ziyareti. 128

77-79. İnsan Mezarlığı Ziyaret Ederken Veya Oradan Geçerken Ne Der?. 129

78-80. İhramlı İken Ölen Bir Kimseye Nasıl Bir İşlem Yapılır?. 131

 

20. CENAZELER BÖLÜMÜ

Cenaze bölümünün namaz bölümünden sonra yazılması, daha uygun olurdu. Ancak haraç bölümünün son babı içinde gömülü bulunan cahiliyye dönemine ait kabirlerin açılmasıyla ilgili olduğundan musannif Ebu Davud (r.a) sözü geçen bab ile cenaze bölümü arasında bir ilgi görerek cenaze bölümünü haraç bölümünden sonra ele almıştır.

Cenaze: “Ölü” demektir. Çoğulu cenaiz gelir. “Cinaze” ise Ölünün üze­rine konduğu tabut anlamına gelir. Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenle­mek namazını kılıp defnetmek müslümanlar için farz-ı kifayedir. Bu vazifeyi hiç kimse yapmazsa, o bölgedeki bütün müslümanlar mesuliyet altına gir­miş olur. Bir kısmı yaparsa diğerlerinden mesuliyet düşer.

Ölmek üzere olan bir müslümanı -onun için eziyet değilse- kıbleye karşı sağ tarafına çevirmek sünnettir. Yüzü mümkün olduğu kadar kıbleye gel­mek üzere başı yükseltilerek kıbleye doğru arka üzeri yatırmak da caizdir. Kelime-i tevhidi telkin etmek sünnettir. Fakat “Sen de oku” diyerek zorla­mamak gerekir. Telkin, tevbeyi de içine alacak şekilde:

“Allah’dan mağfiret diler ve ona tevbe ederim ki, ondan başka hak ma-bud yoktur, O diridir, kayyumdur” denebilir. Bir hadis-i şerifte “Son sözü la ilahe illallah olan kimse cennete girer” buyurulmuştur.[1]

Akrabasının, arkadaşlarının, komşularının ölmek üzere olan kimsenin yanında bulunması müstehabdır. Telkin, kıbleye çevirme gibi vazifeleri ye­rine getirirler, hastaya su verirler.

Yine ölmek üzere olan birisinin yanında Yasin ve Ra’d sûrelerinin okun­ması da müstehaptı-r.

Hasta ölünce ağzı kapatılır, çenesi bağlanırve gözleri yumulur. Bunları yaparken ”Allah’ın ismini zikir ile ve Rasulullah’ın milleti üzerine (ölmüş olsun) Ya ilahi işini kolaşlaştır, ilerisini kolaylaştır, onu cemalinle mesut et. Yöneldiği âlemi çıktığı âlemden hayırlı kıl” denir.

Sonra ölünün üzerine bir örtü çekilir. Yanında güzel koku bulunduru­lup tütsü yakılır. Şişmemesi için karnının üzerine demir parçası, ayna gibi bir şey konur. Elleri yanlarına uzatılır, göğsüne konmaz. Yıkanmadıkça ya­nında Kur’ân okunması mekruhtur. Yanında, cünüp, hayız ve nifas halinde olan kimse bulunamaz. Yıkanması ve defni için mümkün olduğu kadar ace­le edilir.[2]

Cenazelerin Yıkanması (Gasledilmesi):

Ölü teneşir üzerine ayakları kıbleye doğru gelmek üzere arka üstü yatı­rılır. Etrafı tütsülenir. Göbeğinden dizlerine kadar olan avret mahalli örtül­dükten sonra elbisesi çıkarılır.

Cenaze yıkayan, yıkama (gasl) farizasını yerine getirmeye niyet etmeli, besmele ile başlamalı ve gasl bitinceye kadar “Ey rah­man, ölü için mağfiretini dilerim” demelidir.

Yıkayıcı önce eline bez sararak örtünün altından avret yerini yıkar, sonra abdest aldırır yüzünü yıkar, yalnız dudaklarının içini, burun deliklerini, gö­bek çukurunu siler,sonra elleriyle kollarını yıkar, başını meshedip ayakları­nı yıkar. Küçük çocuğa bu şekilde abdest aldırmak gerekmez.

Üzerine ılık su dökülür. Başı ve varsa sakalı sabunlu su ile yıkanır. Sol tarafına çevrilerek sağ tarafı bir defa sonra sağ tarafına çevrilerek sol tarafı da bir defa yıkanır. Bu şekilde sağ ve sol tarafları üçer defa yıkanır. Sonra ölü oturtularak karnı ezilir bir şey çıkarsa sadece o yıkanır.

Cenazeyi yıkamak için su bulunmadığı vakit teyemmüm ettirilir. Cena­ze yıkandıktan sonra kurulanıp kefenlenir.

Ölüyü kendisine en yakın birisi veya ahlâkı en iyi olan ve cenaze yıka­masını bilen birisi yıkamalıdır. Erkeği erkek, kadım kadın yıkar. Bir kadın kocasını yıkayabilir. Fakat, Hanefi mezhebine göre koca karısını yıkayamaz.[3]

Cenazelerin Kefenlenmesi:

Erkeğin kefeni yensiz, yakasız, dikişsiz bir gömlek bir don ve eteklik bir de sargı yerini tutan üç kat bezdir. Gömlek boyundan ayağa kadar olur. Baş ve ayak tarafından düğümlenir.

Kadının kefeni bunlara ilâve olarak bir baş örtüsü, bir de göğüs örtüsü olmak üzere beş kattır. Sünnet olun kefen budur. Kefenlendikten sonra ce­naze namazı kılınabilir.[4]

Cenaze Namazı:

Cenaze namazı aslında ölü için duadır ve farz-ı kifayedir. Şartı niyettir. Bu niyette ölünün erkek, kadın, kız veya oğlan çocuğu olduğu belirtilir. Ce­naze namazında cemaat şart değildir. Bununla birlikte cemaatin üç saf olması daha sevaphdır. Namazı kıldıracak imam da imamlık şartlarının bu­lunması lazımdır. Bütün namazlarda şart olan taharet, setr-i avret (avret ye­rini örtmek) istikbal-i kıble (kıbleye yönelmek) niyetten başka cenaze nama­zı için altı şart daha vardır:

1. Ölünün müslüman olması,

2. Ölünün temiz olması, yıkanıp kefenlenmiş olması,

3. Cemaatin önüne konmuş olması,

4. ölünün tamamı, bedenin çoğu 4eya hiç olmazsa baş ile beraber yarı­sının mevcut olması. Buna uymayan ölüler bir beze sarılarak namaz kılın­madan gömülür.

5. Namazı kılan kimsenin özürsüz olarak binekli veya oturur olmaması.

6. Cenazenin yere konmuş olması. Namaz kılınmanın mekruh olduğu üç vakitten başka her zaman cenaze namazı kılınır.

Cenaze namazının rükünleri, dört tekbir ile kıyamdır. Kur’ân okumak, rüku ve secde yoktur.

Cenaze namazı şu şekilde kılınır: İmam, ölünün göğsü hizasına durur.

Cenaze namazının başına yetişmeyen kimse hemen iftitah tekbirini alıp imama uyar. Diğer tekbirleri imam ile birlikte alarak geçirmiş olduğu tek­birleri imam selam verdikten sonra ye cenaze kalkmadan önce birbiri ardına kaza eder. Cenaze namazı dört tekbirden ibarettir. îlk tekbirde eller kaldırı­lır, ondan sonraki tekbirlerde kaldırılmaz, ilk tekbirden sonra Allah Teâlâ’-ya hamd olarak “sübhaneke” okunur. İkinci tekbirden sonra Hz. Peygam­bere selatü selam = (Allahümme salli ve Allahümme barik) getirilir. Üçüncü tekbirden sonra namaz kılan cenaze duasını veya Fatiha gibi kolayına gelen bir âyeti okur. Dördüncü tekbirin akabinde de selam verilir.[5]

Cenaze Duası Şudur:

(Namazın üçüncü tekbirinden sonra okunur.

“Allah’ım, bizim dirimizi, ölümüzü, burada bulunanımızı, bulunma­yanımızı, küçüğümüzü, büyüğümüzü, erkeğimizi, kadınımızı, yarlığa, affet. Allah’ım içimizde yaşattıklarını müslüman olarak yaşat, öldürdüklerini de mü’min olarak öldür. Özellikle bu ölüye cennet kokusu, istirahat, af ve rıza nasib et.

Allah’ım bu ölü iyilik işlemişse onun mükâfatını artır, kötülük işlemiş­se, ondan vazgeç onu affet ona emniyet, müjde, kerem ve yüksek mertebe ver. Ey merhametlilerin en merhametlisi.”[6]

Çocuğun namazında üçüncü tekbirden sonra:

“ ”[7] diye dua edilir.

Cenaze namazında kıraat ve tahiyyata oturmak diye bir şey yoktur.

Doğan bir çocuktan ses duyulursa ismi konulur. Yıkanır ve namazı kı­lınır.Ses duyulmazsa bir beze sarılarak gömülür, namazı kılınmaz.[8]

Düşüğe, ölü doğan çocuğa namaz kılınmaz. Sadece ad takılarak yıka­nır ve bir beze sarılarak gömülür. Doğar doğmaz ölen çocuk ise yıkanır ve namazı kılınır. İntihar eden, idam olunan kimseler yıkanır, kefenlenir na­mazı da kılınır. Anne veya baba katilinin, öldürülen yol kesici ve eşkiyanın namazı kılınmaz. Cenaze namazını kabristanda kılmak mekruhtur.[9]

Cenazeleri Kabre Götürmek:

Cenaze taşımak ibâbettir. Tabutu dört tarafından dört adamın omuzlaması sünnettir. Evvela tabutun sol ön ve arka tarafından, sonra sağ Ön ve arka tarafından omuzlanır. Böylece dört tarafından onar adım götürülmüş olur. Hz. Peygamber: “Bir kimse cenazeyi kırk adım götürürse, din karde­şine ait vazifesini yerine getirmiş olur, kendisinin kırk büyük günahı affolu­nur.”[10] buyurmuştur.

Cenaze biraz acele götürülmelidir. Arkasından yürümek Önünde yürü­mekten daha sevaptır. Cenazeyi gündüz gömmek müstehabtır. Cenaze kab­re konulacağı zaman, bir kaç kişi cenazeyi tabuttan alarak Kıbleye doğru kabre indirip, sağ tarafına yatırılır. Yatırırken: “Bismillâhi ve billahi ve alâ milleti rasûlillah” denir. Kefen baş ve ayak tarafından çözülür. Kadını kabre kendi mahreminin indirmesi daha iyidir. Bundan sonra kabir örtülerek Yasin, Tebareke, îhlas, Muavvizeteyn, Fatiha okunur. Daha sonra herkes işine gü­cüne dağılır. Cemaatten birisi cenazeye telkin vermek üzere bir miktar kalır.

Ölü gömüldükten sonra, ölünün hısım ve yakınlarına baş sağlığı dile­mek müstehabdır. Bunun müddeti üç gündür. Hz. Peygamber bir yakınını kaybeden müslümanı teselli etmenin büyük sevabı olduğunu bildirmiştir. Müs­lümanların ölülerini hayırla anmak onların iyi yanlarını konuşmak, fenalık­larını söylemekten kaçınmak müslümanların vazifesidir. Zira bir hadis-i şe­rifte “ölülerinizin güzel hallerini yadediniz, kötülüklerini söylemekten çeki­niniz,”[11] buyurulmuştur.

Yüzünün kararması gibi Ölüde hasıl olan kötü halleri söylemekte, -fasık birisi olarak tanınmamak şartıyla- gıybetten sayılır.[12]

1. Günahlara Keffâret Olan Hastalıklar

3089… Amir er-Rami’den demiştir ki:

Ben memleketimizde idim. Birdenbire bizim için bayrakların ve sancakların dikilmiş olduğunu gördüm (ve) “Bu da nedir?” dedim. “Bu Rasûlullah (s.a)’in sancağıdır” dediler. Bunun üzerine (Rasûlullah’ın) yanına vardım. Bir ağacın altında kendisi için serilen bir elbi­senin üzerinde oturuyordu. Sahabileri etrafına toplanmışlardı. Ben de onlar (in arasın)a oturdum. Rasûlullah (s.a) hastalıklardan bahsedi­yordu. Bu sırada…

“Bir mü’mine hastalık isabet eder, sonra Allah bu mü’mini o hastalıktan kurtarırsa o, hastalık, bu mü’minin günahlarına keffaret, ileride (başına) gelecek işler hakkında ona bir öğüt olur. (Fakat) bir münafık hastalanır da sonra iyileşecek olursa, tıpkı sahihlerinin bağ­layıp da sonra salıverdiği bir deve gibi olur. Kendisini niçin bağladık­larım da bilmez, niçin saldıklarını da bilmez.” buyurdu. Bunun üze­rine orada bulunanlardan bir adam:

“Ey Allah’ın Rasûlül (Bu sözünü ettiğin) hastalıklar da nedir? Vallahi ben (hayatta) hiç hastalanmadım” dedi. Peygamber (s.a) de:

“Sen yanımızdan kalk. (git) Çünkü sen bizden değilsin” (Kâmil bir mü’minin özelliği bela ve musibetlere maruz kalmaktır. Sen bizim derdimizi anlayamazsın) dedi. Biz (Hz. Peygamberin) yanında (böyle sohbet etmekte) iken oraya (elinin) üzerinde elbise olan bir adam çıkageldi. Elinde bir şey (daha) vardı (ve elbise o şeyin) üzerine sarıl­mıştı. O zat:

“Ey Allah’ın Rasûlü: Ben seni görünce (huzuruna gelmek üzere) sana (doğru) yöneldim. (Gelirken) ağaçlan sık olan bir yere uğra­dım. Orada (birtakım) kuş yavrusu sesleri işittim. Onları alıp elbise­min içine koydum. Bunun üzerine anneleri gelip başımın üstünde dolaş (maya başla)dı. Ben de onun için elbisemi yavruların üzerinden kal­dırdım. Bunun üzerine anneleri yavruların üzerine kondu. Bende hep­sini (birden) elbisemin içine sardım. îşte şu yanımdakiler onlardır” dedi. (Hz. Peygamber de):

“Onları (yere) bırak!” buyurdu. (Adam da) Onları (yere) bıra­kıverdi. Anneleri ise (yine) onlardan ayrılmadı. Bunun üzerine Rasû-lullah (s.a)(orada bulunan) sahabilerine (şu):

“Yavruların annesinin yavrularına olan şefkatine hayret ediyor musunuz?” diye sordu. (Onlar da):

“Evet ya Rasûlullah” cevabım verdiler. (Hz. Peygamber de):

“Beni hak (din) ile gönderen Zata yenlin olsun ki, Allah kulla­rına yavrularına karşı şefkatini gördüğünüz şu yavruların annesinden daha merhametlidir. Onları geri götür ve anneleri ile birliktelerken ken­dilerini yakaladığın yere koy.” (o zat da) onları geri götürdü.[13]

Açıklama

Rasûl-ü Zişan Efendimiz, sahabilerinin başına gelen hastalık  ve  musibetlerin   hikmetinden    şikayette   bulunmadan bunlara sabretmenin ahiretteki sevabından ve Allah’a ait küçük büyük bütün günahlara keffaret olacağından bahsederken, orada bulunanlardan biri söze karışarak kendisinin hiç hastalanmadığını ve hastalığın ne olduğunu bil­mediğini söylemiş, Hz. Peygamber de “Sen (bela ve musibetlere tahammül eden ve bu sayede kemale eren kâmil mü’minlerin yoluna ve onların sohbe­tine tamamen yabancısın” buyurarak onu meclisten uzaklaştırmak suretiyle ona kalbinin katılığım tevbe ve taata daha çok devam ederek bu durum­dan kurtulması gerektiğini unutmayacağı bir şekilde hatırlatmıştır. Eğer Rasûl-ü Zîşan Efendimiz o kimseye o mecliste kalması ve musibetlerin müzminlere olan faydasıyla ilgili sohbeti dinlemesi için izin verseydi, o kimse bu sohbet­ten bir şey anlamayacağı ve istifade edemeyeceği gibi hem de konuşulanları yadırgayacak ve dolayısıyla zarar görecekti.

Netice olarak mevzumuzu teşktil eden bu hadis-i şerifte, Allah’ın tnü’-min kullarına karşı çok merhametli olduğu, onu bu dünyadaki günahların­dan temizlemek ve cennetine sokmak için, günahlarına keffaret olacak hastalık ve musibetlere maruz bıraktığı ifade edilmektedir.

Kâmil mü’minler, bunu bildikleri için Allah’tan gelen tüm musibetleri rıza ile karşılarlar ve bu sayede varsa günahları affedilir, yoksa cennetteki makamları yükselir. Gafil mü’minler ise, bu hikmeti bilmedikleri için başlarına gelen musibetleri kullara şikayet ederek bu sevaba ermekten mahrum kalırlar. Sahibi tarafından bir süre bağlandıktan sonra bırakılıvereri deve­nin hali ne ise, hastalıklar ve musibetler, karşısında kâfirlerin hali de odur. Bu hususta duygusuzluk, basiretsizlik, şuursuzluk yönünden deve ile kâfir arasında bir fark yoktur. İkiside başlarına gelen bu sıkıntıdan bir ibret dersi ve bir manâ çıkaramazlar. Sadece yiyecek ve içecek gibi dünya nazlarından mahrum kal­dıklarına üzülürler.

Her ne kadar, senedinde kimliği meçhul iki tane ravi bulunduğu için, bu hadis-i şerif zayıfsa da şu hadis-i şerifler mana itibarıyla onu takviye et­tiklerinden, zayıflıktan kurtulup hasen dereceye yükselmiştir:

1. “Mü’min rüzgarların bir yandan bir yana sallayıp bazan yere yatırıp bazan da doğrulttuğu yeşil ekine benzer. Münafık da dimdik ayakta duran, kendisine hiçbir arıza gelmeyen, fakat (vakti gelince) birdenbire kökünden koparılıp sökülen pirinç fidanı gibidir.”[14]

2. “Aziz ve Celil olan Allah melaikelere emredip gidiniz, falanca kulu­mun üzerine belâ ve musibetleri dökünüz, der. Onlar da gidip o kulun üzeri­ne bela ve musibetleri dökerler. Bunun üzerine o kul Allah’a şükretmeye baş­lar. Melekler Allah’a dönüp gördüklerini anlatırlar. “Haydin geri gidiniz. Ben o kulumun yalvarıp yakarmasından hoşlanıyorum” buyurur”[15]

3. “Mii’min olan kişiye yorgunluktan, hastalıktan, meraktan, mahrum-luktan, gamdan, ezadan, hatta kendisine batan bir dikenden mütevellid her­hangi bir musibet gelmeyedursun, ille cenâb-ı hak bunlar sebebiyle onun gü­nahlarını yarlığar.”[16]

4. “İnsanlar içinde belası en çetin olanlar peygamberlerdir. Onlardan sonra da efdalden efdale teveccüh eder. Kişi dininin derecesine göre belala-nır. Artık dininde selabet (ve kuvvet) varsa belası çetinledir. Dininde yufka­lık (za’f) varsa o da dini mikdarınca ibtila görür. Bu suretle kula ait bela yeryüzünde üzerinde hiçbir günah kalmayarak yürüyeceği bir zamana kadar devam eder, gider.”[17]

5. Kendisini sar’a tutan bir kız Rasûlullah (s.a)’e gelerek:

“Ey Allah’ın Rasûlü: Benim için dua et de kurtulayım.” dedi. Rasûl-ü Ekrem de:

“Eğer dilersen dua edeyim de bu hastalıktan kurtul. Fakat dilersen sabret de hesaba çekilmeden cennete gir.” buyurdu. Kadın da “Dünyada bu hastalığa sabreder ahirette hesaba çekilmeden cennete girerim.” dedi.

6. “Kul cennete Allah’ın kendisi için hazırladığı makama erişecek bir amel işleyemezse, Allah onun bedenine, veya malına veya çoluk çocuğuna bir musibet verir. Kulda ona sabretmek suretiyle cennetteki makamına eriş­tirir.[18] Netice olarak hastalık ve musibetler, mü’minler için bir nimet, mü­nafıklar için büyük sıkıntıdır. Çünkü günahkâr mü’minlerin günahlarına keffaret olur, salih mü’minlerin de cennetteki makamını yükseltir. Nitekim Cenâb-Hak Kur’ân-ı Kerîminde “Sîzi çarpan her musibet, kendi ellerinizin (ihtiyarınızın) işleyip kazandığı (günahlar) yüzündendir. Bununla beraber (Al­lah) birçoğunu da affeder.” (de musibete uğratmaz)[19] buyurarak bu gerçe­ğe işaret etmiştir.

tbn Ata der ki: “Kim başına gelen fitnelerin, musibetlerin kendi kusu­rundan neş’et ettiğini, bununla beraber mevlasının bunlardan birçoğunu af-vetmiş bulunduğunu bilmezse onun, Rabbının kendisine olan ihsanı hakkın­daki nazar ve teemmülü cidden kıttır.” (Muhammed bin Hamid) de şöyle demiştir: “Kul her zaman günahtan hali kalmaz. Onun taatı içindeki akisle­ri ise masiyet yolundaki günahlardan daha çoktur. Zira masiyet günahı bir cihettendir. Taat günahı birçok cihetlerdendir. Allah kulunu türlü türlü musibet­lerle günâhlardan temizler, tâ ki kıyamet gününde onun yükünü hafifletmiş ol­sun. Yoksa onun afvi, rahmeti olmasaydı kul daha ilk adımda helaka uğrardı.[20]

3090… İbrahim b. Mehdi’nin sahabi olan dedesinden (rivayet olur-muştur) dedi ki ben: Rasûlullah (s.a)’i (şöyle) derken işittim:

“Bir kul kendisi için (cennette) hazırlanmış olan makama ame­liyle erişemeyecekse, Allah onun bedenine veya malına veya çoluk ço­cuğuna bir bela verir.” (de bu belaya sabrı sebebiyle o makama eriştirilir.)

Ebû Dâvûd der ki: (Ravi İbn Nüfeyl rivayetine devamla şunları) ilave etti “Sonra (Allah) 6 kulu bu musibete sabretmeye muvafak kı­lar. ” (metnin buraya kadar olan kısmından sonra (hadisin her iki (ra­vi) si de birleş (erek şu cümleyi rivayet et) tiler. “Nihayet (Allah) o kulu kendi katından hazırlamış olan makama eriştirir.[21]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerif üzerinde yapmış olduğumuz açıklama bu hadis-i şerif için de geçerli olduğundan burada yeni bir şerhe lüzum görmedik.[22]

Salih Amel Sahibi Kişiyi Yolculuk Veya Hastalığın Bu Amellerinden Alıkoyması[23]

3091… Ebû Musa demiştir ki:

Ben Peygamber (s.a)*i defalarca şöyle buyururken işittim:

“Bir kul salih amel (ler işlemeye devam) ederken, hastalık ya da yolculuk (gibi bir engel çıkarak) kendisim bu amel (ler) den alıko­yacak olursa sıhhatli ve mukim iken işlemiş olduğu salih (amel) in ay­nısı (yine işliyormuş gibi) kendisine yazılır.[24]

Açıklama

Sıhhatli ve mukim iken güzel ameller işlerken hastalanan ya da meşru bir yolculuğa çıkan bir kimse bu hastalığı veya yol­culuğu sebebiyle işlemekte olduğu güzel amelleri işlemeye muvaffak olamazsa, daha önce işlemiş olduğu amellerin sevabı yine eksiksiz olarak yazılmaya de­vam eder. Çünkü o kimse bu amelleri işlemeye azimli idi. Şayet hastalık ve­ya yolculuk engel olmasaydı o amelleri işleyecekti. Bu mevzuda gelen hadis-i şerifleri pek çoktur. Bunlardan bazılarının meali şöyledir.

l. “Gece namazına devam ettiği halde uykusunun ya da bir rahatsızlı­ğın baskın gelmesiyle buna muvaffak olamayan bir kul yoktur ki, kılamadı­ğı gece namazlarının sevabı yazılmış olmasın. Ve uykusu da kendisine sada­ka olmasın.”[25]

2. “Yüce Allah jnjislüman bir kulu (nu) bedenine verdiği bir bela ile im­tihan edecek olurşg, (görevli olan meleğe bu kulunun) daha önce işlemekte olduğu salih amellerin aynısını   (yine) işliyormuş gibi yaz (maya devam et) diye emreder, (o melek de bu emri derhal yerine getirir.) Eğer Allah bu ku­luna şifa verecek olursa onu (n günahlarını) yıkar (günahsız bir hale geti­rir. )Eğer canını alırsa onu(n günahlarını) bağışlar ve rahmetine eriştirir.[26]

3. “Mü’minin (kendisine isabet eden) bir hastalığa sabretmemesi şaşı­lacak bir şeydir. Eğer o bu hastalıktan dolayı elde edeceği mükâfaatı bilsey­di ömür boyu hasta kalmayı arzu ederdi.”[27]

4. “Bir kulun bedenine bir musibet gelecek olursa aziz ve celil olan Al­lah o kulu (n amellerini) kaydeden meleklere emredip şimdi bu kuluma sıh­hatli  m anında benim emrimde iken gece ve gündür işlemekte olduğu amel­lerin en hayırlısını yaz (maya devam edin) buyurur”.[28]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifle şerhi sadedinde meallerini sun­duğumuz hadis- şerifler, meşru bir özür sebebiyle cemaate devam etmek, ya da cihada gitmek gibi hayırlı işlerden geri kalan bir kimsenin bu mazereti sebebiyle, aynen o Hayırlı işi yapmış gibi sevap alacağına delalet ettikleri gi­bi “Bu durumda olan bir kimsenin mazereti onu sadece o hayırdan geri kalmanın vebajinden kurtarır, ona sevap kazandırmaz ” diyen kimselerin bu iddialarını da reddederler.[29]

Kadınları Ziyaret Etmek[30]

3092… Ümmü’l-Ala’dan demiştir ki: Rasûlullah (s.a) beni hasta iken ziyaret etti ve

“Ey Ümm’l-Ala sana müjde (ler olsun) çünkü ateşin altın ve gü­müşün paslarım giderdiği gibi bîr müslümanın hastalığı da onun gü­nahlarını giderir ” buyurdu.[31]

Açıklama

Münzirî’nin hasen olarak nitelendirdiği bu hadis-i şerif, şu hükümleri içine almaktadır:

1. Erkeklerin hasta kadınları ziyaret etmeleri caizdir. Fakat bu ziyare­tin caiz olması mutlak değildir. Ancak bu cevaz o kadınla yabancı bir erke­ğin yalnızca başbaşa kalmamaları ve tesettüre tam manasıyla riayet gibi şart­ların gerçekleşmesine bağlıdır. Bu şartların gerçekleşmemesi halinde bu zi­yaret haram olur.

2. Ziyaretçinin hastaya, hastalığının günahlarına keffaret olacağını ha­tırlatması ziyaretin adabındandır. Çünkü bu hatırlatma hastanın gönlüne ra­hatlık verir ve kendisine teselli eder.

3. Kaza ve kadere teslim olmak gerekir.

4. Hastalıklar hastanın günahlarına kefferat olur.

Bu mevzuda rivayet edilmiş olan hadis-i şeriflerin meali şöyledir: a) Şeddad b. Evs, arkadaşıyla birlikte bir hastayı ziyaret ettiği zaman ona “Bu sabah nasılsın?” diye sorduklarında “Bu sabah Allah’ın nimeti üzerimdedir” diye cevap verdi. Şeddad da sana müjde (ler olsun. Çünkü has­talıklar) Günahlara keffarettir. Hataları siler. Çünkü ben Rasülullah (s.a)’i “Aziz ve Celil olan Allah (bir müslüman hastalandığı zaman meleklerine şöyle) buyurur. Ben bir mü’min kulumu (hastalıkla) imtihan ettiğimde (o kulum) bana hamdedecek olursa, o (kulum) yatağından anasından doğduğu günkü gibi bütün günahlardan arınmış olarak tertemiz kalkar (ey meleklerim) bu kulumu (ibadetlerine devam etmekten) ben alıkoydum ve onun başına bu imtihanı ben getirdim. Binaenaleyh, sağlığında (ibadetlerine) karşılık olarak onun için yazmış olduğunuz sevapların aynısını şimdi de yazınız, buyurur” derken işittim, diye cevap verdi.[32]

b) Bir defasında Rasülullah (s.a)’ın huzurunda hummadan bahsedildi. (Orada bulunan) bir adam da hummaya sövdü. Bunun üzerine peygam-ber(s.a.s) (adama)…

“Hummaya sövme. Çünkü ateş, demirin pasını giderdiği gibi humma (hastalığı) da günahları giderir ” buyurdu.[33]

c) Bir gün peygambe/. (s.a) beraberinde Ebû Hûreyre olduğu halde hum­ma (sıtma) ateşinin şiddetinden dolayı hastalanan   bir kimsevi ziyaret etti ve hastaya:

“Sana müjdeler olsun çünkü yüce Allah buyuruyor ki: Humma benim ateşinidir. Ben onu mü’min kuluma dünyada musallat ediyorum ki o kulıf-mun ahiretteki ateşten payı (dünyada çektiği humma ateşi) olsun11 buyurdu.[34]

3093… Âişe (r.a)’dan demiştir ki: (Ben Rasûlullah (s.a)’e hitaben) “-Ey Allah’ın Rasûlü, ben Kur’ân’da en şiddetli olan âyeti biliyorum” dedim.

“O hangi ayettir ey Âişe” diye sordu (Ben de)

“Yüce Allah’ın …kötülük yapan cezasını çeker sözüdür.” diye cevap verdim. (Bunun üzerine)

“Ey Âişe! Bir mü’mine bir musibet -yahut da bir diken- isabet eder (o kul da buna sabreder) se (bu musibete sabretmesi) onun (iste­miş olduğu) amellerinin (kendisince) en çirkin (ler) ine karşılık olur (da hesaba çekilmez. Kıyamet gününde günahlarından dolayı) hesaba çekilen kimse (ler) ise (mutlaka) azab görür” buyurdu.(Âişe de):

“Allah (Kur’ân-ı Kerîm’inde) o kolay bir hesaba çekilecek.”[35] buyurulmuyor mu? diye sordu.

Rasûl-ü Ekrem de:

“O (amellerin Allah’ın huzuruna) arzedilmesidir. (Kulun günah­lardan hesaba çekilmesi değildir) Ey Âişe! İnceden inceye hesaba çe­kilen kimse (mutlaka) azaba uğratılır/’ buyurdu.

Ebû Dâvûd der ki: Bu rivayet îbn Beşşar’indir (Beşşar bu hadisi) “Bize (bunu) îbn EbîMüleyke haber verdi” diyerek (tahdis sigasıyla) rivayet etti.[36]

Açıklama

Hz. Aişe (r.a.) “Kim kötülük yaparsa cezasını çeker.”[37] meâlindeki âyet-i kerîmenin metninde bulunan ” =kim” kelimesinin mü’min, münafık ve kâfir tüm insanları içine alan genel kap­samlı bir kelime oluşuna ve nekre olan ”    = kötülük” kelimesinin de şarttan sonra gelmiş olduğuna dikkat ederek, bu âyet-i kerimeden mü’min olsun, kafir olsun her insanın, işlemiş olduğu günahların tümünden ceza gö­receği, hiçbirinin bağışlanamayacağı manâsını çıkarmıştır. Gerçekten de âyet-i kerimenin zahirinden anlaşılması gereken budur. Çünkü ” o* ” kelimesi, bir şart edatıdır ve genel kapsamlı bir kelimedir. Şarttan sonra gelen nekre kelimeler de genellik kazanır ve dolayısıyla kapsamları genelleşir. Bu kaide­den hareket edince, âyet-i kerimeden “büyük ya da küçük herhangi bir gü­nah işleyen herhangi bir kimsenin mutlaka bu günahın cezasını çekeceği ve bu kimsenin başına gelen musibetlerin veya çekmiş olduğu hastalıkların onu bu cezadan kurtaramayacağı” manası çıkar.

Fakat Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin bu anlayışının yanlış olduğunu ve Allah’ın lutfu keremiyle hastalıklara ve belalara maruz kalan kulların çek­tikleri bu sıkıntıların sabretmeleri halinde günahlarına keffaret olacağını haber vermiştir. Nitekim Rasûl-ü Zîşan Efendimizin şu hadisleri de bu gerçeğe ışık tutmaktadır.

“Her kim kötülük işlerse onun sebebiyle ceza görür.”[38] âyet-i kerime­si inince müslümaniara pek şiddetli te’sir etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a): “Orta yolu tutun, doğruyu arayın. Müslümanın başına gelen her musibette bir keffaret vardır Hatta vücudundan sıyrılan her sıyrıkta veya batan her dikende bile.”[39]

Ebû Bekir es-Sıddık (r.a)’den demiştir ki: Peygamber (s.a)’in yanında idim ve ona şu ayet indirildi. “Bir kötülük işleyen onun cezasını çekecek ve kendisine Al h’dan başka dost veya yardımcı bulamayacaktır.”[40]

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Ey Ebû Bekir, bana indirilen bir âyeti sana okuyayım mı?” buyur­du. Ben de :

“Evet ya Rasûlullah dedim. (Hz. Ebû Bekir sözlerine şöyle devam etti) “Sonra Rasûl-ü Ekrem o âyeti bana okuttu ve ben farkında olmadan belim­de bir burkulma hissederek gerildim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Neyin var ya Ebâ Bekr?” diye sordu. (Ben de)

“Ey Allah’ın Rasûlü babam ve anam (varım yoğum) uğrunda feda ol­sun, hangimiz kötülük yapmamıştır. Ve biz yaptıklarımızla cezalandırılaca­ğız? dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) (şöyle) buyurdu:

“Sana ve (diğer) mü’minlere gelince, Ey Ebû Bekir, sizler bu kötülü­ğün cezasını dünyada çekeceksiniz ve neticede Allah’a günahsız olarak ka­vuşacaksınız. Ötekiler (kâfirler) ise bu kötülükler onlar için birikecek ve neticede bunun cezasını kıyamet gününde çekeceklerdir.[41] Ancak İmam Tirmizi bu hadis hakkında: “Bu hadis garibdir. İsnadında söylenti vardır.” de­miştir.

Bu mevzuda Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste şu mealdedir: “Kafir, bîr hayır işlediği vakit, onun sebebiyle kendisine dünyadan bir nimet verilir. Mü’mine gelince, şüphesiz Allah onun hasenatını ahirette biriktirir, laatın­dan dolayı dünyada da akabinde rızık verir.[42]

Yine Müslim’den rivayet edilen bir başka hadis-i şerifin meali de şöyle­dir: “Şüphesiz ki Allah, hiçbir mü’mine işlediği hayrı mükâfatsız bırakmaz. O hayır sebebiyle, hem dünyada dilediği verilir, hem de ahirette mükafat­landırılır.

Kâfire gelince, dünyada Allah için yaptığı hayırlar karşılığında ona rı­zık verilir. Ahirete vardığında onun kendisiyle mükâfatlandıracağı bir hayrı yoktur.”[43]

Hasan-ı Basri (r.a) Müslim’in rivayet ettiği bu ikinci hadis-i şerife ba­karak “Kötülük yapan cezasını çeker…”[44] âyet-i kerimesinin kâfirler hak­kında inmiş olduğunu, binaenaleyh onların işlemiş oldukları büyük küçük tüm günahlardan hesaba çekilerek azaba uğratılacaklarını, mü’minlerinse Al­lah’tan korkuları sebebiyle, gözlerinde büyütmüş oldukları küçük günahlardan hesaba çekilmeyeceklerini, fakat ihlasları sayesinde Allah katında en güzel bir iyilik mertebesine ulaşan salih amellerinin mükafatım göreceklerini söy­lemiştir. Nitekim bu âyetin “… ve kendisine Aİlah’dan başka ne dost ne de yardımcı bulamaz…”[45] anlamındaki devamı da Hasan-ı Basri (r.a)’nin bu görüşünü desteklemektedir. Çünkü Ahirette mü’minlerin dostları ve yardım­cıları bulunacağına göre; âyet-i kerimede kasdedilen kimselerin kâfirler olması icabeder. Âlimlerden bazılarına göre, bu âyet-i kerime, mü’min veya kâfir gü­nah işleyen tüm insanlar hakkında inmiştir. Nitekim İbn Abbas’dan rivayet olunduğuna göre, bu âyet-i kerime inince, müslümanlar bu âyetin.hükmünü çok ağır bularak Hz. Peygambere gelip “Ey Allah’ın Rasûlü, senden başka günahtan sakınmaya hangimizin gücü yeter ki? Her günahtan dolayı cezaya çarptırılmamız nasıl olacak?” diye sormuşlar. Hz. Peygamber de:

“Bir iyilik yapana, on sevap yazılır. Bu on sevabın bir tanesi bir güna­hı karşılar. Bir günah bir sevabı azaltınca geriye dokuz sevap kalır. Bir kö­tülüğüne karşılık bir günah bîr iyiliğine karşılık on sevap aldığı halde gü­nahları sevabından daha ağır gelen kimseye yazıklar olsun” buyurmuştur.

Bilindiği gibi ahirette günah ve sevaplar karşilaştırılır.Günaru ağır ge­len cehenneme, sevabı ağır gelen de cennete gider.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif ve benzerleri, bir müslümana isa­bet eden hastalık ve musibet gibi sıkıntıların onun günahlarına keffaret ola­cağını ifade ettiklerinden âlimler hastalık ve musibetlerin günahlara keffa­ret olacağında ittifak etmişlerdir. Âlimlerin Çoğunluğuna göre, bu sıkıntılar günahsız olması halinde sahibinin amel defterine sevap olarak yazılır ve de­recesini de yükseltir.[46] Ancak sözü geçen mü’minin bu sıkıntılarının günah­larına keffaret olabilmesi için kendisinin bu belalara sabretmesi ve şikayetçi olmaması gerekir. Aksi takdirde bu sıkıntılar onun günahlarına keffaret ol­maları bir yana günahlarına yenilerinin ilavesine sebep olurlar.[47]

Metinde geçen ” = kötü” kelimesi birisi Zümer sûresinin otuz-beşinci diğeri de Fussilet sûresinin kırkyedinci âyetinde olmak üzere, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmekte ve sahip oldukları hassasiyet sebebiyle mü’min-lerin korku ve haşyetten gözlerinde büyüttükleri zelle anlamında kullanılmaktadır.[48] Bu bakımdan biz bu kelimenin geçtiği cümleyi tercüme ederken bu cümleye parantez içerisinde bir “kendisince” kelimesini ilave ede­rek bu manâya işaret ettik.

Nitekim Bezlü’l Mechud yazarı da musibetlerle affedilen günahların kü­çük günahlar olduğunu kaydetmiştir. Fakat burada geçen ” îpi ” keli­mesiyle büyük günahların kasdedilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu ke­limeyle küçük günahların kasdedilmiş olduğa kabul edilse bile, Hz Aişe’den gelen “kul başına gelen musibetler ve sıkıntılar sayesinde körük ateşinden çıkan kırmızı altın gibi (günah kirlerinden arınmış olarak) çıkar.” anlamın­daki hadis-i şerifle Beyhakî’nin rivayet ettiği “başağrısı ve üzüntüler mü’-mine gelmeye devam ederler. Nihayet mü’m in bunlar sayesinde beyaz bir gü­müş gibi (tertemiz) kalır.” anlamındaki hadis bu sıkıntıların, mü’minin bü­yük günahlarına da keffaret olduklarını ifade etmektedir.[49]

Netice olarak kelimesiyle büyük günahların kasdedilmiş ol­duğu kabul edilirse, o zaman ilgili cümleye: “amellerinin en çirkinlerine bile karşılık olur. Küçük günahlar ise evleviyyetle affedilmiş olur” manası ver­mek gerekir.

Aslında mevzumuzu teşkil eden bu hadisin bab başlığıyla bir ilgisi ol­madığından, bu hadisin yeri burası değildir. Bir önceki ba’ıda zikredilmesi gerekirdi.[50]

Bazı Hükümler

1. Mü’minin başına gelen musibetler onun günahla-rina Keffarettır.

2. Kıyamet gününde inceden inceye hesaba çekilen bir kimse mutlaka azab görür. Kadı Iyaz’a göre, “azab görür’* cümlesinin iki manâsı vardır:

a) Hesabın derinleştirilmesi, günahların ortaya dökülerek kulun onlar­dan dolayı bekletilmesidir. Kul için bu bir azab sayılır.

b) Cehenneme sev kedi lmesidir. Nevevî’ye göre, sahih olan bu ikinci manâdır.

3. “O kolay bir hesaba çekilecektir.”[51] âyet-i kerimesİndeki kolay he­saptan maksat, kulun inceden inceye hesaba çekilmesi değil, amellerinin or­taya dökülmesidir. Kulun amellerinin ortaya dökülmesi, onun için kolay bir hesaptır. Çünkü bunda kendisine bunları niçin yaptığına dair bir soru yok­tur. Sadece günahları ortaya dökülür Allah da onların hesabını sormadan bağışlar ve sahibini de cennete koyar. Taberanî’nin Hz. Aişe’den rivayet et­tiği bir hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, bu şekilde hesap görenler, sevap­ları günahlarından fazla olanlar ya da şefaata mazhar olanlardır. Nitekim bir hadis-i şerifte, Rasûlullah Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Kıyamet günü mü’min Rabbi (Azze ve Celle) ne yaklaşacak o derece ki, üzerine Allah affını indirecek ve ona günahlarını itiraf ettirecektir. Ken­disine (filan günahını) biliyor musun? diye soracak. Mü’min, “Ey Rabbim, biliyorum diyecek, yüce Allah onu ben dünyada sana örtbas etmiştim. İşte bugün de onu sana bağışlıyorum” diyecek. Bunun üzerine kendisine iyilik­lerinin sahifesi verilecektir.”[52]

Hastaları Ziyaret Etmek[53]

3094… Üsame b. Zeyd’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) Abdul­lah b. Übeyyi ölümüne sebep olan hastalığı sırasında, ziyarete gitti. Yanına girince onda (bulunan) ölüm (alametlerin)i tanıdı ve:

“Ben seni yahudileri sevmekten nehyetmiştim” buyurdu, (O da): “Sus! Esad b. Zürare onlara buğzetti de ne oldu?” (ölümüne mani olabildi mi?) dedi (Abdullah b. Ubeyy) ölünce oğlu.Hz. Peygambere gelip “Ey Allah’ın peygamberi gerçekten Abdullah b. Übeyy öldü. Sen (kendi) gömleğini bana ver (ir misin?) Onu onunla kefenleyeyim?” dedi. Rasûlullah (s.a) de gömleğini çıkarıp ona verdi.[54]

Açıklama

Taberî ile Abdürrezzak’ın rivayetlerine göre, Rasûl-ü Zişan Efendimiz İbn Übeyy’in yanına, İbn Übeyy kendisini çağır­dığından dolayı gitmiştir. İbn Übey Hz. Peygamberin kendisi için istiğfarda bulunmasını rica ediyordu.

Metinden de anlaşıldığı gibi Rasûl-ü Ekrem, İbn Übeyy’in yanına va­rınca ona, yahudilere karşı beslediği sevginin kendisini münafıklığa ittiğini den ebedî hayatının mahvolup gittiğini hatırlattığı halde, aklı gö­zünde olduğu için şu dünya hayatından başka bir hayatı anlamaktan ve ger­çek saadeti idrakten aciz olan Abdullah bu ihtarla intibaha gelmeyip “Esad b. Zürare yahudilere buğzetti de ne oldu, bu buğzu kendisini ölmekten kur­tarabildi mi?” diye karşılık’vererek basiretsizliğini ortaya koyduktan sonra

“Yâ Rasûlullah! Bu kınama zamanı değildir. Bu ölümdür. Şayet ölürsem beni yıkamaya gel. Hem bana teninedeğen gömleğini verde beni onun­la kefenle, namazımı kıl, benim için istiğfar et” dedi. Rasûl-ü Ekrem de onun dediklerini yaptı.

Oysa Hz. Peygamberin bu ihtardan maksadı onu azarlamak değil, sa­dece onun intibaha gelip tevbe etmesine vesile olmaktı.

Abdullah b. Übeyy’in Rasûl-ü Ekremin ihtarına Hz. Esad b. Zürare’yi misal göstererek cevap vermesinin sebebi, Hz. Esad’ın Medine’ye ilk hicret eden ve yahudilere karşı nefret ve kini herkesçe bilinen bir müslüman olma­sıdır. Siyer kitaplarının kaydettiğine göre, Hz. Esad kendi kabilesi olan Neccar oğullarının başkanı idi ve Rasûl-ü Ekrem Medine’ye gelmeden önce Medi­ne’de ilk cuma namazı kılan kimse de Hz. Esad’dı.

Abdullah b. Übeyy ölünce oğlu Abdullah gelip Hz. Peygamberden göm­leğini kendisine vermesini rica etti. Bu gömleği babasına kefen yapmak iste­diğini bildirdi. Rasûl-ü Zîşan Efendimiz de onun bu ricasını kabul etti.

İbn Übeyy’in oğlunun adı “Habbab” idi. Taberî’nin eş-Şabi’den riva­yet ettiği bir hadiste bildirildiğine göre, Abdullah b. Übeyy komaya girince oğlu Habbab Hz. Peygambere gelerek “Ey Allah’ın peygamberi babam ko­maya girdi. Ölümü esnasında onun yanında bulunmanı ve cenaze namazını kılıvermeni arzu ediyorum.” demiş. Hz. Peygamber de: “-Senin ismin ne­dir?” diye sormuş o da “Habbab” deyince Rasûl-ü Ekrem “Hayır senin is­min Abdullah’dır.” buyurmuş, bundan sonra da onun ismi “Abdullah” ol­muştur. Kendisi Bedir savaşı dahi! Hz. Peygamberin bütün savaklarına ka­tılmıştır. Bir ara babasının Hz. Peygamber hakkında ağzını bozup ileri geri laflar sarfettiğini duyunca, Hz. Peygambere varıp babasını öldürmek için izin istemişti. Hz. Peygamber buna izin vermediği gibi, tam tersine babasına son derece iyi davranmasını tavsiye etti. Bunun üzerine babasına sağlığında ve Ölümünden sonra iyilik yapmaya devam etti. Hatta ona iyilik yapmakta insanların en başta geleni oldu.

İbn Übeyy ölünce ailesi onu acele techîz edip, Peygamber (s.a) gelme­den defnetmişlerdİ. Rasûlullah (s.a) gelince ona verdiği sözü yerine getirmek için onu kabrinden çıkartarak namazını kıldı. Bunun üzerine Allah (c.c) “On­lardan ölen bir kimsenin üzerine ebediyyen namaz kılma. Kabrinin başına da dikilme.”[55] âyet-i kerimesini indirdi.

Hz. Peygamberin kendi gömleğini münafıkların reisi olan Abdullah b. Übeyy’e kefen yapılmak üzere İbn Übeyy’in oğluna vermesinin hikmeti üze­rinde beş görüş ileri sürülmüştür:

1. Hz. Peygamber, İbn Übeyy’in oğlu Abdullah’ı çok sevdiği için, onun hatırına gömleğini vermiştir.

2. Hz. Peygamber’den bir şey istenince olma/ demezdi, ilinde olanı ver­mek âdetiydi.

3. Bedir savaşında Hz. Abbas esir edildiği sırada üzerinde elbise yoktu. O zaman İbn Übeyy Hz. Abbas’a bir gömlek vermişti. Rasûl-ü Ekrem de buna karşılık olmak üzere kendi gömleğini İbn Übeyy’e verdi. Bu suretle ona olan borcunu Ödemiş oldu.

4. Bu gömleği verdiği sırada, yukarıda mealini sunduğumu kâfirlerin namazını kılmayı yasaklayan tevbe sûresinin 84. âyeti henüz nazil olmamıştı.

5. İbn Übeyy’in kabilesini İslâm’a ısındırmak İçin vermiştir. Nitekim Hz. Peygamber bu gömleği verdikten sonra “Benim gömleğim şüphesiz Al­lah katında ona bir fayda verecek değildir. Ama ben bu sebeple onun kabi­lesinden birçok kimselerin İslâm’a gireceğini ümid ediyorum” buyurmuş ve gerçekten de bu hadiseden sonra Hazrec kabilesinden bin kişi İslâm’a girmiştir.

Her ne kadar mevzuumuzu teşkil eden bu Ebû Dâvûd hadisinde Hz. Peygamberin gömleğini İbn Übeyy’in oğluna daha İbn Übeyy kabre kon­madan verdiğini ifade ederken, bazı rivayetlerde İbn Übeyy kabirden çıka­rıldıktan sonra gömleğini ona giydirdiği ifade edilmekte ise de[56] bu durum iki rivayet arasında bir çelişki bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü gerçekte Hz. Peygamberin bu gömleği, ona kabre konmadan önce giydirilmiştir. Fa­kat ikinci rivayetin ravisi Hz. Peygamber İbn Übeyy’i kabirden çıkarttığı za­man onun üzerindeki gömleğin, o anda giydirildiğini zannetmiş, rivayetler arasındaki farklılık buradan doğmuştur.[57]

Bazı Hükümler

1. Gömlekten kefen yap.labilir

2. Bir ihtiyaç veya maslahattan dolayı cenazeyi ka-

birden çıkarmak caizdir.

3. Rasûl-ü Zîşan Efendimiz en büyük düşmanlarının ricasını bite ka­bul edecek kadar yüksek bir ahlâka sahiptir.

4. Münafık hakkında İslâmî hükümler icra edilir.

5. Ölüm haberini vermek caizdir.

6. Salihlerin eşyasını teberrüken kullanmak caizdir.

7. Bir müslümanın bir münafığı ziyaret etmesi caizdir.[58]

2. Müslümanların İdaresi Altında Yaşayan Kâfirler (Zimmiler) Hastalandıkları Zaman Ziyaret Etmenin Hükmü

3095… Enes’den (rivayet olunduğuna göre) yahudilerden bir ço­cuk hastalanmış, Peygamber (s.a) de onu ziyaret için yanına varıp başucuna oturmuş, ona “müslüman ol*’ diye telkinde bulunmuş. Bunun üzerine (çocuk) başucunda bulunan babasına bir göz atmış (babası da) ona (haydi) “Ebu’l-Kasım’a itaat et” deyince müslüman olmuş. Pey­gamber (s.a) de “Benim vasıtamla bu çocuğu ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun” diye, şükrederek (ayağa) kalk (ip oradan aynl)mış.[59]

Açıklama

Buhârî’nin rivayetine göre, bu çocuk Hz. Peygambere hizmet ediyordu. İsmi Abdül-Kuddus idi.

Nesai’in rivayetine göre, sözü geçen çocuk, babasının da teşvik ettiğini görünce “Eşhedü en la ilahe illallah ve enne muhammed Rasulullah” diye­rek İslam dairesine girmiş ve müslüman olarak can vermiştir. Ancak adı ge­çen çocuğun aslında buluğa ermiş bir genç olduğu halde burada kendisinden mecazen çocuk diye bahsedilmiş olması da mümkündür.[60]

Bazı Hükümler

1.Müslümanların idaresi altında yaşayan ve zimmi denilen enl-i kitabın hastalarını ziyaret etmek caizdir. Çünkü, bunda İslâm’ın yüksek ahlakını izhar ve onları İslama ısındırma im­kânı vardır.

2. Bir müslümanm, bir kâfiri hizmetçi olarak kullanması caizdir.

3. Kitab ehli, İslâm dinine girmekle mükelleftirler. Çünkü Rasût-ü Ek­rem, sözü geçen yahudi çocuğunun İslama girmesiyle onun ateşten kurtul­muş olduğunu söyleyerek Allah’a şükretti. Eğer ehl-İ kitap, İslama girmekle mükellef olmasalardı, bu çocuk yahudi olarak kalmasından dolayı cehen­nemlik olmazdı.

4. Çocuklara İslâmı arzedip onları İslâm dairesine girmeye ve İslâm da­iresinde kalmaya teşvik etmek caizdir. Mümeyyiz çocuklar şehadet getirmekle İslama girmiş sayılırlar.

5. Küfür üzerine ölen mümeyyiz kâfir çocuklar, cehennemliktir. Ancak bunun aksini ifade eden deliller de mevcut olduğundan İmam Ebû Hanife (r.a) bu mevzuda sükutu tercih etmiştir. Bu mevzu sünnet bölümünde ayrın­tılı olarak tekrar ele alınacaktır, inşaallah.

Ancak çocukla ilgili bütün bu hükümler, bu çocuğun buluğ çağına er­mediği kabul edilerek çıkarılmıştır. Eğer bu çocuğun ergenlik çağında oldu­ğu kabul edilirse, o zaman bu hadisten bu hükümler çıkartılamaz.[61]

Hastaları Ziyarete Yaya Olarak Gitmek[62]

3096… Cabir’den demiştir ki:

“Rasûlullah (s.a), hastalandığım zaman katıra ve (ya) ata binme­den (gelir) beni ziyaret ederdi.[63]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, hastaları yaya olarak ziyaret etmenin binitli olarak ziyaret etmekten daha faziletli olduğunu ifade etmek­tedir.[64]

3. Hastayı (Abdestli Olarak) Ziyaret Etmenin Fazileti

3097… Enes b. Malik’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

“Kim güzelce bir abdest alır da (sevabını) Allah’dan umarak (has­ta olan) bir mü’min kardeşini ziyaret ederse, cehennemden yetmiş ha-

rif (sürecek bir) mesafe (kadar) uzaklaştırılır.” (Bu hadisi Enes’den nakleden Sabit, rivayetine devam ederek şunları) söyledi: (Ben Enes’e)

“Ey Ebû Hamza hartf nedir?” dedim. O da

“Yıldır” cevabını verdi.

Ebû Dâvûd der ki: (Başkaları rivayet etmeyip de) sadece Basrahlartn rivayet ettiklerinden biri de kişinin bir hastayı abdestli olarak zi­yaret etmesine dair (olan bu hadistir.[65]

Açıklama

Metinde geçen harif kelimesi, sözlükte “sonbahar” anlamına gelir. Burada ise kül-cüz alakasıyla mecazen “yıl” anla­mında kullanılmıştır.

Hasta bir mUslümanı, abdestli olarak ziyaret eden bir kimsenin cehen­nemden yetmiş sene sürecek kadar uzaklaştırılmasından maksat, gerçek ma­nada uzunluk ölçüleriyle ölçülebilecek ve yetmiş sene sürecek bir uzaklık ola­bilir. Cehennemden bu kadar uzaklaştırılmış olan kimse de artık cehennem ateşinin tesirinden kurtulmuş olur. Fakat bu sözün kinaye yoluyla cehennem­den kurtulup cennete girmek anlamında kullanılmış olması da mümkündür.

Hastayı abdestli olarak ziyaret etmenin faziletiyle ilgili olan bu hadisi sadece Basrahlar rivayet etmişlerdir. Bunlar el-Fazl b. Belhem, Sabit el-Benani ve Enes b. Malik’dir. Bilindifi gibi, bu şekilde sadece bir memleket halkı tarafından rivayet edilen hadislere garib hadis ismi verilir. Bu hadiste oldu­ğu gibi bu şekildeki garib hadislerin ravileri güvenilir kimseler olunca hadi­sin sıhhatine bir zarar gelmez.[66]

Bazı Hükümler

1. Hasta ziyaret etmek isteyen bir kimsenin abdest alması mustehabdır.

2. Müslüman bir hastayı ziyaret etmenin fazileti büyüktür.

3. Bütün işlerde olduğu gibi, sadece Allah rızası için yapılan hasta ziya­retlerinin ecri de kat kat verilir.[67]

3098… Ali (b. Ebî Talib)’den demiştir ki: Geceleyin bir hastayı ziyaret eden kimseyle birlikte mutlaka yetmiş bin melek (daha yola) çıkar. (Bu melekler) sabaha kadar o ziyaretçi için (Allah’dan) af di­lerler ve (ayrıca) onun için cennette hazırlanmış meyveler vardır.[68]

Açıklama

Metinde geçen sabah; gece yarısından gündüzün ortasına kadar olan süre, mesa (gece) kelimesi de öğle vaktinden gece­nin yarısına kadar olan süre anlamında kullanılmıştır.

Bu hadis-i şerifte, vadedüen mükâfatlar, hastayı sadece Allah rızası için ziyaret edenler içindir. Hastayı zenginliğinden veya şahsi nüfuzundan dola­yı, ya da gösteriş için ziyaret edenlerin bu mükâfattan bir nasibleri yoktur.

Bu mevzuda Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu me­aldedir: “Ebû Musa el-Eş’ari, Hasan b. Ali’yi hastalığında ziyaret etmiştir. Ali ona:

“Hasta ziyareti için mi geldin, yoksa görüşüp konuşmak maksadıyla mı geldin?” diye sordu. O da:

“Hasta ziyareti için geldim” deyince:

“Bir müslüman müslüman bir hastayı ziyarete çıkınca kendisiyle bir­likte yetmiş bin melek daha çıkar.”[69] dedi. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu mealdedir:

“Said bin Ilaka el-Kufî’den rivayet edilmiştir; dedi ki: Ali (r.a) elimden tuttu ve “Yürü bizimle beraber (oğlum) Hüseyin’e ıyadetde bulunalım.” dedi. Ebû Musa’yı Hüseyin (r.a)’in yanında bulduk. Ali:

“Ey Ebû Musa” dedi. “Iyadete (hastayı ziyarete) mi geldin, yoksa (mut­lak) ziyaret midir kasdın?” Ebu Musa

“Hayır, aksine hastayı ziyarete geldim” dedi. Bunun üzerine Ali dedi ki:

“Rasûlullah (s.a)’den işittim, şöyle buyurdu. “Bir müsiüman, bir müs-Iumana sabahleyin iyadette bulunursa behemehal yetmiş bin melek, akşam oluncaya dek onun için istiğfar ederler ve şayet akşamleyin iyadette bulu­nursa, behemehal yetmiş bin melek sabah oluncaya kadar onun için istiğfar ederler ve kendisi için cennette bir mergzar (bahçe) vardır.”

Bu hadis garib-h»sendir. Ali’den müteaddit verililerden rivayet edilmiştir. Kimi mevkuf olarak rivayet ederek onu ref etmemiş (Rasul-i Ekrem’e çıka­ramamıştır. Ebû Fahite’nin adı Said b. Ilaka’dır.[70]

3099… Hz. Ali, Peygamber (s.a) (bir önceki hadisin bir de) ma­nasını rivayet etmiştir. Fakat (bu rivayetinde bir önceki hadisin met­ninde bulunan) harif (kelimesin)i zikretmemiştir.

(Ebû Dâvud der ki: Bu hadisi, Şu ‘benin rivayet ettiği şekilde Mansur da el-Hakem ‘den (mevkuf olarak) rivayet etmiştir.[71]

Açıklama

Bilindiği bir hadisi mana olarak rivayet etmek demek, değişik fakat aynı manaya gelen lafızlarla rivayet etmek de­mektir.

Bir önceki hadis-i şerif, Hz. Ali, Peygamber (s.a)’den bir de onunla ay­nı manaya gelen fakat kelimeleri değişik olan cümlelerle rivayet etmiştir. İş­te bu rivayet şekli hadisin mana olarak rivayetine bir misaldir. Bu hadisin sözü geçen bu rivayetlerinin her ikisi de mevkuftur. Bir başka ifadeyle Hz.Peygambere ulaşmayıp bir sahabi olan Hz; Ali’de kalmaktadır. Her ne ka­dar bu hadisi Hakim Hz. Peygambere kadar ulaşan merfu bir senetle riva­yet etmişse de, onun rivayetinde sadece “Müslüman bir hastayı ziyaret eden bir müslümanla birlikte yetmişbin meleğin daha bulunduğu” ifade edilmek­te, o ziyaretçinin cennet meyveleri arasında gezindiğinden bahsedilmemektedir.

Bu hadis4 şerifi Beyhaki ile İmam Ahmed şu manaya gelen lafızlarla rivayet etmişlerdir: “Bir kimse hasta olan bir müslüman kardeşini ziyaret ederse, oturuncaya kadar cennet bahçelerinin meyveleri arasında gezinmiş olur. Oturunca kendisini Allah’ın rahmeti sarar. Eğer sabah ziyaret etmişse akşama kadar yetmiş bin melek onun için Allah’dan af dilerler. Eğer akşam ziyaret etmişse, yetmiş bin melek sabaha kadar onun adına Allah’dan af di­lerler.”[72]

Bu hadisi, İbn Mace de zayıf bir senetle şu manaya gelen cümlelerle ri­vayet etmiştir: “Hasta ziyaretçisi olarak müslüman kardeşinin yanına varan bir kimse, hastanın yanında oturuncaya kadar cennet meyvelerini kopara ko­para cennet bahçeleri içinde yürümüş olur.”[73]

Hurfe: Aslında “dalından koparılmış meyve” demektir. Bu kelimenin “yol” manasına geldiğini söyleyenler de vardır. Eğer bu kelimenin burada, dalından koparılmış meyve anlamında kullanıldığı kabul edilirse, hadis-i şe­rifte “Hasta ziyaretine giden bir kimsenin kazanmış olduğu sevabın dalla­rından koparılıp bir yere yığılan meyvelere benzetildiği” anlaşılır. Fakat “yol” manasında kullanıldığı kabul edilirse, o zaman “Hasta ziyaret eden bir müslümamn hastanın yanına varıncaya kadarki yürüyüşünün cennet yolunda ya­pılmış bir gezintiye benzetildiği” anlaşılır. Hakim de bu hadis-i şerifi, Müs­lim ve Buhârî’nin şartlarına uygun olarak ve şu manaya gelen lafızlarla riva­yet etmiştir. “Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Kim bir hastayı geceleyin ziya­ret ederse, beraberinde kendisi için Allah’dan af dileyen yetmiş bin melek daha çıkar. Sabaha kadar onun adına Allah’dan af dilerler ve kendisi için cennette toplanmış meyveler vardır. Kim de bir hastayı sabahleyin ziyaret edecek olursa beraberinde kendisi için akşama kadar Allah’dan af dileyecek yetmiş bin melek bulunur. Ve onun için cennette derilmiş meyveler vardır.”[74]

3100… Ebû Ca’fer Abdullah b. Nafi’den demiştir ki: el-Hasen b. Ali’nin kölesi Nafi dedi ki: Ebû Musa Hasan b. Ali’­yi hasta iken ziyarete geldi.

Ebû Dâvud der ki: (Daha sonra Ebu Ca’fer 3098 numaralı) Şu’be hadisinin manasını rivayet etti. Yanlışlıkla bu hadisi Ati (r.a) Pey­gamber (s.aj’den rivayet etmiş gibi gösterilmiştir.[75]

Açıklama

Her ne kadar musannif Ebû Dâvud 3099 numaralı hadisin Hz. Ali b. Ebû Talib senediyle Hz. Peygamberden rivayet edilmesinin sahih olmadığını söylemişse de aslında bu söz doğru değildir. Çün­kü bu hadisin Hz. Peygamberden (merfuan) rivayeti Hz. Ali’den (mevkufen) rivayetinden daha fazladır. Fakat musannif bu hadisin merfu olarak gelen rivayetlerinin sahih olduğunu kabul etmiyor. Ona göre merfu rivayetler sa­hih değildir.

Fakat sözü geçen merfu rivayetlerin musannıfa göre, sahih olmaması, musannifin dışındaki hadis ulemasının yanında da sahih olmamasını gerek­tirmez. Nitekim İmam Ahmed (r.a) bu hadisi merfu olarak rivayet ettiği gibi[76] İbn Hibban da Sahihinde bu hadisi merfu olarak rivayet etmiştir. Ha­kim en-Nisabûrî’de, bu hadisin merfu olarak rivayet edildiği senetlerin sa­hih olduğunu söylemiştir. Ayrıca bu hadisi îbn Mace ile Tirmizî de merfu olarak rivayet etmişlerdir.[77]

4. Bir Hastayı Defalarca Ziyaret Etmek

3101… Aişe’den demiştir ki;

Sa’d b. Muaz; Hendek (savaşı) günü bir adamın kolundaki can damarına attığı bir okla yaralanmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) onu (sık sık ve daha) yakından ziyaret edebilmek için mescitte onun üstüne bir çadır  kur(dur)du.[78]

Açıklama

Sa’d b. Muaz b. en-Nu’man b. tmrü’1-Kays b. Zeyd el-Ensari, Musa b. Umeyr’in delaletiyle müslüman olmuştur. Bedir mücahidlerinin ve ensarın en ileri gelenlerindendi. Muhacirler arasında Ebû Bekr es-Sıddık’ın makamı ne ise, ensar arasında Hz. Sa’d’m makamı da o idi. Hendek savaşında, Kureyş kafilesinden Hıbban b. Arika el-Amiri’nin attığı bir ok ile kolundan yaralanmış ve bu yaranın tedavisi epeyce uzun sür­müştü. Yara iyileşmeye başladığı bir sırada, deşilmiş fakat bu deşme onun şehadetine sebep olmuştur.

Hıbban b. Anka, oku attığı sırada arapların adetine uyarak Al sana Benim de İbnü’l-Areka olduğumu bil,demişti.Hz. Sa’d da -yahut bir rivayete göre Fahr-i Alem Efendimiz- Allah yüzünü cehennemde terletsin,buyurmuşlardır.”Arıka” “ter” mana­sına gelen kökünden geldiği için “müşakele” tarzında böyle dua buyurmuştur.

Hendek savaşı, sırasında Benû Kureyza yahudileri müslümanlarla olan dostluk antlaşmasını bozup İslâm düşmanlarıyla anlaşarak onları devamlı olarak müslümanlar üzerine kışkırtıp müslümanlara çeşitli zararlar vermeyi başarmışlardı. Savaş müslümanların lehine ve kâfirlerin aleyhine sonuçlan­dığından, Benû Kureyza da mağlub duruma düşüp kayıtsız şartsız teslime razı olmuştu. Kureyza oğullan daha önce Evs kabilesinin dostu oldukların­dan, harp sırasındaki ihanetlerine, verilecek hüküm için hakim olarak Evslile-rin reisi olan Sa’d b. Muaz’ın görevlendirilmesini istediler. Hz. Sa’d ise er­keklerin kati, mallarının taksim, çocuklarıyla kadınlarının da esir edilmele­rine hüküm ettikten sonra, ilahi rahmete kavuştu. Rasul-ü Zişan Efendimiz bu hükümden dolayı Sa’d’e “Yemin olsun ki Allah’ın yedi kat semavat üze­rindeki hükmüne muvafık olarak hüküm verdin. Bunun böyle olacağını se­her vakti melek gelip hana haber vermişti.” buyurdu. Rivayete göre, yarası epeyce iyileştiği bir sırada, hatta Benû Kureyza hakkında hakemlik yapma görevi kendisine verildiği günden önceki gazada şöyle dua etmiş: “İlahi sen bilirsin ki, Rasûlünü tekzib eden, vatanından çıkaran, kavm kadar kendile­rine harp ve cihad etmek istediğim hiç kimse yoktur. İlahi öyle zannediyo­rum ki, bizimle onların arasında artık edilecek harp kalmamıştır. Şayet Ku-reyş ile başka bir harbimiz daha kaldıysa senin yolunda onlarla cihad ede­bilmem için ömrümü uzat. Bir de Benû Kureyza’dan intikam alarak mü’-minlerin gözlerini aydinlatmadıkca canımı alma.” Hz. Sa’d’ın bu duası dergah-ı ilahide makbul olmuş, Allah onu bu isteklerine kavuşturmuştur.

Siyer ve hadis kitaplarında açıklandığına göre, Fahr-i Kâinat Efendi­miz, Sa’d’ın vefatı esnasında yanında bulunmamışlar. Fakat vefatından he­men sonra, Cebrail aleyhisselam gelip “Ey Muhammed, bu salih kul kimdir ki, ruhunun bedeninden çıkıp alem-i ervaha yükselmesi için semanın bütün kapıları açıldı ve kudümünden dolayı arş titredi.” demiş, bunun üzerine Rasûlullah (s.a) eteklerini sürükleyerek acele Sa’d’ın yanına çıkmış fakat onu ruhunu teslim etmiş olarak bulmuştur.[79]

Hicretin beşinci senesinde vefat eden, Hz. Sa’dın cenazesi, omuzlarda taşınmaya başlayınca münafıklar “Bu cenaze amma da hafifmiş ha” deme­ye başlamışlar. Bunun üzerine Peygamber (s.a) de “Onu melaikeler taşıyorlar” buyurmuştur. Bir hadisi şerifinde de, “onun ölümünden arş titredi.” de­miştir.[80]

Metinde geçen Ekhal; kelimesi kolda bulunan bir damardır. Bu damar kesildiği zaman, sahibi ölünceye kadar kanı durmazmış. Bu bakımdan İmam Halim, bu damarın candamarı olduğunu söylemiştir. Bu damarın vücudun her organında bir bölümü bulunduğu koldaki bölümüne “ekhal” sirttakine “ebher” uyluktakîhe “nesa” ismi verildiği söylenir. Hz. Sa’d kol damarın­dan yaralanınca Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, yarayı ateşle dağlamış, bunun üzerine kanı kesilmiş ama bu sefer de eli şişmiş. Rasûl-ü Zişan Efendimiz bunu görünce, yarayı tekrar dağlamış, fakat eli yine şişmiş Hz. Sa’d bu du­rumu görünce “Benû Kureyza’dan intikam alındığını görmeden canını al­maması için Allah’a dua etmiş. Bu dua üzerine kanı kesilmiş. Benû Kurayza hakkında hükmünü verip de erkeklerinin kati, kadın ve çocuklarının esir, mallarının da taksim edildiğini görünceye kadar bir damla bile kam akma-mıştır. Hz. Peygamber de “Bu hükmünle Allah’ın hükmüne uygun bir hü­küm vermiş oldun” buyurarak onu taltif etmiştir.

Kurayza oğullarının, nüfusu dörtbin kişi kadardı. Hz. Sa’d’ın hükmü İle katledildiler. Öldürme işi sona erince Hz. Sa’d’ın damarı çatladı ve bu­nunla hayatı sona erdi.[81]

Bazı Hükümler

1. Bir hastayı defalarca ziyaret etmek caizdir. Bilhassa hasta bunu arzu ettiği zaman, bu ziyareti tekrarla­mak daha da önem kazanır. Nitekim Rasûl-ü Zişan Efendimizin Hz. Sa’d’ için mescidde özel bir çadır hazırlatmaktan maksadı da onu sık sık ziyaret etmekti.

2. Mescidde hastaya bakmak ve mescidde çadır kurmak caizdir.[82]

5. Bir Kimseyi Göz Ağrısından Dolayı Ziyaret Etmek

3102… Zeyd b. Erkam’dan demiştir ki: “Gözlerimde bulunan bir ağrıdan dolayı Rasûlullah (s.a) beni zi­yaret etti.”[83]

Açıklama

Buhârî, bu hadisi “el-edebü’l-müfred” isimli eserinde şu ma-naya gelen lafızlarla rivayet etmiştir: “Gözüm ağrıdı da Pey­gamber (s.a) beni ziyarete geldi, sonra

“Ey Zeyd şayet gözün tamamen kaybolsa ne yaparsın?” buyurdu. Ben de

“Sabrederim, Allah’dan sevap beklerim” dedim. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Eğer gözün kaybolur da sonra sabredersen ve Allah’dan sevap umar­san, senin sevabın cennet olur.”[84]

Mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvud hadisi ile şerhi sadedinde mealleri­ni sunduğumuz hadis-i şerif ve benzerleri, göz ağrısından rahatsız olan bir hastayı ziyaret etmenin caiz olduğunu ifade etmektedir. Binaenaleyh halk arasında yaygın olan “göz ve diş ağrısı ile çıbandan rahatsız olan bir kimse­yi ziyaret etmenin sünnete aykırı olduğu” kanaati doğru değildir. Her ne kadar Taberânî ile Beyhâkî “üç hasta vardır ki, onlar ziyaret edilmez. Göz ağrısın­dan hasta olan, çıbandan rahatsız olan, bir de diş ağrısından rahatsız olan” anlamında bir hadis rivayet etmişlerse de, bu hadis delil olma nitelisinden uzaktır. Çünkü Beyhâkî’nin açıkladığı gibi, bu hadis merfu değildir. Yahya b. Kesir’e ait mevkuf bir hadistir. Şayet bu hadisin Hz. Peygambere kadar varan merfu bir hadis olduğu kabul edilse, o zaman bu hadisin sözü geçen hastaları ziyaret etmenin yasak olduğu anlamına değil, bu hastaları ziyare­tin kuvvetli bir sünnet olmadığı anlamına geldiği kabul edilir. Çünkü bu has­taları ziyaretin meşru olduğuna dair pek çok hadis-i şerif vardır.[85]

6. Tâûn’dan Dolayı (Bir Memleketten) Çık(Ip Git)Mak

3103… Abdurrahman b. Avf dedi ki: Ben Rasûlullah (s.a)’ı (şöy­le) derken işittim.

“Bir yerde taun (bulunduğun)u işitirseniz oraya girmeyiniz. Bu­lunduğunuz yerde zuhur edecek olursa ondan yani, taundan kaçarak (bulunduğunuz yerden dışarı) çıkmayınız”[86]

Açıklama

Taun: Vücudun dirsek, koltuk, el, parmak gibi yerlerinde çıkan ve şiddetli ağrılara şişkinliklere sebep olan yaralardır.

Yaranın etrafı yeşil veya menekşe renginde olur. Hastada kalp çarpıntısı ve kusmak gibi belirtiler görünür.

Veba: Bazılarına göre taundur. Muhakkik ulemaya göre ise, yeryüzü­nün bir tarafında alışılmışın tersine zuhur ederek pek çok insanı etkileyen bir hastalıktır. Başka zamanlarda hastalıklar muhtelif olduğu halde, vebada yalnız bir nevi olur. Bu zevata göre, taunla veba arasında umum ve husus alâkası vardır. Her taun vebadır. Fakat her veba taun değildir. Bu hadisler­de taunun Beni İsrail’e azab olarak gönderildiği bildirilmektedir. Müs­lümanlar için ise rahmettir. Nevevî: “Taun bu ümmet için bir rahmet ve şe-hadettir. Buhari ile Müslim’in rivayet ettikleri bir hadisde:

“Taundan ölen şehiddir.” denildiği gibi, başka bir’hadistede:

“Taun bir azab idi. Allah onu dilediğinin üzerine gönderirdi. Nihayet onu müzminlere rahmet yaptı. Eğer bir kul tauna tutulur da bulunduğu yer­de sabrederek bekler, Allah’ın takdirinden başka kendisine bir şey isabet et­meyeceğini bilirse, o kimseye şehid ecri kadar sevab verilir” Duyurulmuştur” diyor.

Hadis-i şerifteki riczden murad, da azabdır. Ravi ricz mi yoksa azab mı denildiğinde ve keza Beni tsraile mi yoksa sizden Öncekilere mi buyurul-duğunda şüphe etmiştir.

Bu rivayetlerde, taun hastalığı zuhur eden yere girmek ve taundan kaç­mak için o yerden çıkmak, yasak edilmektedir. Kaçmak için değil de arızî bir sebeple o yerden çıkmakta beis yoktur. Cumhuru ulemanın kavli budur. Hatta Hz. Aişe (r.anha);

“Taundan kaçmak, harbden kaçmak gibidir” demiştir. Âlimlerden ba­zıları, taun hastalığı bulunan yere girmeyi de ondan kaçmak için o yerden çıkmayı da caiz görmüşlerdir. Bu kavil Hz. Ömer ile Ebû Musa el-Eş’ari, Mesruk ve Esved İbn el-Hilal’den rivayet olunmuştur. Hatta Amr b. As’ın: “Bu azabdan geçitlere, vadilere ve 4ağ tepelerine kaçın” dediği rivayet olu­nur. Bunlar hadisteki nehyi te’vil ederek: “RasûlüUah (s.a) taunlu beldeye girip çıkmayı mukadder olmayan bir şey başa gelir korkusuyla yasak etme­miştir. Lakin fitne çıkmasın, halk o yere gelen kimsenin helakini gelişine, kaçanın selametini de kaçışına bağlamasın diye nehiy buyurmuştur…” derler.

Nevevî diyor ki: “Sahih olan yukarda arzettiğimiz gibi, taun zuhur eden yere girmenin ve taundan kaçmak için o yerden çıkmanın men edilmesidir. Çünkü sahih hadislerin zahiri bunu gösterir.”

Taundan kaçmak için değil de herhangi bir iş veya meşguliyetle o yerden dışarı çıkmak, bütün ulemaya göre caizdir.[87]

Netice olarak, bu hadis-i şerifin birinci cümlesi, taunun zuhur ettiği ye­re dışarıdan gelinerek hastalık alınmasını önleyici, ikinci cümlesi de hastalı­ğın zuhur ettiği bölgeden etrafa yayılmasını durdurucudur. Binaenaleyh bu iki cümlede emredilen bugünün tıp dilindeki “karantina” uygulamasından başka bir şey değildir.

Çünkü karantinanın bugünkü tarifi şudur: Bulaşıcı bir hastalığın bu­laşmasına maruz kalmış olan veya maruz kaldığından şüphe edilen insan ve­ya evcil hayvanların, hastalığın en uzun kuluçka dönemi boyunca böyle olmayanlarla temasını önlemek için hareket serbestliğinin smırlandırılmasıdır” Gerçekten bugünün tıbbında veba hastalığından korunmak için vebalı has­talara izolasyon ve karantina mutlak surette tatbik edilmelidir.

Vebalı hasta ve şüpheli şahısların bulaşık yerden ayrılmasına müsaade edilmez. Bulaşık bölgeden gelen yolcuların da doğrudan doğruya memleket içine girmesine izin verilmez. Milton diyor ki: “Vebadan korunma kemirici hayvanlarla ve pirelerle mücadele tedbirleri almakla ve hastanın kati surette tecriti ile olur.[88]

7. Ziyaret Sırasında Hastaya Şifa Bulması İçin Dua Etmek

3104… Aişe binti Sa’ddan (rivayet olunduğuna göre) Babası (şöyle) demiştir; Mekke’de hastalanmıştım. Peygamber (s.a) beni ziyarete geldi. Ve elini alnıma koydu. Sonra göğsümü ve karnımı sıvazlayıp:

“Ey Allah’ım Sa’da şifa ver ve onun hicretini tamamla” diye dua etti.[89]

Açıklama

Hz. Peygamberin ziyaretine giderek şifa bulması için dua ettiği zat Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a) dır. Rasul-ü Ekreminziya-ret esnasında elini onun alnına koyup göğsünü sıvazlaması, ona yalnızlığını, rahatsızlığını unutturmak ve hastalığının şiddetini anlamak içindir.

Hz. Sa’d’m bu rahatsızlığı haccetü’l-veda’ya yani hicretin onuncu yılı­na rastlar.

Rasul-ü Zlşan Efendimizin şifa bulması için, Hz. Sa’d’a dua ettikten sonra, ayrıca bir de “Onun hicretini tamamla” diye dua etmesinin sebebi, onun hicret ettiği yerde (Mekke’de) vefat etmesinin, hicretinin kemaline nok­sanlık getirmesi endişesidir. Bu sebeple Hz. Peygamber onun Mekke’de de­ğil Medine’de vefat etmesini arzu ediyordu. Ashab-ı kiram hicret edilen bir yerde ölmenin hicretin kemaline eksiklik getireceğini bildiklerinden, hicret ettikleri yere tekrar dönmekten çekinirlerdi.

Cenab-ı Allah Hz. Peygamberin; Hz. Sa’d için yaptığı bu duayı kabul edip ona şifa verdi. Hz. Sa’d bu hastalıktan sonra hicretin ellibeşinci senesi­ne kadar yaşadı. Irak’ın fethinden sonra o yıl rahmeti Rahman’a kavuştu.[90]

Bazı Hükümler

1. Bir hastayı ziyaret eden kimsenin elini hastanın alnına koyup karnım ve göğsünü sıvazlaması mustehaptır. Ancak ziyaret için hastanın alnına elini koyması, göğsünü ve karnım sı­vazlamasının cevazı hastanın ziyaretçiye haram olmaması şartına bağlıdır.

2. Ziyaret esnasında hastanın ismini anarak ona dua etmek müstehabtır.[91]

3105… Ebû Musael-Eş’ari’den demiştir ki: Rasülüllah (s.a) (şöyle) buyurdu: “- Açı doyurunuz, hastayı ziyaret ediniz, esiri hürriyetine kavuşturunuz.” (Ravi) Süfyan (metinde geçen) âni (kelimesi) esir (an­lamına gehnekte) dir. Dedi.[92]

Açıklama

ama Metinde geçen “açı doyurunuz’* emrinin hükmü, içinde buUmulan şartlara göre değişir. Eğer, aç olan kimsenin açlığı, hayatını veya şuurunu kaybetmek gibi zaruret derecesine varmamışsa, onu doyurmak menduptur. Eğer açlığı zaruret derecesine varmış ve bu durum birden fazla kişilerce biliniyor ise, onu doyurmak, bilen kimseler üzerine farz-ı kifayedir. Fakat aç olan kimsenin bu dereceye varan açlığını sadece bir kişi biliyorsa, onu doyurmak bilen kimse üzerine farz-ı ayn olur.

Hasta ziyareti de cemiyette karşılıklı sevgi ve saygının doğup gelişmesi­ne ve hastanın bir an için bile olsa acısını unutup rahatlamasına sebep olur. Hasta ziyareti emrinin hükmü; âlimler arasında ihtilaflıdır. Âlimlerden bir kısmı, onun farz-ı kifaye olduğunu söylerken, bir kısmı da sünneti müekkede olduğunu söylemişlerdir. Ulemanın büyük çoğunluğu bunun sünnet-i müekkede olduğu görüşündedir. Ed-Dâvudî ise, farz-ı kifaye olduğunu iddia etmiştir. Bu mevzuda itimad edilen görüş, âlimlerin büyük çoğunluğunun (cumhurun) görüşüdür. Ancak, eğer ziyaretin terki ve onun ihtiyaçlarını te­min etmenin ihmali, hastanın helakine sebep olacaksa, o zaman onu ziyaret farz-ı ayn olur.

Metinde geçen “elânî” kelimesi; Ravi, Süfyan-ı Sevri’nin de açıkladığı üzere “esir” demektir. Ancak burada kasdedilen “müslüman esirdir” Bi­naenaleyh hadisi şerifte gerek mal karşılığında gerekse savaşarak müslüman esirlerin kafir elinden kurtarılmaları emredilmektedir. Cumhura (ulemanın büyük çoğunluğuna) göre bu emrin hükmü farz-ı kifayedir. Âlimlerden ba­zılarının görüşüne göre, bu esirlerin kurtarılması için, beytülmalden de yar­dım ayrılabilir. Zulme uğrayarak hapse atılan kimseler hakkındaki hüküm de böyledir.[93]

8. Ziyaret Esnasında Hastaya Dua Etmek

3106… îbn Abbas’dan (rivayet olunduğuna göre) Peygamber (s.a.) (şöyle) buyurmuştur: “-Her kim eceli gelmedik bir hastayı ziyaret eder de onun yanında iken yedi defa

Ulu Allah ve arşın yüce Rabbinden sana şifa vermesini dilerim.” diye dua ederse Allah o hastayı kesinlikle bu hastalıktan kurtarır.”[94]

Açıklama

Ecel: Hayatın sonu, ölüm için tayin ve takdir edilmiş vakit demektir. Ehli sünnete göre ecel, Allah tarafından ezelde tesbit edilmiş olup ne öne alınır ne de sonraya kalır.[95] Ecel geldi mi ölüm de ge­lir. Olağandışı ölümler ecelin öne alındığı manasına gelmediği gibi, tersi de ecelin tehir edildiğini göstermez. Çünkü Allah o kimsenin ne zaman ne için öleceğini daha önceden bildiği için ecelini de bu bilgisine göre tesbit et­miştir.[96]

Arş: Taht, çatı, tavan gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerim ve hadisler­de anlatıldığına göre, arş yedi semanın ve kürsinin üzerinde bulunur. Bunla­rın hepsini kuşatır. Kur’an-ı Kerim de Allah’ın arşın sahibi ve Rabbi olduğu belirtilir. “Allah yüce arşın sahibidir.[97] “Allah gökleri ve yeri altı günde ya­ratmış ve sonra onun emri arş üzerinde hükümran olmuştur.”[98] “Alem ya­ratılmadan önce arşı su üstünde idi.”[99] “Allah arş üstünde istiva etmiş, onun emri ve hükmü arşı kaplamıştır.”[100]

Ehl-i sünnet âlimleri, Allah’ın arş üzerine istiva etmesinden, orada otur­masının ve mekâna muhtaç bulunmasının gerekmeyeceğini söyleyerek, bu gibi ifadeleri müteşabih saymışlar ve te’vili cihetine gitmişlerdir. Buna göre, arş; “Allah’ın mutlak hüküm verme ve yürütme gücünün ifadesidir. Arş Al­lah’ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir. O, bir manâda bütün kâinatı ifade etmektedir.[101]

Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Yedi semanın kürsideki duru­mu, bir halkanın içine atılmış yedi para gibidir. Arşa göre, kürsi de büyük bir sahraya atılmış demir halka gibidir.”[102]

Bazı Hükümler

1. Hasta zivareti meşrudur.

2. Eceli gelen kimse ölümden kaçıp kurtulamaz.

3. Allah ve Rasûlünün öğrettiği dualar şifa gibidir. Okundukları za­man müşkülen açarlar.[103]

3107… (Abdullah) îbn Amr (b. As) dan demiştir ki: Peygamber (s.a) (şöyle) buyurdu: “Bir adam bir hastayı ziyarete geldiği zaman:

Ey Allahım (bu) kuluna şifa ver. Senin (nzan) için düşman (lann) la savaşır ve cenaze (namazı kılma) ya gider.” diye dua etsin.

(Ebû Dâvûd der ki: Şeyhim İbnü ‘s-Serh (bu hadisin ikinci cümle­sini bana “namaza” (gider şeklinde) rivayet etti.[104]

Açıklama

Hazreti Fahr-i Kainat Efendimiz, bizlere Öğretmiş olduğu bu hasta ziyareti duasında, cihad ile cenaze namazı yanyana zikredilmektedir. Çünkü Allah’ın sana hastalık vermesinin hikmeti, ya onun günahlarını bu hastalık sebebiyle affetmek ya cennetteki derecesini yükselt­mek ya da ona ölümü hatırlatmaktır. Kişinin sıhhatli iken cihad etmiş ve cenaze namazına gitmesiyle, bu hususlar gerçekleşmiş olur. Fakat cihaddan, cenaze namazından ve benzeri güzel amellerden uzak duran kimseler, tama­men gaflete düştükleri zaman Allah isterse onları bu durumdan kurtarmak için hastalıklar verir. Cihadla cenaze namazı, netice itibariyle aynı gayeye hizmet ettiklerinden Hz. Peygamber, bu duada ikisini bir arada zikretmiş­tir. Tıbî’ye göre, bu duada cihadla cenaze namazına gitmenin bir arada zik­redilmesinin sebebi, cihadın Allah düşmanlarına felaket ve azab getirmesine karşılık,,cenaze namazının Allah dostlarına rahmet eriştirmesidir. Musan­nif Ebu Davud’un talikteki ifadesine göre, her ne kadar şeyhi Yezid b. Halid bu duanın ikinci cümlesini “cenazeye gider” şeklinde rivayet etmişse de diğer şeyhi İbnü’s-serah yani Ahmed b. Amr b. Abdullah, bu cümleyi “na­maza gider” şeklinde rivayet etmiştir.[105]

Bazı Hükümler

1. Hastaları ziyaret etmek ve ziyaret esnasında onlara şifa bulmaları için dua etmek meşrudur.

2. Cihad etmek, cenaze namazı kılmak ve cenazeyi uğurlamak çok fazi­letlidir.[106]

9. Ölümü Temenni Etmek İyi Değildir

3108… Enes b. Malik’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) (şöyle) buyurdu:

(Sizden) bîriniz kendisine gelen bir sıkıntıdan dolayı ölümü iste­mesin. Fakat: “Ey Allahım hayat benim için hayırlı olduğu sürece be­ni yaşat. Benim için ölüm daha hayırlı olduğu zaman da canımı al” desin”[107]

Açıklama

Bir müslümanın kendisine isabet eden hastalık, fakirlik gibi bir sıkıntıdan dolayı ölümü temenni etmesi, o müslümanın Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermeyip şikayette bulunması anlamına gelir.

Fakat dini hayata gelen bir felaketten dolayı, Allah’a hakkıyla kulluk yapamamaktan acze düşerek ölümü temenni etmek ise caizdir. Nitekim Hz. Ömer b. el-Hattab, ihtiyarlayıp da kulluk görevlerini yapmakta acze düşün­ce “Ey Allah’ım, yaşlandım, kuvvetten düştüm. Ülkem (İslam hudutları) ge­nişledi. Eksik, fazla haksızlık yapıp kusur işlemeden canımı al” diye dua etmiştir.[108] Binaenaleyh, kişinin mutlak olarak ölümü temenni etmesi caiz de­ğildir. Ancak hayatında, dünyaya ve ahirete hayırlı olduğu sürece hayatta kalması, dünyaya ve ahirete zararlı hale gelince hayatının sona ermesi için temennide bulunması, ya da dua etmesi caizdir.

Kişinin güzel amellerinin günahlarından, çok olduğu, fitne ve fesattan uzak kaldığı yılları, hayatının hayırlı dönemleridir. Fakat günahlarının se­vabından daha çok olduğu zamanları, hayatının şerli olan yıllarıdır. İnsanın ileride nasıl bir hayat süreceği kendisi için meçhul olduğundan, eğer ölüm temennisinde bulunulacaksa, Allah’ın ilmine teslim olarak hadiste öğretildi­ği şekilde temenni etmesi gerekir.

Rasûl-u Zişan Efendimizin vefatı esnasında:

“Ey A İlahım beni Refik-i A’Ia’ya eriştir.” diye dua etmesi, mevzumu-zu teşkil eden hadis-i şerife aykırı değildir. Çünkü Hz. Peygamber Efendi­mizin bu sözü, bir ölüm temennisi değildir. Sadece o gün vefat edeceğini kesinlikle bildiğinden Refik-i Alaya erişmek için yaptığı temenniden ibarettir.

Esasen, onun hem dünya hem de ahiret için kamil manada bir hayata sahip ve bu hayatın vefatına kadar bu şekilde süreceği kesin iken ölüm te­mennisinde bulunması düşünülemez.[109]

Bazı Hükümler

1. Dünyevi bir sıkıntıdan dolayı ölümü temenni etmek caiz değildir.

2. Bir kulun dua ederken duaların en hayırlısını seçmesi gerekir.

3. İstikballe ilgili olarak yapılan dualarda kesin bir istekte bulunmayıp, işi Allah’a havale ederek, hayırlı olanı halk etmesini talebetmek gerekir.[110]

3109… Enes b. Malik’den (rivayet olunduğuna göre) Peygamber (s.a):

“Hiçbiriniz ölümü asla temenni etmesin” buyurmuştur. (Katade bu hadisi Enes b. Malik’ten rivayet etmiş ve bu hadisin) hemen arka­sından da (bir önceki hadisin sonundaki duanın) aynısını nakletmiştir.[111]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, şu manâya gelen lafızlarla Buhârî ve Müslim tarafından da rivayet edilmiştir. “Biriniz başına gelen bir zarardan dolayı ölümü asla temenni etmesin. Eğer mutlak temenni edecek­se; Allah’ım benim için hayat hayırlı ise beni yaşat, vefat daha hayırlı ise beni öldür, desin.”[112] Bir önceki hadisin şerhinde yapmış olduğumuz açık­lama, bu hadis için de geçerli olduğundan daha fazla açıklama yapmaya ge­rek görmüyoruz.[113]

10. Ansızın Ölmek

3110… Peygamber (s.a)’in sahabilerinden birisi olan Ubeydb. Ha-lid es-Sülemi’den (rivayet olunmuştur).

Musannif Ebû Dâvud diyor ki: Şeyhim Müsedded, bu hadisi ba­na) bir defasında (merfu olarak) Peygamber (s.a)’den diye, sonra bir defasında da (mevkuf olarak) Ubeyd’den diye rivayet etti.

 (Peygamber Sallallahü aleyhi ve sellem ya da Ubeyd): “Ansızın ölmek (Allah’ın ruhu) öfke ile almasıdır” buyurdu.[114]

Açıklama

İbn Ebî Şeybe’nin Müsannefinde Aişe ve Abdullah b. Mes’ud (r.a)Man tahric edilen bir hadisi şerifte “Ansızın ölüm, mü’m in için rahatlık, facir ve fasık için de gazap alametidir” buyurulmuştur. Ahmed b. Hatibe!’-in Müsned’inde Rasûl-ü Ekremin yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarın yanın­dan geçerken süratlenip “Ansızın ölümden hoşlanmam” buyurduğu rivayet edilmektedir.[115] Bu haberlerin arasını telif için sarih, İbn Battal “Ani ölüm vasiyyet etme imkanı bırakmadığı ve ahiret hazırlığı için tevbe ve istiğfar gi­bi güzel amellere fırsat vermediği için iyi görülmemiştir. Yoksa aslında ani ölüm çirkin değildir. Hatta ahiret için hazırlıklı bir mü’min için iyi bir so­nuçtur.”[116]

Hattabî’nin de ifade ettiği gibi, her ne kadar mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, Ubeydullah b. Halid es-Sülemi’den mevkuf olarak rivayet edilmişse de, bu hadisin mevkuf oluşu hadisin sıhhatine zarar vermez. Çün­kü bu mevzu, bir ictihad meselesi olmayıp doğrudan doğruya Hz. Peygam­berin açıklamasıyla anlaşılabilecek bir mesele olduğundan bu sözün-Hz. Ubeyd b. Halid’in kendi şahsi görüşünü yansıttığı düşünülemez.

Ayrıca Hafız Münzirî bu hadisin ravilerinin güvenilir kimseler olduğu­nu söylemiştir.[117]

11. Taun Hastalığından Ölen Kimsenin Fazileti

3111… Cabir b. Atik (in Atik b. el-Harise) bildirdiğine göre, Rasülullah (s.a) (bir gün) Abdullah b. Sabit’i hasta iken ziyarete gelmiş te onu baygın bir halde bulmuş, bunun üzerine Rasûlullah ona seslen­miş (fakat o baygın olduğu için) karşılık ver(e)memiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a)

“İnnalillahi ve inna ileyhi raciun. Ey Ebu’r-Rabi biz(im) senin yanında (yapabilecek bir şeyimiz yok. Çünkü Allah’ın kaza ve kade­rine) mağlub olduk” dedi. Bunun üzerine kadınlar feryad edip ağlaş-tılar. tbn Atik de onları susturmaya çalıştı. Derken Rasûlullah (s.a) “Onları (kendi hallerine) bırak. (Çünkü sesleri fazla çıkmıyor. Fakat vacib olunca) hiçbir kadın ağlamasın” buyurdu. (Orada bulunanlar) “Ey Allah’ın Rasûlü vacib olmak nedir?” dediler. “Ölmektir” bu­yurdu. (O sırada Abdullah b. Sabit’in) kızkardeşi (onun hakkında ey kardeşim):

“Ben senin şehit olacağını ümidediyordum. Çünkü sen (ahiret için) gereken ihtiyaçlarını hazırlamıştın.” diye söylenmeye başladı. Ra­sûlullah (s.a) de

“Aziz ve celil olan Allah ona niyyeti ölçüsünde şehid sevabı verecektir. (buyurdu ve) siz neyi şehitlik sayıyorsunuz?” diye sordu. (On­lar da).

“Allah yolunda öldürülmeyi” dediler. Rasûlullah (s.a)’da “Allah yolunda öldürülmekten başka yedi (tane daha) şehidlik vardır. Taundan ölen şehiddir. Boğularak ölen şehiddir. Karın ağrı­sıyla ölen şehiddir. Yanarak ölen şehiddir. Göçük altında kalarak ölen şehiddir. Doğum üzerine ölen şehiddir.” buyurdu.[118]

Açıklama

İbn Mâce’nin Sünen’inde Hz. Peygamberin, şehidlerin sayısıyla ilgili olan bu sözü, Hz. Cabir b. Atik b. Kays’ı hastalığı esnasında ziyarete gittiği zaman söylediği ifade edilmektedir.[119]

İbn Mâce’nin bu rivayeti de gözönünde bulundurulursa, Hz. Peygam­berin şehidlerle ilgili olan bu hadisi hem Cabir’in hem de Abduİlah b. Sa-bit’in hastalığı esnasında söylemiş olduğu anlaşılır. Menhel yazarına göre; Hz. Peygamberin Hz. Abdullah b. Sabit’in komaya girmesinden dolayı ağlaşan kadınları susturmaya çalışan Abdullah b. Atik’e “Onları (kendi halle­rine) bırak (fakat Abdullah) ölünce onların hiçbirisi ağlamasın” buyurması, bir kimsenin komaya girmesiyle yakınlarının ağlamalarının caiz olduğunu fakat öldükten sonra, ağlamalarının caiz olmadığını ifade eder. Fakat âlim­lerden bu görüşte olan hiçbir kimse olmadığı gibi, bu görüş bilhassa bu kita­bın yirmidokuzuncu babında bulunan hadis-i şeriflere aykırıdır. Bu sebeple biz Rasûl-ü Ekremin o sırada ağlaşan kadınları susturmaya çalışan Abdul­lah b. Atik’e engel oluşunu fazla yüksek olmayan bir sesle ağlamalarıyla açık­layan Bezlü’l-Mechud yazarının görüşünü ..ercin ettik ve tercümede de pa­rantez içerisinde bu görüşe işaret ettik. Nitekim sözü geçen babda bulunan “Musibet zamanında saçını başını yolan, yüksek sesle bağınp çağıran elbi­sesini yakan kimse bizden değildir.”[120] mealindeki hadiste Müslim tarafın­dan rivayet edilen “Rasûlullah vaveylacı saçını yolan ve yakasını paçasını yırtan kadınlardan beridir.”[121] mealindeki hadisi şeriften anlaşılan da budur.

Rasûl-ü Zişan Efendimizin Hz. Abdullah b. Sabit’i ziyareti esnasında orada bulunan cemaat sadece Allah yolunda savaşırken hayatını kaybeden kimselerin şehid olacaklarını zannediyorlardı.

Hz. Peygamber şehidliğin sadece savaşırken ölmekten ibaret olmadığını ifade buyurup, bunun dışında yedi çeşit daha şehitlik bulunduğunu açık­lamıştır.

Şeyh Muhammed Zekeriyya Kandehlevi Bezlü’l-Mechûd üzerine yaptı­ğı talikte, şehidliğin burada sayılan sekiz çeşit ölümden ibaret olmayıp aslın­da elli (50)’den fazla şehitlik bulunduğunu ifade etmektedir.[122]

Bu mevzuda Hanefi fukahasından İbn Abidin şunları söylüyor: “…. Veremden ölen şehiddir, verem akciğer hastalığıdır. Bu hastalıktan beden erimeye ve sararmaya başlar. Gurbette ölen, düşerek veya humma ile ölen, ailesi, malı ve canı uğrunda savaşırken ölen, zulümle ölen, namuslu ve gizli olmak şartıyla aşktan ölen de şehiddir. Velevki kötüsü haram olsun şiddetli öksürükten, yırtıcı hayvanın parçalamasından, sultanın zulmen hapis etme­sinden dayaktan ölenlerle gizlenerek Ölen, akrep ve yılan sokmasından ölen, şer’i ilimler okunurken ölen, sevabına müezzinlik yaparken ölenler, keza doğru iş görenler, tacirler, çoluk çocuğunun rızkını kazanan kimseyi ve köleleri ara­sında Allah’ın emrini icra edip onları helal lokma ile doyuranı Allah Tealâ kıyamet gününde muhakkak şehidlerle beraber ve onların derecelerinde haşr edecektir. Seferde deniz tutup kusacağı kalkan ve kusan kimseye de şehid sevabı vardır. Kıskançlığa sabır edene şehid sevabı vardır.

Her gün yirmibeş defa”Yarabbi bana ölümde ve ölümden sonra bereket ver” deyip sonra döşeğinde ölen kimseye Allah şehid ecri verir. Kuşluk namazını kılarak her aydan üç gün oruç tutan ve vitir namazını seferde hazarda terketmeyen kimseye şehid ecri yazılır. Rasûlullah “Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime sa­rılana şehid ecri vardır.” buyurur. Hastalığında kırk defa: diyerek ölen kimseye şehid sevabı verilir. Düzelirse affedilmiş olarak düzelir.

“Abdestle yatıp ölen kimse ile, iyi geçinerek yaşayan şehid olarak ölür.”

Bu hadisi Deylemî rivayet etmiştir. Peygamber (s.a)’e yüz kere salavat geti­ren de öyledir. Bunu Taberânî rivayet etmiştir. “Bir kimse gerçekten Allah yolunda ölmeyi ister de ölürse Allah ona şehid sevabı verir.” Bu hadisi Ha­kim ve başkaları rivayet etmiştir. “Bir kimse müslüman şehirlerinden birine yiyecek celbederse şehid sevabı kazanır.” Bu hadisi Deylemî rivayet etmiş­tir. Yukarıda geçtiği vecihle Cuma günü ölen de öyledir.

İmam Hasan’a karla yıkanarak soğuk alan ve ölen kimsenin hükmü so­rulmuş da, “Hey gidi şehidlik” cevabım vermiştir. Tirmizî’nin Ma’kîl b. Ye-sar’dan rivayet ettiği bir hadiste Hz. Ma’kîl şöyle demiştir. Rasûlullah (s.a): “Bir kimse sabahladığı vakit üç defa Euzubîllahi’s-semîıl alimi Mine’ş-şeytani’r-Râcim der de Haşır sûresinin sonundan üç âyet okursa, Allah ona yetmiş bir melek vekil eder. Bunlar ona akşama kadar salat eylerler. O gün ölürse şehit gider. Bu âyetleri gecelediği zaman okursa, sabah layıncaya ka­dar yine bu vaziyette olur” buyurdular. Bu suretle şehitlerin sayısı kırkı geç­miştir. Bazıları bunları elliye çıkarmışlardır. Rahmeti onları manzum ola­rak zikir etmiştir.[123]

Metinde şehid olduğu ifade edilen kimseler şunlardır:

1. Allah yolunda hayatını kaybeden kimse

2. el -Mat’un: 3103 numaralı hadisi şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi Taun denilen veba hastalığından ölen kimse.

3. el-Ğarık: İstemeyerek suya düşüp boğulan kimsedir.

4. Sahibü-zatilcenb: Zatülcenb denilen hastalıktan ölen kimsedir. Za-tülcenb insanın özellikle yan taraflarında birtakım yaralar şeklinde kendini gösteren bir hastalıktır.

lbnü’1-Esİr, en-Nihaye isimli eserinde bu hastalık hakkında şunları söy­lüyor: “Zatülcenb, insanın yan kısımlarının iç taraflarında meydana gelen büyükçe bir yaradır. Zamanla bu yara patlar ve sahibinin ölümüne sebep olur. Bu hastalığa tutulan kimselerin kurtulması çok zordur. Pek az kişi bu hastalığın pençesinden kurtulabilir. Bu hastalığın belirtileri devamlı bir sıt­ma ve nefes darlığıdır. Daha ziyade kadınlarda görülür.

5. el-Mebtûn: Suya kanmama ve ishal gibi karın ağrısı hastalıklarından biriyle ölen kimse.

6. Cim: Mecmu yani toplam demektir. Burada kasdedilen gebeliktir. Ba­kirelik manâsına da gelir. Binaenaleyh hamile iken vefat eden kadın şehiddir.

7. Sahibu’I-Harik: Yanarak Ölen kimse

8. Göçük altında kalarak ölen kimse.

Bu sekiz sınıf insanın hepsi de şehiddir. Yalnız bunların içerisinde en faziletli olanlar birinci sınıfa giren i Allah yolunda hayatlarını kaybedenler­dir. Diğerleri ise ölümleri esnasında çekmiş oldukları tahammül edilmez acı ve meşakkatlerden dolayı Allah yolunda savaşırken öldürülen şehitlerin eriştiği bazı keramet ve faziletlere erişirlerse de, her hususta onlara denk olamazlar. Allah yolunda savaşırken öldürülenlerin cenazeleri yıkanmaz, Hanefilere göre, üzerlerine namaz kılmış ve şehid oldukları kesinleşmiş olanlar elbiseleriyle gömülürler. Diğer mezhep imamlarına göre, onların üzerine namaz* kılınmaz. Bu sekiz sınıfa şehid denmesinin sebebi, Allah’ın cennette kendilerine gö­rünmesi, rahmet meleklerinin onun cenazesinde hazır bulunmaları ve ruhu­nu cennete götürmeleridir. Bu kimseler kabir azabına maruz kalmadan he­men ölür Ölmez cennete giderler ve orada Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere şahid olurlar. İşte bu gibi sebeplerden dolayı onlara şehid denmiştir. Allah yolunda öldürülenlerin dışındaki şehitler, şehid sevabına ka-vuşmuşlarsa da bunlar hakkında dünyada şehid muamelesi yapılmaz. Bun­ların cenazeleri yıkanır, namazları kılınır teçhiz ve tekfinleri yapılır. Şehidler üç kısımdır:

1. Dünya ve ahiret şehidi: Bunlar Allah yolunda savaşırken kâfirler ta­rafından Öldürülen kimselerdir. Bunlara dünyada şehid muamelesi yapılır.

2. Ahiret şehidi: Bunlar birinci maddenin dışında kalan diğer yedi sınıf şehidlerdir. Bunlara dünyada şehid muamelesi yapılmaz.

3. Dünya şehidi: Bunlar münafık olduğu halde müslümanlar safında sa­vaşırken öldürülenlerdir. Bunlara da dünyada şehid muamelesi yapılır.[124]

Bazı Hükümler

1. Hasta ziyareti meşrudur.

2. Hastanın hayatından umıt kesilince “inna lıllahı ve inna ileyhi raciun” okumak meşrudur.

3. Vefat etmek üzere olan kişi, hakkında onu öven sözler söyleyip, onun imrenilecek bir hayat sürdüğünü ifade etmek caizdir.

4. Bir kimsenin komaya girmesiyle, yakınlarının haddi aşacak kadar yük­sek olmayan orta yükseklikte bir sesle ağlaması caizdir.

5. Bir kimsenin vefatından sonra haddi aşacak derecede vüksek bir ses­le ağlamak yasaktır.

6. Kişi hayırlı niyetlerinden dolayı da sevap alır. İsterse bu niyyetlerini tatbik mevkiine koymuş olmasın.

7. Metinde zikredilen sekiz sebebden biriyle ölen kimselerin Allah ka­tındaki faziletleri çok büyüktür.[125]

11-12. Öleceği Anlaşılan Hastanın Tırnakları Kesilir Ve Eteği Tıraş Edilir[126]

3112… Ebû Hüreyre’den demiştir ki: el-Haris b. Amir b. Nevfel oğulları Hubeyb’i Kureyşlilere köle olarak sattılar. (Çünkü) Hubeyb Bedir (savaşı) günü (Mekkeli müşriklerden) el-Haris b. Amir’i öldür­müştü. (O vakit) Hubeyb Kureyşlilerin yanında esir olarak kaldı. (Ku-reyşliler, saygı gösterdikleri haram aylar çıkınca) onu öldürmeye ka­rar verdiler. (Bunu anlayan Hubeyb) kasık kıllarını kazımak için Ha-ris’in (Zeyneb ismindeki) kızından Ödünç olarak bir ustura istedi (Zey-neb de) ona ödünç olarak (bir ustura) verdi. Derken (Zeyneb’in) gafil bulunduğu bir sırada küçük*oğlu (Ebu Huseyn b. el-Haris b. Nevfel b. Abdi Menaf, Hubeyb’in yanına) gitti (ve Zeyneb) onu elinde ustu­ra olduğu halde yalnız başına (Hubeyb’in) dizinde (otururken) buldu ve (Hubeyb’in çocuğu öldürerek intikam almasından) korktu. (Hubeyb) ondaki bu korkuyu anlayıp (kadına) “Çocuğu öldürürüm diye mi kor­kuyorsun? (korkma) ben bunu yapmam” dedi.

Ebû Dâvud der ki: Bu hadiseyi Şuayb b. Ebû Hamza Zühri’den rivayet etti. Dedi ki: Bana Ubeydullah b. lyazfm) haber verdifğine göre), “Haris’in kızı fZeyneb) Kureyşlilerin Hubeyb’i Öldürmeye karar ver­dikleri sırada (Hubeyb’in) kendisinden ödünç olarak bir ustura istediğini Ubeydullah’a haber vermiş.”[127]

Açıklama

Harisoğullannın Hz. Hubeyb’i köle olarak satın almalarının sebebi şudur: (Uhud muharebesinden sonra Adal ve Kare ka­bileleri Peygamber Efendimize adamlar göndererek müslümanlığı kabul et­tiklerini ve binaenaleyh İslâm mürşitlerine muhtaç olduklarını bildirmeleri üzerine) Rasûl-i Ekrem Efendimiz (onlara) on zat gönderip bunların üzerine (Medineli) Asım b. Sabit (r.a)*i memur etti. Bunlar Mekke ile Usafa arasın­daki Hudal mahalline vardıkları zaman, müşrikler tarafından Beni lihyan denilen Huzeyl kabilesine haber verilmişti. Lihyaniler de yüze yakın tîr-endaz asker gönderdiler. Bunlar müslümanları takibe koyuldular. Asım ile maiy-yetindekiler, bunları hissedince yüksek bir yere sığındılarsa da tîr-endazlar onların etrafını çevirdiler ve: Bize itaat edip teslim olun, hiçbirinizi öldür­meyeceğimize söz veriyoruz, dediler. Bunun üzerine Asım:

Ey Kavm! Ben müşriklerin zimmetine iltica edemem dedi ve:

“İlahi! Halimizden peygamberin (s.a)’i haberdar et…, diye dua etti. Müş­rikler Müslümanlar üzerine ok yağdırdılar. Asım’ı (ve maiyetindekilerden altı zatı) öldürdüler. Bunlardan Hubeyb, Zeyd b. ed-Desine, Abdullah b. Tarık müşriklerin sözlerine inanarak teslim oldular. Bu suretle bunları ele geçirdikten sonra, yay telleriyle ellerini sımsıkı bağlamaya kalkışınca üçün­cü zat (Abdullah b. Tarık): tşte bize birinci gadr budur. Vallahi size teslim olmam, bu şehidler benim için bir numunedir, dedi. Bunun üzerine onu sü­rükleyip tazyik ettilerse de onlarla gitmekten imtina ettiği için onu da şehid ettiler. Hubeyb ile Zeyd b. ed-Desine’yi Mekke’ye götürüp Bedir vak’asın-dan sonra onları Mekke’de sattılar. Bedir gazvesinde Hubeyb tarafından ba­bası öldürülmüş bulunan Haris b. Amir b. Nevfel b. Abdi Menaf oğulları Hubeyb’i satın aldılar.

O vakit Hubeyb, Haris’in oğulları yanında esir kalmıştı. (Kureyşîlerce riâyeti lazım gelen eşhür-u hurum çıkınca) Hubeyb’i öldürmeye karar verdi­ler. O vakit Hubeyb, kasık kıllarını kazımak için Haris’in kızlarından (Uk-be’nin hemşiresi) Zeyneb’den emanet bir ustura aldı. Zeyneb’in gafil bulun­duğu bir zamanda çocuğu, Hubeyb’in yanına yaklaştı. Zeynep Hubeyb’i ço­cuğunu dizinin üstüne oturtmuş, usturada elinde olduğu halde görünce (in­tikam almak için çocuğu boğazlar diye) telaş etmiş, çok korkmuştu. Kadı­nın telaşını sezen Hubeyb ona: “Çocuğu öldürürüm diye mi korkuyorsun? Korkma ben bunu yapmam.” dedi.

Kadın şöyle anlatıyor: Vallahi (ömrümde) Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim. Hatta zincir ile bağlı olduğu halde bir salkım üzüm yediğini gördüm. O esnada ise Mekke’de zaten üzüm yoktu. Bu da Hubeyb’e Allah tarafından verilmiş bir rızk idi.

Öldürmek için, onu Harem-i şerifin haricindeki Hıll (tenim)e çıkardık­larında Hubeyb: İki rek’at namaz kılmak için bana müsaade ediniz, dedi. Bıraktılar, iki rek’at namaz kıldı ve sonra: Vallahi eğer hakkımda ölümden korktu da namazım onun için uzatıyor, diye zannetmeyecek olsaydınız, na­mazımı daha ziyade uzatırdım, dedi ve: “İlahi! Bunların hepsini mahvet, birer birer bunların canını al da hiç birini sağ bırakma.” diye dua ettikten sonra şu iki beyti okudu:

“Müslüman olarak öldürüldükten sonra, ne suretle ölürsem öleyim, ehemmiyet vermem. Bunların hepsi zat-ı kibriya uğrundadır. O isterse bu tarumar olan vücudumu feyzine eriştirir.”

O zamandan beri idam olunacak her müslümanın iki rek’at namaz kıl­ması müstahsen bir adet olmuştur.

Rasul-i Ekrem Efendimiz Vahy-i ilahi ile Hubeyb’in uğradığı musibeti günü gününe Ashabına haber vermişti.

Asım b. Sabit Hazretlerinin katlolunduğunu haber alan Kureyş’den ba­zıları cesedinden onu tanıtacak bir parça getirtmek üzere, şehidin yanına adam gönderdiler. Çünkü Asım b. Sabit hazretleri Bedir’de Kureyş’in ileri gelen­lerinden birini (Ukbe b. Ebî Muayt’ı katletmişti. Cenabı Hak’kın Asım’ı hıfzu himaye için arı nev’inden kara bir bulut halinde gönderdiği mahlukların mü­dafaaları karşısında yanına bile sokulmadıklarından onun naşından bir şey kesip götürmeye kadir olamadılar.”[128]

Bazı Hükümler

1. Öleceğini anlayan bir kimsenin kasığındaki kılları kazıması meşrudur. Her ne kadar Hz. Hubayb in bu fiili sadece kendi görüşünün bir tezahürü gibi bir durum varsa da, aslında Buhârî’nin rivayetine göre, Hz. Hubayb, Cebrail Aleyhisselam onun bu fii­lini Hz. Peygambere bildirmiştir. Hz. Peygamber de Hz. Hubeyb’e dua et­miştir.

2. Öleceğini anlayan kimsenin tırnaklarım kesmesi meşrudur. Musan­nif Ebü Dâvud hadis-i şeriften kıyas yoluyla bu hükmü çıkarmıştır.[129]

12-13. Ölürken Allah’a (Güvenerek) Hüsnü Zanda Bulunmak Müstehabtır

3113… Cabir b. Abdullah’dan demiştir ki:

Ben Rasûlullah (s.a)M; ölümünden üç (gün) önce (şöyle) derken işittim:

“(Sizden) Biriniz Allah’a hüsnü zan etmekten başka bir halde ölmesin.”[130]

Açıklama

Şafiî âlimlerinden Nevevî’nin Şeriıü’l-Mühezzeb isimli eserin-deki açıklamasında, Allah’a hüsnü zan beslemek “Allah’ın kıyamet gününde mü’m in kulları için hazırladığı nimetlerini, onun merha­metini, va’dini, affını, keremini bildiren âyetleri ve sahih hadisleri düşüne­rek, onun kendisine merhamet ve lütufla muamele edeceğini ummak” de­mektir. Nitekim yüce Allah bir hadisi kudsisinde: “Ben kuluma bana olan zannına göre muamele ederim”[131] buyuruyor. Ulemanın büyük çoğunluğuna göre, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeriften kasdedi-len manâ budur.

Ancak Hattâbî Cumhurun bu görüşünden ayrılarak bu”… Hadis-i şe­rife güzel amel işleyiniz ki, Rabbınıza olan zannınız da güzelleşsin. Güzel ameller işleyenin Rabbine karşı olan zannı da güzelleşir. Kötü ameller işle­yen kimsenin Rabbine olan zannı da kötüleşir-” diye manâ vermiştir. Ger­çekten Hattâbî’nin bu te’vili yabana atılamaz. Çünkü salih ameller imanı artırır, kalbi nurlandırır, şeytanın hilelerini bozar. Neticede sahibine Allah’­ın rahmeti için ümit verir. Allah’a karşı hüsnü zan besletir. Nitekim bir hadiste “Allah’a en büyük hüznü zannın ona güzelce ibadette bulunmak olduğu” bildiriliyor.[132]

RafTye göre, bu hadis-i şerifte tevbeye ve her türlü zulmü terke teşvik vardır. Çünkü, her türlü zulmü terkedip hakkıyla tevbe eden bir kimsenin kalbinde Allah’a karşı hüsnü zan doğar ve onun rahmetine karşı içinde ümit ışıkları belirir.[133]

13-14. Ölüm Vakti Yaklaşınca Hastaya Temiz (Ve Güzel) Elbiseler Giydirmek Müstehabdır

3114… Ebû Said el-Hudri’den (rivayet edildiğine göre kendisine ölüm yaklaşınca yeni elbiseler isteyip onları giymiş, sonra (şöyle) de­miştir: “Ben Rasûlullah(s.a)’i,(kişi) ölürken üzerinde bulunan elbise­ler içerisinde diriltilir- derken işittim.”[134]

Açıklama

Hz. Ebû Said el-Hudri, bu hadis-i şerifin zahiriyle amel ederek ölümünden önce yeni elbiselerini giyinmiş ve yeni elbise­leri içerisinde hayata gözlerini kapamıştır. Çünkü hadis-i şerifin zahirinden anlaşılan, manâya göre, kişi ölürken üzerinde bulunan elbiseler içerisinde di­riltilerek kabrinden kalkacaktır.

Bu manâ “Ey insanlar, hiç şüphe yok ki siz Allah(m huzurund)a yalı­nayak, çıplak ve sünnetsiz olarak hasredileceksiniz.”[135] mealindeki hadis-i şe­rife aykırı değildir. Çünkü ba’s (dirilip kabirden kalkma) ile haşr (arasat meydarımda toplanma) ayrı ayrı şeylerdir. Binaenaleyh, insanlar ölürken giyin­miş oldukları elbiseler içerisinde kabirlerinden kalkacaklar, fakat arasat mey­danında çıplak olarak toplanacaklardır. Muhakkik hadis âlimleri ise, mev­zu m uzu teşkil eden ve bu hadis-i şerifte geçen “siyab = elbiseler” kelimesi­ne amel manâsı vermişler ve “İnsan iyi veya kötü hangi ameli işleyerek ölür­se, mezarından kalkarken de o ameli işleyerek kalkar.” demişlerdir. Ger­çekten de Araplar, bir kimsenin iyiliğini, temizliğini ve ayıplardan uzak ol­duğunu ifade etmek istedikleri zaman; “Falan kimse temiz elbiselidir” der­ler. Bir kimsenin kötülüğünü ifade edecekleri zaman da “Falan kimsenin el­biseleri kirlidir.” tabirini kullanırlar. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’-inde “Elbiseni temizle”[136] buyruğuyla güzel ameller yapmayı emretmiştir. Her ne kadar bazıları sözkonusu siyab, kelimesine “kefen” manâsı vermişlerse de, bu manânın hiç bir dayanağı yoktur. Çünkü burada ölmeden önce giyilecek olan elbise söz konusudur, kefense Öldükten sonra giyilir. Bu bakımdan bu görüş Aynî ve Harevî gibi muhakkik âlimler tarafından redde­dilmiştir.[137]

14-15. Hasta Ölürken Yanında Söylenmesi Müstehab Olan Sözler

3115… Ümmü Seleme’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Ölen kimsenin yanında bulunduğunuz zaman, hayır söyleyin. Çünkü melekler sizin söylediklerinize -amin- derler.” buyurdu.

Ebû Seleme vefat edince ben:

“Ey Allah’ın Rasûlü (şimdi) ne diyeyim?” diye sordum.

“Ey Allah’ım, onu affet, bana onun arkasından güzel bir bedel ihsan eyle, de.” buyurdu. (Hz. Ümmü Seleme sözlerine devam ede­rek şunları) söyledi: (Ben de o şekilde dua ettim). Bunun üzerine Yüce Allah onun yerine bana Muhammed (s.a)*i ihsan etti.”[138]

Açıklama

Metinde geçen “Ölen kimsenin yanına vardığınız zaman” anlamındaki cümle, Müslim ile Tirmizî’nin Sünenlerinde “hastanın veya ölen kimsenin yanında bulunursanız” manâsına gelen lafızlarla rivayet edilirken, NesâTnin Sünen’inde “Bir hastanın yanında bulunursa­nız…” manâsına gelen sözlerle rivayet edilmiştir.

Bu rivayetler arasında hiçbir çelişki yoktur. Çünkü Peygamber Efendi­miz, ölen bir kimsenin yanına varıldığında olduğu gibi, ölmek üzere olan bir kimsenin yanına varıldığı zamanda, hayırlı sözler söylenmesini teşvik ede­rek onların yanında söylenecek hayırlı sözlere ve dualara meleklerin amin diyeceklerini haber vermiştir. Hz. Peygamberin ölen veya ölmek üzere bulu­nan kimseler hakkındaki bu emrine uymak müstehabdır. Her ne kadar mut­lak emir farziyyet ifade ederse de buradaki: “Çünkü melekler sizin söyle­diklerinize amin derler.” sözüyle hayır söz söylemekten maksadın, sadece meleklerin bu dualarına erişmekten ibaret olduğu açıklandığından, bu emre uymanın farz değil, müstehab olduğu anlaşılır.

“Onlar hakkında hayır söyleyiniz” cümlesinin “Onlar hakkında sade­ce hayır söyleyiniz, sakın kötü söz söylemeyiniz.” anlamında kullanılıp bu cümleden asıl maksadın “Onlar hakkında kötü söz söylemeyi nehyetmek olduğu” da düşünülebilir. Nitekim “Ölülerinizin iyiliklerini anınız, onların kötülüklerini anmaktan kaçınınız.” anlamındaki 4900 numaralı hadis-i şe­rif de bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Ayrıca “Çünkü melekler, sizin söz­lerinize amin derler” cümlesinden esas maksadın; “Ziyaretçilerin hastala­rın ya da ölülerin yanındaki sözlerinin tesbit edildiğini, ölülerin kesinlikle bu duaların mükaafatını göreceklerini ifade etmek*’ olduğu da düşünülebilir.[139]

Bazı Hükümler

1. Hasta veya ölü yanına varan kimsenin ona hayır dua etmesi ve onun için istiğfarda bulunması müste­habdır.

2. Hastalan ziyaret eden kimselerle birlikte melekler de gezerler, onla­rın dualarına amin derler.

3. Hz. Ümmü Seleme, bu ümmetin en faziletli hanımlarından ve müminlerin annelerinden biridir.

Mü’minlerin annesi Ümmü Seleme, Hz. Peygamberin halasının oğlu ve süt kardeşi Abdullah b. Abdilesed*le evli idi. Hz. Abdullah şehid olunca, Hz. Peygamberin ailesi olmak şerefine nail oldu.

Bu mevzuda kendisinden nakledilen bir hadis-i şerif şu mealdedir: Ben Rasûlullah (s.a)’ın şöyle dediğini duydum: “- Hangi kula bir musibet gelir de -inna lillahi ve inna ileyhi raciun- Allah’ım bu musibetimden dolayı beni mükafatlandır. Bana ondan daha hayırlısını ver, derse. Muhakkak bu musi­betinden dolayı Allah onu mükafatlandırır ve ona eskisinden daha hayırlı bir sonuç bahşeder” (Ümmü Seleme) dedi ki, Ebû Seleme vefat edince, ben Rasûlullah (s.a)’in bana öğrettiklerini söyledim. Bunun üzerine Allah bana Ebû SelemeMen daha hayırlı birini, Allah’ın Rasûlünü verdi.[140]

15-16.(Hastanın Yanında La İlahe İllallah Sözünü Söyleyerek) Telkinde Bulunmak

3116… Muaz b. CebePden (rivayet olunduğuna göre), Rasûlul­lah (s.a) (şöyle) buyurmuştur:

“Son sözü la ilahe illallah- olan kimse cennete gir(meyi hak et)miştir.”[141]

Açıklama

Hadis-i şerifte, “Dünyada son sözü la ilahe illallah olan bir kimsenin cennete girmiş olduğu” bildirilmektedir.

Araplar, ileride olacağı kesinlikle bilinen hadiseler hakkında “ileride kesinlikle böyle olacaktır” diyecekleri yerde oldu derler. Bir başka ifadeyle bir hadisenin kesinlikle meydana geleceğim ifade edebilmek için, istikbal siğası (gelecek zaman kipi) yerine mazi (geçmiş zaman) sığası kullanırlar. Binae­naleyh, metinde geçen cennete girdi” cümlesi “kesinlikle cen­nete girecektir. Çünkü cennete girmeyi hak etmiştir.” anlamında kullanıl­mıştır. Biz tercümede parantez içerisine ilave ettiğimiz kelimelerle bu manâ­ya işaret ettik.

Bilindiği gibi, bazen söz arasında herkesçe bijinen bir sözü ifade etmek istediğimiz zaman, bu sözün sadece baş tarafını söylemekle yetiniriz. Çünkü baş tarafını hatırlatmakla sözün tümünün hatırlanacağını biliriz. Mesela İh-las sûresinin tümünü ifade etmek istediğimiz zaman deriz. Âyetü’l-kürsiyi ifade etmek için de “Allahü la ilahe illa hu…” deriz.

İşte burada da La ilahe illallah sözüyle bu cümlenin tamamı olan “La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah” sözü kasdedilmiş olması ihtimali vardır. Nitekim Hafız tbn Hacer “La ilahe illallahü” cümlesiyle “Eşbedii en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdiihü ve Rasûlüh” cüm­lesinin kasdedildiğini, binaenaleyh ölürken sadece La ilahe illallah demenin cennete girmek için yeterli olamayacağını, hadis-i şerifteki müjdeye erişebil­mek için, son sözün bu cümlenin tamamı olması gerektiğini söylemiştir. Eğer sadece la İlahe illallah demekle cennete girilseydi ehli kitabın tümünün cen­netlik olması gerekirdi. Çünkü onlar bu kelimeyi söylerler, “Muhammeden Rasûlullah” cümlesini söylemezler. Fakat İbn Abidin mü’minlere sadece “la ilahe illallah sözünü telkin etmenin yeterli olduğunu kâfirlere ise bu cümle­nin tümünü telkin etmek gerektiğini, çünkü kâfirlerin sadece la ilahe illallah demekle müslüman olamayacaklarını söylemiştir.[142] Münavi’ye göre, Ölür­ken bu kelimeyi söylemenin önemi, bu kimsenin dünyanın bütün lezzetle­rinden kesilmiş, bütün şehvani arzularından uzaklaşmış olmasından ve di­linden dökülen sözlerinin tam bir sıdk ve ihlas ifadesi olmasından ileri gelir. Sıhhatli kişilerin hepsinde bu durum yoktur. Fakat sıhhatli iken nefsini ri­yazete tabi tutan kulların sözleri de ölmek üzere bulunan kimselerin sözleri gibidir.”[143]

Her ne kadar bu hadisin senedinde çeşitli tenkitlere uğramış olan Salih b. Ebî Arib varsa da, bu hadis Müslim’in rivayet ettiği “Her kim Allah’dan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.”[144] hadisiyle takviye edil­miştir.

Ancak şurasını ifade etmek isteriz ki, metinde geçen “Cennete gir(meyi hak et)miştir” sözünden maksat “Her muvahhid müslüman ya affa uğraya­rak derhal, ya da cezasını çektikten sonra cennete girecek” demektir.[145]

Bazı Hükümler

1. La ilane illallah sözünü fazlaca söylemek gerekir.

2. Bu kelimeyi, özellikle Ölmek üzere bulunan, has­taların yanında söyleyerek, ona telkinde bulunmak müstehabdır.[146]

3117… Yahya b. Umare dedi ki: Ben Ebû Said el-Hudri’yi Rasûlullah (s.a)

“Ölülerinize La ilahe illallah (sözünü) telkin ediniz.” buyurdu, derken işittim.[147]

Açıklama

Telkin: Tekrarlanması için, söz söylemek demektir. Bu hadis-i şerifte ölmek üzere olan bir kimsenin, yanında onun da söylemesi için, “La ilahe illallah” kelimesini söylemek tasvip edilmektedir. Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, hadis-i şerifte telkini is­tenen “la ilahe illallah” sözüyle bu cümlenin tümü olan “la ilahe illallah Mu-hammedün RasûluUah” cümlesi veya “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedeh abdühü ve rasûlüh” cümlesi kasdedilmiş ve sözü kısalt­mak için sadece “la ilahe illallah” cümlesiyle yetinilmiş olması ihtimali var­sa da, tbn Abidin’e göre mü’minlere sadece la ilahe illallah cümlesini telkin etmek yeterlidir. Kâfirlere ise bu cümlenin tamamını telkin etmek gerekir. Çünkü kafir, bu cümlenin tümünü-söylemedikçe müslüman olamaz.[148]

Metinde geçen “mevta = ölüler” sözüyle ölmek üzere olan hastalar kas-dedilmiştir. Nitekim bu babda rivayet edilmiş olan çeşitli hadis-i şeriflerle İbn Hibban’m şu rivayeti de bu gerçeği isbatlamaktadır: “Ölülerinize kelime-i tevhidi telkin ediniz. Çünkü öleceği zaman bu sözü söyleyen her müslümanı Allah cehennem ateşinden kurtarır.”

Buna göre, “ölmek üzere bulunan bir hastanın yanında sadece kelime-i şehadet okunmak suretiyle ona bu kelimeleri tekrarlaması hatırlatılmalı “fakat sen de söyle” gibi bu sözler sarfedilerek ısrar etmekten kaçınılmalıdır. Çün­kü, hasta son nefesinde en sıkıntılı anlarını yaşar. Binaenaleyh o anda, ona kelime-i tevhid okuması için ısrarda bulunmak, onun sıkıntısını iyice artıra­bileceği gibi, Allah korusun bir anda iman halinin tamamen olumsuz yönde değişmesine bile sebep olabilir. Bu bakımdan onun yanında kelime-i tevhidi veya şehadeteyni sadece okumakla yetinmek ve ısrardan kaçınmak gerekir. Bütün mezhep imamları, Ölüm döşeğinde bulunan hastalara, bu telkinin ya­pılabileceğini hükmetmişlerdir. Maliki âlimlerinin meşhur olan görüşleri de böyledir.

Şafiî âlimlerinden İmam Nevevî, Müslim Şerhinde, bu mevzuda şunları kaydetmiştir.

“Âlimler, metinde geçen telkin ediniz emrinin “Farziyyet değil nedb ifade ettiğinde ittifak etmişlerdir. Yalnız hastanın yanında sık sık şehadet getir­meyi ve bunu hastaya söyletmeye çalışmayı mekruh görmüşlerdir. Çünkü, hastanın çektiği sıkıntının şiddetinden bu ısrarlar karşısında canı sıkılıp uy­gun olmayan bir cevap vermesi mümkündür. Bu bakımdan hasta bir defa şehadet getirdi mi. Bir daha tekrarlatmaya çalışılmamalıdır. Fakat hasta şe­hadet getirdikten sonra konuşacak olursa son sözünün kelime-i tevhid ol­masını sağlamak için yanında tekrar şehadet getirilir.”

Cumhura göre, ölmek üzere olan hastalara bu telkini yapmak mendup-tur. Hadisin zahiri, bu telkinin farz olmasını gerektirdiğinden âlimlerden ba­zıları, onun farz olduğuna hükmetmişlerdir.

Aliyyü’l-Kari’nin ifadesine göre, Malikilerden bazıları bu telkinin farz olduğunu söylemişlerdir.

Definden sonraki telkine gelince, Şâfiîler metinde geçen “mevtakum = ölüleriniz” kelimesinin zahirine ve bazı sahabe ve Tabiu’nun telkin yaptığını ifade eden zayıf hadislere[149] bakarak telkinin müstehab ol­duğunu söylemişlerdir. Şâfiîlere göre, ölünün başucuna oturularak yapılan bu telkin, şu lafızlardan ibarettir.

Hanefilere göre, metinde geçen telkini ölmek üzere olan hastalara de­ğil, kabre konulan ölülere yapılır. Çünkü metinde telkinin ölmek üzere olan hastalara değil, ölülere yapılması emredilmektedir. Metinde geçen “mevtaküm = ölüleriniz” kelimesini “ölmek üzere olan hastalarınız” diye te’vil etmek için bir sebep veya karine mevcut değildir. Bu bakımdan sözkonusu kelimeye ehl-i sünnet velcemaat, hiç te’vil etmeden “ölüleriniz” manâ­sı verirler. Onu tevil edenlerse Mutezilelerdir.

Bu mevzuda İbn Abidin şunları söylüyor: “Ehl-i Sünnete göre, “ölüle­rinize la ilahe illallahı telkin edin” sözü hakikatine hamledilmiştir… Bazıla­rı telkin yapılır demişlerdir. Delilleri rivayet ettiğimiz hadistir. Bir takımları telkin yapılmayacağını, bazıları da emir edilmediği gibi, yasak da edileme­yeceğini söylemişlerdir. Birinci kavlin delilini gösterdiğine bakılırsa onu ter­cih ettiği anlaşılıyor.[150]

Maliki âlimlerinden İbnü’1-Hacc, el-Kurtubi gibi bazı ilim adamları, Ölüyü kabre koyduktan sonra, telkin yapmanın müstehab olmadığını söylemişler­dir. Zerruk ise er-Risale üzerine yazmış olduğu, şerhte İbn Urfe’nin, ölüye telkin yapmayı caiz görmediğini İzzüddin’in de bu görüşte, olduğunu ve ölüye telkinde bulunmayı bid’at saydığını, ancak ölmek üzere olan kimseler için telkini caiz gördüğünü ifade etmiştir.

Menhel yazarının açıklamasına göre, bu görüş son derece güzel ve isa­betlidir. Çünkü seleften ölüye telkinde bulunan tek bir kişiyi dahi göster­mek mümkün değildir.

Metinde geçen telkin kelimesi, ölmek üzere bulunan kimse hakkında ha­kikat, ölü hakkında ise mecaz olarak kullanılır. îbn Hibban da bu görüşte­dir. Nitekim Beyhâkî’nin Şuabü’1-İman isimli eserinde rivayet ettiği şu hadis-i şerifte bu görüşü te’yid etmektedir: “Çocuklarınıza ilk sözünüz la ilahe il­lallah olsun, ölürken de onlara la ilahe illallah sözünü telkin ediniz.”

Hanbeli âlimlerinin pek çoğu da bu görüştedir.

Büyük müctehid ve hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’e telkini sordukla­rında şu cevabı vermiştir: “Ebu’l-Muğire vefat edince, Şamlılar bunu yaptı­lar, bunlardan başka telkin yapan birisini görmedim.”

Bu mesele 3221 nolu hadisi şerifte tekrar ele alınacaktır, inşaallah.[151]

16-17. Ölünün Gözlerini Yumdurmak

3118… Ümmü Seleme’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) (hayatını kaybeden) Ebû Seleme’nin yanına gir­di (onun) gözü açık kalmıştı (Efendimiz onun) gözünü kapadı. Der­ken onun ailesinden bazı kimseler feryat etmeye başladılar. Bunun üze­rine (Hz. Peyamber):

“Kendinize hayırdan başka dua etmeyin. Çünkü melekler söy­lediklerinize dua eder” buyurdu. Sonra (ona şöyle) dua etti: “Allah -im Ebû Seleme’yi bağışla, derecesini hidayete erenler(in dereceleri) ara­sına yükselt. Arkasında kalanları için de sen ona halef ol bizi de onu da affet (ey) Alemlerin Rabbİ, onun kabrini genişlet ve orada kendisi­ne nur halket.”

Ebû Dâvud der ki: Ölünün gözlerini yumdurmak, ruhun çıkma­sından sonra olur. Ben Muhammed b., Muhammed b. en-Nu ‘man el-MakrVnin (şöyle) dedi(ğini) işittim: Ben Abid bir kimse olan Ebû Mey-sere’yi (şöyle) derken işittim. Ben Muallim (olan) Cafer’in gözlerini ölmeden önce yumdurmuştum. (Kendisi) abid bir adamdı. Onu öldü­ğü geceden kısa bir süre sonra rüyamda (bana şöyle) derken işittim: “Bana en ağır gelen şey senin ben ölmeden önce gözlerimi yumdur­man oldu.”[152]

Açıklama

Metinde geçen Şekka besarühü cümlesi, gözleri bir noktaya dikilip kaldı, anlamına gelir. Bu bakımdan bu cümledeki “besar” kelimesini “şekka” fiilinin faili olarak merfu okumak mümkün ol­duğu gibi, bu cümleye “gözünü bir noktaya dikti” manâsı vererek “besar” kelimesini mafuliyyet üzere mensub okumak da mümkündür.

Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Seleme’nin öldükten sonra, gözlerinin açık kaldığını görünce, bunun sebebini söyle açıklamıştır: “Gerçekten ruh kab/edildiği vakit göz de onu takib eder.”[153] Bu sözleriyle “ruh cesedden ayrılınca göz arkasından bakarak onu takib eder” demek istemiştir. Metin­de geçen  kelimesi Müslim’in rivâyetinde “feryad etti” şeklin­de rivayet edilmişse de, manâ itibariyle bir fark yoktur.

Hadis-i şerifte “vay helak oldum, mahvoldum” gibi cahiliyye döneminde kullanılan sözler sarfederek bağırıp çağırmaların şer olduğu açıklanmış, bu şekil şerli duaların yerine ‘allahümme ecirna fi musibetina vehlufna hayran minha veğfir lena ve razına bi Kâdake ve Kaderike’ gibi hayırlı duaların yapıl­ması tavsiye edilmiş ve ölünün yanında yapılan dualara meleklerin amin de­diği, meleklerin dualarının da müstecab olduğu açıklanmıştır.

Tîbî’ye göre, ölünün yanında feryadü figan etmek suretiyle onu rahat-, sız etmek “nefislerinizi öldürmeyiniz”[154] âyetinin yasağı içerisine girebilir,

Metinde geçen “Hidayete erenler” sözünden maksat; Allah’ın kendile­rine nimetini ihsan ettiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerdir,

“Arkasında kalanları için de sen on hayırlı halef ol”-cümlesiyle kasde-dilen manâ şudur: “Ey Allah’ım sen geride kalan çocukları ve torunları için onun halifesi ol, onların rızıklarını ve hayatlarını tekeffül et.” Ölen bir kim­senin gözlerini yumdurma mevzuunda İbn Abidin şunları kaydetmiştir: Bir kimse öldüğü zaman çenesi bağlanır ve güzelleştirmek için gözleri yumduru­lur. Gözlerini yumduran kimse; “Bismillah! ve ala milleti Rasulillahi Allahümme yessir aleyhi emrahii ve sehhil aleyhi ma’bedatii veesidhü btlikaike vecal maharaceileyhi hayran m i m m a harace anhü = Allah’ın adı ile ve Ra-sûlullah’ın dini üzere ya rabbi bunun işini kolaylaştır. Sonunu asan eyle ve sana kavuşmakla kendisini bahtiyar kıl, varacağı yeri çıktığı yerden daha ha­yırlı eyle” der.[155]

Bazı Hükümler

1. Ölen kimsenin gözlerini yumdurmak müstehabdır.

2. Ölen kimsenin yanında, onun çoluk çocuğunun dünya ve ahireti için hayırlı duada bulunmak müstehabdır.

3. Ruhlar cesedlerde bulunan latif cisimlerdir. Onların vücuttan çıkma­sıyla hayat sona erer.[156]

17-18. (Musibete Uğrayınca) İnna Lillahi Ve İnna İleyhi Raciun Demek

3119… Ümmü Seleme’den (rivayet edildiğine göre), Rasûlullah (s.a) (şöyle) buyurmuştur:

“Birinize bir musebet geldiği zaman inna lillahi ve inna ileyhi raciun. -Allahiimme indeke ahtesibii musibeti feacirini fiha ve ebdil li biha hayran minha- desin.”[157]

Açıklama

Hadis-i şerifte, başına musibet gelen bir kimsenin metindeki “Biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz. Ey Allahım (bu) mu­sibetimin ecrini senden bekliyorum. Onun karşılığında bana ecir ver. Bana bu bela karşılığında ondan daha hayırlısını “er” anlamına gelen duayı oku­ması tavsiye edilmektedir.

Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde “Ki onlara bir bela erişti­ği zaman,-biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz- derler.”[158] buyurarak mu­sibet zamanında bu duayı okumak suretiyle kendisine sığınanları övmüştür. İmam Ahmed’in rivayet ettiğine göre, Ümmü Seleme (r.a) şöyle demiş: Bir gün Ebû Seleme Rasûlullah (s.a)’ın yanından geldi ve dedi ki: “Ben Rasû-lullah’tan öyle bir söz işittim ki, bundan dolayı sevinçle doldum. Rasûlullah buyurdu ki: “Müslümanlardan herhangi bir kişiye bir musibet isabet etti­ğinde o esnada “inna lillahi ve inna ileyhi Raciun” der ve sonra, Allah im bu musibetten dolayı bana mükafat ver, bana ondan daha hayırlı bir sonuç çıkar, derse, mutlaka bu istediği kendisinin olur.” Ümmü Seleme dedi ki: Ben bunu Ebû Seleme’den sakladım Ebû Seleme vefat edince “înna üllah ve inna ileyhi raciun” dedim. Sonra Allahım musibetimden dolayı beni mü­kafatlandır ve bana ondan daha hayırlı bir sonuç çıkar, dedim. Sonra kendi kendime benim için Ebû Seleme’den daha hayırlı kim olacak? dedim, lddet sürem bitince Rasûlullah (s.a) bir deriyi tabakladığım sırada benden izin is­tedi. Ben de elimi tabaklamak için sürdüğüm şeyden yıkayarak kendisine izin verdim. Rasûlullah’a kılıfı lif olan bir minder serdim. Rasûlullah onun üze­rine oturdu ve beni kendisi için istedi. Sözünü bitirince dedim ki.

Ey Allah’ın Rasûlü, istediğin neden olmasın? Ne var ki ben çok onurlu bir kadınım, benden Allah’ın beni azablandırmasına vesile olacak bir şey duy­mandan korkarım. Ben yaşlanmış bir kadınım ve çoluk çocuk sahibiyim. Ra­sûlullah buyurdu ki;

“Söz konusu ettiğin onura gelince; Allah ilerde onu senin üzerinden alacaktır. Zikrettiğin yaşlılığa gelince, senin yaşlılığın gibi ben de yaşlandım. Bahsettiğin çoluk-çocuğa gelince, senin ailen benim ailemdir. Ümmü Sele­me der ki: Ben Rasûlullah (s.a)’a teslim oldum. Böylece Rasûlullah (s.a) be­nimle evlendi. Ümmü Seleme daha sonra dedi ki: Allah Teâlâ bana Ebü Se­leme’den daha hayırlı birisini, Rasûlullah (s.a)’ı verdi.[159]

18-19. Ölünün Üstü Örtülür

3120… Aişe’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a) vefat ettiği zaman, (üzeri) Hibera (denilen bir Yemen kumaşı) ile örtül­müştür.[160]

Açıklama

“Hibera:” Pamuktan ya da ketenden yapılmış çizgili Yemen kumaşlarına verilen bir isimdir. Çoğulu “Hiber” ve “hıberat” şekillerinde gelir. Bu kelime bazan “Sevbün hiberatün” şeklinde sıfat ola­rak bazan da “sevbü hıberatin” şeklinde isim tamlaması olarak kullanılır.

Hadis-i şerif, vefat eden kimsenin üzerini bir örtüyle örtmenin müste-hab olduğuna delalet etmektedir.

Bu mevzuda İmam Nevevî diyor ki: “Vefat eden bir kimsenin üstünün örtüleceği hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çünkü bu örtü, o kimsenin vefatı ile cesedinde meydana gelecek çirkin manzaraları ve avret mahallini gizler.’* Bizim âlimlerimize göre, sözkonusu örtünün baştarafı toplanarak cenazenin başının altına, ayak ucu da cenazenin ayaklarının altına konula­rak açılması Önlenir. Cenazenin kokmaması için de elbiseleri çıkarıldıktan sonra örtülür.[161]

19-20. Ölmek Üzere Olan Bir Kimsenin Yanında (Kur’ân) Okumak

3121… Ma’kıl b. Yesar’dan (rivayet olunduğuna göre) Peygam­ber (s.a) “ölülerinizin üzerine yasin okuyun.” buyurmuştur. Bu (lafız ravi) İbnü’l-Ala’nın lafzıdır.[162]

Açıklama

Metinde geçen “mevtâküm = ölüleriniz” kelimesinden mak-sat, ölmek üzere bulunan hastalardır.

Nitekim Hanefi âlimlerinden İbn Abidin de şöyle diyor: “Yanında ya­sin okumak menduptur. Çünkü Peygamber (s.a) “Ölülerinizin üzerine yasi­ni okuyun,” buyurmuştur. İbn Hibban bundan murad ölmek üzere bulu­nan kimsedir, demiştir.”[163]

Bu mevzuda îbn Ebû’d-Dünya ile Deylemi’nin rivayet ettikleri merfu bir hadis de şu mealdedir: “Ölmek üzere olan hiç bir hasta yoktur ki, üzeri­ne yasin okunsun da Allah onun Ölümünü kolaylaştırmasın.” Ölmek üzere olan bir kimse, ölü hükmünde olduğundan hadis-i şerifte ölmek üzere olan kimselerden ölüler diye bahsedilmiştir.

Ölmek üzere bulunan kimse kuvvetini kaybedip zayıf düşmüş ve bütün kalbiyle de Allah’a yönelmiştir. İşte böyle bir anda yasin sûresi okununca bunu işiten hastanın dini esaslara olan inancı artar ve özellikle bu sûrede an­latılan Kıyamet halleriyle ünsiyet ederek rahatlar.

Ölmek üzere olan hastalara yasin okunmasının hikmeti hakkında et-Tibî şunları söylüyor: “Bu sûrede imana davet, geçmiş milletlerin halleri, kade­rin isbatı, kulların fiillerinin Allah’a dayandığı tevhidin isbatı, şirkin reddi, kıyamet alametleri, Öldükten sonra dirilme, haşr, arasat meydanında top­lanma, hesap, ceza gibi birçok dini esaslar ve önemli meseleler vardır. İşte ölmek üzere bulunan bir hastanın başında yasin okunmasının hikmeti sûre­nin bu gibi mevzuları içerisinde toplamış olmasıdır.”

Müteahhirin âlimlerinden bazıları, mevzumuzu teşkil eden bu hadisin zahirine sarılarak, yasin sûresinin cenaze üzerine ölümden sonra ve definden önce okunabileceğini söylerken, diğer bir kısmı da îbn Adiyy’in Ebû Bekr (r.a)’den rivayet ettiği; “Kim anne ve babasının ya da bunlardan birinin kab­rini cuma günü ziyaret ederek orada yasin okursa, Allah mutlaka o kabirde yatan kimseyi bağışlar.”[164] mealindeki hadise dayanarak “Yasinin cenaze üzerine Ölümden sonra, definden önce de sonra da okunabileceğini” söyle­mişlerdir.

Hanefî âlimlerinden îbn Abidin, “Ama bizim alimlerimiz öldük­ten sonra, yıkanıncaya kadar yanında Kur’ân okumayı mekruh say­mışlardır.” cümlesini naklettikten sonra “Mümteka’mn ölünün yanında Kur’in okunabileceğini ifade eden sözü ölmezden önceye hamledilmiştir. Kal­dırılmaktan murat da ruhun kaldırılması olduğuna işarette bulunmuştur.” diyerek hasta öldükten sonra yıkanıncaya kadar yanında Kur’ân okumanın mekruh olduğunu ifade etmiştir.[165]

Yasin sûresinin fazileti hakkında, bazı hadisler varsa da bunların hepsi de sıhhatleri yönünden tenkid edilmiştir. Bunlardan bazılarının meali şöyle­dir “Herşeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi de yasindir. Her kim yasin sûresini okursa, Allah ona bu sûreyi okuması sebebiyle Kur’ân’ı on kere oku­muş kadar sevap yazar.”[166] Tirmizî, bu hadisin garip olduğunu, Süyutî de zayıf olduğunu söylemiştir. “Kim bir gecede Allah’ın rızasını dileyerek ya­sin okuyacak olursa (günahları) bağışlanır”[167] “Kim Allah’ın rızasını dile­yerek yasin okursa, geçmiş günâhları affedilir, onu ölülerinizin ya­nında da okuyunuz.[168] Kim yasini bir defa okursa, Kur’an-ı iki defa okumuş gibi olur.”[169] Bu hadislerin birisinde yasin okuyan, Kur’an-ı on defa okumuş gibi sevap alır denirken, diğer birinde iki defa okumuş gibi sevap alır denilmesi bu hadisler arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü bu sevab, okuyan kimsenin o andaki samimiyet, ihlas ve diğer ruhî hallerine ve içinde bulunulan zaman ve mekana göre değişebilir. Şevkanî “Bü­tün bu rivayetler biribirlerini takviye ettiğinden bunlarla amel etmek faydalıdır” diyor.[170]

Bazı Hükümler

Hadis, Yasin sûresinin okunmasının faziletine, Ölüm döşeğine düşen hastanın başında okunmasının, matlub olduğuna, ikinci yoruma göre, definden önce ve sonra ölünün yanında okunmasının matlub olduğuna ve gerek hasta gerek ölünün okunan Yasin sûresinden yararlandıklarına delâlet eder.

ölünün dua ve sadakadan da faydalandığı hususunda âlimlerin ittifakı vardır. Cumhura göre, kişinin yaptığı nafile ibadetin sevabını bir ölüye veya diriye vermesi caizdir. Yapılan ibadet; namaz, oruç, hac, sadaka, Kur’ân oku­mak ve başka ibadetler olabilir. İbadeti yapan kişinin sevabından hiç bir şey noksan olmaksızın ölü bundan yararlanır. İmam EbÛ Hanife ve Ahmed b. Hanbel de bununla hükmeden âlimlerdendirler.

Cumhurun delillerinden birisi, Taberanî ve Beyhakî’nin İbn Ömer (r.a)’den merfu olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir: “Sizden birisi, nafile bir sadaka vereceği zaman, sevabım baba ve annesine bağışlasın. Çünkü bu takdirde onlara sevap verilir. Kendisinin sevabîft$an bir şey eksilmez.”

Diğer bir delil: Ahmed, Müslim, Nesâî ve Ibn Mace’nin Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir:

“Bir adam Peygamber (s.a)’e: Babam öldü. Vasiyet de etmedi. Onun yerine benim sadaka vermem ona yarar mı? diye sordu. Efendimiz (s.a) “Evet” buyurdu.[171]

Allah: “Rabbim bunlar beni küçükken nasıl acıyıp yetiştirdilerse sen de bunlara öyle acı.”[172] âyetinde baba ve anneye dua etmeyi emretmiş ve “Me­lekler Rablerini hamd İle teşbih ederler. Yerdekiler içinde mağfiret ederler.[173] âyetinde meleklerin mü’minler için istiğfar ettiklerini haber vermiştir. Keza, “Arşı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar, rablerini överek teşbih eder­ler.”[174] âyeti Hamele-i Arş meleklerinin müzminlere istiğfar ettiklerini bildirir.

Bir kısmı yukarıya alınan deliller, başkasının amelinden yarar sağlana­bildiğini kesinlikle bildirirler. “Ve şüphesiz insan ancak çalıştığına erişecek­tir.”[175] âyeti yukarıdaki delillere aykırı değildir. Çünkü mü’min hayırlı bir amel işleyip sevabını bir mü’min kardeşine bağışladığı zaman, sevab bağış­lanana ulaşır. Artık bağışlanan kendisi işlemiş gibi olur. Diğer taraftan bu âyet, bir kısmı yukarıda zikredilen deliller muvacehesinde hususileşmiştir.

İkrime’den rivayet edildiğine göre, bu âyet Musa (Aleyhisselam) ve İb­rahim (Aleyhisselam)’ın kavimlerine mahsustur. Ümmet-i Muhammed ise, birbirinin amelinden yararlanır. Çünkü mezkûr deliller bunu gerektirir. Ay­rıca Buhârî ve Müslim’in İbn Abbas (r.a)’dan rivayet ettikleri bir hadiste me-alen şöyle buyuruluyor:

“Bir adam Peygamber (s.a)’e:

Kızkardeşim Hacc yapmayı adadı ve adağını yerine getirmeden öldü, dedi. Peygamber (s.a):

“Eğer kardeşinin boynunda bir borç olsaydı, sen onun yerine borcu­nu ödeyecek miydin?** diye sordu.

Adam: Evet diye cevap verdi. Efendimiz:

“O halde kardeşinin Allah Teâlâ’ya ait borcunu öde. O, ödenmeye daha layıktır” buyurdu.”[176]

Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mace*nin rivayet ettikleri şu mealdeki hadis de ayrı bir delildir:

“İnsan öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç şeyden kesilmez: Sadaka-i cariye, yararlı ilim ve ona dua eden salih bir evlat.”[177]

Bazıları; “Mezkûr delillere ters düştüğü sanılan âyetteki insan kelimesi ile kâfir kişi kastedilmiştir.” demişlerdir. Buna göre, âyetin yorumu şudur: Kâfir kişi için amelinden başka hiç bir hayır yoktur. O, işlediği hayra karşı­lık dünyada bol rızık ve sağlık gibi nimetlere kavuşturulur. Ahirette, onun için hiç bir hayır yoktur.[178]

Okunan Kur’ân’dan Ölü Yararlanır Mı?

Menhel yazarı, yukarıdaki bilgileri verdikten sonra bu hususta şöyle der: “Okunan Kur’ân’ın sevabının Ölüye ulaşması hakkında alimler arasın­da ihtilaf olmuştur:

1. Eğer ücretsiz olarak okunursa, tmam Ebû Hanife arkadaşları ve Ahmed b. Hanbel’e göre ölü yararlanır. Zeylaî, el-Kenz’in Şerhinde: “başkası­nın yerine hac yapmak hususunda Ehl-i sünnet mezhebine göre; namaz, oruç, hac, sadaka, Kur’ân okumak, zikirler gibi her türlü nafile hayırların sevabı­nın başkasına bağışlanması caizdir. Bu sevap, ölüye ulaşır ve ölü ondan ya­rarlanır,” demiştir.

Mu’tezile mezhebine göre; kişi, amelinin sevabını başkasına bağışlaya­maz. Bağişlasa bile ilgiliye ulaşmaz ve menfaat sağlamaz. Delilleri de:

âyetidir.[179] Bu âyetin delil olmadığı yukarda be-

lirtildi.

İmam Malik ve Şafiî’den meşhur rivayete göre Kur’ân okumanın seva­bı, ölüye ulaşmaz. Fakat İmam Malik ve Şafiî’nin bazı arkadaşlarının seç­tikleri kavle göre, kıraatin sevabı ölüye ulaşır. Ancak okuyucunun kıraatim bir dua ile ölüye bağışlaması gerekir. Nevevî de el-Ezkar’da: Alimler duanın ölülere yararlı olduğuna ve sevabının onlara ulaştığına icma etmişlerdir. Bunların delilleri, bu hükmü ifade eden meşhur âyetler ve meşhur hadislerdir. Bunlardan birisi:

“Ve onlardan sonra gelenler: Ey Rabbimiz! Bize ve bizden önce iman eden kardeşlerimize mağfiret eyle, derler.”[180] âyetidir. Peygamber (s.a)’in:

“Allahim, Bakiü’l-Ğarkad (mezarlığı) halkına mağfiret eyle” hadisi ile; 3201 numaralı “Allahım, bizim dirimize ve ölümüze mağfiret eyle.” mea­lindeki hadis-i şerifte bu konudaki delillerdendirler. Alimler, Kur’ân okuma sevabının başkasına ulaşması hususunda, itjtilaf etmişlerdir. Şafiî’nin meş­hur kavli ile bir cemaatın kavline göre ulaşmaz. Ahmed b. Hanbel ile alim­lerden bir cemmat ve Şafiî’nin arkadaşlarından bir cemaat ulaşır, demişler­dir. En iyisi okuyucu kıraatini bitirince Allahım, okuduğum Kur’ân’ın seva­bını falan kişiye ulaştır, şeklinde dua etmesidir.

2. Ücret karşılığında okumaya gelince, Hanefî ve Hanbeli alimlerine göre, bunda sevap yoktur. Ücret alan da veren de günah işlemiş olur.

Şafiî ve Maliki alimlerine göre, Kur’ân okumak karşılığında ücret al­mak caizdir. Bunların delili, Buhârî’nin îbn Abbas (r.a)’den rivayet ettiği Peygamber (s.a.)’in şu hadisidir: “Karşılığında ücret aldığınız şeylerin ücret almaya en liyakatli olanı Allah’ın kitabındadır”[181] mealindeki hadis-î şe­riftir.[182]

Ancak Şafiî ve Malikilerin delilim teşkil eden bu hadis-i şerif, mutlak olduğundan, Kur’ân okuma karşılığında ücret almanın caiz olmadığını sa­vunan âlimler, bu hadisteki cevazın sadece rukye (okuma ile tedavi)*ye ait olduğunu söyleyerek bu mevzudaki hadislerin arasını te’lif etmişlerdir.[183]

20-21. Musibet Geldiği Zaman Oturmak

3122… Aişe’den demiştir ki:

Zeyd b. Harise ile Ca’fer ve Abdullah öldürüldükleri zaman, Rasûlullah (s.a) mescide oturdu, üzüntü(sü) yüzünden anlaşılıyordu. Bu hadisi Amre vasıtasıyla Hz. Aişe’den nakleden Yahya b. Sfaid, rivâye-tine devam ederek Hz. Zeyd, Ca’fer ve Abdullah’ın ölümü ile ilgili olayı anlattı.[184]

Açıklama

Hz. Zeyd ile Ca’fer ve Abdullah b. Revaha (r.a) hazretlerinin ölümüne ve Fahr-i Kâinat Efendimizin son derece üzülmesine sebep olan hadise Mute muharebesidir.

Bilindiği gibi Mute; Şam sınırlarında Belka köylerinden bir köy, Şam meşreflerinden (yaylalarından) bir yayla olup kılıçların en iyisi orada yapılır ve orada yapılan kılıca da oraya izafetle meşarif yapısı kılıç denir.[185] Mute Belka yakınındadır. Beytü’l-Makdis’e (Kudüs’e) iki merhaleliktir.

Mute, Kudüs’ün güneyinde bir yer ismidir. Bizanslılarla müslümanların yaptığı ilk harp burada olmuştur.

Hz. Peygamber, hükümdarları İslama davet ettiği sırada, Busra emiri Şurahbile’de ashabtan Hars b. Umeyr’i elçi olarak göndermişti. Fakat Şu-rahbil bütün insanî ve diplomatik kaideleri bir tarafa bırakarak Hars’ı şehit ettirdi.

Hicretin sekizinci yılı idi. (Miladi 629) Bu saldırıya çok üzülen Hz. Pey­gamber hemen üç bin kişilik bir ordu hazırlayarak kumandanlığına Zeyd b. Harise’yi getirdi. Sonra: “Savaşta şayet Zeyd şehid olursa kumandayı Ca­fer alsın, Cafer de şehid düşerse, orduya Abdullah b. Revaha kumanda etsin” buyurdu. Sonra orduyu geçirmek için Medine’nin dışındaki Seniyyetu’lveda tepesine kadar gitti.[186]

Abdullah B. Revaha’nın Ağlaması:

Abdullah b. Revaha, yanındaki kumandan arkadaşları ile birlikte vedalaştıklan sırada ağladı.

Ona “Ey Revaha’nın oğlu. Ne için ağlıyorsun?” diye sordular. Abdul­lah b. Revaha “Vallahi ben ne dünya sevgisinden ne de sizleri özleyeceğim­den ağlıyor değilimdir.

Fakat ben yüce Allah’ın kitabından, “İçinizden cehenneme uğramaya­cak yoktur. Bu Rabbınin yapmayı üzerine vacip ve gerekli kıldığı bir gerçek­tir.”[187] âyetine okurken Rasülullah (s.a)’dan işitmişimdir.

Cehenneme uğradıktan sonra oradan nasıl geri döneceğimi bilmiyorum ve bunun için ağlıyorum” dedi.

Müslümanlar, “Allah sizin yardımcınız olsun. Sizleri her tehlikeden ko­rusun. Sağ salim bize geri çevirsin.” dediler.

Abdullah b. Revaha ise onlara:

“Fakat ben Rahman olan Allah’dan yarhğanarak kanları fışkırtıp kö­pürten bir kılıç darbesiyle, yahut ciğer ve barsakları kasıp kavuran bir kargı saplamasıyla şehid olmak isterim ki, kabrime uğrayanlar (Allah bu savaşçı­ya doğru yolu göstermiş o da doğru yolu bulmuştur) desinler.” mealli beyit­leri okudu.[188]

Üç bin kişilik İslâm ordusu, karşılarında yüz bin kişilik bir düşman kuv­veti buldu. Bizans İmparatoru Heraklius, ayrıca yüz bin kişilik bir kuvveti daha yedekte tutarak ŞurahbiPin yardımına koşmuştu. İlk hücumda İslâm kumandanı Zeyd şehid oldu. Onun ardından Hz. Peygamberin yeğeni Ca’-fer ve ensardan Abdullah b. Revaha başkumandanlığı alıp biribirleri ardın­ca şehid düştüler. Müslümanlar ümitsizliğe kapılmadan derhal Allanın kılıcı Halid b. Velid’i kumandan tayin ettiler. Halid dağılan kuvvetleri topladı. Askerlerin yerlerini değiştirerek tekrar hücuma geçti. Düşmana kayıp ver­dirdi ve hemen düzenli bir şekilde geri çekilerek Medine’ye döndü. Düşman İslâm ordusunu takip edemedi.

Hz. Peygamber Medine Mescidinde, zaman ve mesafe mefhumunu aşa­rak harbin safhalarını ve kumandanlarının şehid oluşlarını gözlerinden yaş­lar akarak anlatmıştı. Diğer taraftan Hz. Peygamber orduya deniz yoluyla takviye birlikler de göndermişti.[189]

Bazı Hükümler

1. Bir musibet gelince mescide gidip orada oturmak caizdir.

2. Başına musibet gelen bir kimse peygamber (s.a)’e uyup feryad-u fi­gan etmekten, saçını başım yolmaktan üstünü başını yırtmaktan kaçınmalıdır.[190]

21-22. Yakını Ölen Bir Kimseyi Teselli Vermek İçin Ziyaret Etmek (Ta’ziye)

3123… Abdullah b. Amr b. el-As’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a)’le bir ölüyü kabre koymuştuk. (Bu işi) bitirince Rasûlullah (s.a) (oradan) ayrıldı. Kendisiyle birlikte biz de ayrıldık. Bir kapının karşısına varınca (orada) durdu. Bir de baktık ki karşısın­da bir kadın var. O kadını tanıdığını zannettim. (Oysa tanıyamamış ancak) kadın (kendisine doğru) yürüyünce bir de baktı ki Fatıma (aleyhisselam) imiş. Ona

“Ey Fatıma, seni evinden çıkaran (sebep) nedir?” diye sordu. Oda

“Ey Allah’ın Rasûlü şu ev halkına geldim, onlara Ölüleri için rahmet okudum.” Yahut da “sabır tavsiye ettim” cevabını verdi. Bu­nun üzerine Rasûlullah (s.a):

“Herhalde onlarla birlikte kabristana da gittin” buyurdu. (Hz. Fatıma da)

“Allah korusun, gerçekten ben seni, bu mevzudaki söyledikle­rini söylerken dinle(miş)tim” dedi (Hz. Peygamber de):

“Eğer sen onlarla birlikte oraya gitmiş olsaydın” buyurdu ve bu mevzuda (çok) şiddetli tehdidde bulundu. (Ravi Mufaddal) dedi ki:

Ben Rabia’ya (metinde geçen) “Elkiidâ”yı sordum da zannedersem “kabirler” diye cevap verdi.[191]

Açıklama

Metinde geçen “O kadını tanıdığını zannettim” anlamına gelen cümle Nesâî’nin nüshalarında üç şekilde bulunmaktadır.

1. Kadın, Rasûlullah’ın kendisini tanıyamadı­ğını zannetti, şeklinde

2. Rasûlullah’ın o kadını tanıyamadığı zanne­diliyordu.

3. Biz, Rasûlullah’ın o kadını tanıyamadığını zannediyorduk.

Her ne kadar Rasûl-ü Zişan Efendimizin kadınların kabir ziyareti hak­kındaki şiddetli tehditlerinin nasıl olduğu metinde açıklanmışsa da, Nesâî’­nin rivayetinde bu tehdit şu manaya gelen lafızlarla açıklanmıştır: “Eğer on­larla beraber kabristana gitseydin babanın dedesinden önce cenneti göremez­din.”

Bu mevzuda İmam Nesâî Süneninde şu görüşlere yer veriyor:

Bu hadiste kadınların cenaze ile beraber kabristana gitmeleri meselesi mevzubahis ediliyor. Kadınları cenaze ile mezarlığa gitmekten nehyeden da­ha başka hadisler de vardır. Fakat sahih isnadlara dayanmadığı iddia edil­miştir. Âlimlerin bu husustaki görüşleri de farklıdır. Bu hususta en kuvvetli ictihad tenzihen mekruh olduğudur. Bazıları Rasûlullah (s.a)’tn son sözleri­nin “bir daha cennet yüzü göremezsin” manasına geldiği kanaatindedirler. Fakat bu doğru değildir. Bir kadının, cenaze ile beraber kabristana gitmesi, ebediyyen cehennemde kalmayı mucib küfür olamaz. Rasûlullah (s.a)’ın “Eğer onlarla beraber kabristana gitseydin, babanın dedesinden önce cennet yüzü göremezdin.” buyurması, bu fiilin sahibinin azab görmesine sebep olacak büyük günahlardan olduğunu gösterir. Ehl-i sünnet âlimleri, Rasûlullah’ın günahı kebair işleyenler hakkında “Onlar cennete giremezler.” Hadisini hiç azab görmeden ilk önce cennete girenlerle beraber giremezler diye te’vü edi­yorlar. Yukarıdaki hadisde de bu kastedilerek “Cennete ilk girenlerle bera­ber cenneti göremezdin. Daha önce işlediğin bu günah sebebiyle azab olu­nurdun.” buyuruluyor. Hadisteki babanın dedesi kelimesi ile Abdülmutta-lib kasdedilİyor.

Abdülmuttalib ise, ehl-i fetrettendir. Fukaha nezdinde Fetret; Hz. isa ile Hz. Muhammed (s.a) arasında geçen zamandır. Fetret döneminde yaşa­yanların durumu muhteliftir. Şöyle ki, bir kısmı ne müşrik ne de muvahhit olmayıp, kendisi için bir şeriat ve din icad etmeyenlerdir. Bunların ehl-i din ve İslâm oldukları kabul olunur. Üçüncü grub ise şirki kabul edenlerdir. Rasûiullah (s.a)’m ecdadına gelince, onlardan hiç biri müşrik değildir. Zira Rasûiullah (s.a) “Ben mütemadiyen teiniz babaların sulbünden, temiz anaların rahmine nakloluna geldim.” buyuruyor. Kur’ân’da ise “Şüphesiz ki müşrikler necistir.”[192] buyurulduğuna göre ecdad-ı nebi müşrik değildir.[193]

Bazı Hükümler

1. Cenazeyi kabre kadar uğurlayıp, defnedilinceye kadar başında bulunmak müstehabdır

2. Bir kadının, başsağlığı dilemek için komşularına veya eşe-dosta git­mesi caizdir.

3. Kadının cenazeyi kabre kadar takibetmesi caiz değildir.

4. Ölünün yakınlarına başsağlığı dilemek müstehabtır.

Esasen ta’ziye: Sözlükte “sabrettirmek, sabra teşvik etmek” demektir. Yakınını kaybetmek gibi bir musibete uğrayan kimseye sabretmesini, Allah’ın sabrına karşı ecir vereceğini, hepimizin Allah’a ait olduğumuzu ve tekrar ona döneceğimizi söylemekle, bu vazife yerine getirilmiş olur. Taziye memleke­timizde “Başınız sağolsun, Allah geride kalanlara ömür versin. Allah ecir, sabır versin” gibi sözlerle yapılır.

Aynı şehirde bulunanlar için, ta’ziye müddeti üçgündür. Üç günden zi­yade ta’ziye yapılamaz. Çünkü bu acının tazelenmesine sebep olur. Ancak başka yerde bulunanlar üç gün tahdidine tabi değillerdir.[194]

Başsağlığı dilemenin fazileti hakkında pek çok hadis-i şerif vardır. Bun­lardan bazılarının meali şöyledir: “Bir musibetten dolayı din kardeşine ta’-ziyette bulunan bir kimseye, yüce Allah, kıyamet gününde mutlaka keramet elbiselerinden bir elbise giydirecektir.”[195] “Başına musibet gelen kimseye ta­ziyene bulunana musibete uğrayan kimsenin sevabı kadar sevab vardır.”[196]

Rasûl-ü Zişan Efendimiz, ta’ziye için belli bir sınır koymamıştır. Bu hu­susta kendisinden nakledilen çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan bazılarının meali şöyledir: “Peygamber (s.a)’in yanında idik. Bir ara kızlarından birisi haber göndererek Rasûiullah (s.a)’ı çağırdı ve kendisinin bir çocuğunun ya­hut bir oğlunun vefat etmek üzere olduğunu ona haber verdi. Bunun üzeri­ne Peygamber (s.a) gönderilen zata:

“Dön de ona haber ver ki; Allah’ın aldığı da verdiği de kendisinindir. O’nun n ezdin de herşeyin belli bir eceli vardır. O’na söyle de sabretsin ve se­vap umsun.” buyurdular. Müteakiben elçi, Rasûlü Ekrem’in kızının yanına gitti geldi ve “O yemin etti. Mutlaka yanma gelmeliymişsin” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a) kalktı, onunla beraber Sa’d b. Ubade ile Muaz b. Cebel de kalktılar. Ben de yanlarına takıldım, çocuğu peygamber (s.a)’e arz ettiler. Can çekişiyordu. Sanki canı eski bir tulum içindeydi. (Bunu görün­ce) Rasûlullah (s.a)’ın gözlerinden yaşlar boşandı. Said kendisine:

Bu ne ya Rasûlullah? dedi. Rasûlullah (s.a) de:

“Bu bir rahmettir. Allah onu kullarının kalplerine tevdi buyurmuş­tur. Allah ancak merhametli olan kullarına rahmet eyler/’ buyurdu.[197]

“Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle. Allah’ın Rasûl-ü Muhammed’-den Muaz b. Cebel’e; Allah’ın selamı üzerine olsun. Kendisinden başka mabud-i hakiki bulunmayan Allah’a hamdolsun. Gelelim mevzuya (oğlunu kaybettiğinden dolayı) Allah, sana büyük ecir versin, sabır ilham etsin. Sa­na da bize de şükür nasibetsin. Muhakkak ki mallarımız da canlarımız da aile ve çocuklarımız da Aziz ve Celil olan Allah’ın bize ihsan ettiği nimetle­rinden ve muayyen bir müddete kadar elimizde kalacak olan emanetlerin-dendir. Bize bu nimetleri verdikten sonra üzerimize şükrü ve bizi bunlarla denediği zamanda sabretmeyi farz kılmıştır. İşte oğlun da Allah’ın seni ken­disiyle mutlu kıldığı bu emanetlerden biri idi. Şimdi karşılığında bol ecir, mağfiret, rahmet ve hidayet vermek üzere onu senden aldı. Eğer bu ecire eriş­mek istiyorsan sabret. Yoksa arkasından ağlayıp sızlayarak sabırsızlık gös­termen ecrini yok eder de sonunda pişman olursun. Şunu iyi bil ki sabrı ter-kederek Feryadü figan etmek hiç bir şeyi geri getirmez. Hiçbir üzüntüyü gi­deremez. Başımıza gelecek olan gelecektir. Vesselam.”[198] Rasûlullah (s.a) bir adama ta’ziye için ziyaret etti de, Allah sana merhamet etsin ve ecir ih­san etsin, dedi.”[199]

Rasûlullah (s.a) vefat edince, melekler geldiler. Sahabiler bu melekle­rin seslerini işitiyorlar, fakat kendilerini göremiyorlardı. Melekler -esselamü aleyküm, Allah katında her musibet için bir sabır ve kaybedilen her şeyin yerini dolduracak bir bedel vardır. Allah’a güveniniz ve ondan ümit kesme­yiniz. Gerçek, mahrum sevabdan mahrum kalan kişidir. Selam ve Allah’ın rahmeti sizin üzerinize olsun, diyerek başsağlığı dilediler.[200]

Enes (r.a) dedi ki: Rasûlullah (s.a)’m ruhu kabzedilince ashab-ı kiram etrafında toplanıp ağlaşmaya başladılar.

Bu sırada kırmızı vebeyaza çalan sarı sakallı iri ve güzel yüzlü bir adam gelip, ashabın omuzlarına basarak yürüdü ve ağlamaya başladı. Sonra onla­ra dönerek şöyle dedi: “Allah katında her musibet için bir teselli.ve kaybedilen herşey için onun yerini tutacak bir karşılık vardır. Binaenaleyh, bütün kalbinizle O’na dönünüz. O’na rağbet ediniz. Başımıza gelen her belada Al­lah’ın nazarı üstünüzdedir. Siz de gözünüzü O’ndan ayırmayınız. Musibete uğrayan kişi (Allah’ın yardımından mahrum kaldığı için) ıslah olmayan ve Allah’dan uzaklaşan kişidir, dedi. Bunun üzerine ashabın bir kısmı diğerle­rine -bu adamı tanıyor musunuz?- diye sordular. Hz. Ebû Bekir ile Ali de “Evet bu Rasûlullah (s.a)’in kardeşi Hızırdır” diye cevap verdiler.[201]

Başsağlığı Dileme (Taziye)’nin Müddeti

1. Malikilerle Hanefîlere ve İmam Ahmed (r.a)’le Şafiî âlimlerinin cum­huruna göre, ta’ziyenin süresi, definden önce başlar definden sonra üç gün devam eder. Binaenaleyh, ta’ziyenin bu süre içerisinde yapılması müstehab-dır. Bu süre dolduktan sonra taziyede bulunmak ise mekruhtur. Çünkü ta­ziyeden maksat cenazenin yakınlarını teselli edip kalplerini rahatlatmaktır. Definden üç gün sonra yapılan taziyeler ise, onların yaralarını deşip dertle­rini tazelemeden başka bir işe yaramayacağı cihetle taziyenin gayesine aykı­rıdır. Nitekim Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve Rasûlüne iman eden, bir kadının üç günden fazla yas tutması caiz değildir. Ancak kocası için dört ay on gün yas tutabilir.[202] Ancak ölüm vukubulduğu sırada başka yerde bulunanlar, üç gün tahdidine tabi değillerdir.[203] Bu durumda olan kim­seler için, bu süre onların gelmesine kadar devam eder. Taberi, onlar için bu süre bulundukları yerden gelmelerinden sonra üç gün daha devam eder, demiştir. Ölümün vukubulduğu sırada hasta olduğu için taziyede bulunama­yan ve vefat haberini sonradan işitenler de bu hükme girerler. Şâfiîlerden bazılarına göre de, taziye için belli bir süre yoktur. İmam Nevevî’nin Şerhu’l-Mühezzeb’ deki açıklamasına göre, İmamü’l-Haremeyn de taziye için belli bir süre olmadığını, taziyeden maksat, sabır tavsiye etmek olduğuna göre, bunun hayat boyu yapılabileceğini söylemiş, Ebu’l Abbas da kesinlikle bu görüşü benimsemiştir.[204]

Yakını Ölen Bir Kimsenin Gidip Mescitte Oturması

Yakını ölen bir kimsenin, taziyet için gelen ziyaretçileri kabul etmek mak­sadıyla, mescidde veya bir evde beklemeleri mevzuunda âlimler ihtilaf etmiş­lerdir.

Hanbeli âlimleri ile Şafiî âlimleri kadınların ya da erkeklerin bu mak­satla evlerde veya mescidlerde toplanıp ziyaretçi beklemeleri mekruhtur. Bi­lakis onlar, cenazenin defninden sonra işlerini görmek üzere gitmeleri gere­ken yerlere giderler. Bu arada karşılarından gelen kimselerin taziyelerini ka­bul ederler. Âlimler Rasul-ü Ekrem’in Hz. Zeyd ile Ca’fer ve Abdullah (r.a)’in ölüm haberini alınca, mescide gidip oturduğunu ifade eden ve mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisi hakkında da, “Bu hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ek-remin ziyaretçilerinin taziyesini kabul etmek üzere mescide gittiğine dair bir ifade yoktur. Hz. Peygamber oraya tamamen ayrı bir maksatla gitmiştir.” derler.

Nitekim İmam Şafiî, el-Umm isimli eserinde şöyle diyor: “Ben taziye için özel toplantı yerlerinin tahsis edilmesini mekruh görüyorum, isterse orada feryad-ü figan bulunmasın. Çünkü bu gibi toplantılar üzüntüleri yeniler ve cenaze sahiplerine külfet getirir.”

Hanbeli âlimlerinden Abdullah b. Kudame’nin el-Muğni isimli eserin­deki açıklamasına göre, Ebû’l-Hattab taziyeleri kabul için, belli bir yerde toplanmayı mekruh gördüğü gibi, İbn Akil de ruh çıktığı andan itibaren, taziye için bir yerde toplanmanın mekruh olduğunu söylemiştir.

Hanefi âlimlerine göre, cenaze defnedildikten sonra, erkeklerin taziye için gelen ziyaretçileri kabul etmek maksadıyla, üç gün süre ile mescidin dı­şında bir yerde toplanmaları caizdir. Hafız Zeylâî’nin Kenz Şerhinde açıkla­dığı gibi, ancak Hanefi âlimlerine göre, bu toplantıların caiz olabilmesi için neşe ve sevinç günlerine mahsus olan evleri güzel sergilerle ve yemek sofra-larıyla donatmak gibi hareketlerden kaçınmak gerekir.

İbn Abidin, (r.a) Hanefi mezhebinin bu mevzudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:

“Musibet zamanında, erkeklerin üç gün oturmasına izin verilmiştir. Kadınlar katiyyen oturmazlar. Mescidde oturmak ise, mekruhtur… Ancak İmdatta beyan olunduğuna göre, müteahhirin âlimlerimizden birçokları, ce­naze sahiplerinin evinde toplanmak mekruhtur. Onun dahi evinde oturarak taziye için gelenleri beklemesi mekruhtur. Bilakis iş bitip, halk cenazeyi de­finden döndükten sonra, dağılmahdırlar. Herkes işine gitmeli, ev sahibi de kendi işine bakmalıdır, demişlerdi.”[205] Bu mevzuda, Menhel yazarı Muham-med Mahmut el-Hattab şöyle diyor: “Bu meseledeki ihtilaflar, içerisinde mün-kerat bulunmayan taziye meclisleri hakkındadır. İçerisinde münkerat bulu­nan taziye meclislerinin caiz olmadığında ise ittifak vardır. Zâmammızdaki taziye meclisleri münkerattan hali değildir. Günümüzdeki taziye meclislerinde görülen münkerattan bazıları şunlardır:

Taziye için cenaze evinde toplanıldığı zaman, genellikle belli bir ücret karşılığında Kur’ân-ı Kerim okutulmaktadır.

Bazan şehirlerde, bu meclislerde izdiham çok fazla olduğundan halk dı­şarıya taşmakta, yolları işgal etmekte ve seyr-ü seferi aksatmaktadır.

Çoğu zaman da ölünün ruhuna Kur’ân-ı Kerim okunurken mecliste bu­lunanların bir kısmı gürültü etmekte, ya da çay, kahve, sigara içmekle meş­gul olup Kur’ân-ı Kerim’e saygısızlık yapmaktadır. Meclise sonradan gelen kimselerin mecliste bulunanları gayri tslâmi sözlerle selamlamaları da bu münkerat arasında görülen hususlardandır. Bilindiği gibi bunların hepsi münke-rattandır. Resûlu Zişan Efendimizin ve ashabının yoluna aykırıdır. Özellik­le Kur’ân-ı Kerim’in pislikten hali olmayan yollarda okunması ve sigara içil­mesi bu münkeratın en başta gelenlerindendir. Melaikeyi kiram ve akl-ı se­lim sahibi her insan bunlardan rahatsız olur. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’inde “Kur’fln okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size rahmet edilsin.”[206] “Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri(nin) üzerinde ki­litler mi var?”[207] buyurarak, rahmet ve ihsanının her tarafı sarması için Kur’ân-ı Kerim’in edeb ve huşu ile okunup dinlenmesi ve tefekkür edilmesi gerektiğini, açıkça bildirmiştir. Tevrat’ta şu manaya gelen hikmetli ve ibret­li bir ibare mevcuttur: “Ey kulum sen benden hiç haya etmez misin ki, sen yolda giderken eline arkadaşından bir mektup geçecek olsa, onu daha dik­katli okuyup en iyi bir şekilde anlayabilmek için bir tara/a çekilir bütün dik­katinle harf harf gözden geçirirsin. Oysa bu kitap benim kitabımdır. Ben onu sana dikkatlice gözden geçirmen için indirdim. Orada maksadımı ay­rıntılı bir şekilde açıkladım, enine boyuna iyice düşünüp anlayasın diye. Ba­zı sözleri kaç defa tekrarladım. Halbuki sen ondan yüz çeviriyorsun ve ona arkadaşından gelen bir mektup kadar bile değer vermiyorsun. Ey kulum, bir arkadaşın senin yanına geldiği zaman yüzünle tamamen ona dönüyorsun, kulağını ona verip kalbini ona çeviriyorsun. Eğer bu sırada bir başkası ko­nuşup seni meşgul etmek istese, hemen ona engel olup arkadaşını dinlemeye devam ediyorsun.

Oysa şimdi sana ben konuşuyorum, sense benden yüz çeviriyorsun, kal­bini ve gönlünü başka tarafa veriyorsun. Beni arkadaşından daha önemsiz mi görüyorsun?”

Taziye meclislerinde işlenen münkeratın en önemlilerinden biri de, si­gara içmektir. Kur’ân okunurken sigara içmenin kesinlikle haram olması bir yana, aslında bu meclislerin dışında bile olsa sigara içmek başlı başına bir günahtır. Çünkü doktorlann verdikleri bilgiye göre, sigara sağlığa zararlıdır. Sağlığa zararlı olan bir maddeyi almanın haramlığında ise âlimler itti­fak etmiştir. Ayrıca sigara içildiği zaman içmeyen kimselere zarar verir. Özel­likle namaz kılınan yerlerde bu durum ayrı bir önem kazanır. Çünkü melek­ler sigaradan rahatsız olurlar. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: ”Soğan ya da sarımsak yiyen bir kimse bizden ve bizim meclisimizden uzak dursun. Evinde otursun.”[208] Şurası muhakkak ki sigaranın kokusu soğan ve sarımsağın kokusundan hiç de aşağı değildir.

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor: “Gerçekten insanın ra­hatsız olduğu şeyden melekler de rahatsız olurlar.”[209] Taberanî’nin el-Mu’cemu’l-Evsat isimli eserinde Hz. Enes’den, hasen bir senetle, rivayet et­tiği merfu bir hadiste de “Kim bir müslümana eziyet ederse, bana eziyet et­miş olur. Bana eziyet edense Allah’a eziyet etmiş olur.” buyurulmaktadır.

Ayrıca sigara içmekte büyük bir israf vardır. İsrafın haramlığı ise, ak-len ve dinen sabittir. Bu bakımdan fıkıh âlimlerinin ileri gelenlerinden pek çoğu, sigaranın haram olduğuna fetva vermişlerdir. Nitekim Maliki âlimle­rinden eş-Şeyh Mustafa el-Bülaki’ye “Bizim evimize bir fıkıh alimi geldi ve orada Kur’ân okuyan ve sigara içen bir toplulukla karşılaştı. Onları Kur’ân okurken sigara içmekten men etti. Onlar da onun bu sözlerine uyup tevbe ettiler ve bir daha bu işi yapmayacaklarına dair yemin ettiler. Kısa bir süre sonra Maliki âlimlerinden olduğunu iddia eden başka bir adam geldi ve bi­raz önceki sigara içmeyi yasaklayan kişiye atıp savurdu, öfkelendi onu ya­lanladı ve oradakilerin hepsine sigara içirtti. Bunların hangisi haklıdır? diye bir soru soruldu. O da şu cevabı verdi:

“Sigara mevzuunda eski ilim adamlarımızdan bir söz nakledilmiş de­ğildir. Çünkü onların devrinde sigara yoktu. Sigaranın Mısır’da ortaya çık­ması âlimlerden el-Lekkani ve el-Echuri’nin hayatta bulundukları zamana rastlar. Bu iki alimden elrLekkani sigaranın haramlığına fetva vermiş ve bu fetvayı eş-Şeyh Salim es-Senhurî*ye nisbet etmiştir. Ayrıca sigaranın haram olduğuna dair bir de kitap yazmıştır. el-Haraşî de bu mevzuda ona tabi ol­muştur. Diğer bir cemaatte sigaranın israfa sebep olduğundan hareket ede­rek yine onun haram olduğuna hükmetmişlerdir.

Sigaranın Mısır’da ortaya çıktığı sıralarda hayatta olan diğer alim el-Echuri ise, onun haram olmadığına fetva vermiş ve bu hususta bir de kitap yazmış, bu kitapta sigaranın haram olduğunu söyleyen kimselerin sözlerini reddetmiştir. Sigara mübtelası olanların bir kısmı da, bu görüşü benimse­mişlerdir. Fakat şurası bir gerçektir ki, sigaranın haramlığım ifade eden de­liller daha kuvvetlidir. Helal olduğuna dair söylenen sözlerin ise, hiçbir delil ve dayanağı yoktur.

Bu mevzudaki bütün bu münakaşalar, mecsitler ve meclisler dışında içilen sigaralar hakkındadır. Müslümanların toplandığı meclislerde ya da mescit­lerde içilen sigaraların haramlığında ise, hiçbir ihtilaf yoktur. Bilakis bura­larda sigara içmenin haram olduğunda âlimler ittifak etmişlerdir. Çünkü si­gara da (özellikle içmeyenleri rahatsız eden) çirkin bir koku vardır, el-Mecmu isimli eserin Cuma bölümünde kendisinde çirkin koku bulunan bir şeyi mes-cid veya meclislerde içmenin haram olduğu ifade edilmektedir. Bu yasak Kur’-ân okunan meclislerde daha da önem kazanır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim oku­nurken sigara içmek, Allah’ın kitabına saygısızlıktan başka bir şey değildir. Bu gerçeği kabul etmeyen kimselerin, kabü-i hitab olmayan inatçı ve katı kalpli kimseler olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh sizin evinize gelip de Kur’ân meclisinde sigara içmenin haram olduğuna fetva veren kimse, bu fet­vasında isabet etmiştir. Allah onu cennetle mükâfatlandırsın. Onu yalanla­yan diğer adamsa, bizzat kendisi yalancıdır. Eğer bu adam unutkanlığı veya yanılması sebebiyle mazur sayılabilecek bir durumu yoksa, yani bunu bile bile yapmışsa sapıktır. Başkalarını hak yoldan saptırıcıdır. Dini meseleleri bu şekilde hafife almaktan Allah’a sığınırız. Allah en iyisini bilendir.”

Allame el-Acebi el-Halebi el-Hanefi, Tenvirü’l-Ebsar şerhi *ed-Durrul-Muhtar şerhinde “el-etime” bölümünde ed-Durrul-Muhtar, müellifinin si­garanın haram olduğuna dair sözlerini naklettikten sonra, şöyle diyor: “Biz sigaranın haram olduğunu şimdiye kadar bir misli görülmemiş özel bir risa­lemizde kitap, sünnet, icma ve kıyasın ışığında açıkladık. Orada aksini sa­vunan kimselerin sözlerini kesin delillerle reddettik.” Bu risaleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: “Günümüzde sigara Allah’ın korunduğu kimsele­rin dışında herkesi sarmıştır. Halbuki sigara içmek, diğer dinlerde bile bid’-at ve münker bir fiil sayılmaktadır. İmam el-Hafni şeyhlerinin birinden Kur’ân-ı Kerim meclisinde sigara içen bir kimsenin suihatime ile gitmesin­den korkulacağını nakletmiştir. Gerçekte günümüzde tütün biri sigara, di­ğeri de pipo şeklinde olmak üzere, iki şekilde içilmektedir. Her iki şekliyle de, tütün muhakkik ilim adamlarının tahkikince sıhhat’e zararlı bir madde­dir. İrfan sahiplerine göre, sıhhata zararlı bir maddenin haramlığında şüphe yoktur. Allame şeyh el-Haskafi ed-Durru’1-Muhtar isimli eserinin “el-etime” bölümünde, Şam’da 1015 senesinde ortaya çıkan tütünün içilmesinin haram olduğunu ve İmam Ahmed’in Sahih senedle Hz. Ümmü Seleme’den naklet­tiği Rasûlullah (s.a): “Her sarhoşluk veren ya da zayıflık ve vücuda kırgınlık getiren herşeyi yasaklamıştır.”[210] anlamın­daki hadisin buna delalet ettiğini söylemiştir.

Şeyh el-Haskafi’nin bildirdiğine göre, Şeyh En-Necm, sigaranın bir veya iki defa içilmesi büyük günahlardan sayılmasa bile, bunu devamlı ve ıs­rarla içmenin büyük günah sayılması gerektiğini, çünkü küçük günahların ısrarlı ve devamlı işlenmeleri halinde büyük günaha dönüşeceklerini, bir gü­nahı üç defa yapmanın ısrar olduğunu, ayrıca ululemr nehyettiği için de si­garanın haram sayılması gerektiğini ifade etmiştir.

Allame Tahtâvi’de ed-Durrul Muhtar’ın haşiyesinde: “Bu mevzuda Ha­ne filerle Şafiîlerin aynı görüşü paylaştıklarını, ululemr (Halife) tarafın­dan yasaklandığı için, sigaranın haram olduğunu ve bu hükmün muteber fıkıh kitaplarının pek çoğunda yazılı olduğunu” açıklamıştır.

Gerçekten sigaranın sıhhate zararlı olduğunu pek çok doktor, haram olduğunu da pek çok fıkıh alimi haber vermiştir.

Şayet bazılarının ic$ia ettiği gibi, sigaranın haram olmayıp mekruh ol­duğu kabul edilse bile, mekruhtan kaçınmayanların cahillerden ve dini me­selelerde gevşeklik gösterenlerden başkaları olmadığını unutmamak gerekir. Akıllı kişiye gereken, dini meselelerde ihtiyatlı hareket etmektir. Çünkü mek­ruhu işlemek insanı haram işlemeye götürür bu sebeple Rasûl-ü Zişan Efen­dimiz “… Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüpheli şeylerin içine girecek olursa, bir koru etrafında hayvanlarını otla­tan bir çobanın hayvanlarını orada otlatacağı zamanın yakın olduğu gibi o kimsenin de harama düşeceği gün yakındır.”[211] buyurmuştur.

Rasul-ü Zişan Efendimiz diğer bir hadisi şeriflerinde de “Size neyi nehyetmişsem ondan (kesinlikle) kaçınınız. (Fakat) size neyi emretmişsem onu gücünüz yettiği kadar yapınız.”[212] buyurmuştur. Bu hadis-i şeriften anlaşı­lıyor ki, yasaklanan bir şeyden ne pahasına olursa olsun, derhal ve kesinlik­le kaçınmak icabetmektedir. Emrin kapsamı içerisine hem farz, hem vacib hem de mendup girdiği gibi, nehyin kapsamı içerisine de hem haram hem mekruh girer. Bu bakımdan mendupları emrin mekruhları da nehyin dışın­da imiş gibi düşünmek son derece yanlıştır. Şurasını da unutmamak lazım­dır ki küçük günahları hafife almak, büyük günahları işlemek kadar tehlikelidir. Çünkü bu durumda olan kimselerin bu hallerinden kurtulmala­rı pek az görülmüştür. Böyle kimseler işlemiş olduğu günahı basit görmek­tedir. Nitekim İslâm âlimleri “istiğfar ile büyük günahlardan eser kalmaz. Hepsi affolur. Fakat İsrar ile de küçük günah diye birşey kalmaz. Hepsi bü­yük günah olur” buyurmuşlardır. Kurtuluş yolunda ilerlemek isteyen bir kim­seye yaraşan, şehvani arzulardan ve şüpheli işlerden tamamen uzaklaşıp ve daha önce yaptığı bu gibi fiillerden dolayı da tevbe ve istiğfar etmektir.

İmam Şar’anî (r.a)de el-Minenü’1-Kübra isimli eserinde bu mevzuda şöy le diyor: “İhtiyatlı olmak, mekruhlardan haramdan sakınır gibi sakınmayı, sünnetlere de farzlar gibi sarılmayı gerektirir. Çünkü Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı saygının gereği budur. Allah’ın rahmeti üzerine olsun şey­him. Aliyyül Havass hazretlerini şöyle derken işitmiştim: Kulun Allah’a karşı marifeti arttıkça Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı titizliği de artar. Allah’dan uzaklaştıkça da Allah’ın emirlerine ve yasaklarına karşı ilgisi azalır ve zayıflar. Timurtaşî’nin eseri olan Tenvirü’I-Ebsar isimli meşhur Hanefî fıkıh kitabında açıklandığı üzere îmam Muhammed’e göre, “Her mekruh haramdır. Bid’atta böyledir. îmam Ebû Hanîfe ile îmam Ebû Yusuf’a göre ise mekruh, harama yakındır Bid’atta böyledir.

Taziye için yapılan toplantılarda işlenen münkerattan biri de, cenaze­nin yakınlarının taziye için gelen halka ölünün arta kalan mallarından ziya­fet çekmeleridir. Çoğu zaman bu mallarda yetim hakkı bulunduğundan, bu ziyafetlerde yetim hakkı yenmekte ve dolayısıyla büyük günah işlenmekte­dir. Ayrıca buradaki harcamaların israf derecesine vardığı da meselenin başka bir yönüdür.

Bütün bu günahları işlerken güdülen gaye, gösteriş, şan ve şöhretten baş­ka bir şey değildir. Bu gibi işleri yapanlara, bu işlerden vazgeçmeleri söyle­nince “Biz bu işi yapmazsak halk bizi ayıplar” diye cevap verirler. İşte onların bu cevabı gayelerinin Allah’ın rızası olmayıp sadece gösteriş olduğunu ispat­lamaya yeter.

Maliki âlimlerinden Şeyh Derdîr’e bu mevzu sorulunca, şu cevabı ver­miştir: “Eğer cenazenin varisleri, içerisinde yetim yoksa cenaze evinde cena­zenin arta kalan malından verilen ziyafet için toplanmak bid’attir, mekruhtur. Fakat eğer cenazenin varisleri içerisinde yetim varsa, böyle bir ziyafet için toplanmak haramdır.”

Nitekim Maliki âlimlerinden eş-Şeyh Muhammed Alişe, ortakların ve­ya ortak olmayan kimselerin ya da misafirlerin vasisi olmayan bir yetimin malından ziyafet veya tasadduk yoluyla yemelerinin veya hayvanlarını kul­lanmalarının, hükmü soruldu da şöyle cevap verdi:

Ortakların veya ortak olmayan kimselerin yetim malını ziyafet ya da sadaka yoluyla yemeleri, caiz olmadığı gibi, babasının sağlığındaki gibi ge­len ziyaretçilerin onun malından yiyip içmeleri veya hayvanlarını kullanma­ları da caiz değildir. Bu şekillerden biriyle yetim malı yemek büyük günahlardandır.

Bu günahı işleyenlerin vebalden kurtulmak için yedikleri yemeklerin veya aldıkları sadakaların mislini ya da kıymetini geri vermeleri icabeder. Ancak bayram, düğün ve sünnet günlerinde, bir yetim tarafından israfa varmayacak şekilde verilen ve vasi tarafından da davet edilen bir ziyafetten yemek caizdir. Bunun dışında yetim malı yemek haramdır. Nitekim yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’inde “zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler, karınlarına sa­dece ateş doldurmaktadırlar.”[213] buyurarak bu gerçeği haber vermiştir.

Hanefi âlimleri de Ölünün sevab niyyetiyle arkasından yemek ziyafeti verilmesini, Kur’ân okutulup Kur’ân okuyan kimselere para verilmesini vasiyyet etmesini, insanları yüzüstü cehenneme sürükleyen batıl ve bid’at işler­den saymışlardır.

Hanbeli uleması da, cenaze sahiplerinin definden sonra yemek vermesi­nin mekruh olduğunu ifade etmişler. îmam Ahmed (r.a) de’cahiliyye adetle­rinden olduğunu söyleyerek bunu şiddetle reddetmiştir.[214]

22-23. Sabır (Felaketin İlk) Darbe(Sin)De (Olmalıdır)

3124… Enes’den demiştir ki:

Peygamber (s.a) çocuğu (nun ölümü) üzerine ağlamakta olan bir kadına rastladı (ve ona):

“Allah’tan kork, sabret” buyurdu. Bunun Üzerine kadın: (Elbette):

“Sen benim felaketime önem vermezsin” karşılığını verince ken­disine “Bu peygamber (s.a) denildi (kadın) hemen (yola düşüp) peygamber (s.a)’e vardı.Kapısında (birtakım) kapıcılar (aradı fakat) bu­lamadı (Çünkü Rasûl-ü ekrem kapısında kapıcı bulundurmuyordu. Rasûl-ü Ekrem dışarı çıkınca (kadın)

“Ey Allah’ın Rasûlü ben seni tanı(ya)mamıştım” dedi. (Rasûl-ü Zişan Efendimiz de)

“Kâmil sabır (felaketin) ilk darbe (sin) de -Yahut da darbenin başında- olur” buyurdu.[215]

Açıklama

Sabr: Sözlükte, sıkıntılara tahammül etmek, sızlanmamak, dayanmak, kendini tutmak anlamlarına gelir. Tasavvuf erbabına göre, sabır: Nefsi, iyi olmayan işlerden alakoyan, nefsin salahı ve kıvamı kendisiyle mümkün olan bir huydur. Said b. Cübeyr (r.a) sabrı “ku­lun kendisine gelen musibetlerin Allah’dan geldiğini itiraf edip, ecir ve seva­bını Allah’dan beklemesidir” diye tarif etmiştir. Sabır

1. Musibetlere karşı sabır,

2. Taatm yüklediği zorluklara karşı sabır,

3. Günah işleme arzusuna karşı gösterilecek sabır olmak üzere üç kıs­ma ayrılır.

Rasûl-ü Zişan Efendimizin sözü geçen kadına, Allah’dan korkup sab­retmesini tavsiye etme lüzumunu hissetmesi, kadının yüksek sesle feryadü fi­gan ederek ağlamasından ileri gelmiş olabilir. Aslında, bu kadına sabır tavsiye etmek istediği halde, birdenbire sabırdan söz etmemiş önce “Allah’dan kork” diyerek onu sabra hazırlamış, ondan sonra “sabret” diyerek sabır tavsiye­sinde bulunmuştur. Yahya İbn Kesir’in mürsel olarak rivayet ettiği “Rasû-lullah (s.a) hoşuna gitmeyen bir ağıt işitti ve “ey kadın, Allah’ın gazabından kork. Feryad ü figanı bırak, sabırsızlık yapma ki ecre nail olasın.” buyur­du. Mealindeki hadis-i şerifte Hz. Peygamberin kadını yüksek sesle ağlar­ken gördüğünden dolayı, bu tavsiyede bulunmuş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sözü geçen kadın Hz. Peygamberin bu tavsiyesine “Sen benim felaketime önem vermezsin” dedikten sonra, kendisine bu tavsiyeyi yapan kimsenin Rasûlullah (s.a) olduğunu öğrenince “içine ölüm sancısı gi­bi bir şey çökmüş bunun üzerine Rasûlullah (s.a)’in kapısına gelmişse de orada kapıcı falan bulamamış.[216] Çünkü fahr-i kâinat Efendimiz maddi imkanı müsaid olduğu halde kapısında kapıcı bulundurmazdı.

Kadın, kendisini tanıyamadığını söyleyerek Hz. Peygambere sarfettiği sözden dolayı Özür dilemek isteyince Hz. Peygamber kadına öfkelenmediği­ni, Allah rızası sözkonusu olmadan hiç bir şeye kızmadığını bildirmek ve kâmil manada ecir ve sevabı olan sabrın felaketin ilk başa geldiği anda gösterile­cek sabır olduğunu, felaketin üzerinden bir süre geçtikten sonra, insan biraz teselli bulacağı için bundan gösterilecek sabrın, ecir ve sevabının az olduğu­nu açıklamak için üslubu hakim tarzıyla “Sabır musibetin ilk başa geldiği andadır” buyurmuştur.[217]

Bazı Hükümler

1. Rasulü Zişan Efendimiz, son derece mütevazi, ca-nülere karşı son derece merhametli, felaketzedelere fevkalade hoşgörü sahibi idi.

2. Allah Rasûlü, iyiliği tavsiye edip, kötülükten sakındırmak hususun­da son derece titizdi. Bu görevi yapmaktan hiç bir zaman geri durmazdı.

3. Devlet başkanlarının kapılarında muhafız bulundurmaları uygun de­ğildir. Nitekim İmam Şafiî ve başkaları bu görüştedirler. Bazı ilim adamla­rına göre, lüzum hasıl olduğu zaman, kapıda muhafız bulundurmak caizdir. Fakat kapıda lüzumlu lüzumsuz, devamlı olarak, muhafız bulundurmanın mekruh olduğunda âlimler ittifak etmişlerdir. Fakat bazı hallerde kapıda mu­hafız bulundurmak haram olur. Nitekim “Allah her kime insanların işlerini görmek üzere idarecilik verir de o kimse insanlarla kendisi arasına bir perde koyacak olursa Allahu Teâlâ da kıyamet günü o kimse ile kendi arasına bir perde koyar.”[218] anlamındaki hadisi şerifte bunu açıkça ifade etmektedir.

4. Allah’dan gelen bir musibet karşısında sabretmeyip feryadü figan et­mek yasaklanmıştır.

5. Verilen nasihati sabırla ve can kulağıyla dinlemek gerekir.

6. Bir kimsenin tanımadığı bir şahsa hitab ederek ve şahsını kasdetmeyerek yaptığı konuşmadan dolayı suçlanamaz. Bu bakımdan bazı ilim adam­ları, bir kimsenin karısı Hind’i zannederek bir kadına “Ey Hind sen benden boşsun” dese de sonra bu kadının Amre isimli karısı olduğunu anlasa Amre boş olmaz, demişlerdir.[219]

23-24. Ölüye Ağlamak

3125… Üsame b. Zeyd’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a)’in bir kızı “Oğlum ya da kızım can vermek üze­redir (acele) yanımıza gel” diye kendisine elçi gönderdi. (O sırada) Sa’d ile ben de yanında (idik) zannedersem, Übeyy de (orada idi) Hz. Pey­gamber de (elçiye) “Ona söyle, Allah’ın aldığı da verdiği de kendisi­nindir. Onun yanında her şey(in) belli bir zamana kadar (ömrü var­dır)*1 dedi ve (kızına) selam göndererek elçiyi uğurladı. Kısa bir süre sonra (kızı, Hz. Peygambere gelmesi için yemin vererek tekrar) elçi gönderdi. Bunun üzerine (Hz. Peygamber) onun yanma vardı. Çocuk hem Rasûlullah (s.a)’in kucağına kondu. Çocuk can çekiştiriyordu. Rasûlullah (s.a)’in gözlerinden yaşlar boşandı. Sa’d kendisine; “Bu ne ya Rasûlullah” dedi. (Rasûl-ü Zişan Efendimiz de): “Bu, bir rah­mettir. Allah onu kullarının kalplerine koymuştur. Allah, ancak mer­hametli olan kullarına rahmet eyler.” Buyurdu.[220]

Açıklama

İbn Ebî Şeybe’nin rivayetinde açıklandığı üzere, çocuğu ölmek üzere iken Hz. Peygamberi çağıran Rasûl-ü Zişan Efen­dimizin kızı ve Ebûl-As b- Er-Rebi’in zevcesi Hz. Zeyneb’dir.

Buhârî ve Müslim’in rivayetlerinde Hz. Zeyneb’in gönderdiği haberci Hz. Peygamber’in huzuruna geldiği zaman, orada Üsame b. Zeyd’le birlik­te Sa’d b. Ubade, Muaz b. Cebel, Ubeyy b. Ka’b da hazır bulunuyorlardı.

Ravi, Usame b. Zeyd veya bu hadisi ondan rivayet eden Ebû Osman, Hz. Zeyneb’in can çekiştiren çocuğunun oğlan mı, yoksa kız mı olduğunu kesin bir şekilde hatırlayamadığı için ilgili cümleyi “oğlum ya da kızım” şek­linde şüpheli bir ifade ile nakletmiştir. Binaenaleyh buradaki şek ifadesi Hz. Zeyneb’e ait değil, raviye aittir. Hafız Ibn Hacer’in açıklamasına göre, sözü geçen çocuk Hz. Zeyneb’in Ebû’l-As’dan olan Ümame isimli kızı idi. Nite­kim Taberanî’nin el-MıTcemu’l-Kebir isimli eserinde, rivayet edilen bir hadis-i şerifte sözü geçen çocuğun Ümame olduğu açıklanmıştır.

Her ne kadar Buhârî’nin rivayetinde Hz. Zeyneb’in bir oğlunun can çe­kiştirdiği sözkonusu ediliyorsa da, bu iki hadis arasında bir çelişki yoktur. Çünkü her iki hadiste anlatılan olaylar ayrı ayrı olaylardır.

Hanefî âlimlerinden Aynî ise, “Siyer âlimlerinden Hz. Zeyneb’in kızı Ümame’nin Hz. Peygamberin vefatından sonra uzun süre yaşayıp Hz. Fatı-ma’nın vefatından sonra, Hz. Ali ile evlendiğinde ve Hz. Ali’nin vefatın­dan sonra da dul kaldığında ittifak ettiklerini söyleyerek, bu çocuğun Hz. Zeyneb’in Ebû’l-As’dan olan Ali ismindeki oğlu olduğunu söylemiştir. Fa­kat hadiste çocuğun bu hastalıktan vefat ettiğine dair bir ifade olmadığın­dan Hafız tbn Hacer’in görüşünü reddetmek mümkün değildir.

Metinde geçen “Allah’ın aldığı da verdiği de kendinindir” cümlesinden maksat “Allah’ın almayı dilediği şey, daha önce vermiş olduğu şeydir. Bi­naenaleyh eğer Allah onu alacak olursa, daha önce yine kendisine ait olan hir şeyi almış olur. Onun verdiği bir şeyi geri almasından dolayı sabırsızlık göstermek, bağırıp çağırmak doğru değildir. Emanet sahibinin emanetini geri almasından daha tabii ne olabilir? demektir. Her ne kadar aslında Allah’ın çocuğu vermesi, almasından daha önce olduğundan sözkonusu cümlede, ver­menin almadan önce zikredilmesi gerekir idiyse de, alma zamanı Rasûl-ü Ek­lemin bu sözü söylediği zamana rastladığı için “alma” kelimesi “verme” kelimesinden önce zikredilmiştir.

Allah Rasûlü, teslimiyeti icabı, Hz. Zeyneb’in ilk davetine icabet etmek istememişse de, Hz. Zeyneb babasının bereketiyle çocuğun şifa bulacağını ümid ederek çağırmakta ısrar edince, Hz. Peygamber ikinci davete icabet etmeyi uygun görmüş ve kızının yanına gitmiştir. Hz. Peygamberin ilk da­vete, düğün yemeğinin dışındaki davetlere icabet etmenin vacib olmadığını vurgulamak için gitmemiş olması ihtimali de vardır. Hz. Peygamberin bu teslimiyetinden dolayı Allah, sözü geçen çocuğu bu hastalıktan kurtarmış daha sonra uzun seneler onu yaşatmış nihayet bu çocuk Hz. Fatıma’nın vefatın­dan sonra Hz. Ali’nin hanımı olmuştur.

Sessiz bir şekilde ağlayıp gözyaşı dökmenin de haram olduğunu zanne­den Hz. Sa’d, Rasûl-ü Ekremin ağlayıp gözyaşı dökmesini görünce bunu ya­dırgayarak “Bu da nedir?” sorusunu sormaktan kendisini alamadı. “Bu göz yaşlarınımn Allah’ın kullarının kalplerine yerleştirdiği acıma duygusunun bir eseri ve neticesi olduğunu feryadü figan etmeden, bu şekilde gözyaşı dök­mekte bir sakınca olmadığını, ancak sabırsızlık göstererek feryadu figanla ağlamanın sakıncalı olduğunu, az veya çok merhamet eden kullara Allah’ın da merhamet edeceğini” ifade buyurdu.[221]

Bazı Hükümler

1. Fazilet sahibi kimselerin, ölüm döşeğinde olan kim-selerın yanma gitmeleri meşrudur. Çünkü onların du­ası bereketiyle hastanın şifa bulması umulur.

2. Fazilet sahibi kişilerin, gelmesini sağlamak için onlara yemin vermek caiz, bu yemine riayet etmek te müstehabdır.

3. Elçiyle bir haber gönderirken Önce selam götürmesini hatırlatıp, gö­türeceği haberi ondan sonra bildirmek müstehabdır.

4. Hasta sahiplerine, hastasını kaybetmeden önce teselli vermek ve sa­bır tavsiye etmek meşrudur.

5. Küçük bile olsalar, hastaları ziyaret etmek de meşrudur.

6. Cenaze sahiplerinin sessizce ağlamaları caizdir.

7. Büyüklerin dine aykırı gibi görünen hareketlerinin manasım kendile­rine sormak caizdir.

8. Allah’ın yaratıklarına karşı, şefkatli ve merhametli davranmak icabeder.[222]

3126… Enes b. Malik’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Bu gece bir oğlum oldu. Ona babam İbrahim’in ismini verdim”

buyurdu. (Daha sonra Hz. Enes) hadisi (n geri kalan kısmını da) riva­yet etti. (Hz. Enes rivayetine devamla şöyle) dedi: “Ben (bir süre sonra) o çocuğu Rasûlullah (s.a)’in huzurunda can verirken gördüm. (O sırada) Rasûlullah (s.a)’in gözlerinden yaş boşandı da (şöyle) buyurdu: “Göz yaşarır, kalp üzülür, fakat biz Rabbimizin razı olacağı söz­lerden başkasını söylemeyiz. Ey İbrahim biz senin (ölümün)le gerçek­ten üzgünüz.”[223]

Açıklama

Metinde sözkonusu edilen çocuk, Hz. Peygamberin Hz. Mariye’den doğan oğludur. Hz. Peygamber, ona İbrahim ismini vermişti. Siyer âlimlerinin verdikleri bilgilere göre, Hz. İbrahim, hicretin sekizinci senesi zilhicce ayında dünyaya gelmiştir. Annesi onu dünyaya geti­rirken Rasûlullah (s.a)’in azatlı kölesi Selma da ona ebelik yapmıştı. Çocuk dünyaya gelince, Hz. Selma bunu Ebü Rafi’a bildirdi. Ebû Rafi de gidip Hz. Peygamberi müjdeledi. Bu habere çok sevinen Hz. Peygamber, Hz. Ebû Ra-fi’a bir köle hediye etti. Çocuğu da süt analık yapması için, bir rivayete gö­re, “Ebû Seyf denilen demircinin karısı Ümmü Seyf e verdi”[224] Diğer bir rivayete göre ise, el-Münzir’in kızı ve el-Bera b. Evs’in karısı Ümmü Bür-de’ye vermiştir. Rasûlullah gider, onu sık sık ziyaret ederdi.[225]

Hz. Enes’in bu rivayetinin kalan kısmı Müslim’in Sahihinde şu cümle­lerle noktalanıyor: “Sonra (Hz. Peygamber çocuğu) Ebû Seyf denilen de­mircinin karısı Ümmü Seyf e verdi. Çocuğu getirmeye gitti. Ben de kendisi­ni takip ettim Ebû Seyf e vardık. Kendisi körüğünü üfürüyordu. Ev dumanla dolmuştu. Ben Rasûlullah’ın önünde sür’atle yürüyerek:

“Ey Ebû Seyf, Dur! Rasûlullah (s.a) geldi” dedim. O da durdu.”[226]

Buhârî’nin rivayetinde “Hz. İbrahim’in ölümü üzerine Rasûlü Zişan Efendimizin gözlerinden yaş boşanınca, Hz. Abdurrahman b. Avf in bunu yadırgayarak

“Ya Rasûlullah sen de (ağlıyorsun) ha” dediği, fahri kâinat Efendi­mizin de

“Bu senin bende müşahade ettiğin hal, çocuğa karşı kalbimdeki ince­likten doğan bir acıma hissidir, senin zannettiğin gibi bir tahammülsüzlük ve sabırsızlık değildir.” buyurduğu ifade edilmektedir.

Hafız İbn Hacer’in Fethu’l-Bari’de açıkladığına göre, Hz. Abdurrah­man tbn Avf, Rasûl-ü Ekremin gözyaşı döktüğünü görünce, “Ya Rasûlul­lah! Başkalarını nehyettiğin halde kendin ağlıyor musun?” demiş de, Hz. Fahr-i kâinat “Ben sadece şu iki ahmak sesten nehyettim. Birisi: Oyun, eğlence ve şeytanın çalgısından çıkan ses, diğeri de bir musibetten dolayı yüzü tırmalayıp yaka yırtıp, şeytan çığlığı atılarak çıkartılan sestir” cevabını ver­miştir.

Bütün bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, Hz. ibrahim’in ölümü üzerine Rasûl-ü Ekrem’in gözyaşı dökmesi, insan tabiatının icabı olan bir haldir, insan tabiatına tam anlamıyla uygun bir özelliğe sahib olan tslâm dini, insanları bu gibi beşeri hallerden sorumlu tutmamıştır.[227]

Bazı Hükümler

1. Son nefesinde bulunan bir hastanın yanında bulunmak meşrudur.

2. Küçüklere karşı merhametli ve şefkatli olmak gerekir.

3. Bir kimsenin Allah’ın kaza ve kaderine teslimiyet göstermesi şartıyla üzüntüsünü dile getirmesi veya gözyaşıyla ifade etmesi meşrudur.

4. Merhamet duygusuyla bezenip, katı kalplilikten uzaklaşmak için ça­lışmak övülmüştür. Sevdiği bir kimsenin ölümüne ağlamamak, katı kalpli­lik alametidir.

Bu mevzuda herkese hakkı olan kalbi alakayı göstermek adalettir. Ço­cuklarından veya dostlarından birini kaybeden kimsenin, o anda gülmesinin adaletle bir ilgisi yoktur. Bilakis bu tutum, bir zulüm alametidir.

Bu mevzuda Bezlü’l Mechud üzerine bir talik yazan Muhammed Zekeriyya b. Yahya el-Kandehlevi şöyle diyor:

“Bana göre bir kimsenin yakınlarının ölümü karşısındaki davranışları­nı içinde bulunduğu halet-i ruhiyeye göre değerlendirmek gerekir. Mesela ya­kınını kaybeden bir kimsenin bunu sevinçle ve gülerek karşılaması, eğer kalp katılığından kaynaklanıyorsa bu davranış mezmumdur, çirkindir. Fakat eğer Allah’ın takdirine tam teslimiyetten neşet ediyorsa, o zaman bu tutum göz­yaşı dökmekten daha faziletlidir. Hz. Peygamberin, oğlu İbrahim’in vefatı­nı, gözyaşlarıyla karşılaması, haşa Allah’ın kaza ve kaderine tesiimiyet sizli­ğin den değil, sadece yakınlarından birinin ölümü karşısında, sessizce gözya­şı dökmenin ve içten üzülmenin caiz olduğunu göstermek içindir. Kalpteki üzüntü, zahirde alametleri görülmeden bilinemeyeceğinden Rasûl-ü Ekrem bunu sözüyle ve gözyaşlarıyla izhar etmiştir. Öğretme fiilinin fazileti ise her­kesçe malumdur. Binaenaleyh ölüm karşısında ağlamak, müstehab değil ca­izdir. Hanefî âlimlerinin görüşü de budur.[228]

5. Ruhsatlarla ameli terkedip azimetle amel etmek caizdir.[229]

24-25. (Ölüm Karşısında) Yüksek Sesle Ağlamak

3127… Ümmü Atiyye’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) bizi (ölüm karşısında) yüksek sesle ağlamaktan nehyetmiştir.”[230]

Açıklama

Niyaha: Türkcede ağıt demektir. Bu hadis-i şerif ölü için onun iyiliklerini saya saya yüksek sesle ağlamanın haram olduğunu ifade etmektedir. Günahlardan dolayı ağlamaksa ibadettir. Ölüm kar­şısında feryadü figan ederek ağlamanın yasak olduğuna dair pek çok hadis-i şerif vardır. Peygamber (s.a) kadınlardan bey’at aldığı zaman (ölüm karşı­sında), feryad-ü figan etmemeleri için de bey’at almıştı. Kadınlar Ey Allah’­ın Rasûlü biz cahiliyyet devrinde ağıtlara iştirak ederdik, şimdi de iştirak ede­bilir miyiz?” diye sordular da (Hz. Fahr-i Kâinat) islâm’da ağıtlara katıl­mak yoktur, buyurdu.[231] “Ümmetimde cahiliyyet adetlerinden kalma dört şey vardır ki onları terk edemezler. (Bunlar) Asaleti ile öğünme, neseblere ta’n, yıldızlara yağmur isteme ve ağıttır.

Yasçılık eden kadın, ölmeden önce tevbe etmezse kıyamet gününde üze­rinde katrandan bir elbise ve uyuzlu bir gömlek olduğu halde (kabrinden) kaldırılır.”[232]

“Ölü üzerine feyradû figan etmek, cahiliyyet devrinin adetidir. Gerçekten ölü üzerine feryada figan eden bir kadın, tevbe etmeden ölürse,, üzerinde kat­randan bir gömlek ve onun üstünde de ateşten bir gömlek bulunduğu halde kıyamet günü diriltilir.”[233]

Bu mevzuda Müslim’in rivayet ettiği şu hadis-i şerif, ölü üzerine ferya­dü figanın yasaklanmasının geçirdiği safhaları açıklama yönünde, ayrı bir önem taşır: “Ey peygamber! Sana mü’min kadınlar gelerek Allah’a şirk koş­mayacaklarına… ve sana asi olmayacaklarına söz verirlerse, onlarla bey’at­las.”[234] âyeti nazil olunca Rasûlullah (s.a)’ın kadınlardan aldığı bey’atta fer-yadü figanla ağlamamak da vardı. Ben:

“Ya Rasûlullah, yalnız fülan oğulları ailesine yapılacak ağıt müstesna, çünkü onlar cahiliyye döneminde benim ağıtıma katılmışlardı. Binaenaleyh benim de onların ağıtına katılmam gerekir. Öyle değil mi?” dedim. Bunun üzerine Rasûlulah (s.a)

“Peki filan oğullarına yapılacak ağıt müstesna olsun.” buyurdu.[235]

Müslim’in bu hadisi hakkında İmam Nevevî, “Bu hadis, ölüm karşı­sında sesli bir şekilde ağlama konusunda sadece Hz. Ümmü Atıyye’ye ruh­sat verildiğine hamledilmiştir. Sari hazretleri hadisin umum manasından di­lediğini tahsis edebilir.” diyor.[236] İmam Nevevî’nin bu sözüne itiraz eden­ler olmuştur.

Ölüm karşısında yüksek sesle ağlamaya izin veren bu gibi hadis-i şerif­lere bakarak, Malikilerden bazıları ölüm karşısında feryadü figanla ağlama­nın caiz olduğuna kail olmuş: “Haram olan niyfiha, cahili yet devrindeki gi­bi başını saçını yolarak yapılandır.” demişlerse de, doğrusu niyâha, yani ölü­nün arkasından bağıra çağıra, yas tutup ağlamak, mutlak surette haramdır. Alimlerin yolu budur.

Aynî diyor ki: “Bu hususta en güzel ve en doğru cevap şudur: Niyâha hususundaki nehiy, evvela tenzih için varid olmuştur. Bilahare kadınların Peygamber (s.a)’e beyatları tamam olunca niyâha haram kılınmıştır. Şu halde hadislerde zikri geçen kadınlara verilen izin, birinci hale tesadüf etmiş, de­mektir. Sonra niyâha haram kılınmış ve bu hususta bir çok hadislerde şid­detli tehditler varid olmuştur.”[237]

3128… Ebu Said Hudri’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) ölünün iyiliklerini saya saya yüksek sesle ağlayan kadın(lar)a ve (onu) dinleyen kadın(lar)a lanet etmiştir.[238]

Açıklama

Niyâha ölünün iyiliklerini saya saya yüksek sesle ağlayan ka­dın demektir. Herhangi bir dünya malının elden kaçırılması üzerine yüksek sesle ağlamaya da nevh veya niyahat denilir. Müstemia ise bu ağıdı dinleyen kadın demektir.

Bu hadis-i şerifte, sadece ölüler üzerine ağlayan kadınlardan bahsedile­rek, erkeklerden hiç söz edilmemesi, erkeklerin ölü üzerine ağlamasının caiz olduğu anlamına gelmez. Bu ağıdın erkeklerden daha ziyade kadınlarda gö­rülmesinden dolayı sadece ölü üzerine ağlayan kadınlardan bahsedilmekle yetinilmiş, ayrıca erkeklerden bahsetmeye lüzum görülmemiştir.

Ayrıca Nâiha kelimesinin sonundaki yuvarlak ta’nın müenneslik ta’sı olmayıp mübalağa ta’sı olması, binaenaleyh bu kelimenin “ağlayan kadın” anlamına gelmeyip, hem kadına hem de erkeğe şamil olmak üzere “çok ağ­layan kimse” anlamına gelmiş olması ihtimali de vardır. Bu ihtimale göre, ölüm karşısında kendini tutamayarak birazcık ağlayanlar, bu hadisin şümu­lü içerisine girmezler.

Lanet: Kelimesi ise Allah’ın rahmetinden kovulmak ve uzak olmak an­lamına gelir.

Binaenaleyh ölü üzerine ağlamak büyük günahlardandır. Bu fiili işle­yen kimseler, büyük günah işlemiş olurlar ve Allah’ın rahmetinden mahrum kalırlar. Bu ağıda isteyerek kulak veren kadınlar da bu günaha ve mahrumi­yete iştirak etmiş olurlar. Ancak senedinde Muhammed b. el-Hasen b. Atıy-ye el-Avfı’ ile babası ve dedesi olduğundan bu hadis zayıftır. Çünkü bu ravilerin üçü de zayıftır.[239]

3129… îbn Ömer’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Şüphesiz ki ölü, aile halkının kendisine ağlamasından dolayı azab görür.” buyurdu. Bu (hadis Hz.) Aişe’ye anlatılınca Ibn Ömer’i kasdederek (Bu sözü nakleden kişi) “Yanılmıştır, çünkü Peygamber (s.a) bir kabre uğradı da gerçekten şunun sahibi (küfrü sebebiyle) azab görmekte aile halkı da kendisine ağlamaktadır, buyurdu.” dedi. Son­ra “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez.”[240] (mealindeki âyet-i kerimeyi) okudu (Ravi Hennad Hz.Aişe’nin bu sözünü) Ebu Muaviye’den (Hz. Peygamber) “Bir yahudinin kabrine uğradı” (şeklin­de) rivayet etti.[241]

Açıklama

Bu hadis-i şerifin zahirine göre, ölü aile halkının ağlamasın-dan dolayı azab görür. Ashab-ı kiramdan tabiinden ve tebe-i tabiinden bir cemaat böyle demişlerdir. Hz. Ömer b. Hattab ile oğlu Ab­dullah (r.a) bu görüştedirler. Daha sonraki âlimlerin büyük çoğunluğu ise, bu hadisin manasını te’vil yoluna gitmişler ve te’vilinde de ihtilafa düşmüş­lerdir. Şafiî âlimlerinden İbrahim el-Harbî ile el-Müzenî ve yine Şafiî âlimle­rinden diğer bir kısım ilim adamları, bu hadisi “sağlığında, ölünce kendisi için ağlamasını vasiyet eden bir kimse, aile halkının ağlamasından dolayı azab görür” şeklinde te’vil etmişlerdir.

Hanefî âlimlerinden Ebû Leys es-Semerkandî de “Genellikle âlimlerin bu hadisi bu şekilde tevil ettiklerini” söylemişti:

İmam Nevevî de Müslim Şerhinde Cumhur ulemasının bu görüşte ol­duğunu ve sahih olan görüşün de bu olduğunu söylemiştir.

Bu görüşte olan ulemaya göre, ölü sağlığında bu vasiyyeti yapmakla bu azabı hak etmiştir. Sağlıklarında böyle bir vasiyette bulunmayan kimseler ise, yakınlarının ağlamasından dolayı muazzeb olmayacaklardır. Nitekim “Hiçbir günahkar başkasının günah yükünü taşımaz.”[242] mealindeki âyet-i kerimede buna delalet etmektedir. Dâvûd Zahiri ile ulemadan bir cemaat de, “ölü sağlığında aile halkını ölüye yüksek sesle ağlamaktan nehyetmeyi ihmal ettiği için, kendisi Ölünce onların ağlamasından dolayı azab görür” demişlerdir.

Şevkânî’nin Neylü’l-Evtar’da açıklandığına göre, Îbnü’l-Mürabıt; “Eğer bir kimse ölü üzerine yüksek sesle ağlamanın yasakhğını bildiği ve aile hal­kının da kendi ölümü için bu fiili işleyeceklerini tahmin ettiği halde, onları bu hususta ikaz edip bu işin haram olduğunu onlara anlatmazsa, öldüğünde onların ağlamasından dolayı azab görür.** İbn Hazm’e ve diğer bir cemaate göre ise, ölünün azab görmesine sebep olan ağıttan maksat aile halkının o kimsenin sağlığında yapmış olduğu bazı zulümleri, işlediği günahları ve öl­çüsüz tasarrufları yüzünden ağlamalarıdır. Bu görüşte olan ilim adamlarına göre şu “Rasülullah (s.a) gerçekten Allah gözyaşı dökme sebebiyle veya kal­bin hüzün duyması sebebiyle herhangi bir kimseye azab etmez dedi. Sonra diline işaret ederek -fakat işte şunun yüzünden azab eder veya merhamet eder-buyurdu.”[243] mealindeki hadis-i şerifte bu gerçeğe delalet etmektedir.

ismaüTye göre “Araplar cahiliyye döneminde ani baskınlarla halkı öl­dürür veya esir ederler, ellerindeki malları da gasbederlerdi. İçlerinden birisi ölünce de onun sağlığında yapmış olduğu bu kötülükleri meziyetmiş gibi, bir bir sayarak ağlarlardı. îşte onların iyilik diye saydığı bu fiiller, din naza­rında çirkin şeyler olduğundan bunlar sayıldıkça bunları işiten ölü azab du­yar.”

Bazılarına göre de, bu ağıtlarla ölünün azab görmesinden maksat, me-laikelerin ölüyü yakınlarının ağlamasından dolayı azarlamasıdır. Çünkü bu kimse sağlığında onlara bu işin yasakhğını öğretmemiştir. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in Ebû Musa’dan rivayet ettiği şu hadisi şerif te buna delalet et­mektedir: “Ölü yakınlarının ağlamasıyla azab görür. Ağıtçı kadın:

Vay benim koruyucum, vay benim yardımcım, vay benim giydiricim, diye feryada başlayınca ölü:

Sen bu kimsenin koruyucu, yardımcısı ve giydiricisi misin? diye sor­guya çekilir.” Şu hadisi şerifte bu gerçeği ifade etmektedir: “Herhangi bir kişi ölür de ağlayıcıları kalkıp, vah desteğimiz, vah efendimiz veya buna benzer bir şeyder (de ağlar) ise, kesinlikle o ölünün başına iki melek dikilir ve onu yumruklayarak, sen böyle mi idin? derler”[244]

Bu mevzuda Buhârî’nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte şu mealdedir: “Ab­dullah b. Revaha (Ölüm yatağında iken) bayılmıştı. Kızkardeşi Amr’e -vay sığmağım?- diye feryada başladı. Hz. Abdullah kendine gelince, (kızkarde-şine hitaben)- sen ne söylemişsen hepsi için bana- demek sen böylemiydin diye bir soru yöneltildi.”[245]

Mütekadimin âlimlerinden Ebû Cafer et-Taberî ve Kadı Iyaz ile müteahhirin âlimlerden bir cemaat da “Ölünün yakınlarının ağlaması yüzünden azab göreceğini” söylemişlerdir.

Delilleri ise îbn Ebî Şeybe ile Taberanî’nin Kayle binti Mahreme’den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir:

“Ey Allah’ın Rasûlü, ben bir çocuk dünyaya getirdim, seninle birlikte Rebze’de (düşmana karşı) savaştı. Sonra kendisine hastalık isabet etti de öl­dü. Bunun üzerine bana bir ağlamak geldi, dedim. Rasûlullah (s.a) de: “Sizden birine dünyada sevdiği kişiyle güzelce arkadaşlık edip, ölünce de inna lillahi ve inna ileyhi raciun demesi zor mu geliyor. Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz, ağlayınca bu ağıttan ölen dostu da rahatsız olur. Ey Allah’ın kullan ölülerinize azab etmeyiniz.”

Taberanî’nin Sahih bir senetle Ebû Hureyre’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şu mealdedir: “Gerçekten kulların amelleri ahirete intikal eden ak­rabalarına arz edilir.”

Hafız îbn Hacer bu görüşlerin arasım şöyle telif etmiştir: Bu mesele şa­hısların durumuna göre değişir. Âdeti ölüm karşısında feryadü figan etmek olan bir kimse ölünce, yakınlarının ağlamaları için vasiyyet etmişse, o kimse yakınlarının bu ağıdından dolayı azab gördüğü gibi zalim olan bir kimse de yakınlarının dünyadaki bu çirkin amellerini saya saya ağlamalarından dola­yı azab görür. Keza kendi ölümüne yakınlarının feryadü figan ederek ağla­yacaklarını bilen bir kimse, eğer sağlığında onları bu konuda ikaz etmeyi ih­mal ederek ve onların bu hareketinden hoşlanarak Ölürse, onların ağıtların­dan dolayı azab görür. Fakat onları ikaz etmeyi ihmal etmiş olmakla bera­ber sağlığında onların bu hareketinden hoşlanmamışsa azab görmez. Fakat ihmalinden dolayı azarlanır. Onların bu hallerinden hoşlanmayan bir kişi sağ­lığında onları gerektiği şekilde ikaz ettiği halde onlar, bunu yine de yüksek sesle ağlayacak olurlarsa, ölü bunların Allah’ın razı olmadığı bir işi yapma­larını görmekten dolayı yine rahatsız olur.

Hz. Aişe “Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez.”[246] mealin­deki âyeti delil getirerek mevzumuzu teşkil eden İbn Ömer hadisini reddet­miş ve Hz. İbn Ömer’in yanıldığını söylemiştir. Nitekim Hz-. Ebü Hüreyre Ebû Hamid ile Şafiî âlimlerinden bir cemaat bu görüşü benimsemiştir. Fa­kat Hz. İbn Ömer’den pek çok sahabî de bu hadisi rivayet ederek ölünün yakınlarının ağlamasıyla azab göreceğine kesinlikle hükmetmişlerdir. Ömer b. Hattab ile Ebû Musa el-Eş’ari ve el-Muğire b. Şu’be (r.a) bunlardandır.

Hadisin bazı rivayetlerinde “ailesinin ağlaması sebebiyle” buyurulması: “Başkalarının ağlaması azaba sebeb olmaz” manasına alınmamalıdır. Zira bu söz kayd-ı ihtirazı değil, kayd-ı ekseri’dir. Yani ekseriyyetle ölenin arkasından aile efradı ağladığı için zikredilmiştir.[247]

3130… Yezid b. Evs’den demiştir ki:

Ebû Musa, ağır (hasta) iken yanına girmiştim. Karısı ağlamaya başladı. Yahut ta ağlamaya yeltendi. Bunun üzerine (Ebû Musa) ona “Sen Rasûlullah (s.a)’i ve (bu mevzuda) söylediklerini duymadın mı? dedi. (Karısı) evet (duydum) dedi (ve) ağıdı kesti. (Bu hadisi Yezid ve Evs’den rivayet eden İbrahim dedi ki:) Ebû Musa ölünce, Yezid (ba­na) dedi ki: (Ebû Musa öldükten sonra ben o) kadınla karşılaştım ve kendisine “Ebû Musa’nın Rasûlullah’in sözünü işitmedin mi- diye sana (söylediği) ve (işitince) sustuğun sözü neydi?” dedim.

Rasûlullah: “saç yolan (musibet karşısında) feryad eden ve yaka yırtan bizden değildir.” buyurdu diye cevap verdi.[248]

Açıklama

Metinde geçen “Bizden değildir” sözünün zahiri manası, “Bizim dinimizden değildir.” demekse de buradaki manası “Bizim mükemmel yolumuzdan ve sünnetimize uyanlardan değildir.” demek­tir. Bir başka ifadeyle bu sözle, “Musibet karşısında saçını başını yolup, fer-yadü figan edip yakasını paçasını yırtan kimseler, bizim mükemmel sünnetimize, kâmil yolumuza uyan kimseler değildir.” denmek istenmiştir. Bu gibi davranışlarda bulunanları, ağır bir dille tenkid etmek ve şiddetli bir şekilde azarlamak için “Bizden değildir.” cümlesi kullanılmıştır. Nitekim çocuğu­nu azarlamak isteyen bir baba da ben senden değilim sen de benden değilsin” der. Bu sözüyle çocuğunun kendi yolunda olmadığını ifade etmek ister.

Binaenaleyh bu gibi hareketler de bulunan bir kimse, İslamiyete uyma­yan bir davranışta bulunmuş olursa da dinden çıkmış olmaz. Fakat haram olduğunu öğrendiği halde helal olduğuna inanarak, ya da Allah’ın kaza ve kaderine isyan gayesiyle bu gibi davranışlarda bulunan bir kimse İslâm di­ninden çıkmış olur.

İbn Münir’e göre, bu gibi davranışlarda bulunanları te’dip için onlar­dan yüz çevirip bu hallerinden vazgeçinceye kadar kendileriyle konuşmamak icab eder. Ebû Süfyan (r.a) de bu hadisin gönüllerdeki etkisinin daha şid­detli olması için “Bizden değildir” cümlesini zahiri manası üzerinde bırakıp tevili yoluna gidilmemesini tavsiye ederdi.

Hafız İbn Hacer “Bizden değildir” cümlesini “Ben (ondan) beriyim”[249] cümlesiyle tefsir etmiş ve “Beri kelimesi; birşeyden ayrılmak, anlamına gel­diğine göre, bu cümlede sözü geçen davranışları yapan bir kimsenin Hz. Pey­gamberin şefaatından mahrum kalacağı tehdidi vardır” demiştir.

Buhârî ile Müslim’in bu mevzuda rivayet ettikleri hadisin tamamı şu me­aldedir: “Ebû Musa ağır bir şekilde hastalandı ve bayıldı. Başı kadınlardan birinin kucağında idi. Kadınlardan biri bir çığlık attı. Fakat Ebû Musa ona bir şey söyleyemedi. Ayıldığı vakit “Rasûlullah (s.a)’in beri olduğu bir şey­den ben de beriyim. Rasûlullah (s.a) vaveylacı, saçını yolan ve elbisesini yır­tan kadınlardan beri idi” dedi.[250]

3131… (Hz. Peygamberle) biatlaşan kadınlardan olan bir kadın­dan (rivayet olunmuştur) ki: Rasûlullah (s.a)’in iyilikte (kendisine ita­at edeceğimize dair) bizden aldığı söz içerisinde, iyilikte kendisine is­yan etmeyeceğimize (özellikle musibet karşısında) ytizü(müzü) tırma­lamayacağımıza, vah vah diye feryad etmeyeceğimize, yaka(mızı) yırt­mayacağımıza, saç(larımızı) dağıtmayacağımıza dair aldığı (söz) de vardı.[251]

Açıklama

Bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, metinde zikredilen fiiller, İslâm’ın çirkin gördüğü ve yasakladığı işlerdir. Bu hadisi rivayet eden kadının kimliği hakkında, hadis âlimleri bir açık­lama yapmamışlar, sadece sahabiye olduğunu söylemekle yetinmişlerdir. Bi­lindiği gibi sahabi olan bir ravinin kimliğinin bilinmemesi, bu hadisin sıhha­tine bir zarar vermez. Bu söz alma hadisesine Kur’ân-ı Kerim’de şöyle işaret ediliyor: “Ey Peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldür­memeleri, elleriyle ayaklan arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, iyi bir işte sana karşı gelmsfneleri hususunda sana biat ederlerse onların biatlarını al…”[252]

Bu hadisi şerif, sözü geçen fiillerin haram olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bu fiillerin haram olduğunu ifade eden daha pek çok hadis-i şerif var­dır. Bunlardan bazıları şu mealdedir: ”Yanaklarına vuran veya yakalarını yırtan yahut da cahiliyyet davetiyle çağıran bizden değildir.”[253]

Rasûlullah (s.a) yüzünü tırmalayıp derisini yırtan kadına, yakasını yır­tan kadına, mahvoldum, helak oldum diye bağırıp çağıran kadına lanet et­miştir.”[254]

25-26. Ölünün Aile Halkı İçin Yemek Hazırlamak

3132… Abdullah b. Cafer’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Caferin (ev) halkına yemek hazırlayınız. Çünkü onlar (in ba-şın)a kendilerini meşgul eden bir iş gelmiştir.” Buyurdu.[255]

Açıklama

Hz. Peygamber bu sözü hicretin sekizinci senesinde vukua gelen Muta muharebesinde, Hz. Cafer’in şehid olduğu haberini aldığı zaman söylemiştir. Bilindiği gibi, sözü geçen savaşta Hz. Ca­fer’le birlikte Hz. Abdullah b. Revaha ile Zeyd b. Harise de şehid olmuşlar­dı. Bir kimse vefat ettiği zaman, o kimsenin ev halkı beşeriyetleri icabı son derece üzgün ve zihinleri meşgul olacağından, kendileri için yemek hazırla­mayı düşünemedikleri gibi, açlıklarını bile fark edemezler. Bu bakımdan fahr-i kâinat Efendimiz, ölen kimsenin komşularına ve yakınlarına ölünün aile ef­radı için yemek hazırlamalarını emretmiştir.

1. Hanefîlere göre; İbnü’l-Hümam Fethü’l-Kadir isimli eserinde, ölü­nün ev halkı için, komşularının ve yakınlarının onlara geceli gündüzlü yete­cek kadar, bir günlük yemek hazırlamalarının müstehab olduğunu söylemiştir. Hattâbî’nin açıklamasına göre, îmam Şafiî de bu görüştedir. Fakat ölünün aile efradı tarafından halka ziyafet   verilmesi mekruhtur. Çünkü, ziyafet­ler sevinç ve neşe günleri için meşru kılınmıştır. Böylesi matem günlerinde ziyafet vermek, ziyafetin gayesine aykırıdır ve bid’attır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Biz ölünün ailesi yanında toplanmayı ve onların yemek hazırlamasını onun üzerine feryadü figan ederek ağlamaya denk (bir günah) sacdık.”[256]

2. Malikilere göre, ölünün ev halkına yemek ikram etmek menduptur. Çünkü onlar yemek hazırlayamazlar. Fakat ölünün ailesi, feryadü figan ederek ağlamakla meşgul iseler, onlara yemek ikram etmek haramdır.

3. HanbeUIere göre, üç günlük taziye müddeti içerisinde, ölünün ev hal­kına yemek göndermek sünnettir. Fakat ev halkının yanında taziye için top­lanan kimselere yemek göndermek mekruh olur. Çünkü orada toplanmak mekruh olduğundan onlara yemek göndermek mekruha yardımcı olmak an­lamına gelir. İmam Ahmed (r.a) taziye için ölü evinde toplanmanın cahiliyye adeti olduğunu söyleyerek bu toplantıya şiddetle karşı çıkmıştır.

4. Şâfiîlere göre; ölünün komşularının, ölünün aile efradına bir gün ve bir gece yetecek kadar yemek hazırlayıp bunu yemeleri için onlara ısrarda bulunmalarının müstehab olduğunu, fakat öiü için feryad eden ev halkına ye­mek hazırlamanın ise haram olduğunu söylemişlerdir. Çünkü onlara yemek ikram etmek günaha yardımcı olmak demektir. Ayrıca ölünün ev halkının yemek yapıp halkı davet etmeleri de mekruhtur. Bu husustaki delilleri biraz önce tercümesini sunduğumuz İbn Mace’nin rivayet ettiği hadis-i şeriftir, eş-Şeyh Zekeriyya el-Ensari’ye göre, bu hadis-i şerif taziye için ölü evinde top­lanan kimselere, ölünün ev halkının yemek ikram etmesinin, kerahet ve bid’a-tin de ötesinde haram olduğuna delalet etmektedir. Fakat uzaktan gelip de geceyi ölü evinde geçirmek mecburiyetinde kalan kimselere, ölünün ev halkı tarafından yemek hazırlaması varisler arasında yetim bulunmaması şartıyla caizdir. Varisler arasında yetim bulunması halinde, ziyaretçilere yemek İk­ram etmek, köy ya da mahalle halkına düşer.[257]

26-27. Şehid(ler) Yıkanır (Mı?)

3133… Cabir’den demiştir ki:

(Bir savaş esnasında müslümanlardan) birinin göğsüne veya bogazına bir ok atıldı (aldığı yarayla) hemen öldü. Bunun üzerine elbisesiyle beraber, olduğu gibi (yıkanmadan) gömüldü. Biz de Rasûlullal (s.a) ile beraberdik.[258]

Açıklama

Allah yolunda savaşırken ölen bir kimsenin yıkanmadan elbisesiyle gömüleceğini söyleyenlerin delilini teşkil eden, bu hadisi şerifte sözkonusu edilen hadisenin hangi tarihte, hangi savaşta olduğu ve aldığı yaranın tesiriyle şehid olan sahabinin kimliği konusunda hadis sarihleri bir açıklama yapmamışlardır.

Metnin sonunda bulunan “Biz de Rasûlullah (s.a)’in yanında idik” cüm­lesi şehid olan zatın üzerindeki elbiseyle yıkanmadan toprağa verilişinin Rasûl-ü Ekremin emriyle olduğunu ve dolayısıyla bu hadisin merfu olduğunu ifa­de etmektedir.

Şehid kelimesinin feilün vezninde ismi fail anlamına gelen bir sıfat-ı mü-şebbehe olması ihtimali vardır. Bu ihtimale göre “şehid” kelimesi, şahid an­lamına gelir. Ölürken Allah’ın rahmetini bizzat gördüğü ve Rabbi katında diri olduğu için bu ismi almıştır.

Bu kelimenin ism-i mef’ul anlamında kullanılmış olan feilün vezninde bir sıfatı müşebbehe olması ihtimali de vardır.

Bu ihtimale göre, cennetlik olduğuna melekler tarafından şahidlik edil­diği için bu ismi almıştır. Gerçekten melekler ona ikram için onun cenazesi­ne gelirler ve o kişinin cennetlik olduğuna şahidlik ederler.

Şafiî âlimlerine göre; şehid, düşmanla savaşırken ve savaş devam eder­ken ölen kimsedir. Savaş halinde ölen bir kimsenin şehid sayılabilmesi için düşman tarafından öldürülmüş olmasıyla, yanlışlık eseri olarak bir müslü-manın silahıyla veya kendi silahının geri tepmesiyle ölmüş olması arasında bir fark olmadığı gibi, attan düşerek ölmesiyle, müslümanların ya da düş­manın hayvanlarından birinin tekmesi veya çiğnenmesiyle ölmesi arasında da bir fark yoktur.

Keza kendisine isabet eden bir ok ya da mermi ile ölen bir müslüman, bu okun bir müslüman tarafından mı yoksa kâfir tarafından mı atıldığı bi­linmesi yine şehid sayıldığı gibi, harp devam ederken, savaş meydanında Ölü olarak bulunan bir müslüman ölüm sebebi bilinemese yine şehid sayılır. Bu hususta üzerinde kan bulunması ile bulunmaması arasında da bir fark yoktur.

Savaş meydanında aldığı bir yarayla derhal ölen bir kimse, şehid oldu­ğu gibi, biraz yaşadıktan sonra, hayatını kaybeden kişi de şehid sayılır. Al­dığı yaradan bir süre sonra ölen kimsenin şehid sayılabilmesi hususunda, al­dığı yaradan sonra bir şeyler yiyip içmiş olmasıyla, yiyip içmemiş olması ara­sında da bir fark olmadığı gibi, ölen müslümanın kadın, erkek, hür, köle, çocuk, salih ya da fasik olup olmaması da sözkonusu değildir.

Savaş sona erdikten sonra, savaş meydanında yarı canlı olarak bulunan bir kimsenin hareketleri, eğer can çekiştiren bir kimsenin hareketleri ise, bu kimse ittifakla şehid sayılır. Fakat hareketleri iyileşme ve canlanma belirti­leri taşıyorsa, ölünce bu kimsenin şehid sayılmayacağı ittifakla kabul edil­miştir.

Şehidler yıkanmadan elbiseleriyle gömülürler.

Maliki alimleri ile Hanbeli alimleri de, şehidlik mevzuunda aynen Şafiîler gibi düşünmektedirler.

Ancak Hanbetilere göre; savaş ülkesinde kendi kendine eceliyle veya kendi kılıcının geri tepmesiyle ölen kimselerle, savaş meydanında üzerinde kan iz­leri olmadan, ölü olarak bulunan, kimselerle, yaralı olarak bulunduktan sonra başka bir yere taşınıp ta orada yiyip içen, yahut uyuyan veya abdest bozan, ya da konuşan veya aksıran veya örfen uzun sayılabilecek bir süre yaşayan, sonra ölen bir kimse, şehid sayılırsa da, yıkanmadan ve elbisesiyle birlikte gömülemez. Bu kimsenin toprağa verilmeden önce yıkanması, üzerine na­maz kılınması farzdır. Yine Hanbelilere göre, savaş haricinde düşmanın eli­ne geçerek, hedef yapılarak öldürülen bir kimse şehid sayıldığı gibi, zulme uğrayarak ölen kimse de şehiddir.[259]

Hanefilerc göre; şehid, Allah yolunda yapılan bir muharebe esnasında öldürülen, veya eşkiyalar ya da yol kesiciler ile savaşırken haksız yere öldü­rülen, baliğ ve tahir bulunan herhangi bir müslimdir. Bu hem dünya, hem de ahiret ahkamı itibariyle şehid olduğundan kendisine “şehid-i hükmi” de­nir. Bir de “şehid-i hakiki” vardır ki, bu da garik (suda boğulan), harik (ya­nan) veya garib olarak ölen veya tahsil yolunda veya, zatü’1-cenb gibi bir hastalık neticesinde terk-i hayat eden, herhangi bir müslümandır. Bunlar şe­hid sevabına nail olacakları cihetle yalnız ahiret ahkâmınca şehid sayılırlar. Fakat dünya ahkâmınca şehid sayılmazlar.[260]

Şehidler:

1. Dünya şehidi,

2. Ahiret şehidi,

3. Hem dünya, hem ahiret şehidi olmak üzere üç kısma ayrılır. Bunla­rın üçüncüsüne kâmil şehid denir. Birincisi, sadece dünyevi hüküm itibariy­le, ikincisi de yalnız ahirette verilecek ecir itibariyle şehidler kısmına katıl­mıştır. Şehid-i kamil ile dünya şehidinin yıkanmadan üzerlerine namazları kılınabilmesi için altı şart vardır: a) Akıl b) Buluğ c) Hades-i ekberden (cünüblükten) temizlik, d) Haksız yere öldürülmek e) Ölüm muharebe dışında meydana gelmiş ise onun kasden yapılmış olması, mürtes olmamak yani al­dığı darbeden sonra tedavi, yeme, içme gibi şeylerle araya fasıla girmiş olmamak.[261] Ahiret şehidi ise her halükarda yıkanır.[262]

3134… Ibn Abbas’dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) Uhud şehidlerinin (silahı, zırh gibi) demir(ler)in ve (kürk gibi) deri(den yapılmış madde)lerin üzerlerinden soyularak kanları ve elbiseleriyle defn edilmelerim emretti.”[263]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte Allah yolunda savaşırken vefat eden bir kimsenin, yıkanmadan kanıyla birlikte gömüleceğini söyleyenlerin delilidir. Allah yolunda savaşırken vefat eden kimselerin yıkanmadan üzer­lerindeki kanla gömülmelerinin hikmetini Rasûl-ü Zişan Efendimiz şöyle açık­lamıştır: “Onları yıkamayınız. Çünkü (onların Allah yolunda savaşırken al­dıkları) her yara ve (bu yaralardan akan) her kan kıyamet gününde misk gi­bi kokacaktır.”[264] Yine mevzumuzu teşki1 eden bu Ebû Dâvûd hadisinde ifa­de edilen diğer bir husus da, Rasûl-ü Zişan Efendimizin Uhud şehitleri def­nedilmeden önce üzerlerinde bulunan deriden ve demirden mamul eşyaların soyulup çıkartılmasını emretmesidir.

Hanefî âlimleri, bu hadise ve îmam Ali (k.v)’İn “Şehidin üzerinden sa­rık, mest, fes gibi giysiler çıkartılır” mealindeki sözünü esas alarak; “şehi­din üzerinde sadece kefen vazifesi görecek giysiler bırakılır, diğerleri çıkartı­lır. Kürk, sarık, silah gibi eşyalar ise süslenmek, soğuktan ya da düşmandan korunmak için dirilere lazım olan ihtiyaç maddeleridir. Ölülerin buna ihti­yacı yoktur” demişlerdir.

Şâfiîler ise bu mevzuda “Onları giysileriyle ve kanlarıyla beraber def­nediniz. Çünkü kıyamet gününde damarlarından kan renginde, fakat misk gibi kokan bir kan fışkırır olduğu halde dirileceklerdir ” hadisine dayanarak şehidlerin üzerinden sözü gecen eşyalardan hiç birini çıkarmazlar[265] demişlerdir. Ha­nefî âlimlerinden îbn Abidin, Hanefî âlimlerinin bu mevzudaki görüşünü şöyle özetliyor: “Kefen olmaya yaramayan şeyler, gocuk, pamuk dolgulu elbise, külah, mest, silah ve zırh gibi eşyadır. Don bunlardan değildir. En muvafık kavle göre, o çıkarılmaz. Nitekim Hindiyye’de de Hinduvani’den naklen böyle denilmiştir.”[266]

3135… Enes b. Malik’(in) haber verdiğine göre, Uhud şehidleri yıkanmadan ve üzerlerine namaz kılınmadan kanlarıyla gömülmüşler­dir.”[267]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, harp meydanında savaşırken şehid olan bir kimsenin, cünub bile olsa yıkanmadan ve üzerine namaz kı­lınmadan defnedileceğini söyleyen Maliki âlimleri ile Şafiî âlimlerinden bir kısmının ve Ata, Nehai, Süleyman b. Musa, el-Leys, Yahya el-Ensarî, İbnü’l-Münzir, Ebû Sevr gibi mütekaddiminden olan ilim adamlarının delilidir. Bu görüşte olan âlimler bu mevzudaki görüşlerine ayrıca Cabir (r.a)’den riva­yet edilen “Peygamber (s.a) Bedir şehidlerini yıkanmadan ve üzerlerine na­maz kılınmadan, kanlarıyla defnedilmesini emretti”[268] Hanbeli âlimlerine göre, şehid, yıkanmadan ve üzerine namaz kılınmadan defnedilir. Fakat, eğer cünüb iken şehid olmuşsa yıkanır. Şafiî ulemasından bazıları da bu mevzu­da Hanbeliler gibi düşünmektedirler. Delilleri ise, lbn İshak’ın el-Meğazi İsimli eserinde nakletmiş olduğu şu hadis-i şeriftir: “Hanzala b. er-Rahib Uhud’-da şehid edilmişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a) “Hanzalamn bu hali ne­dir? Ben onu melekler yıkarken gördüm” buyurdu. Orada bulunanlar da “O karısıyla cima etmişti. Sonra savaş ilanını işitince yıkanmadan savaşa çıkmıştı” cevabını verdiler. Sözü geçen alimlere göre, cünüblük-ten dola, ı yıkanmak farz olduğundan ve ölmekle cünüblük zail olmayaca­ğından dolayı, cünüb iken şehid olan bir kimseyi kabre koymadan önce yı­kamak da farzdır.

O şehidin üzerine namaz kılınıp kılınmayacağı mevzuunda İmam Ahmed’den iki görüş rivayet edilmiştir.Bu görüşlerin en sahih olanı, kılınmaya-cağına dair olan görüştür. el-Hallal ise İmam Ahmed’in diğer görüşünü ter­cih ederek kılınacağını söylemiştir.

Hanbeli âlimlerinden îbn Kudame, el-Muğni isimli eserinde İmam Ah-med (r.a)’in bu mevzudaki görüşüne temas ederek şu neticeye ulaşıyor: “îmam Ahmed’in bu mevzudaki görüşünü şehid üzerine namaz kılmak farz değil­dir, müstehabdır” şeklinde özetlemek mümkündür.

îbn Müseyyeb ile Hasan-ı Basri’ye göre ise, şehid yıkanır ve üzerine na­maz kılınır. Çünkü cenazeyi yıkamak ademoğluna bir ikramdır. Şehid ise bu keramete daha layıktır.

imam Ebû Hanİfe ile ashabına ve imam Sevri, el-Müzenî, Hasan-ı Bas-ri İbn Müseyyeb gibi bazı imamlara göre ise, şehid yıkanmadan üzerine na­maz kılındıktan sonra defnedilir. Ancak imam Ebû Hanife (r.a); Eğer şehid cünub iken ölmüş veya sabi yahut da deli idiyse üzerine namaz kılmadan önce yıkanması icabeder. Delilleri ise Beyhaki’nin mürsel ve bu mevzuda rivayet edilen hadislerin en sahihi kaydıyla Ebû Malik el-Ğıfari’den rivayet ettiği “Peygamber (s.a) Uhut şehidleri üzerine onar onar yetmiş defa namaz kılmıştır” mealindeki hadisi şeriftir.

el-Hılafiyyat isimli eserde açıklandığına göre, İmam Şâfü bu hadisi ku­surlu bulmuş ve “zaten Uhud şehidlerinin tümü yetmiş kişiden ibaretti. Hz. Peygamber onların namazını onar kişilik gruplar halinde kıldırdıysa, nasıl olmuşta yetmiş defa namaz kılmış” diyerek bu görüşü reddetmiştir. Menhel yazarı da bu mevzuda İmam Şafiî (r.a)’in görüşünü tercih etmiştir.[269]

Hanefî ulemasından el-Kâsânî’nin Bedayiü’s-Sanayi isimli eserinde açık­landığına göre, Beyhaki’nin Hz. Peygamberin Uhud şehitleri üzerine yetmiş defa namaz kıldığına dair rivayet ettiği hadis sahihtir. Cabir (r.aî’in Hz. Pey­gamberin Uhud şehidleri üzerine namaz kılmadığına dair rivayet ettiği hadis zayıftır. Çünkü o gün Cabir (r.a)’in babası da şehid olmuştu. Onu Medine’­ye nasıl götürebileceğini anlayabilmek için Medine’ye gitmişti. Hz. Peygam­ber şehitlerin namazını Hz. Cabir Medine’de iken kıldığından, Hz. Cabir’in bundan haberi olmadı. Bu yüzden de orada bulunup da Rasûl-ü Ekrem’in Uhut şehitleri üzerine Cenaze namazı kıldığım görenler, gördüklerini nak­lettiler, görmeyenler de kıhnmadığını zannettiler.[270]

Bu mevzuda Halebi Münye şerhinde şöyle der: “Hz. Peygamberin Uhut şehitlerinin üzerine namaz kıldığına dair rivayet edilmiş olan hadislerden her-birinin sıhhat derecesine yükselmediğini kabul etsek bile, hasen derecesin­den aşağıya düşmez.[271]

3136… Enes b. Malik’den -mana olarak- (rivayet edildiğine gö­re), Rasûlullah (s.a) (Uhud savaşı sona erdikten sonra bazı) organları kesilmiş halde (yatan) Hamza’nın (cesedi) yanına vardı. (Hz. Ham-za’yı o halde görünce) “Eğer (Hamzanın kardeşi) Safiyye içinde bir üzüntü hissetmeyecek olsaydı, Hamza’yı kurtlar, kuşlar yesin de kı­yamet günü onların karınlarından hasredilsin diye (defnetmeden) bırakırdım” buyurdu. Elbise azdı. (Buna karşılık) ölü çoktu, (da bu yüzden) Bir, iki üç şehid (birden) bir elbise içerisine kondular. (Ravi) Kuteybe (bu hadise şu sözleri de) ilave etti: “Sonra bir kabre defne­dildiler. Rasûlullah (s.a) -Kur’ân’ı -(ezberlemiş olma) bakımından bun­ların hangisi daha ileridedir? diye soruyor. Kur’ân’ı ezberlemiş olma yönünde daha ileride olanı Kıbleye doğru Öne geçiriyordu.”[272]

Açıklama

Bu hadisi şerifte müslümanların ellerinde ve üzerlerinde ke-fen olmaya elverişli, yeteri kadar elbise veya kumaş bulun­madığından Hz. Peygamber, şehidlerin bir kısmını ikişer üçer kişilik grup­lar halinde bir kefen içine koyarak defnettiği ifade buyurulmaktadır.

Bezlü’I-Mechud yazarının ifade ettiğine göre, Rasûl-ü Ekrem’in iki ve­ya üç şehidi bir kefene koyması, büyükçe bir kefeni ikiye ya da üçe bölüp her parçaya bir şehidi sarması şeklinde olabileceği gibi, zaruretten dolayı iki veya üç şehidi birden bir kefene sarması şeklinde de olabilir. Ancak Aliyyü’ Kari’nin açıklamasına göre, birden fazla şehidin bir kefen içerisine konma sının caiz olabilmesi için, tenlerinin birbirine temas etmemesi gerekir. Bir kefeı içerisine konan birden fazla şehidin vücutlarının birbirine teması önleneme yeceğinden et-Tîbî metinde geçen “iki veya üç şehid bir elbise içerisini kondular’* cümlesini bir kabre kondular şeklinde te’vil etmiştir. Hanefî âlim lerinden İbn Abidin de zaruretten dolayı birden fazla cenazeyi bir kabre koy­mak caizdir. Ancak bu kabrin iki kabir hükmüne gelmesi için aralarına top­rak yığılır veya kerpiç konulur demiştir. Buhârî sarihlerinden Bedrüddin el-Aynî ile el-Kastâlânî de bu meseleyi genişçe açıklamışlardır. ez-Zürkanî ise el-Muvaıta üzerine yazdığı şerhte, birden fazla cenazeyi bir kabre koymanın caiz olduğunu, kesin bir dille ifade etmiştir. Hattâbî ise, zaruret sebebiyle birden fazla ölünün bir kabre konması caiz olduğu gibi bir kefene konması­nın da caiz olduğunu ifade etmiş, fakat metinde geçen “iki veya üç şehid bir elbise içerisine kondular” cümlesine, “şehidlerden her birisi ayrı bir el­bise içerisinde olduğu halde bir kabre konmuştur.” manasını vermiştir. Ni­tekim kabre koyarken Kur’ân’ı daha iyi bileni kıbleye daha yakın koymak istemesi de onların ayrı ayrı kefenlere sarılı olduklarını gösterir. Çünkü, eğer onları bir kefene koymuş olsaydı, onların Kur’ân’ı hangisinin daha iyi bildi­ğini anlamak için sorduğu bu soruyu kabre koyarken değil, kefene koyar­ken sorardı. Cenazesinin defni ölünün yaşayanlar üzerindeki haklarından biri olduğu halde, Hz. Peygamberin onu defnetmek istememesi Hz. Hamza’nın tüm vücudunun Allah yolunda harcanmasını ve bu sayede ecir ve faziletinin doruk noktaya ulaşmasını temin etmek gayesine matuftur. Rasûl-ü Zişan Efen­dimiz, işte bu düşünceyle Hz. Hamza*nın hak yolunda serilen cesedinin çe­şitli hayvanlar tarafından yenilip kıyamet gününde, o hayvanların karınla­rından haşredilmesini temenni etmiş, ayrıca müşriklerin yaptıkları işkence­lerin ona hiçbir zarar vermediğini de göstermek istemiştir. Fakat onun bu şekilde bırakılmasının halası Safiyye’yi üzeceğini bildiği için bundan vazgeç­miştir.

Hz. Peygamberin amcası ve sütkardeşi Hz. Hamza, Hz. Peygamberin Peygamberliğinin üçüncü senesinde müslüman olmuş, en tehlikeli anlarda Hz. Peygamberi ve diğer müslümanları müşriklerden korumuştur. Bedir sa­vaşında destanlaşan kahramanlıklar göstermiş ve Uhud savaşında Vahşi’nin kurduğu pusuya düşerek şehid olmuştur. Buhârî’nin rivayetinde Hz. Ham-za’nm şehadeti şöyle anlatılıyor: “Ubeydullah b. Adiy b. Hıyar’dan rivayet edildiğine göre, Ubeydullah (Hazreti Hamza’nın katili) Vahşiye. – Bize Ham­za’nın katlini anlatır mısın?- diye sordu. O da: Evet diyerek şöyle anlattı: Hamza, Bedir harbinde Tuayme b. Adiy b. Hıyar’ı öldürmüştü. Efendim olan Cübeyr b. Mut’im bana: Eğer amcam Tuayme’ye bedel Hamza’yı öldürürsen sen hürsün, dedi. Vahşi der ki: Ayneyn yılı halk Medine’ye sefe­re çıkınca Ayneyn Uhud dağı canibinde bir dağdır. Bununla Uhud arasında bir vadi vardır. Ben de halk ile beraber harbe çıktım. Harb nizamında sıra­landığımızda (Kureyş tarafından) Siba çıktı. Cenk edecek mübariz istedi. Buna karşı Abdülmuttalib’in oğlu Hamza çıktı. Ey Siba, “muhalefet etmek mi is­tersin? dedi. Vahşi der ki: Sonra Hamza, Siba üzerine yürüdü. Herif dünkü gün gibi (yok) oldu. (Vahşi sözüne devam ederek) dedi ki: Bu sırada ben Ham-za’yi vurmak için bir taş arkasına gizlendim ve bana yaklaşınca harbemi (kı­sa mızrağımı) ona attım ve mızrağımı Hamza’nm kasığına yerleştirdim. Mızrak Hamza’nın ta iki uyluk üstünün arasından çıkmıştı. İşte bu.mızrak Hamza’-yı olduğu yere çökertti (öldü). Mekkeliler harbden dönerken ben de onlarla beraber geri döndüm. Ve Mekke’de İslâm dini yayılıncaya kadar orada otur­dum. (Mekke’nin fethi üzerine) Taife kaçıp gitmiştim. O sırada Taifliler (top­tan müslüman olduklarını arzetmek üzere) Rasûlullah (s.a)’e bir heyet gön­derdiler. Bana da (korkma git) Rasûlullah elçiyi ürkütmez dediler.

Ben de heyetle beraber yola çıktım. Ta Rasûlullah (s.a)’in huzuruna kadar vardım. Rasûlullah beni görünce:

Sen Vahşi inisin? buyurdu. Ben:

Evet dedim. Rasûlullah, iki defa;

Hamza’yi sen mi katletmiştin? buyurdu.

Bu iş size erişen haber veçhile oldu, dedim. Rasûlullah.

Yüzünü benden saklamaya gücün yeter mi? buyurdu. Vahşi dedi ki/ Ben de hemen huzardan çıktım. Rasûlullah vefat edip de (Ebû Bekir zama­nında) Museylemetü’l-Kezzab çıkınca (kendi kendime) tam sırasıdır, muhak­kak ben Müseyleme’ye karşı çıkarım. Umarım ki, ben Müseyleme’yi tepele­rim de bu hizmetimle Hamza’ya karşı irtikab ettiğim cinayeti karşılarım! de­dim. Ve Müseyleme üzerine sevk olunan ordu ile hareket ettim. Bu muhare­bede galib, mağlub olan oldu. Bir de ne göreyim? Yıkık bir duvarın karaltı­sında bir kişinin (Müseyleme’nin) durduğunu gördüm. Herifi sanki esmer bir deve (benzi kül gibi) başının saçı dağınık bir halde. Vahşi der ki: Hemen (Hamza’yı vurduğum) harbemi attım. Onun iki memesi arasına yerleştirdim. (Bir halde ki:) Harbem herifin ta iki küreği arasından çıktı. Bunun üzerine ensardan bir kişi maktule doğru koştu ve başına bir kılıç darbesi indirdi.[273]

Bezzar ve Taberânî’nin Hz. Ebû Hüreyre’den zayıf bir senedle rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte açıklandığına göre, “Hz. Peygamber, Hz. Ham-za’nın cesedini burun ve kulakları kesik bir halde görünce – Eğer geride ka­lanlar üzülmeseydi seni kabre koymaz bu halinde bırakırdım da nihayet kı­yamet günü seni yiyen muhtelif hayvanların karınlarından haşredilirdin- demiş ve sonra kâfirlerin Hz. Hamza’ya yaptıkları muamelenin aynısını on­lardan yetmiş kişiye yapacağına dair yemin etmiş, fakat bu esnada “Eğeı bir topluluğa azab edecekseniz, size yapılan azabın eşiyle azab edin. Ams sabredersen, andolsun ki o sabredenler için daha iyidir.”[274] âyet-i kerimesi inmiş de bu sözünü yerine getirmekten vazgeçip yeminine keffaret vermiş.”[275]

Bazı Hükümler

1. Zaruretten dolayı, birden fazla kimseyi bir kefene koymak caizdir.

2. Zaruretten dolayı, birden fazla cenazeyi bir kabre defnetmek caizdir.

3. Kur’ân hafızalarının fazileti çok büyüktür.[276]

3137… Enes (r.a)’den (rivayet edildiğine göre), Peygamber (s.a) Hamza’nın organları kesilmiş bir halde (yatan cesedinin) yanına var­mış ve ondan başka (Uhud) şehidleri(nin hiçbiri) üzerine namaz kılmamıştır.[277]

Açıklama

Darekutnî metinde geçen “Ondan başka Uhud şehidlerinin hiçbiri üzerine namaz kılmadı” sözünün zayıf olduğunu, aksini ifade eden rivayetlerin buna tercih edildiğini ifade etmiştir. Yine Hafız Darekuöıî’nin açıklamasına göre, Tirmizî Kitabü’l-ilel isimli eserinde bu ha­disin senedini sıhhat derecesini tmam Buhârî’ye sorduğunu îırıam Buhârî’-nin de ravi Usame’nin bu rivayetinde yanılmış olduğunu söylediğini ifade etmiştir.

Bilindiği gibi Musannif Ebû Dâvûd bu mevzuda Hz. Zeyd b. Üsame’den üç hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birincisi Hz. Peygamberin Uhud şehidlerinden istisnasız hiçbirinin üzerine namaz kılmadığını ifade eden 3135 numaralı hadis-i şerif ikincisi, Hz. Peygamberin Uhud şehidleri üzerine na­maz kılıp kılmadığına temas etmeyen 3136 numaralı hadis-i şerif, biri de mev-zumuzu teşkil eden bu 3137 numaralı hadis-i şeriftir. Hafız İbn Hacer bu rivayetlerden 3136 numaralı hadisi bir numara sonra mealini sunacağımız

3138 numaralı hadis-i şerife muvafık olduğu için 3135 ve 3137 numaralı ha­dislere tercih etmiştir. Çünkü 3138 numaralı hadisi şerif basendir.

Biz mezheb imamlarının bu mevzudaki görüşlerini 3135 numaralı hadi­sin şerhinde açıkladığımız için burada tekrara lüzum görmüyoruz.[278]

3138… Cabir b. Abdullah (şunları) anlatmıştır: Rasûlullah (s.a) Uhud şehidlerinden iki kişiyi bir kabire yerleştiriyordu. Ve (bize) “Bun­ların hangisi Kur’ân’ı daha çok öğrenmiş?” diye soruyordu. (Bu) iki (şer) kişiden birine işaret edilince, onu kabirde (kıble tarafına doğru) öne geçiriyordu ve “Kıyamet günü ben bunlara şahitlik edeceğim” bu-yuruyordu ve (şehidlerin) yıkanmadan kanlarıyla defnedilmelerini em­rediyordu.[279]

3139… Şu (bir numara önceki) hadis-i şerif mana olarak el-Leys’den de (rivayet olunmuştur. Ancak bir öncekinden farklı olarak Leys) Uhud şehidlerinden iki kişiyi bir elbise içerisine yerleştirdi” demiştir.[280]

Açıklama

Her ne kadar bu hadis-i şerifin zahirinden, Rasûl-ü Zişan Efendimizin, Uhud savaşı şehidlerini ikişer ikişer bir elbise­ye sardığı anlaşılıyorsa da, buradaki bir elbise sözüyle kefen değil, kabir kasdedilmiş olabilir. Çünkü 3136 numaralı hadisi şerifin şerhinde de açıkladığı­mız gibi- eğer Rasûl-ü Zişan Efendimiz bu şehidlerin ikisini birden bir kefe­ne koymuş olsaydı bu iki şehidden Kur’ân-i Kerim’i daha iyi bileni, kabrin kıble tarafına doğru öne almak için sorduğu “bunların hangisi Kur’ân-ı Ke­rim’i daha fazla bilir?” sorusunu, kabre koyarken değil, kefene koyarken sorardı. Bu soruyu kefene koyarken değil de kabre koyarken sorması, onla­rı ayrı ayrı kefenlediğini, fakat ikisini birden bir kabre koyduğunu Kur’ân-ı Kerim’i daha iyi bileni de kıbleye doğru öne geçirdiğini gösterir.[281]

27-28. Cenaze Yıkanırken Üzeri Örtülür

3140… Ali (k.v)’den (rivayet olunduğuna göre), Peygamber (s.a) “uyluğunu açma, dirinin de ölünün de uyluğuna bakma” buyur­muştur.[282]

Açıklama

Bilindiği gibi, insan vücudunda başkası (namahrem) tarafın-dan görülmemesi için gizlenmesi gereken yerlere avret veya avret mahalli (yeri) denir.

Rasûl-ü Zişan Efendimiz, bu hadis-i şerifte Hz. Ali’ye uyluğun da av­retten sayıldığını, binaenaleyh, uyluklarını kendi mahremi dışında birisine göstermesinin haram olduğunu ve dirinin avret mahalline bakmakla, ölünün avret mahalline bakmanın haramhk cihetinden hiçbir farkı bulunmadığını, ifade buyurmuştur.

Bu hadis-i şerife bakarak, İmam Malik ile İmam Şafiî İmam Ebû Hanîfe ve İmam Ahmed, uyluğun avret mahallinden olduğuna hükmetmişlerdir.

Hanefi ulemasından Bedrü’ddin Aynî’nin açıklamasına göre, Musan­nif Ebû Dâvûd mevzumuzu teşkil eden bu hadisin münker olduğunu söyle­miştir.[283]

3141… Abbad b. Abdullah b. ez-Zübeyr’den demiştir ki:

Aişe’yi (şöyle) derken işittim: (ashab-ı kiram) Peygamber (s.a)’i (n cenazesini) yıkamak istedikleri zaman “vallahi (diğer) ölülerimizi soyduğumuz gibi Rasûlullah (s.a)’in de elbiselerini soysak mı, yoksa onu elbiseleri üzerinde iken mi yıkasak?” diye konuşmaya başladılar. (Bu mevzuda) ihtilafa düştükleri sırada, Allah onlara bir uyku verdi. (Bu uyku) netice(sin)de içlerinden çenesi göğsünde olmayan (uyuma­yan) bir kimse kalmadı. Sonra kim olduğunu bilmedikleri bir kimse (içinde) bulundukları ev(in bir köşesin)den onlara (hitaben) “Peygam­ber (s.a)’i elbiseleri üzerinde iken, yıkayınız” diye seslendi. Bunun üze­rine kalkıp Rasûlullah (s.a)’i elbisesi üzerinde olduğu halde gömleğin(in) üzerinden su dökmek suretiyle ve vücudunu (Hz. Peygamberin üze­rindeki ve) ellerinin altındaki gömlekle ovarak yıkadılar, (sonraları Hz. Aişe “Şimdiki bildiğimi daha önce bilgeydim (emir verirdim de) onu hanımlarından başkası yıkamazdı” derdi.[284]

Açıklama

İbn Mace, bu hadis-i şerifi şu manaya gelen lafızlarla rivayet etmiştir: “Ashab-ı Kiram vefat eden peygamber (s.a)’i yıkamaya başlayacakları sırada (evin) dahil(in)den birisi onlara (hitaben) Rasûlullah (s.a)’in gömleğini soymayınız diye seslendi.

Aslında hadis-i şerifte anlatıldığı şekilde gaibden gelen bir sesle amel et­mek caiz değildir. Rasûl-ü Ek rem in cenazesini yıkamak üzere gelen ashabın kendilerine arız olan uyku esnasında duydukları bu ses, onlara sadece Rasûl-ü Ekremin elbiseleri çıkarılmadan yıkanacağına dair bilgilerini hatırlatma gö­revi yapmıştır. Bu sesi duyan ashab-ı kiram derhal eski bilgilerini hatırla­mışlar ve Hz. Peygamberi elbiselerini soymadan yıkamışlardır. Binaenaleyh, ashab bu meselede gaibden duydukları bir sesle değil, Rasûl-ü Ekremden öğ­rendikleri eski bilgileriyle amel etmişlerdir. Bu bilgilerine dayanarak elbise­sini üzerinden çıkarmadan gömleğinin üzerine su döküp altına geçirerek ve vücudunu, üzerindeki gömlekle ovarak yıkamışlardır. Çünkü cenazenin av­ret mahalline çıplak elle dokunmak haramdır.

Her ne kadar Beyhâkî’nin rivayetinde Hz. Peygamberin cesedini Hz. Ali’nin eline aldığı bir paçavra ile gömleğin altını ovarak yıkadığı ifade edi­liyorsa da, bu iki rivayet arasında bir çelişki yoktu. Çünkü Hz. Ali eline al­dığı bezle sadece Rasûl-ü Ekremin avret mahallini yıkamıştır. Vücudu şerifinin kalan kısmını ise, gömleğinin üzerinden yıkamıştır. Nitekim şu hadis-i şerif bu gerçeği açık bir şekilde ifade etmektedir: “Ali (r.a) Peygamber (s.a)’i yı­kadığı zaman (diğer) ölü(ler) de aradığı (idrar ve gaitayı) onda aradı da bu­lamadı ve -babam sana feda olsun sen çok temizsin, diri iken temizdin ölü iken de temizsin- dedi.”[285] Beyhâkî’nin rivayetinden anlaşıldığına göre, Hz. Ali Peygamber Efendimizi, “sidr” denilen Trabzon hurmasına benzer bir ağacın yapraklanyla karıştırılmış ve “ğurs” denilen kuyudan getirilmiş bir suyla üç defa yıkamıştır. Bu kuyu Sa’d b. Hayseme’ye aitti ve Hz. Peygam­ber sağlığında bu kuyunun suyundan içerdi. Cenazenin alt kısmını Hz. Ali üst tarafını Fazl b. Abbas yıkadı. Suyu da Hz. Abbas döktü. Ahmed b. Han-bel’in rivayetinden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamberi yıkayanlar arasında yukarıda ismi geçenlerden başka, Üsame b. Zeyd, Kasım ve Efendimizin azatlı kölesi Salih de vardı. Hz. Abbas, Fazl ve Kasım, cenazeyi sağa sola çevirerek Hz. Ali’ye yardım ediyorlardı. Üsame b. Zeyd ile Salih de su döküyor­lardı. Hz. Ali de Rasûl-ü Ekremin cesedinde diğer ölülerde rastlanan nahoş durumlardan hiçbirini görmediği için “Annem babam sana feda olsun sen ölüyken de diriyken de ne kadar temizsin.** diyordu. Bezzar ile Beyhâkî’nin rivayetlerine göre, Rasûl-ü Zişan Efendimiz Hz. Ali’ye “Beni senden başka­sı yıkamasın. Çünkü benim avretimi gören kimsenin gözleri kör olur” bu­yurmuştur. Menhel yazarının açıklamasına göre, Hz. Peygamber Hz. Ali’nin avret mahalline bakmamak hususundaki titizliğini bildiği için, Hz. Ali’ye tahsis ettiği düşünülebilir.

Metinde geçen “Şimdiki bildiğimi daha önce bilmiş olsaydım (emir ve­rirdim de Hz. Peygamber’in) cenazesini hanımlarından başkası yıkamazdı.” cümlesi Hz. Peygamber vefat ettiği sırada Hz. Aişe’nin, ölen bir kimsenin, karısının iddet süresi içerisinde nikâh bağlarının devam ettiğini bilmediğini, fakat bunun sonradan bir başkasından veyahut da şu hadis üzerindeki yap­tığı kıyastan öğrendiğini anlıyoruz. “Rasûlullah (s.a) Baki’den döndü, beni basımdaki ağrıdan hasta olarak buldu. Ben o esnada: Vay başım! diyordum. O, Ey Aişe! Bilakis ben vay başım demeliyim, buyurdu. Sonra:

Ya Aişe, eğer sen benden önce ölmüş olsan da başında durup seni yı­kasam, seni kefenlesem ve senin cenaze namazını kıldırıp seni defnetsem, sana hiçbir şey zarar vermez, buyurdu.”[286]

Ancak Ulema bu konuda ihtilaf etmişlerdir. Şöyle ki:

1. imam Malik ile Şafiî ve arkadaşları eşlerin birbirinin cenazesini yıka­malarını caiz görmüşlerdir. Ahmed’in meşhur kavli de budur. Erkeğin hanı­mının cenazesini yıkamasının delili, bundan sonra gelen hadistir. Kadmın eşinin cenazesini yıkamasının delili de mevzumuzu teşkil eden bu hadistir.

Beyhâkî ve Darekutnî’nin Esma bnt Umeys (r.anh)’den rivayet ettikle­rine göre, Peygamber (s.a)*in kızı Fatıma (r. anh) vasiyet ederek kocası Ali (r.a) tarafındanyıkanılmasınıistemiş ve Ali (r.a) ile Esma (r.anh) onu yıka­mışlardır.

Keza Aişe (r.anh)’dan rivayet edildiğine göre, Ebû Bekir (r.a) vefat ede­ceği zaman, hanımı Esma bint Umeys (r.anh) tarafından yıkatılmasını vasi­yet etmiş, Esma (r.anh) zayıf olduğu için Abdurrahman (r.a) ona yardım etmiştir.

2. Ahmed’den bir rivayete göre eşlerin, birbirlerinin cenazelerini yıka­maları yasaktır. Kendisinden yapılan diğer bir rivayete göre, kadının eşinin cenazesini yıkaması caizdir. Fakat erkeğin hanımının cenazesini yıkaması caiz değildir. Ebû Hanife ve Sevrî’nin kavli de budur. Onların gösterdikleri ge­rekçe şudur. Kadının ölümü, kızkardeşi ile evlenmeyi mubah kılan bir ayrılıktır. Keza, ölümü ile kocası ondan başka dört kadınla evlenebilir. Baldız ile veya dört kadınla evlenmesi için erkeğin, eşinin ölümünden sonra, bir sü­re beklemesi mecburiyeti yoktur. Bütün bu durumlar, erkeğin ölen hanımıy-la irtibatının kesildiğini gösterir.[287] Artık erkeğin ölen eşine bakması ve elini dokundurması haramdır. Fakat kocası ölen kadının iddeti bitmedikçe koca­sı ile olan evlilik bağı tamamen kopmuş sayılmaz. Bunun için yıkayabilir.[288]

Bu âlimler, bundan sonra gelen “Eğer sen benden önce ölmüş olsan da senin başında durup seni yıkasam, seni kefenlesem ve senin cenaze namazını kıldırıp seni defnet sem, sana hiç bir şey zarar vermez.” buyurdu, mealinde­ki hadisi, Peygamber (s.a)’e mahsus olarak yorumlamışlar, yine bu alimlere göre, Peygamber bu sözüyle Aişe (r.anh)’yı bizzat yıkamayı değil de yıkama tedbirini yüklenmeyi kastetmiş de olabilir.

Ali (r.a)’in Fatıma (r.anh)’yı yıkamasına gelince, Ibn Mesud (r.a) buna karşı çıkmıştır.[289]

28-29. Ölü Nasıl Yıkanır

3142… Ümmü Atıyye’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) kızı vefat ettiği sırada yanımıza geldi ve “Onu su ve sidr’le üç (defa) yahut beş (defa) hatta lüzum görürseniz daha fazla yıkayınız. Sonuncu da kafur yahut bir parça kafur da katın. Yı­kamayı bitirdiğinizde bana bildirin” buyurdu. (Yıkama işini) bitirdi­ğimizi kendisine haber verdik. Bize (kendi) Peştemalini verdi. Ve “Bunu ona iç gömleği yapın” buyurdu.

Ebû Dâvûd dedi ki: (Metinde geçen ve “peştemalini” manasına gelen “hak vehû” kelimesi) (İmamı) Malik’ten (yine aynı manaya ge­len) “izarahu ” (şeklinde rivayet olunmuştur.) Müsedded (metinde ge­çen) “yanımıza geldi” (cümlesini) rivayet etmemiştir.[290]

Açıklama

Metinde gecen “Kızı vefat ettiği sırada Rasûlullah (s.a) yanımıza geldi” cümlesi Buhârî’nin Sahih’inde “Biz kızım yıkarken (Rasûlullah (s.a) yanımıza geldi” şeklinde rivayet edilmiştir. Aslın­da bu iki rivayet arasında bir fark yoktur. Çünkü mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki, sözü geçen cümlenin “Rasûlullah (s.a) kızı vefat ettiği sıra­da yıkayıcı kadınlar, kızını yıkamaya başladıkları sırada yanımıza geldi” an­lamında kullanılmış olması ihtimali vardır. Cümleye bu şekilde mana verildiği takdirde, iki hadis arasında hiç bir fark kalmaz. Müslim’in rivayetinde açık­landığı üzere, burada vefatı sözkonusu edilen kızından maksat hicretin seki­zinci senesinde vefat eden Hz. Zeyneb’dir.”[291] Her ne kadar, İbn Mace’nin rivayetinde burada vefatı söz konusu edilen Rasul-ü Ekremin kızından maksadın Hz. Ümmü Gülsüm olduğu ifade ediliyorsa da[292] bu iki rivayet arasında bir çelişki yoktur. Çünkü İbn Abdil Berr’in ke­sin bir dille ifade ettiği gibi, bu hadisleri rivayet eden Ümmü Atıyye kadınla­rın cenazelerini yıkamakla görevli bir kadındı. Bu bakımdan hem Hz. Zeyneb’in hem de Hz. Ümmü Gülsüm’ün cenazelerini yıkamış ve her ikisi­nin cenazesini yıkarken de Hz. Peygamber onun yanına gelmiş olabilir. Bu bakımdan İbn Mace’nin rivayetinde anlatılan hadise ile mevzumuzu teşkil eden hadise, iki ayrı olaydır. Menhel yazarının açıklamasına göre, Ümmü Atıyye (r.a) Hz. Zeyneb’i gaslederken yanında Esma binti Umeys ile Leylâ binf” Kanif de vardı. Nitekim 3157 numaralı hadisi şerifte de bu husus açık­lanmaktadır.

NesaTnin rivayetinde açıklandığı üzere, sözü geçen kadınlar, Hz. Zeyneb’i Rasûl-ü Zişan Efendimizin emriyle yıkamışlardır.

Rasûlullah (s.a)’in cenazeyi üç veya beş lüzum görüldüğü takdirde da­ha fazla yıkamalarını emir buyurması: Ya en az üç defa yıkanması lüzumu­na, yahut “tek aded” yıkamanın müstehab olduğuna işaret içindir.

Tek aded yıkamanın son haddi yedidir. Nitekim bir rivayette “yedi” olduğu tasrih buyurulmuştur. Yalnız Ebû Davud’un bir rivayetinde[293] “Yedi defa yahut lüzum görürsen daha fazla yıka” buyurulmuştur. Bundan da: Tek olmak şartıyla yediden fazla yıkamanın müstehab olduğu hükmü çıka­rılmıştır. Çünkü fazla yıkamak, daha fazla temizliğe sebeb olur.

İmam Ahmed b. Hanbel, yediden fazla yıkamayı mekruh görmüştür.

İbn Abdilber dahi: “Yediden fazla yıkanacağına kail olan kimse bilmiyorum” demiştir.

Marudî ise, yediden fazla yıkamayı israf sayar. İbnü’l-Münzîr: “İşit­tim ki su vurulunca ölünün cesedi gevşermiş. Onun için ben yediden ziyade yıkanmasını münasip görmem” demektedir.

Sîdr: Nebg ağacı demektir. Eskiden bu ağacın yaprakları temizlikte sa­bun yerine kullanılırmış. Mamafih Tîybî’nin rivayetine göre, her yıkayışta suya “sidr” katmak icab etmez. Müstehab olan, ilk yıkayışta sidr kullan­maktır.

İbn Tîh, cenaze yıkarken sidr kullanmanın sünnet olduğunu, bu hu­susta “Hıtmî” denilen otun da aynı vazifeyi gördüğünü; bunlar bulun­madığı takdirde onların yerine “Üsnan” gibi güzel kokulu nebatlar kullanı­lacağını söylemiştir.

Avamın yaptığı gibi, sidr yaprağını suya atmanın bir manası yoktur.

İmam Ahmed b. Hanbel, bunu doğru bulmamış ve kabul etmemiştir. Meyyİt’in cesedini sidrle ovarak, üzerine su dökmek de böyledir.

Âlimlerden bazıları, her yıkayışta suyla beraber sidr kullanılacağına kail olmuşlardır. İmam Ahmed’in mezhebinde budur. Çünkü Rasûlullah (s.a)’i yıkarken üç defa gusül tekrar edilmiş; üçünde de su ile beraber sidr kullanıl­mıştır.

Son defada suya “kafur” katılmasının hikmeti: Kafur, cismi katılaştır-dığı, onun kokusundan sinekler kaçtığı içindir. Ayrıca onu kullanmak me-laikeye ikram sayılır.

Hadisde ravi Rasûlullah (s.a)*in kafur mu yoksa kafurdan bir parça mı dediğinden şüphe etmiştir.

Rasûlullah (s.a)’in sırtındaki elbisesini vererek, kızının vücuduna sarıl­masını emir buyurması, asar-ı şerifesi ile teberrük olunmak içindir. Bunu bütün işler bittikten sonra vermesi, elbise cesetten cesede geçerken araya fa­sıla girmemesi içindir. Sulananın eserleri ile teberrük hususunda asıl olan budur.[294]

Bazı Hükümler

1. Ölüvü yıkamak farz”ı Gayedir.

2. Oluyu en az uç defa olmak üzere tek sayılarda yı­kamak müstehabdır.

3. Ölüyü yıkamak için hazırlanan suya, sidr ve benzeri maddeler karış­tırmak müstehabdır.

4. Ölünün şon yıkanışında suya yeteri kadar kafur veya benzeri güzel kokular karıştırmak müstehabdır.

5. Salihlerin elbiselerinden, teberrük maksadıyla kefen yapmak caizdir.[295]

3143… Ümmü Atıyye’den demiştir ki:

Biz (Hz. Peygamber kızı Ümmü Gülsüm vefat ettiği zaman) saçı­nı taradık (ve) üç örgü (yaptık)[296]

3144… Ümmü Atıyye’den demiştir ki:

“Biz (Hz. Peygamberin kızı Ümmü Gülsüm, vefat ettiği zaman) başını(n saçlarını) Üç Örgü yaptık. Sonra bunları başının arka kısmına attık. Bunların birisini ön tarafı(nın arka kısmı)na (diğer ikisini de) alnının (sağ ve sol) uçları(nın arka kısmı)na (gelecek şekilde) bı­raktık.[297]

Açıklama

Asr-ı saadette, vefat eden kadınları yıkama görevini yürüten Hz. Ümmü Atıyye, Hz. Peygamberin kızı Hz. Ümmü Gülsüm’in cenazesini de yıkamış ve yıkarken saçlarının daha iyi temizlenmesini ve aralarına suyun daha iyi nüfuzunu sağlamak için, onları taramış, yıkama işi sona erdikten sonra da birisi başının ön kısmında, ikisi de alnının sağ ve sol taraflarında olmak üzere, bu saçlardan üç örgü yapıp üçünü de arka ta­rafına bırakmıştır.

Hanbeli ve Şafiî âlimleri bu hadis-i şerifle amel ederek, ölen bir kadının saçlarını tarayıp onları üç Örgü halinde örmenin müstehâb olduğunu söyle­mişlerdir. Malikilerin mutemed olan görüşleri de budur.

Hanefî îmam Evzâî’ye göre, ölen bir kadının saçları taranmaz, fakat iki örgü halinde göğsüne ve gömleğinin Üstüne konur. Bu görüşte olan âlim­lere göre, Abdürrezzak’ın Musannaf mda rivayet edilen bir hadisi şerifte Hz. Aişe’nin vefat eden bir kadının saçlarını taramakta olan kimseleri bundan men etmesi, ölen bir kadının saçlarını taramanın caiz olmadığına delalet eder, saç taramak aslında bir süsleme işidir. Ölünün buna ihtiyacı yoktur. Hz. Üm­mü Atiyye’nin Hz. Ümmü Gülsüm’û, saçlarını taraması sadece Kurtubf-nin de ifade ettiği gibi, Ölüye yapılan muamelede, şer’i bir izin olmadan içtihada dayanan bir tatbikatta bulunmak caiz değildir. Kadının saçlarının taranacağına dair nas mevcut değildir.[298]

3145… Ümmü Atiyye’den (rivayet edildiğine göre) Rasûlullah (s.a) (kızım yıkayacak olan) kadınlara, kızının yıkanması hakkında “Bun(u yıkamayla sağdan ve abdest yerlerinden başlayın.” buyurmuştur.[299]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte cenazeyi yıkamaya cenazenin sağ tarafın-dan ve abdest organlanndan başlanması emredilmektedir. Atıf harflerinden olan “vav” harfi mutlak cem ifade ettiğinden cenaze yıkaya­cak olan kimsenin cenazeyi yıkamaya ölünün hem sağ tarafından, hem de abdest organlarından başlamaya riayet etmesi nıüstehabdır.

İbn Hacer’in de ifade ettiği gibi, yıkamaya cenazenin sağ tarafından baş­lamakla bu emir yerine getirilmiş olur. tbn Münir ise, bu cümleyi açıklar­ken: “Abdest aldırırken önce sağdaki abdest organlarından başlandığı gibi vücudun diğer kısımlarını yıkarken de yine sağ taraflarından başlar” demiştir.

Ölüye abdest aldırmanın hikmeti ise, ona mü’minlerin alameti olan ab-desti son bir defa daha aldırarak, onun müslümanlığım bir defa daha izhar etmek ve abdest organlarının ahirette daha çok parlamasını sağlamaktır.

Şafiî âlimleriyle Maliki âlimleri bu hadisin zahirine sarılarak ve dirilere kıyas ederek ölüyü yıkarken ağzına ve burnuna su vermenin müstehab oldu­ğunu ve ağzını kolayca yıkayıp karnına su kaçmaması için de, başını yavaş­ça öne eğmenin müstehab olduğunu söylemişlerdir. Sözü geçen âlimlere göre, temiz bir bezle ölünün dişlerini ve burnunu sıvazlamak da müstehabdır.

Hanefî âlimleriyle Hanbeli âlimlerine göre, Ölünün ağzına ve burnuna su verilmez. Çünkü abdest uzuvlarından maksat Kur’ân-ı Kerim’de zikredi­len el, yüz, baş, ayaktır. Ağız ve burunsa bunlardan değildir. Ancak sözü geçen mezbeh imamlarından bazılarına göre, yıkayıcının parmaklarına bir bez dolayıp ölünün dişlerini, dudaklarını burun deliklerini sıvazlaması müs­tehabdır.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, ölünün tüm vücudunu bir defa yıkamak farzdır. Fakat ihtiyaca göre; üç, beş, yedi veya ihtiyaca göre daha fazla ve tek sayıda yıkamak ve hazırlanan suya sidr karıştırmak, son yıka­yışta da yeteri kadar karıştırmak, yıkamaya başlarken ölünün avret mahal­lini önünden ve arkasından bir bez parçasıyla yıkamak, sonra sağ tarafından başlayarak abdest aldırmak sünnettir.[300]

3146… Şu 3142 numaralı hadisin bir benzeri (yine) Ümmü Atiyye (r.a)’dan (rivayet olunmuştur. Ancak Ümmü Atiyye rahmetullahi aleyh) bu hadise ilave olarak (şu sözleri de) rivayet etmiştir: Yahut da (lüzum) görürseniz (onu) yedi (defa) veya bundan daha fazla (tek sa­yıda yıkayınız)[301]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’un 3142 numarada bir benzeri geçen bu hadisi, burada tekrar zikretmekten maksadı bu hadiste 3142 numaralı hadisten fazla olarak “Yahut da lüzum görürseniz (onu) yedi (defa) veya bundan daha fazla” (sayıda yıkayınız) cümlesinin de bulundu­ğunu ifade etmektedir. 3142 numaralı hadiste ise sadece “Onu üç (defa) ve­ya beş (defa) ya da (lüzum) görürseniz, bundan daha fazla (sayıda) yıkayınız” sözleriyle yetinilmiştir. Bu ifade ise, ölünün icabında altı defa yıkanabilece­ği gibi yanlış bir kanaatin doğmasına da müsaittir. Oysa mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ise, “beşten daha çok” ifadesi yerine “yedi defa” kaydı­nın kullanılmış olması ölüyü altı defa yıkamanın sünnete uygun olmadığını müstehab olan yıkamanın üç, beş, yedi gibi tek sayılarda yıkamak olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Şâfıî âlimlerinden el-Maverdi cenazeyi yedi defadan fazla yıkamanın israf olduğunu söylerken, İbnü’l-Münzir en uygun olan yıkamanın cenazenin ken­disini salıncaya kadar yıkamak olduğunu îbn Abdil-berr de “Cenazenin ye­diden fazla yıkanabileceğim” caiz gören bir tek kimse dahi tanımadığını söylemiştir. Ancak mevzumuzu teşkil eden, bu hadis-i şerif, onların bu gö­rüşünü reddetmektedir. Her ne kadar Hafız îbn Hacer, cenazenin yediden fazla sayıda yıkanabileceğine dair Ebû Davud’un bu rivayetinden başka bir rivayet bulunmadığını söylemişse de Bezi ve Avnu’l-mabud yazarları bu sö­zü reddetmişlerdir.

Hanefi âlimlerinden îbn Abidin bu mevzuda şunları söylemektedir: “Sün­net vehcile yıkamak, bütün cesedi kaplamak şartıyla üç defa yıkamakla olur. Ama bundan ziyade veya noksan yapması da caizdir. Yani ihtiyaç duyulur­sa yapılabilir. Lakin tek sayı ile yıkamak gerekir. Bu Kerhî’nin Muhtasar Şerhinde beyan olunmuştur. (Münye şerhi) caizdir tabirinden murat, sahih olur, demektir. Ama hacet yoksa mekruhtur. Çünkü ziyade israf, noksan da taklil (eksik bırakmak) olur.[302]

3147… Muhammed b. Sîrîn’den (rivayet olunduğuna göre) ken­disi (cenaze) yıkamayı Ümmü Atıyye’den öğrenmiştir. (Kendisi cena­zeyi) iki (defa) sidrle (karıştırılmış suyla) üçüncü(sünde) de su ve kafurla yıkardı.[303]

Açıklama

Bu hadis-i şerif “Ölüyü ilk iki yıkayışta sidr karıştırılmış suyla yıkamak, üçüncüde de kafur ve su kullanmak evladır.” di­yen, Hanefî âlimlerinin delilim teşkil etmektedir. Hanefîlerin bu mevzudaki görüşü, tbn Abidin Haşiyesinde şöyle ifade edilmektedir: “Fethul Kadir” de şöyle denilmiştir: Evla olan Hidayeden anlaşıldığı vecihle ilk ikisini sidrle yı­kamaktır. Zira Ebû Dâvüd’da sahih bir senetle rivayet olunduğuna göre, Üm­mü Atiyye iki defa sidrle üçüncüde su ve kafurla yıkanır demiştir.”[304]

Hanbeli ve Hanefî fukahasına göre, önce su, sidrle karıştırılır, bunun köpüğüyle ölünün başı ve sakalı yıkanır, kalanıyla da bedeni yıkanır, sonra da üzerine temiz su dökülür. İşte bu muameleyle ölü bir defa yıkanmış olur. îkinci yıkayışta bu şekilde olur. Üçüncü yıkayış ise su ve kafurla olur.

Şafii âlimlerinden tbn Hacer ise, birinci yıkamanın saf su ile, ikincisi­nin sidr karıştırılmış su ile, üçüncüsünün de kafur karıştırılmış su ile olaca­ğım söylemiştir. Mâl i kilere göre, birinci yıkama saf su ile, ikinci yıkama sidr karıştırılmış suyla, yahut da birinci sidr karıştırılmış suyla ikinci saf suyla, üçüncüsü ise kafurla karışık suyla olur. Şâfiîlere göre ise, birincide ölüyü sidrle karıştırılmış suyla; ikincide saf suyla sonuncuda ise, biraz kafur karış­tırılmış suyla yıkamak müstehabdır.[305]

29-30. (Ölüyü) Kefen (Lemek)

3148… Cabir b. Abdullah (in) haber verdiği (ğine göre) bir gün Peygamber (s.a.) hutbe okumuş, (ve bu hutbesinde) ashabından’bir adamın vefat ederek yetersiz bir kefene sarıldığını, geceleyin kabre ko­nulduğunu anlatmış ve bir kimsenin namazı kılınmadan geceleyin kabre konmasını yasaklamış, ancak insanın buna mecbur kalmasını müstes­na kılmış ve: “Biriniz (din) kardeşini kefenlediği zaman, kefenini gü­zel yapsın” buyurmuştur.[306]

Açıklama

Bu hadisi şerifte yasaklanmak istenen, namazı kılınmış olan bir ölünün geceleyin defnedilmesidir. Namaz kılınmayan bir Ölünün ise geceleyin gömülmesinin yasak olduğu gibi, gündüzün defnedil­mesinin de yasak olduğu bilinen bir gerçektir. Binaenaleyh, bu hadis-i şerif­ten “namazı kılınmayan bir ölünün geceleyin kabre konulmasının yasak olup da gündüzün defnedilmesinin caiz olduğu” manâsını çıkarmak doğru değil­dir.

Merhum Ahmed Davudoğlu, bu hadis-i şerifi açıklarken şu görüşlere yer vermiştir: “Geceleyin cenaze defnedilmesinin nehiy buyurulması, bazıla­rına göre: Geceleyin onu teşyî’e ve namazını kılmaya pek az kimseler gelebi­leceği içindir. Gündüzün defnedilîrse, bittabi cemaat kalabalık olur. Ulemâdan bazıları, ashab-ı kiram işe yarayacak kefenlik bulamadıkları için cenazeleri­ni geceleyin defnedebildiklerini söylemişlerdir. Zira karanlık olduğu için ge­celeyin kefenin iyisi kötüsü seçilemez.

Hadis-i şerifin evvel ile ahiri bu kavli te’yid etmektedir. Onun için Kadî İyaz: “Her iki illet sahihtir. Zahire bakılırsa, Peygamber (s.a) bunların iki­sini de kastetmiştir. Nitekim âlimlerden bunu söyleyenler vardır.” diyor. Kadî Iyaz’ın iki Ulet’den muradı: Geceleyin cenazeye iştirak edenlerin azlığı ile, işe yarayacak kefenlik bulunamamasıdır.

Rasûlullah (s.a)’in mecburiyet halini istisna etmesi, zaruret halinde ge­celeyin cenaze defninde beis olmadığım gösterir. Bu mes’ele âlimler arasın­da itilaflıdır.

Hasan-ı Basrî bu hadise istidlal ederek geceleyin cenaze defnini mekruh görmüştür. Yalnız zaruret hali müstesnadır.

Cumhur ulema’ya göre: Geceleyin cenaze defni mekruh değildir. Delil­leri Hz. Ebû Bekir ile Selef*den bir cemaatın geceleyin defnedilmeleri ve bu­na kimsenin itiraz etmemesidir. Delilleri de: Mescid-i Mebevi’yi süpürüp temizleyen zatın geceleyin defnedildiğini bildiren hadistir. Mezkûr hadiste Rasûlullah (s.a)’in o zatı sorduğu, ashab-ı kiramın: “O geceleyin vefat etti de, biz de geceleyin defnettik.” cevabını verdikleri, bunun üzerine: “Bana da haber etseydiniz ya…!” buyurduğu; ashabın karanlıktan dolayı haber ve­remedikleri için, özür beyan ettikleri bildiriliyor.

Rasûlullah (s.a), ashâb’a bir şey dememiş, yaptıklarına itirazda bulun­mamıştır. Şayet geceleyin cenaze defni mekruh olsaydı bunu beyan ederdi.

Cumhur, mevzubahis hadis için: “Bu hadisdeki neyh, sırf geceleyin ce­naze defnetmek için değil, cenaze namazı kılınmadığı içindir. Yani geceleyin cenaze defnini ya namazı kılınmadığı için, yahut namaz kılanların adedi az olacağı veya kefen hususuna ihtimam gösterilemeyeceğindendir. Bunların hep­sinden dolayı nehy buyurmuş olması da ihtimal dahilindendir.

Kerahet vakitlerine gelince: Güneş doğarken, zevalde iken ve batarken cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek alimler arasında ihtilaflı bir mes’eledir.

Hanefîlerle, Leys’e göreKerahet vakitlerinde cenaze namazı kılmak ve cenazeyi defnetmek mekruhdur. Şafiî’lere göre; mekruh değildir. Meğer ki hiç bir sebep yokken bu işi bile bile kerahet vaktine bırakmış ola. O takdirde mekruh işlemiş olur.

tmam Mâlik’ten rivayet olunduğuna göre, kerahet vakitlerinde cenaze namazı kılınamaz. Ancak bir zaruret karşısında kılınabilir.

Âlimlerin beyanına göre: Kefen mes’elesine ihtimam göstermek ve kefe­ni güzel yapmaktan murad: “Kefenin en nefis ve pahalı kumaştan yapılması” değil, temizliği, kesafeti ve vücudu örtmesidir. Zira pahalı kumaştan kefen­lik yapmak israftır. Bütün işlerin en hayırlısı, ortası olduğuna göre, kefenli­ği de orta kumaştan seçmek, en doğru bir harekettir. Bir kimsenin sağlığın­da giydiği elbisesi, hangi nevi kumaştan ise, kefenliği de o nev’iden olmalı­dır. Çok pahalıya malolmak veya pek ucuza indirmek doğru değildir.[307]

Menhel yazarı, hadis-i şerifte geçen kefenle ilgili açıklamaları şu ifade­lerle Özetliyor. Kefenler, kumaşların en temizinden, beyazından seçilmeli, ce­nazeyi örtmeye yetecek miktarda ve hayatta iken, giyilmesi mubah olan cinsten olmalıdır. Buna göre pamuk, yün, keten kıl gibi derilerin kullanılması mu­bah maddelerden yapılan kumaşlardan kefen biçmek caizse de, erkekler için kullanılması haram olan ipek kumaştan kefen yapmak caiz değildir. Kadın­lar için ipekten kefen yapmanın mekruh olduğunu söyleyenler olduğu gibi, haram olduğunu söyleyenler de vardır. İpekten kefen yapmanın pahalıya mal olduğu ve dolayısıyla israfa kaçtığı düşünülürse, kadına ipek kumaştan ke­fen yapmanın haram olduğu görüşünün daha isabetli olduğu anlaşılır.

İmam Nevevî, kefenin kalite ölçülerinin tesbitinde ölünün sağlığındaki halinin esas alınmasını, zengin bir kimsenin kefeninin üstün kaliteli kumaş­lardan, orta halli bir kimsenin kefeninin orta kalitedeki kumaşlardan, fakir kimselerin kefenlerinin de mali durumlarıyla mütenasib kumaşlardan hazır­lanmasını söylemiştir.[308]

Bazı Hükümler

1. Zaruret olmadıkça ölüyü geceleyin defnetmek mekruhtur.

2. Cenaze namazımda cemaatin çok olması iyidir.

3. Kefenin evsafını haiz kumaşlardan ve yeteri kadar uzunluk ve geniş­likte olması müstehabdır.[309]

3149… Aişe’den demiştir ki:

Peygamber (s.a) (vefat edince cesedi) Hibera (denilen bir yemen) kumaşıyla örtüldü, sonra (o kumaş) vücudundan soyulup çıkarıldı.[310]

Açıklama

Hibera; Ketenden ya da pamuktan mamul, çizgili bir yemen kumaşıdır.

Hz. Peygamber, vefat edince vücudunun gözlerden korunması için üzeri “Hibera” denilen kumaşla örtülmüştür.

Müslim’in Hz. Aişe’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: “Bu kumaşın Abdullah b. Ebû Bekir’e ait olduğu, sonra bu kumaşın, Hz. Peygamber’in mübarek vücudundan kaldırılarak cesedinin üç adet pamuklu yemen kumaşı içerisine konduğu ve bunlar arasında gömlek, sarık bulunmadığı, sonra Abdullah’ın bu (hibera denilen) kumaşı kendisine kefen yapmak üzere aldı­ğı, fakat bu fikrinden vazgeçerek onu tasadduk ettiği” ifade edilmektedir.[311]

Hz. Peygamber’in üzerine örtülen ve Hibera denilen kumaşın,sonradan üzerinden kaldırılmasının hikmeti bu kumaşın O’na kefen olmaya müsait ol­mayışıdır.

Hanefî âlimlerinden Bedruddin el-Aynî’ye göre, bu kumaş Hz. Peygam­ber yıkandıktan sonra vücudunu kurutmak için örtülmüştü. Rasûlü Ekrem’­in mübarek vücudu, kuruduktan sonra kaldırıldı ve üç beyaz kumaştan mey­dana gelen kefenine kondu. Bu hadisin bir kısmı 3120 numaralı ha di s-i şe­rifte geçmişti.[312]

Bazı Hükümler

1. Ölüyü  yıkamaya  götürürken  üzerini  örtmek meşrudur.

2. Ölünün vücuduna örtülen kumaşın bir ucu ölünün başının altına di­ğer ucu ayaklarının altına gelecek şekilde örtülmesinde titizlik gösterilmelidir.

3. Cesedin kokmasına meydan vermemek için ölür ölmez üzerindeki el­biseler çıkarılmalı ve arkasından da üzeri bir kumaşla güzelce örtülmelidir.[313]

3150… Cabir’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Sizden birisi vefat ettiği zaman (ailesi sadece az bir malî) imkâ­na sahib olursa onu bir hibera kumaşıyla kefenleyiversin.”[314]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, ölünün ailesinin fakir olup da onu sünnet veçhile kefenlemeye güç yetirememesi   halinde, kefen olma vasfını haiz tek bir kumaş içine sarıp defnetmesinin caiz olduğunu ifade et­mektedir. Bilindiği gibi buna zaruret kefeni denir. Bu bakımdan kefenlemede tek bir kumaşla yetinme yoluna ancak zaruret halinde gidilir. Merhum fbn Abidin’in de ifade buyurduğu gibi, “zaruretler kendi mikdarlarınca takdir olunduklarından, zarurete düşen kimse ne kadar kumaş bulabilirse o kadarı­nı kefen yapmakla yetinir.”[315] Zaruret hali dışında erkekler ve kadınlar için kullanılacak kefenlerin miktarları, adetleri ve özellikleri aşağıdaki hadis-i şe­riflerin şerhlerinde tekrar ele alınacaktır.[316]

3151… Aişe (r.a) dedi ki: Rasûlullah (s.a) üç (adet) beyaz Yemen kumaşı İle kefenlendi. Bunların arasında gömlek ve sarık yoktu.[317]

Açıklama

Hz. Fahr-i âlem sağlığında beyaz elbise giymeyi ve kefenleri beyaz kumaşlardan yapmayı tavsiye ettiği için, ashab-ı ki­ram kendisini beyaz bir kefen içine koymuşlardır. Rasûlü Zîşan Efendimi­zin beyaz elbise ve beyaz kefenlerin fazileti hakkındaki hadislerinden biri, şu mealdedir: “Beyaz elbise giyiniz. Çünkü beyaz elbise giysilerinizin en yarar-lılarındandir. Ölülerinizi de beyaz kumaşlarla kefenleyiniz”[318]

1. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif “erkekler için sünnet olan kefen, (ihramlı iken ölen kimse hariç) ölünün tüm vücudunu kaplayan üç sargıdan oluşur. Efdal olan bunlar arasında gömlek ve sarığın bulunmama­sıdır. Fakat bunların arasında gömlek ve sarık bulunmasında da bir kerahet yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, kefen olarak kullanılması için kendi gömle­ğini Abdullah b. Übeyy b. Selul’a vermiştir.[319] diyen Şafiîlerin delilidir. Üç adet kumaştan meydana gelen kefene, bir gömlek ile bir sarık ilave etmekte kerahet olmadığını söyleyen Şafiîlerin bu konudaki dayandıkları delillerin­den biri de Beyhakî’nin rivayet ettiği şu mealdeki hadis-i şeriftir: “İbn Ömer aile fertlerini beş parça kumaşla kefenleyerek defnederdi.” Binaenaleyh in­sanın sağlığında giydiği yeterli elbise sayısı iki don, iki gömlek, aba ve sarıktan ibaret olmak üzere beş parçadan ibaret olduğundan, beş parçadan fazla sayıda kefen hazırlamak israf ve dolayısıyla haram olur.

2. Han beliler ise bu hadisin zahirine sarılarak “erkeğin sünnet olan ke­feni üç sargıdan ibarettir ve buna bir adet daha kefen ilave etmek mekruhtur” derler. Onlara göre ölünün bir gömlek, bir eteklik, bir de sargı ile kefenlene­rek defnedilmesi de kerahetsiz olarak caizdir. Çünkü Peygamber Efen­dimiz Abdullah b.  Übeyy b.  Selul’u kendi gömleğiyle kefenleyerek defnetmiştir.[320]

3. Mâlikîlere göre, mendup olan kefen bir gömlek iki sargı bir peşte-mal, bir de yüze doğru sarkan bir zira uzunluğunda ucu bulunan bir sarık­tan ibarettir.

Ölünün kefenleri arasında bîr de gömlek bulunmasının sünnetten oldu­ğunu söyleyen Malikiler ve onlar gibi düşünen diğer fıkıh âlimleri, metinde geçen “Bunların arasında gömlek ve sarık yoktu” cümlesine “Bunlar ara­sında gömlek ile sarık, asıl kefen olarak değil, asıl kefene ilave olarak bulu­nuyorlardı.” manâsım vermişlerdir. Ancak Hafız Irakî hadisin zahirine ay­kırı olduğu gerekçesiyle bu tevili reddetmiştir.

4. Hanefflere göre sünnet olan kefen bir İzar bir sargı ve iki omuzdan ayaklara kadar uzanan bir gömlekten ibarettir. Bu mevzuda tbn Abidin şunları kaydetmiştir: “Erkeğin kefeni için sünnet, izar, gömlek ve sargıdır. Esah olan kavle göre, ölüye sarık sarmak mekruhtur. Müteahhirin âlimler eşraf ile âlim­lere sarık sarılmasını iyi görmüşlerdir. Bu Üç parçadan ziyade yapmakta bir beis yoktur. Kuhistanî ise, ölüye sarık sarmanın müstehab olduğunu söyle­miştir.”

tzar: Tepeden tırnağa cesedi saran parçadır.

Gömlek: Boğazdan ayaklara kadar yakasız ve kolsuz giydirilen bir el­bisedir.

Sargı: Cenazeyi sarmak için kullanılan izardan daha uzun parçadır. Üst ve alt kısımlarından bağlanır.[321]

Her ne kadar mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte, erkeğin sünnet ke­fenleri içerisinde bir de gömlek olduğunu söyleyen Hanefiler için bir mesned yoksa da, Hanefilerin bu meseledeki delilini “Rasûlullah (s.a) vefat ederken üzerinde bulunan gömlekle kefenlendi” mealindeki 3153 numaralı hadis-i şerifle İbn Adiyy*in el-Kâmil isimli eserindeki Cabir b. Semure*den rivayet ettiği aynı mealdeki hadisi şerif teşkil etmektedir.[322]

3152… (Bir önceki hadisin) bir benzeri de (Kuteybe b. Said, Hafs’. b. Gıyas, Hişam b. Urve, Urve yoluyla yine hazret-i) Aişe’den (riva­yet edilmiştir. Şu farkla ki Hafs b. Ğıyâs bir önceki hadisten fazla ola­rak bu rivayete) “ketenden” (kelimesini) ilave et(mek suretiyle bir ön­ceki hadis-i şerifte zikredilen Hz. Peygamberin kefenlerinin -ketenden-olduğunu ifade et)miştir. (Bu hadisi Hz. Aişe’den nakleden Urve, ri­vayetine devam ederek) dedi ki; (Halkın, -Hz. Peygamber) “iki elbise ile bir Yemen kumaşı içinde kefenlendi.” (ğine dair) sözleri, vHz.) Ai-şe’ye anlatıldı da (Hz. Aişe)

“Gerçekten bir Yemen kumaşı getiril(miş)ti. Fakat (ashabı ki­ram) onu reddettiler ve Hz. Peygamber’i onunla kefenlemediler.” ce­vabını verdi.[323]

3153… İbn Abbas’dan demiştir ki: “Rasûluilah (s.a) (birisi) iki kumaştan ibaret olan bir elbise ve (diğeri de) içerisinde vefat ettiği gömleği (olmak üzere) üç Necran kumaşıyla kefenlendi.”

Ebû Dâvûd der ki: (Bu hadisin râviierinden) Osman (b. EbtŞey-be, Rasûlullah (s.a) ‘in birisi) kırmızı bir elbise ve (diğeri de) içerisinde vefat ettiği gömleği olmak üzere üç kumaş içerisinde (vefat ettiğini) rivayet etti.[324]

Açıklama

Rasûlü Zişan Efendimizin kefenini teşkil eden kumaşların sayısı ve özellikleri hakkında çeşitli hadisler rivayet edilmiştir. Ancak bu rivayetler arasındaki farklar, sadece kelimelere aittir. Netice iti­bariyle bu rivayetler arasında esaslı bir fark yoktur.

Mesela 3152 numaralı hadis-i şerifte Rasûli Ekremin biri Yemen kumaşı olmak üzere üç kumaşla kef«ilendiğinden bahsedilirken 3153 numaralı hadis-i şerifte üç Necran kumaşı içerisinde kefenlendiğini ifade edilmekte, 3149 nu­maralı hadis ile 3150 numaralı hadislerde ise, sadece bir Yemen kumaşıyla kefenlendiği kaydedilmektedir. Bu farklı rivayetler hakkında imam. Tirmizî “Peygamber (s.a)’in kefeni hakkında muhtelif rivayetler gelmiş ve Hz. Ai-şe’nin rivayet ettiği hadis bu mevzuda rivayet edilen hadislerin en sahihidir.” diyerek[325] yukarıda mealini sunduğumuz 3151 numaralı hadisin bu mevzu-daki hadislerin en sahihi olduğunu açıklamıştır.

Bütün bu açıklamaları ve 3152 numaralı hadis-i şerifteki açıklamayı göz önünde bulundurursak “Rasûlü Zîşan Efendimizin ketenden mamul üç parça Yemen kumaşıyla kefenlenmiş olduğunu” söyleyebiliriz. Fahr-i Kainat Efen­dimizin vefatı esnasında üzerinde bulunan gömlekle kefenlendiğini ifade eden ve ölünün kefenleri arasında bir de gömlek bulunmasının müstehab olduğu­nu söyleyen bazı Hanefilerle, Malikilerin ve zeyd b. Ali ile el-Müeyyed bil-lah’ın delilini teşkil eden 1353 numaralı hadis aksi görüşte olanlarca zayıf­tır. Çünkü sözü geçen hadisin senedinde Yezid b. Ebî Ziyad vardır. Bu.ravi hadis ulemasınca tenkid edilmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in vefatı esnasın­da giymekte olduğu gömleğe sarılarak yıkanıp defnedildiğini kabuletmek çok zordur. İki kumaştan meydana gelmiş bir elbise içerisinde kefenlendiği ifa­desi ise son derece yanlıştır. Nitekim şu hadis-i şerif bu yanlışı açıkça ortaya koymaktadır. “Rasûlullah (s.a) Sehuliyye denilen pamuklu üç parça beyaz Yemen bezi içine kefenlendi. Bunların içinde sarık yoktu. Hülleye gelince; bunun Rasûullah (s.a.)’e kefen yapmak için satın alınıp alınmadığında halk şüpheye düştüğünden hülle (elbise) terk olundu ve Rasûlullah (s.a) beyaz pa­muklu üç sehuliyye bezi içine kefenlendi. Hülleyi Abdullah b. Ebû Bekir al­dı ve:

“Ben bu huüeyi kendime kefen yapmak için muhafaza edeceğim.” dedi. Sonradan:

“Buna aziz ve celil olan Allah Peygamberi için razı olsaydı, O’na ke­fen yapardı.” diyerek hülleyi sattı; parasını da tasadduk etti.”[326]

Nitekim İmam Nevevî de Hz. Peygamberdin iki kumaştan oluşan bir hülle (elbise) içerisinde kefenlendİğini ifade eden 3513 nolu hadisin zayıf olduğu­nu, çünkü senedinde Yezid b. Ebî Ziyad bulunduğunu, dolayısıyla bu hadi­sin delil olma niteliğinden mahrum olduğunu söylemiştir.[327]

30-31. Haddinden Fazla Pahalı Kefen Kullanmak Mekruhtur

3154… Ali b. Ebû Talib (r.a) den demiştir ki:

Kefen (seçmek) te pahalıcıhğa sapmayınız. Çünkü ben Rasûlullah (s.a)’i

“Kefen hususunda pahalıcılık yapmayınız. Çünkü o, çabuk so­yulur.” derken işidim.[328]

Açıklama

Kefen seÇerken, gerek kefenin sayısı, gerek ölçüleri ve gerekse fiatı hususunda Hz. Peygamberin ve ashabının tatbikatını gözönünde bulundurmak, lükse kaçan ve sahibine ağır külfetler yükleyen pa­halı kumaşlar seçmekten kaçınmak gerekir. Çünkü Rasûlü Zîşan Efendimi­zin tabiriyle, kefen ölünün vücudunda çok kısa bir zamanda eskir ve lime lime olarak soyulup gider. Nitekim bir hadis-i şerifte buyurulduğu Üzere “Ebû Bekir (r.a) vefat ederken kendi üzerinde bulunan zaferanla lekelenmiş bir elbiseye bakarak -şu elbisemi yıkayın ve O’na iki elbise daha katın da beni onlarla kefenleyin- demiştir.” Hz. Aişe de kendisine O eskidir deyince,

“Şüphesiz yeniyi giymeye diri ölüden daha layıktır. O (kefen) ancak bedenden akan irin ve sarı sular içindir.** cevabını vermiştir.[329]

Binaenaleyh, erkekler için sünnet olan kefen; lifafe, izar ve kamisten iba­rettir. İşte bu üç parça bezin, temiz olmak şartıyla yeni veya kullanılmış ol­ması arasında bir fark olmadığı gibi[330] sünnet olan bu kumaşların seçimin­de pahalı kumaşlardan kaçınmaktır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifin, “Biriniz kardeşini kefenledi­ği zaman, kefenini güzel yapsın.” mealindeki 3148 numaralı hadis-i şerifle, Deylemî’nin rivayet ettiği “cenazelerinizin kefenini güzel yapın: Zira onlar biribirlerine onunla iftihar ederler ve kabirlerinde birbirlerini onunla ziyaret ederler.” mealindeki hadis-i şerif arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kefe­nin güzel olmasından maksat, pahalı olması değil, temiz ve hayatta giyilebi­len kumaşlar cinsinden olması ondan daha pahalı ve daha düşük olmayıp orta kalitede bir bezden olmasıdır ki bu da dinin koymuş olduğu ölçüleri aş­mamakla gerçekleşir.

Ancak mevzumuzu teşkil eden bu hadisin senedinde Amr b. Hişam el-Cenbî vardır. Bu râvinin güvenilir bir râvi olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır. Sonra Sabi ile Hz. Ali arasında bulunması gereken ravi de atlanmış­tır. Bu bakımdan bu hadis munkati’ dir. Çünkü Darekutnî’nin açıklaması­na göre Sa’bi Hz. Ali’den bir hadisten başka bir hadis işitmemiştir. O hadis­te bu hadis değildir.[331]

3155… Habbab (b. Eret’)ten demiştir ki:

Mus’ab b. Umeyr Uhut (savaşı) günü şehid edilmişti. (Üzerinde) alaca yünlü kaftandan başka (bir şeyi-de) yoktu. Başını örttüğümüz zaman, ayaklan dışarıda kalıyor, ayaklarını örttüğümüz zaman da başı dışarıda kalıyordu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a)

“Başım örtünüz, ayaklarının üzerine de (biraz) izhîr koyunuz” buyurdu.[332]

Açıklama

İzhir; Hicaz’da biten ve kuruyunca beyazlaşan hoş kokulu meşhur bir ottur.

Bu hadis-i şerif, ölünün bütün vücudunu örtecek büyüklükte bir kefen bulunamadığı zaman, mevcut kefenle öncelikle ölünün baş tarafını örtmek gerektiğine, geri kalan kısmımnsa izhir otuyla örtüleceğine delalet etmekte­dir. Çünkü baş taraf, aşağı taraftan daha faziletlidir. .

İmam Nevevî’nin açıklamasına göre, eğer mevcut kefen, Cenazenin ba­şı ile birlikte avret mahallini Örtmeye kâfi gelmiyorsa, onunla sadece avret mahalli örtülür. Çünkü ölünün avret mahallini örtmekte, dirinin avret ma­hallini Örtmek gibi farzdır. Ona bakmak ve dokunmak haramdır.

Yine bu hadis-i şerif, ölünün tüm bedenini örtmenin farz olmayıp sade­ce avret mahallini örtmenin farz olduğuna delalet etmektedir. Çünkü cena­zenin bedeninin tümünü Örtmek, farz olsaydı, Hz. Habbab’ın vücudunun tümü örtülür, ayak tarafı açık bırakılmazdı. Her ne kadar ashab-ı kiramın fakru zaruret içinde olup ve güçleri yetmediği için, Hz. Habbab’ı bu şekilde defnetmiş oldukları akla gelirse de, “ölünün tüm bedenini örtmenin farz ol­ması halinde mutlaka bu farzı yerine getirmenin bir çaresini bulmaya çalışa­caklarını ve bunu gerçekleştireceklerini de unutmamak gerekir. Bilindiği gi­bi Hanefilere göre, ölünün tüm vücudu avret değildir. Onun avret mahalli sağlığındaki avret mahallinden ibarettir.

Ayrıca bu hadis-i şerif, ashab-ı kiramın ne derece fakir olduklarını açıkça ifade etmektedir. Bilindiği gibi fakru zarurete sabretmek insanı “ebrar” de­recesine yükseltir.[333]

Hazreti Mus’ab Bin Umeyr (r.a)

Namı ve Nesebi:

İsmi: Mus’ab, Künyesi: Muhammed, babası: Umeyr, validesi Hannes bt. Malik, Nesebi: Mus’ab b. Umeyr b. Haşim b. Abdimenaf b. Abduddar b. Kusay el-Kureşî…

islâmiyet i Kabulü:

Mus’ab, gerçekten yüzü kadar kalbi de berrak, zevk sahibi ve akıllı bir gençti. O yaratılıştan putlara karşı nefret doluydu. Bunun içindir ki, Mek­ke’de tevhid daveti yükselir yükselmez, bu davet onun kulağına varmış, te­miz kalbinde akisler yapmıştı. Osman b. Talha’yı ibadet ederken gören Mus’-ab, doğruca Erkam’ın evine, Allah Rasûlü’nün huzuruna koşmuş ve müslü-man olmuştu. Böylece içinde bulunduğu refah ve saadeti bir anda.feda etmişti…

Allah Rasûlü’nün Göz Yaşları:

Allah Rasûlü, Mekke’den çıkarak Küba’ya geldiğinde, Medineli Müs­lümanlar kendisini karşılamaya gelmişlerdi. Bu sırada, belinde bir koyun pos-tuyla yarı çıplak bir vaziyette Hazreti Mus’ab gelmişti. Ayaklan çıplaktı. Onu bu durumda gören Allah Rasûlü, onun Mekkede yaşadığı hayatı düşünerek üzülmüş ve mübarek gözlerinden yaşlar akıtmıştı…

Hazreti Mus’ab’ın Teçhiz ve Tekfini:

Allah Rasûlü, Hz. Mus’ab’ın şehid olduğunu haber aldığı zaman şu âyet-i kerimeyi okumuşlardı: “Mü’minler içinde öyle kimseler vardır ki, Allah’a karşı bütün taahhütlerini samimiyetle yerine getirmişlerdi…”[334]

Hazret-i Mus’âb’ın Fazilet ve Kemali:

Hazreti Mus’ab, son derece zeki, fasih ve beliğ bir zattı. Onun Medi­ne’de İslâmiyet’i yayma ve telkin hususunda gösterdiği liyakat ve elde ettiği başarı, fazilet ve kemalinin en büyük burhanıdır. Bundan başka şehit oldu­ğu ana kadar Kur’ân-i Kerîm’in bütün âyetlerini ezberinde tutardı.

Hazret-i Mus’ab’ıjı Ahlâkı:

Hazret-i Mus’ab’ın hayatı, onun ne kadar yüksek ve temiz ahlak sahibi olduğunu gösterir. O, kendi arzu ve isteği ile kabul ettiği bir inanç için haya­tının bütün debdebe ve saltanatını feda etmiş; eza ve cefalara uğramayı hoş görmüş, Habeş diyarına kadar gitmiş, her yerde ve zamanda İslâm’ı yay­makla meşgul olmuş ve nihayet bu dava uğrunda canını feda etmişti.

Hazret-i Mus’ab’ın İslâmiyet’ten önceki haliyle sonraki halini mukaye­se edecek olursak onun ne denli bir mücahid olduğu hemen ortaya çıkar. Bu büyük mücahit, karanlık gözlere ışık verecek, en mutaassıp ve donmuş kafalara nur akıtacak, hurafeler mahşeri olan beyinlere hidayet huzmeleri ulaştıracak, kin,düşmanlık ve intikam hislerinin mahzeni olan ruhlara haki­ki insanlığın zevkini tattıracak bir insandı. Bu yolda insan tahammülünün üstünde bir sabırla yürüyen bu büyük mücahit, her felaket ve her mihnete göğüs gererek, zaferlerin en büyüğünü kazanmıştı.[335]

Hazreti Habbab Bin Eret (r.a.)

İsmi: Habbab, künyesi: Ebû Abdullah idi. Nesebi şöyledir: Habbab b. Eret, b. Cendele, b. Saad, b. Huzeyme, b. Ka’b b. Saad, b. Zeyd, Menat, b. Temim.

Cahiliyyet devrinde Mekke’de köle olarak satılmıştı.

îslâmiyeti Kabulü:

Hz. Habbab, İslâm’ın ilk günlerinde islâmiyetle şereflenmişti. Rasûl-i EİWi, Zeyd b. Erkam’ın hanesinde kaldığı zaman, Hz. Habbab islâmiyet şeref ve saadetine mazhar olmuştu. Bu şerefe erenlerin arasında altıncı şahıs idi.

Gazaları:

Hz. Habbab, Medine’ye geldikten sonra ömrünün sonuna kadar bütün savaşlara iştirak etmişti.

Hastalığı ve Vefatı

Hicretin 37. senesinde Kufe’de hastalandı. Tedavi fayda vermedi. Ve­fat etti. Son nefeslerinde Hz. Hamza’yı hatırlamış, onun gibi şahadet kefeni giymediğine üzülmüştü. Halk hastalığında ziyaretine gelmişti. Hz. Habbab ölümden korkmadığını söylemiş: “Dünyada iyi yaptı isem mükâfatını göre­ceğim, iyilik yapmamış isem Cenâb-ı Hak gafur, rahimdir” demişti.

Yine bir gün, mükâfatını dünyadayken aldığını, bunun için dünyadan hiç bir nasip almadan Bedir’de şehit olanlara imrendiğini söylemişti. İpek­ten kefenini göstererek: “Hamza’ya Uhud’da kefen bulamamıştık” diye ağ­lamıştı.

Serveti ve Maişeti:

Hz. Habbab, cahiliyyet devrinden kurtulup İslâm devrine girdikten sonra kılıcının kuvveti ile geçimini temin ederdi. Önceleri maişet hususunda hayli sıkıntı çekmişti. Fakat sonra Cenâb-ı Hâk’kın inayeti ile vaziyeti düzelmiş, iş, güç sahibi olmuş, bir miktar da servet edinmişti. Nitekim vefatında 40.000 dirhem miras bırakmıştı.

Fazilet ve Kemali:

Hz. Habbab, Rasûl-i Ekrem’in hal ve fiillerini araştırıp soruşturur ona göre hareket ederdi. İbadet ve harekatında bilmediği her şeyi Rasûl-i Ekrem’­den sorup öğrenmeye çalışırdı. Bir defa Rasûl-i Ekrem’e yatsı namazı hak­kında bir sual sormuştu; Rasûl-i Ekrem» anlatmıştı. Ertesi gün unutmuş, yi­ne gelip sormuştu. Resûl-i Ekrem “Bu namaz, ümit ve korku namazıdır. Bu namazda Cenab-ı Hak’dan üç şey dua edilirse hiç olmazsa ikisi kabul edi­lir.” buyurmuşlardır.

Hadis Rivayetleri:

Rivayet ettiği hadislerin yekunu 33’dür. Bunlardan üçü müttefekuna-leyh, ikisi Buhari’de, biri Müslim’de ayrıca rivayet olunmuştur.[336]

3156… Ubade b. Samit’ten (rivayet olunduğuna göre) Rasûlüllah (s.a.)

“Kefen’in hayırlısı hülledir. Kurban (lığ) in en hayırlısı da boy­nuzlu koçtur.” buyurmuştur.[337]

Açıklama

Hülle: Yemen kumaşından dokunmuş, iki parçadan müteşekkil elbise demektir. Aynı cins kumaştan dikilmiş olan ve iki parçadan oluşan elbiseyede hülle denir. Binaenaleyh bir elbiseye hülle denilebilmesi için iki parçadan oluşması ve her iki parçanındaraynı cins kumaş­tan dikilmiş olması gerekir. Bu hadis-i şerifte hüllenin en hayırlı kefen ola­rak nitelendirilmesi bir parçadan ibaret olan kefene nisbetledir. Üç parça­dan oluşan bir kefense elbette hülleden daha hayırlıdır.

Hadisi Şerifte, zaruret olmadıkça bir parçadan oluşan kefenle yetinme­nin uygun olmadığı kasdedilmiş olması, kuvvetle muhtemeldir.

Hernekadar bazıları, en hayırlı ve faziletli kefenin Yemen kumaşından yapılan kefen olduğunu söylemişlerse de, bir hadis-i şerifte, açıklandığı üzere “en hayırlı kefen beyaz elbiseden yapılan kefendir”[338] O gün için hal­ka temini en kolay olan kefenliğin Yemen kumaşından yapılan hülle olduğu için Rasûl-i Ekrem’in kefenlik olarak hülleyi tavsiye etmiş olduğu ve yine bu düşünceyle onun en hayırlı kefenlik olduğunu söylemiş olması da müm­kündür. Rasûl-ü Zîşan Efendimizin boynuzlu koçun en hayırlı kurbanlık ol­duğunu söylemesi ise, genellikle boynuzlu koçların daha etli olmalarıyla açık­lanabilir.[339]

31-32. Kadın (ların) Kefeni

3157… Leyla Kanif es-Sekafi dedi ki: “Rasûlullah (s.a)’in kızı Ümmü Gülsüm vefat ettiği zaman, onu yıkayan kadının yanında ben de vardım. Rasûlullah (s.a)’ın bize verdiği ilk (kefenlik) peştemal, sonra gömlek, sonra başörtüsü sonra dâ çarşaf oldu. (Hz. Ümmü Gülsüm) Bu elbiselerden sonra başka bir elbisenin içine daha sarıldı. (Biz Hz.. Ümmü Gülsüm’ü yıkarken) Rasûlullah (s.a) yanında (Hz. Ümmü Gülsüm’ün) kefeni olduğu halde, kapının yanında oturuyordu. Ve onları bize parça parça veriyordu.[340]

Açıklama

1. Her ne kadar burada Hz. Peygamberin vefat ettiğinden bahsedilen kızının Ümmü Gülsüm olduğu anlatılıyorsa da 3142 nolu hadisin şerhinde açıkladığımız gibi, Hz. Peygamberin burada söz konusu edilen kızı Hz. Ümmü Gülsüm değil, Hz. Zeynep’tir. Bu hadis-i şe­rif kadının kefenini izar, gömlek, baş örtüsü, milhafe ve düre ta’bir edilen iki sargıdan ibaret olmak üzere, beş kat halinde hazırlamanın müstehab ol­duğuna delalet etmektedir. Nitekim Hanbeliler ile Şafiîler bu görüştedirler. Bilindiği gibi sargıların tüm vücudu örtecek büyüklükte olması gerekir.

2. Mâlikilere göre ise, kadın için müstehab olan kefen izar, gömlek, ba­şörtüsü ve dört sargı olmak üzere yedi parçadan meydana gelmir.

Maliki ulemasına göre, hadis-i şerifte geçen kefenle ilgili sayılar kayıtlayıcı ve sınırlandırıcı bir manâ ifade etmemekte, sadece kadının kefeni me­selesinde adet bakımından bir genişlik bulunduğunu ve dolayısıyla hadiste sayılan kefenlerden daha fazla kefen kullanmanın caiz olduğunu ifade et­mektedir.

3. Hanefiiere göre kadın için sünnet olan kefen yensiz, yakasız, dikişsiz bir gömlek, tepeden tırnağa bütün cesedi saran bir izar (don). İzardan daha uzun olan alt ve üst kısımlarından bağlanan bir sargı, baş örtüsü ve göğüs örtüsü olmak üzere beş parçadan meydana gelir. Bu suretle Hanefi alimleri mevzumuzu teşkil eden hadise uygun olarak kadının sünnet olan kefenini beş adet olarak belirlemişlerdir. Ancak iki lifâfenin birinin başa diğerinin de göğüse ait olduğunu söylemişlerdir.

Bu meseleyi şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Cenazeyi kefenlemek meşrudur.

2. Bütün bedeni örten bir kefenden fazla kefen kullanmanın cazi oldu­ğunda ittifak olduğu gibi, birden fazla kefen kullanmanın vacib olduğunu iddia eden bir ilim adamı da yoktur.

3. Kadınlar için müstehab olan kefen sayısının beş veya yedi, erkekler için de üç veya beş adet olabileceğine dâir görüşler vardır.

imam Nevevî’ye göre, ölünün kefeni kendi malından temin edilir. Eğer kendi malı yoksa, nafakası kimin üzerine düşüyorsa kefen o kimsenin ma­lından temin edilir. Eğer o kimsenin de malı yoksa, hazineden temin edilir. Hazinede de yeterli mal yoksa, bu kefeni temin etmek bütün müslamanlara farz olur. Bu durumda devlet başkanı bu masrafı müslümanların zenginleri­ne dağıtarak onlardan te’min eder.

Ancak Hanefi imamlarından Ebû Yusuf (r.a) kadının malı olsa bile onun kefeninin kocasının malından te’min edileceğini söylemiştir.[341]

32-33. Ölüye Misk Sürmek

3158… Ebû Said el-Hudrî’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a)

“Kokularınızın en güzeli misktir” buyurdu.[342]

Açıklama

Bu hadis-i şerifin vürûduna sebep; ölüyü miskle kokulamanın sünnet olduğunu bilen ashab-ı kiramın fahr-i kâinat Efendimize yönelttikleri “ölüyü kokulamak için en güzel koku hangisidir?” şek­lindeki bir soru olması ihtimali kuvvetlidir. Nesaî’nin rivayetinde “Misk ko­kularınızın en güzelindendir” buyurulması da Rasûl-ü Zîşan Efendimiz, bu sözü söylemeden önce kendisine “kokuların hangisi güzeldir?” şeklinde bir soru sorulmuş olduğu ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Musannif Ebû Dâvûd’la Tirmizî ve Nesaî bu meselede böyle düşündükleri için, bu hadisi ce­naze bölümüne yerleştirmişledir. Binaenaleyh Hz. Fahr-İ Kâinat Efendimiz “kokularınızın en güzeli misktir.” buyurmakla “ölülerinizi miskle kokulayınız” demek istemiştir. Çünkü melekler cenazenin etrafında hazır olduklarından ölüden çıkması muhtemel olan pis kokulardan rahatsız ola­bilirler. Cenaze miskle kokulandığı zaman, pu pis kokular kaybolacağından, meleklerin rahatsız olaması tehlikesi ortadan kalkmış olur. Nitekim Abdur-rezzak’ın Musannaf ında rivayet edildiği üzere Selman-ı Farisî (r.a) ölme­den önce karısına bir misk emanet ederek “öldüğüm zaman beni bununla kokulayınız! Çünkü o zaman benim yanıma Allah’ın yaratıklarından yeme­yen ve içmeyen bir cemaat gelecektir. Onlar bu miskin kokusunu duymuş olurlar!” demiştir. Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de Hz. Enes’in bu maksatla Rasûl-ü Zîşan Efendimizin güzel misklerle kokulanmış saçlarını sakladığını rivayet etmektedir.[343]

Bazı Hükümler

1. Kokuların en güzel misktir.

2. Misk temiz olduğundan cilde ve elbiseye sürülebi­lir. Bu mevzuda ilim adamları ittifat etmişlerdir. Şiilerin miskin temiz olma­dığına dair naklettikleri haberlerin asılsız olduğu âlimlerin icmaı ve sahih ha­dislerin delaletiyle merduttur. Bu bakımdan Şiilerin bu görüşleri kaideyi bozmayan bir istisna teşkil etmektedir.[344]

33-34. Cenazeyi Definde Acele Etmek (Sebepsiz) Bekletmek, Mekruhtur

3159… Husayn b. Vahvah’dan (rivayet olunduğuna) göre;

Talha Îbnü’1-Bera hastalanmış. Bunun üzerine Peygamber (s.a) ziyaret etmek üzere yanına varmış da:

“Talha’yi, ölüm kendisine yaklaşmış halde görüyorum. (Öle cek olursa) bunu bana habir veriniz. (Teçhiz ve tekfin işlerinde de) acele ediniz. Çünkü bir müslümamn leşini (cesedini) (ev) halkı arasında bek­letmek gerekmez.” buyurmuş.[345]

Açıklama

İnsan cesedi bir yerde bir süre kalınca, bozulmaya ve kok­maya başlar. Onun kokması etrafındaki kişilerin ondan nef­ret edip kaçmasına sebep olur ki, bu ölünün kalanlar üzerinde bıraktığı sev­gi ve saygıyı kaldırır.

Aslında “İeş” kelimesi ölmüş hayvanların cesetleri hakkında kullanıl­dığı halde, Hz. Fahr-i Kainatın müslümanların cesetleri hakkında bu kelimeyi kullanması, uzun süre bekletilen insan cesetlerinin de leş gibi koku neş­redeceğini anlatmak ve cenazeyi evde bekletmekten onları sakındırmak için­dir. Binaenaleyh Hz. Peygamberin bu ta’birinde ölünün pis olduğuna dair bir delâlet yoktur.[346]

Bazı Hükümler

1. Hasta ziyaret etmek müstehabdır.

2. Halkın gerekli ilgiyi göstermesi ve cenaze nama­zına iştirak etmesi için, bir kimsenin öldüğünü ilan etmek müstehabdır.

3. Cenazeyi bekletmeden, en kısa zamanda defnetmek için aceie etmek müstehabdır.

4. Cenazenin saygınlığını korumak, onun insanların nefretini mucib hal­lere düşmesine meydan vermemeye gayret etmek müstehabdır.

5. El Beğavî bu hadisi Said b. Osman el-Belva’dan başka kimsenin ri­vayet etmediğini bu bakımdan bu hadisin garib olduğunu söylemiştir.[347]

34-35. Cenaze Yıkamaktan Dolayı Gusl Etmek

3160… Aişe (r.a.) dan (rivayet olunduğuna göre), Peygamber (s.a) dört (şey) den dolayı gusledermiş,

1. Cünüplükten, 2. Cuma günü (ge­lince) 3. Kan aldırmaktan, 4. Ölü yıkamaktan.[348]

Açıklama

Bu hadis-i şerifle ilgili gerekli açıklama, daha önce geçtiği için burada tekrardan kaçınarak okuyucularımızı 348 numaralı hadis-i şerifin şerhine havale ediyoruz.[349]

3161… Ebû Hüreyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) “Cenaze yıkayan gusletsin, onu taşıyan da abdest alsın.”

buyur­muştur.[350]

Açıklama

Hadis-i Şerifin zahirinden anlaşılan, cenaze yıkayan bir kimsenin gusletmesinin, cenaze taşıyan bir kimsenin de abdest al­masının farz oluşudur. İmamiyye mezhebi mensupları bu hadisin zahirine sarılarak “cenaze yıkayan bir kimsenin gusletmesi cenaze taşıyan bir kimse­nin de abdest alması farzdır.” demişlerdir. Hz. Ali (k.v) ile Hz. Ebû Hürey-re (r.a) de bu görüştedirler.

İmam Malik ile İmam Ahmed’e ve Şafiîlere göre, cenaze yıkayan bir kimsenin gusletmesi, cenaze taşıyan bir kimsenin de abdest alması müstehabdır. Sözü geçen bu mezhep imamlarına ve mensuplarına göre, metinde geçen “gusletsin ve abdest alsın” emirleri vücub için değil, istihbab içindir. Çünkü Darekutnî ile Hakim’in İbn Abbas (r.a) den rivayet ettikleri “bir ce­nazeyi yıkamanızdan dolayı gusletmeniz gerekmez. Çünkü sizin ölünüz pis değildir. Sadece ellerinizi yıkamanız yeter.” mealindeki hadis, sözü geçen emirlerin istihbab ifade ettiklerine delalet etmektedir. Darekutnî ile Hakim’in rivayet ettikleri bu hadis-i şerifin bir benzerini de Beyhaki rivayet etmiş ve İbn Hacer de bunun hasen olduğunu söylemiştir.

Hafız İbn Hacer et-Telhis isimli eserinde de el-Hatib’in îbn Ömer’den naklettiği, “Biz cenazeyi yıkardık, yıkama bittikten sonra kimimiz yıkanır­dı, kimimiz de yıkanmazdi.” mealindeki hadisin senedi hakkında sahihtir demiştir. Hafız ibn Hacer İmam Malik’in ivayet ettiği “Umeys’in kızı Es­ma, Hz. Ebû Bekir vefat ettiği zaman, O’nu yıkadı. Daha sonra da orada bulunan muhacirlere:

Ben oruçluyum hava da çok soğuk acaba yıkanmam gerekir mi? diye sordu onlar da:

Hayır! diye cevap verdiler.[351] mealindeki hadis hakkında da “Hz. Ebû Bekir’in vefatı büyük bir hadisedir. Böylesine büyük bir hadisede muhacir­lerle birlikte ensarın ileri gelenlerinin tümünün de hazır bulunduğundan şüphe edilemez. Müslümanların ileri gelenlerinin tümünün bulunduğu bir mecliste, cenaze yıkamakla ilgili bir farzı bilen bir kişinin bulunmaması düşünüle­mez. Eğer cenaze yıkayan kimseye gusl lazım gelseydi, o mecliste mutlaka bunu bilen bir kişi çıkardı.” demiştir.

Bu mevzuda Hattâbî de şöyle diyor: “Ben cenaze yıkayan bir kimseye gusül, cenaze taşıyan bir kimseye de abdest lazım geldiğini söyleyen hiçbir fıkıh alimine rastlamadım. Cenaze yıkayanın gusletmesi, cenazeyi taşıyanın da abdest almasıyla ilgili emirlerin farziyyet için değil de, istihbab için olma­sı mümkündür.

Bu mevzudaki gasletsin emrinin üzerinde pislik bulunan bir ölüyü yıka­yıp da, ölünün cesedinden üzerine bir pislik sıçrayan, bu pisliğin neresine isabet ettiğini tesbit edemediği için, vücudunun tümünü yıkaması icabeden kimselere ait olması ihtimali vardır. Abdest alsın emrinin de “ölüyü yıka­mayan kimse, cenaze namazına yetişebilmek için abdestli bulunsun” şeklin­de te’vil etmek de mümkündür.”

Her ne kadar el-Hattâbî “Ben -cenaze yıkayan bir kimseye yıkanmak cenaze taşıyan bir kimseye de abdest almak farz olur- diyen bir fıkıh alimine .astlamadım.” demişse de yukarıda zikrettiğimiz gibi, başta Hz. Ali ite Hz. Ebû Hüreyre olmak üzere, bu görüşte olan ilim adamları da vardır.

İmam Ebû Hanife (r.a) ile taraftarlarına ve el-Leys’e göre, cenazeyi yı­kamaktan dolayı yıkanmak ne farzdır ne de sünnettir. Ancak abdest almak menduptur.[352] Bu mevzuda gelen hadislerdeki “gusletsin” sözünden mak­sat, yıkanmak değil, sadece elleri yıkamaktır. Hattâbî’nin açıklamasına gö­re, bu hadisin senedi tenkid edilmiştir. İbn Kattan da hadisin ravisi Amr b. Umeyr’in halinin meçhul olduğunu söylerken İmam Tirmizî, bu hadisin ha­sen olduğunu söylemiştir. Bu da İmam Tirmizi’nin bu hadisin sıhhati hak­kında Hattâbî’nin bilmediği bazı bilgilere sahip olduğunu gösterir. Bu hadis hakkında 348 nolu hadisin şerhinde de açıklama vardır.[353]

3162… Ebû Hureyre (r.a) Peygamber (s.a)’den (bir önceki hadisin bir de) manasını (rivayet etmiştir).

Ebû Davûd der ki: Bu hadis, neshedilmiştir. Ahmed b. HanbeVe, ölü yıkamadan dolayı gusletme(nin hükmü) sorulduğunda “Ona abdest (almak) yeter” diye cevab verdiğini (bizzat ağzından) işittim. (Ravi) Ebû Salih bu hadis(in senedin)e kendisiyle Ebû Hureyre arasına (bir başka raviyi) yani Zaide’nin azatlı kölesi îshak’ı sokmuştur. 3160 nu­maralı Mus’ab hadisi ise zayıftır. (Çünkü) onda kendisiyle amel edil(e)meyen bir özellik vardır.[354]

Açıklama

Bir önceki Amr b. Umeyr’in Ebû Hureyre’den rivayet ettiği hadisi, mana olarak Ebû Hureyre’den bir de Zaide’nin azat­lı kölesi İshak rivayet etmiştir.

Musannif Ebû Davud’a göre, “Aynı manaya gelen iki ayrı lafızlarla ri­vayet edilen bu hadislerin hükmü neshedilmiştir. İmam Ahmed’in “Ona abdest (almak) yeter” sözü O’nun da bu görüşte olduğunu gösterir.”

Her ne kadar mevzumuzu teşkil eden bu hadisin senedinde Ebû salih ile Ebû Hureyre arasında Zaide lin azatlı kölesi İshak bulunuyorsa da, Tirmizî ile İbn Mace ve Beyhakî’nin Sünen’indeki senedlerinde Ebû Salih ile Ebû Hureyre (r.a) arasında ishak yoktur.

Musannif Ebû Dâvûd hadisin senedindeki bu farklılığa temas etmekle, bu hadisin aynı zamanda zayıf olduğuna işaret etmek istemektedir.

Yine Musannif talikte geçen “Mus’ab hadisi ise zayıftır…” sözüyle de 3160. numaralı Mus’ab hadisinde kendisiyle amel edilmesi mümkün olma-van bir özellik bulunduğundan, mevzumuzu teşkil eden Ebû Hureyre hadi­sini takviye edemeyeceğine, dolayısıyla mevzumuzu teşkil eden hadisin za­yıflıktan kurtulamayacağına, dikkati çekmek istemektedir.

Ölüyü yıkayan kimsenin yıkanması, taşıyan kimsenin de abdest alması gerektiğine dair gelen hadisler konusunda Ali b. el-Medini ile İmam Ahmed “Bu babda gelen hadislerin hiçbiri sahih değildir” demişlerdir. El-Hakim ile İbnül Münzir de aynı görüştedirler. Fakat Hafız İbn Hacer “Bu hadisleri Tirmizî’nin hasen, îbn Hibbân’ın sahih saydığını Darekutnî’nin de bunları güvenilir ravilerden oluşan bir senetle rivavet ettiğini ve İbn Hazm’ın da bu hadislerin sahih olduğuna inandığını” söylemiştir.

İmam Şafiî ise el-Ümm isimli eserinde, bu hadislerin sıhhatine inana-madiği için onlarla amel edemediğini ifade buyurmuştur.

Fakat M enhel yazarı, bu hadislerin zayıf tarikle de olsa, pek çok yollar­dan rivayet edildiklerini,’dolayısıyla bunların zayıflıktan kurtularak hasen derecesine yükseldiklerini, binaenaleyh İmam Nevevî’nin İmam Tirmizî’yi bu hadise hasen dediği için tenkid etmesinin doğru olmadığını, söyledikten sonra, bu hadisle amel etmenin müstehab olduğunu ifade ederek bu mesele­de ileri sürülen delillerin arasını telif etme yoluna gitmiş ve Neyl-ül Evtar sahibi Şevkani’nin de bu görüşte olmakla beraber, sadece elleri yıkamakla da bu hadisle amelin gerçekleşebileceğine ihtimal verdiğini kaydetmiştir.

Bu mevzuya İmam Tirmizî’nin şu sözleriyle son veriyoruz: “Bu hadis Ebû Hureyre’den mevkuf olarak da rivayet edildi. İlim adamları, cenazeyi yıkayan kişi hakkında ihtilaf ettiler. Peygamber (s.a)’in ashabından ve son­rakilerden bazı ilim adamları, “Cenazeyi yıkadığı vakit gusül alması gerekir” diyorlar. Kimi de,”abdest almalıdır” diyor. Malik b. Enes, “Cenazeyi yı­kamak sebebiyle yıkanmayı müstehab görüyorum; bunun vacip olduğu ka­naatinde değilim” dedi. Şafiî de böyle söylüyor. Ahmed ise şöyle demekte­dir: “Cenazeyi yıkayan kişiye yıkanmak vacip olmadığı ümidindeyim; ab-deste gelince, bu hususta söylenenlerin en azı abdesttir.” İshak, “abdest mut­laka gereklidir” diyor. Abdullah b. El-Mübarek’den de şöyle dediği rivayet edildi: “Cenaze yıkamak yüzünden ne yıkanır ne de abdest alır!”[355]

35-36. Ölüyü Öpmek

3163… Aişe (r.a) dan demiştir ki:

Rasûlullah (s.a)’ı ölmüş olan Osman b. Maz’un’u öperken gör­düm. Hatta (gözlerinden) yaşlar akıyordu.[356]

Açıklama

Bu hadıs-ı şerif, ölüyü öpmenin caiz olduğuna ve ölüye sessizce ağlamanın meşru luguna delalet etmektedir. Tirmizi bu hadisin hasen-sahih olduğunu söylemiştir.

Metinde geçen: “Hatta (gözlerinden) yaşlar akıyordu.” sözü, Fahr-i Kâ­inat Efendimizin Osman b. Maz’un için pekçok ağladığından kinayedir. Bey-hakî’nin Süneninde bu hadis “Rasûlullah (s.a) ölmüş olan Osman b. Maz’-un’un yanına girdi, yüzünü açtı, sonra üzerine kapanıp onu öptü ve ağladı. Hatta ben gözyaşlarının yanağına akmakta olduğunu gördüm.” anlamına gelen lafızla rivayet edilmiştir.[357]

Osman b. Maz’un (r.a):

İsmi, Osman, Künyesi, Ebû Said, babası Maz’un, validesi Sahile b inti Elabes, Nesebi, Osman b. Maz’un b. Habib b. Vehb İbn Huzafe b. Cümh b. Amr b. el-Cümhî. İbn İshak’a göre, İslâmiyete ilk girenlerin ondördün-cüsüdür.

Hz. Osman b. Maz’un ailesi ile birlikte Habeşistan’a hicret edenler ara­sında idi. Bilahare kendilerine bütün Kureyş’in müslüman olduğu şayiası eri­şince, Mekke’ye dönmüşlerdi. Fakat Mekke’ye yaklaştıkları sırada aldıkları haberlerin yanlış olduğunu ve Mekke’ye açıktan açığa girdikleri takdirde müt­hiş husumetlerle karşılaşacaklarını ve en şiddetli intikamlara maruz kalacak­larını anlamışlar, bu yüzden herbirisi müşriklerden bir dostuna iltica ederek onun himayesinde şehre girmeye mecbur olmuşlardı. Hz. Osman b. Maz’un da ancak Velid b. Muğire’nin himayesini te’min ettikten sonra, Mekke’ye girebilmişti. Fakat daha sonra bir müşrikin himayesinde Mekke’ye girme­nin ağırlığı altında ezilmeye başladığından “bir müşrik’in himayesine lüzum hissetmediğini, Allah’ın himayesinin kendisine kâfi geleceğini” ilave ederek kendini bir müşrik’in minnet ve esaretinden kurtardı.

Rasûl-ü Ekrem’in süt kardeşi olan Hz. Osman b. Maz’un bütün hayatı­nı Allah yoluna vakfetmek, tam bir zühd içinde yaşamak isteyen bir zattı. Hatta bunun için bütün şehvani kuvvetlerini ta’diî etmek istemişti. Fakat Ra-sûlü Ekrem buna izin vermedi. Rasûlü Ekrem buna muvafakat etmiş olsay­dı, ashabdan birçokları bu hareketi takibedecekti.

Hz. Osman Bedir savaşında hasta idi, tedavisine gayret edilmekle bera­ber iyileşemedi. Hicretten otuz ay sonra ebediyyet âlemeni göç etti.[358] Mu­hacirlerden Medine’de vefat eden ve Baki’ mezarlığına defnedilen ilk zat O’-dur. Rahmetullahi aleyh.[359]

36-37. (Ölüyü) Geceleyin Defnetmek

3164… Cabir b. Abdillah demiştir ki:

(Medine’de) halk mezarlıkta (yanmakta olan) bir ışık görmüşler­di. Işığın yanına vardıkları zaman, bir de ne görsünler (yeni kazılmış) bir kabrin içinde Rasûlullah (s.a) var. Ve “Arkadaşınızı bana veriniz.” (de onu kabre koyayım) diyor. Bir de baktılar ki (Rasûlullah (s.a)’in kabre koymak istediği adam) sesini yükselterek Kur’ân (okjumak)la (ta­nınan) adamdır.[360]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenazeyi geceleyin kabre koymanın caiz olduğuna delalet etmektedir. Halef ve selef âlimlerinin cum huru bu hadis-i şerife dayanarak cenazeyi gece defnetmenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Cumhur ulemaya göre, Buhari’nin Hz. Aişe’den rivayet etti­ği “Gerçekten, Rasûlullah (s.a) geceleyin defnedildi.”[361] mealindeki hadis-i şerifle, İbn Mâce’nin rivayet ettiği “Rasûlullah (s.a)’ın ziyaret ettiği bir adam geceleyin vefat etti de, onu geceleyin defnettiler. Sabah’ olunca onun ölü­münü Peygamber (s.a)’e haber verdiler. (Efendimiz de)

Bana (geceleyin) haber vermenizden sizi alıkoyan ne idi? buyurdu. De­diler ki;

Gece idi, karanlık vardı. Seni meşakkate sokmak istemedik. Bunun üzerine (Efendimiz) adamın kabrine vararak üzerine namaz kıldı.”[362] meâlindeki hadis-i şerif de cenazeyi geceleyin defnetmenin caiz olduğuna delalet etmektedirler. Çünkü, eğer cenazeyi geceleyin defnetmek caiz olmasaydı, Hz. Peygamber onların bu hareketini tasvib etmezdi. Oysa Hz.Peygamber onla­rın cenazeyi geceleyin defnetmelerini değil, sadece geceleyin o kimsenin öl­düğünü kendisine bildirmediklerini tenkit etmiştir.

Bu görüşte olan cumhurun diğer bir delilleri de Buhari’nin rivayet ettiği Hz. Ebû Bekr’in geceleyin defnedildiğine dair hadistir. Cumhur’a göre, Hz. Ebû Bekr’in geceleyin defnedilmesine hiç bir şahabının itiraz etmemesi “ge­celeyin ölüyü defnetmenin caiz olduğu hakkında sahabenin icma etmesi” an–lamına gelir.

Hasan-i Basri ile Said b.el-Müseyyeb’e göre, cenazeyi geceleyin defnet­mek mekruhtur.

İbn Hazm’e göre, zaruret olmadıkça ölüyü geceleyin “defnetmek caiz de­ğildir.

Ölüyü.geceleyin defnetmenin caiz olmadığını söyleyen, sözü geçen âlim­lerin delilleri ise 3148 numaralı hadis-i şeriftir. Cumhur’a göre ise; Rasûl-ü Ekrem’in ölen bir kimseyi zaruret olmadıkça geceleyin defnetmeyi yasakla­dığını ifade eden 3148 numaralı hadis-i şerifte kasdedilen ölüyü geceleyin def­netmeyi yasaklamak değil, gündüzün defnedilmesi halinde onun namazına daha çok kimsenin iştirak edeceğine dikkati çekmektir. Yahut 3148 numa­ralı hadiste, geceleyin defnedilmesi Hz. Peygamber tarafından tenkid edil­diğinden bahsedilen kimse geceleyin, namazı kılınmadan ya da kalitesi dü­şük bir kefenle gömülmüştür de Hz. Peygamber onun geceleyin gömülmesi­ni bu yüzden tenkid etmiştir. Yahut da bu tenkid sözü geçen sebeplerin tü­münden kaynaklanmıştır. Menhel yazarının da ifade ettiği gibi, bu mevzuda cumhurun delilleri ve dolayısıyla görüşleri daha kuvvetli ve isabetli görün­mektedir.

Hz. Peygamberdin son derece mütevazi olduğuna da delalet eden ve mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, Tirmizî’nin Sünen’inde şu manâya ge­len lâfızlarla rivayet edilmiştir: “İbn Abbas (r.a)’dan rivayet edilmiştir. Ra-sûlullah (s.a) geceleyin kabre indi. Kendisi için bir kandil yakıldı ve Rasûlü Ekrem, ölüyü kıble tarafından alarak -Allah sana rahmet etsin! Gerçekten sen, Allah korkusundan devamlı olarak inleyen ve bol bol Kur’ân okuyan bir kişi idin- buyurdu ve ölünün üzerine dört defa tekbir getirdi.”

Ebû Naim el-İsfehanî’nin açıklamasına göre, bu hadiste geceleyin gö­müldüğünden bahsedilen zat “Abdullah zül Bicadeyn” isminde bir sahabidir.[363]

37-38. Ölüyü (Vetat Ettiği) Memleketten Başka Memlekete Götürme (Nin Kerahati)

3165… Cabir (b. Abdullah)’dan demiştir ki:

“Biz Uhud (savaşı) günü ölüleri gömmek için (düştükleri yerler­den alıp Medine’ye) taşımıştık. Bunun üzerine Peygamber (s.a)’in bir dellalı gelip “Rasûlullah (s.a) size Ölüleri öldükleri yerlere gömmenizi emrediyor.” dedi. Biz de o ölüleri (eski yerlerine) iade ettik.[364]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, şehidlerin şehid edildikleri yerlerden başka yere taşınmalarının caiz olmadığını, şehid edildikleri yerlere gömülmeleri gerektiğine delalet etmektedir. Âlimler böyle hüküm vermişler. Ve buradaki emrin farziyyet ifade ettiğini başka bir yere taşımanınsa, ha­ram olduğunu söylemişlerdir.

Menhel yazarının açıklamasına göre, ölünün vefat ettiği yere gömülmesiyle ilgili emir Uhud şehidlerine ait özel bir emir olup Uhut savaşından son­raki şehidlere şumülü yoktur. Çünkü Hz. Cabir’in Uhut’ta şehid edilen ba­bası Abdullah’ı vefatından altı ay sonra Uhut’tan Medine’ye getirerek “el-Bakî” mezarlığına defnettiği rivayet edilmiştir.

Tıybî’ye göre ise “Eğer zaruret varsa taşınır, yoksa taşınmaz. Çünkü Amr b. el-Cemûh ile Abdullah b. Amr isminde iki sahabi bir kabre defne-dilmişlerdi. Kabirlerini sel basınca oradan (başka bir yere nakledilmek üze­re) çıkarıldılar. Cesedleri sanki daha dün gömülmüş gibi idi. Hiç bozulma­mıştı. Bunlardan yaralı olarak gömülen kişinin eli aynen kabre konulurkenfti gibi yarasını tutuyordu. Elini yarasının üstünden çektilerse de bırakınca gidip yine yarayı tutmaya devam etti. Sözü geçen bu iki sahabinin Uhud’da şehid edilmeleriyle mezarlarından başka bir yere nakli arasına kırkaltı (46) sene geçmişti.”

Şehid olmayan kişileri gömülmelerinden önce, öldükleri yerden götü­rüp başka bir yere gömmenin caiz olduğunda ise icma vardır. Bunları öl­dükleri bir memleketten diğer bir memlekete götürmek ise ihtilaflıdır. Şöyle ki:

1. Malikilere göre: Kokma ve çürüme gibi bir tehlike bulunmaması şar­tıyla, bir ölünün defnedilmeden önce başka bir memlekete götürülüp defne­dilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, sular altında kalma, yırtıcı hayvanlar tarafından yenme tehlikesinin doğması ya da bir başka beldeye taşınması ha­linde oranın bereketinden yararlanmasının ümit edilmesi veya yakınlarının kolayca ziyaret imkânını bulması gibi bir maslahat varsa, defnedildikten sonra bile, başka bir memlekete götürülmesinde bir sakınca yoktur. Yeterki taşı­nırken, kokma ve çürüyüp dağılma gibi, ölünün hürmetini ihlâl edecek bir tehlike olmasın.

Çünkü İmam Mâlik (r.a)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte “Sa’d b. Ebî Vakkas ile Sa’d b. Zeyd’in Akik denilen yerde vefat ettikten sonra Medine’ye gö­türülüp ve orada defnedildikleri” ifade edilmektedir.[365] Yine Mâlikîlere göre, ölünün kuruyan kemiklerinin kırılması, onun hürmetini ihlâl eden durum­lardandır.

2. Şâfiîlere göre: Ölüyü bir yerden bir yere taşımak, onu bir nevi hür­metinin izalesi tehlikesine maruz bırakmak ve aynı zamanda defni geciktir­mektir. Bu bakımdan cenazeyi bulunduğu memleketten başka bir memleke­te taşımak haramdır. Diğer bir kavle göre ise mekruhtur. Ancak Mekke, Me­dine, Mescid-i Aksa gibi, mukaddes beldelere yakın bir memlekette vefat eden bir kimsenin bu beldelere naklinde bir sakınca yoktur.

Yine Şafiî âlimlerine göre; eğer sünni bir kimse küfür diyarında ölür de kabrini gizlemek mümkün olmazsa, İslâm diyarına nakledilir. Aynı şe­kilde dârü’l-harpte vefat eden devlet reisi de İslâm ülkesine nakledilir. Fa­kat defnedilmişlerse nakledilmezler. Çünkü definden sonra nakil haramdır.

3. Hanbelilere göre: Şehidin dışındaki cenazeleri, şerefli bir memlekete gömmek, müstakil bir kabre koymak, salihlere komşu yapmak gibi, iyi ni­yetlerle bir beldeden diğer bir beldeye götürmekte bir sakınca olmadığı gibi, bu hususta ölünün taşınmadan önce defnedilmiş olmasıyla, defnedilmemiş olması arasında da bir fark yoktur. Yeter ki nakil esnasında cesedin çürü­yüp dağılmasından emin olunabilsin. Bu husustaki delilleri ise biraz önce ter­cümesini sunduğumuz İmam Malik’in Muvatta’ında rivayet ettiği hadisi şe­riftir.

4. Hanefîlerin bu meseledeki görüşlerini şöyle özetleyebiliriz: “Defin edilmezden önce, cenazeyi başka yere nakletmek bazılarına göre mutlak surette caizdir. Bir takımları, sefer müddetinden aşağı bir yere nak ledilebileceğini söylemişlerdir. İmam Muhammed, bunu bir veya iki mil di ye kayıtlamıştır. Çünkü bir yerin kabristanı çok defa bu mesafeye ulaşır. Onur için fazlası mekruhtur. Nehir sahibi, Ikdü’l-Ferid’den naklen, “zahir olar budur.” demiştir. Definden sonra nakli ise, mutlak surette caiz değildir Fethu’l-Kadir’de şöyle denilmiştir: “Bütün âlimler ittifak etmişlerdir ki, biı kadın evde yok iken oğlu ölür de kadının memleketinden başka bir yere de fin edilirse, kadın sabır edemeyip naklini istediği takdirde bunu yapamaz Bazı müteehhirinin şaz olanlarının buna cevaz vermesine kulak asılmaz. Haz reti Yakup ve Yusuf (as.)’ın, ecdadının yanında olsun diye, Mısır’dan Şam’f nakledilmeleri ise, bizden öncekilerin şeriatıdır. Bunun bizim için de şeriaı olması için şartlar tamam değildir.” (Bu ifade kısaltılarak alınmıştır.)[366]

38-39. Cenaze Üzerine Saf Bağlama Saflar(In Tertibi Ve Sayısı)

3166… Malik b. Hübeyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a):

“Üzerine müslümanlardan (oluşan) üç saff (lık bir cemaatin) na­maz kıldığı bir müslüman ölüye (bu namaz Allah’ın cennet ve mağfi­retini) vacib kılar” buyurdu.

(Ravi Mersed b. Abdullah el-Yezenî rivayetine devamla) dedi ki; Mâlik (b. Hubeyre) cenaze için (namaz kılmaya gelen) halkı az buldu­ğu zaman -bu hadisten dolayı- onları üç safa ayırırdı.[367]

Açıklama

Aslında Allahu Teâlâ üzerine hiç bir şey vacib değildir. O, herşeye kadirdir. İstediğini yapar, yaptığı hiçbir şeyden kim­seye karşı sorumlu değildir. Fakat sırf. lütuf ve fazlı ile verdiği va’dlerden de dönmez.               .

Bu itibarla biz “üç saflık bir cemaatin namazını kıldığı bir müslümanın, kesinlikle cenneti ve Allah’ın mağfiretini kazandığına” inanırız. Bu inan­cımız, Sadece Allah’ın üç saflık müslüman cemaatin, cenaze namazını kıldı­ğı bir mü’mini affedip cennetine koyacağına dair olan va’dine güvenimiz­den kaynaklandığı için, bu inancımızla Allah Teâlâ üzerine bir şeyin vacip .olmadığına dair inancımız arasında bir çelişki yoktur.[368]

Bazı Hükümler

1. Cenaze üzerine namaz kılan cemaatin çok olması iyidir.

2. Cenaze namazı kılacak cemaat az bile olsa onları üç safa ayırmak müstehabdır.

“Hatta cemaat yedi kişiden ibaret bile olsa biri imam olup, diğer altı kişinin üçü birinci, iki kişisi ikinci ve tek kişi de sonuncu olmak üzere üç saf doldurulur.” [369]

3. Üzerine üç saflık müslüman cemaatin namaz kıldığı bir müslüman inşaallah cennetliktir.[370]

39-40. Kadınların (Yürüyerek Kabre Kadar), Cenazeleri Takip Etmeleri

3167… Ümmü Atıyye’den demiştir ki:

“Biz (kadınlar) cenazenin arkasından gitmekten nehyolunduk. (Ancak bu mesele) üzerimize kesin bir şekilde haram kılınmadı.[371]

Açıklama

Hz. Peygamber’in bu yasağı kadınlara bizzat kendinin koy­muş olması ihtimali bulunduğu gibi, bir elçi aracılığıyla koy­muş olması ihtimali de vardır. Nitekim Beyhakî’nin Ümmü Atıyye (r.a)’dan rivayet ettiği bir hadisi şerifte, “Rasûlü Ekrem’in Medine’ye geldikten son­ra; kadınların bir araya toplanmalarını emredip, Hz. Ömer’i göndererek onları cenazenin ardından gitmekten menetmesini emrettiği” ifade edilmektedir. Hz..Ümmü Atıyye’ye göre, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifteki “ka­dınların cenazenin arkasından gitmeleriyle ilgili yasak” kesin bir yasak ol­mayıp ancak kerahat-i tenzihiyye ifade eden bir yasaktır. Çünkü, her ne ka­dar Rasülü Ekrem Efendimiz, kadınların cenazenin ardından gitmesini yasaklamışsa da, bunun kesinlikle yasak olduğunu te’kid edici bir açıklamada bu­lunmamıştır. Halbuki Hz. Peygamber diğer yasakların yasak olduğunu açık­ladıktan sonra, bir de onların haramhğım te’yid eden beyanlarda bulunurdu.

Hz. Ümmü Atıyye’nin Hz. Peygamber’in bu yasağının tahrim ifade et­tiğini, başka karinelerden sezmiş olması da mümkündür. Kerahet-i tenzihiy­ye ifade ettiğine dair bir karinesi bulunmayan yasaklar ise, kesinlikle hür­met ifade eder.

İmam Kurtubi’ye göre de mevzumuzu teşkil eden Ümmü Atıyye hadi-sindeki nehy tahrimiyye değil, tenzihiyye ifade etmektedir. Çünkü Ebû Hu-reyre’den rivayet edilen “Hz. Peygamber, Hz. Ömer’in bir cenaze merasi­minde ağlayan bir kadını azarladığını görünce -onu bırak ya Ömer! Çünkü göz yaş dökücüdür- buyurmuştur.”[372] mealindeki hadis-i şerif buna delalet etmektedir.

Dâvûdî’ye göre, metinde geçen “Cenazenin arkasından gitmekten nehyolunduk” sözü, kadınların cenazeyi uğurlamak için arkasından gitme­lerinin haram olduğunu ifade eder. Çünkü nehyde aslolan tahrimdir. Bura­daki nehyin hükmünü haramhktan çıkarıp kerahat-i tenzihiyyeye hamletti­recek bir karine yoktur.

Metinde geçen “üzerimize -kesin bir şekilde- haram kılınmadı.” cümle­si ise; “ta’ziye için ölünün yakınlarına gitmemiz bize haram kılınmadı.” an­lamında kullanılmıştır.

Davûdî’nin bu sözü 3123 numaralı hadis-i şerife uygun olmakla bera­ber, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifin zahirine aykırıdır.

Hadisin zahirinden, kadınların cenazeyi takib etmelerinin mekruh olduğu anlaşılmaktadır. Bu mevzuda Şafiîlerin görüşü de budur. İbnü’l-Münzir’den; İbn Mes’ud ile İbn Ömer, Ebû Ümame, Hz. Aişe, Mesruk, Hasan-ı Basri, En-Nehâî, Evzâî, İmam Ahmed, İshak ve es-Sevri’nin de bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir.

İbn Hazm ile Ebu’d-Derda, Zührî ve Rabia ise, ka dınların cenazeyi takibetmelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir.

Malikilere göre, erkeklerin şehvet duymayacakları derecede yaşlı bir ka­dınla, babasını veya annesini, kocasını, oğlunu veyahut kardeşini kaybedip te fitneye sebep olmasından korkulmayan genç bir kadının cenazeyi ta’ki-betmesinde bir sakınca yoktur. Fakat fitneye sebep olmasından korkulan genç kadınların cenazeyi takibetmeleri ise mutlak surette haramdır.

Hanefilere göre, kadınların cenazeyi takibetmeleri keraheti tahrimiyye ile mekruhtur. Çünkü bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, cenazeyi ta-kibeden kadınlara hitaben “sevab kazanarak değil, günaha girmiş olarak dönün” buyurmuştur.[373]

Hanefi âlimlerinden İbn Abidin, Hanefi mezhebinin görüşüne delil olarak İbn Mâce’nin bu hadisini zikrettikten sonra şöyle diyor: Bu hadisi İbn Mâce zayıf bir senetle rivayet etmiştir. Lakin zamanın değişmesiyle meydana ge­len yeniliğin manâsı, bunu te’yid etmektedir. Bu yeniliğe Hz. Aişe şu sözle­riyle işaret etmiştir. “Rasülullah (s.a) kendisinden sonra kadınların ne mo­dalar çıkardıklarını görse idi, Beni İsrail’in kadınları menedildiği gibi mut­laka onları menederdi.” Bu onun zamanındaki kadınlar hakkında söylen­miştir. Ya zamanımızın kadınlarına ne demeli? Sahihayn’da Ümmü Atıy-ye’den rivayet olunan “Biz cenazelerin peşinden gitmekten men olunduk, ama kati olarak bize yasak edilmedi.” Yani “Bu nehy tenzih içindir” hadi­sine gelince, bu hadis o zamana mahsus olması gerekir. O zaman kadınları mescid ve bayramlara çıkmaları mubah idi.”[374]

İmam Nevevî de cumhur ulemanın kadınları cenazenin peşinden gitme­yi menettiklerini, Kâdî Iyaz’dan nakletmiştir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki: Kadınların cenazenin peşinden gi­dip gitmeyecekleriyle ilgili ihtilaf, örtünmeye dikkat edip, süslenmeksizin ve ağlayıp sızlamaksizm cenazeyi takibeden Hz. Peygamber devrindeki kadın­lar hakkındadır. Bu hususlara dikkat etmeyen kadınların cenazenin peşin­den gitmelerinin haram olduğunda ittifak vardır.[375]

40-41. Cenaze Namazı (Kılma)Nın (Ve Uğurlamanın) Fazileti

3168… Ebû Hüreyre Hz. Peygamberden naklen demiştir ki: ‘-Kim cenazeye uya (rak musallaya kadar gide)r de, üzerine na­maz kılarsa ona bir kırat (ağırlığınca sevap) vardır. Kim (namazdan sonra da) ona uyar (ak kabrine kadar gidip, defni) sona erinceye ka­dar (başında durursa), ona en küçüğü Uhud dağı kadar -veyahut da birisi Uhud dağı kadar- (olan) iki kırat (ağırlığında sevap) vardır.”[376]

Açıklama

Metinde geçen kelimesi, aslında bir şeyin arkasından gitmek anlamına gelir. Fakat Buharı’nın rivayetinde Rasulu

Ekrem Efendimizin “cenazenin arkasından yürümekle önünden, sağından veya solundan yürümek arasında bir fark olmadığını” açıkladığı ifade edildiğinden[377] biz bu kelimeyi tercüme ederken, cenazenin dört cihetine de şâmil olmak üzere “kim cenazeye uya(rak musallaya kadar gider)se” diye tercüme ettik. Nitekim bu kelimenin Buharî’nin Sahih’inde “uğurladı” şeklinde geçmesi de bu kelimenin cenazenin dört cihetine de şâmil olarak kul­lanılmış olduğunu göstermektedir.

Menhel yazarının açıklamasına göre, “üzerine namaz kılarsa” cümlesinin başında bulunan “fa” burada tertib ve ta’kib ifade etmediğin­den, hem cenazeyi evinden itibaren musallaya kadar uğurlayıp da namazını kılınca terkedip giden, hem de cenazeyi evinden itibaren musallaya kadar uğurlamadığı halde, cenaze namazına iştirak edip kabre kadar uğurlayan kim­selerin bu sevaba erişecekleri anlaşılmaktadır. Her ne kadar hadisin zahirin­den anlaşılan manâ bu ise de, ileride mealini sunacağımız 3169 numaralı ha­dis, bu sevabın cenazeyi evinden itibaren musallaya kadar uğurlayıp, sonra namazını da kılan kimselere ait olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu mev­zuda Hafız İbn Hacer de şöyle diyor: Her ne kadar, Müslim’in Sahih’inde “Her kim cenaze ile birlikte onun evinden çıkar da namazını kılarsa…”[378] buyurularak bu sevabı cenazeyi evinden itibaren musallaya kadar uğurlamakla birlikte namazını da kılan kimseye ait olduğu açıklanıyor ve İmam Ahmed’-in Ebû Said el-Hudrî (r.a)’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de bu manâ te’yid ediliyorsa da, benim anladığım manâya göre, sadece cenaze namazım kılan kimseler bu sevaba nail olurlar. Çünkü namazdan önce cenazeyi yıka­mak, kefenlemek, musallaya götürmek gibi işlerin hepsi, namaz İçin bir ha­zırlık ve vesile mahiyetindedir. Bütün bunları yapmaktan maksat, cenaze na­mazının kılınmasını sağlamaktır. Bu bakımdan asıl gaye olan cenaze nama­zını kılan kimse, bu sevaba erişir. Fakat sadece cenaze namazı kılmakla ye­tinen kimsenin kazandığı sevab, hem cenaze namazı kılıp hem de cenazeyi uğurlayan kimsenin sevabına nisbetle daha aşağı olur. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği “Her kim bir cenazenin namazını kılar da ardından gitmezse, o kimseye bir kırat (sevap) vardır.”[379] mealindeki hadis-i şerifle İmam Ah-med’in Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet ettiği aynı mealdeki hadis-i şerifte sa­dece cenaze namazını kılmakla yetinip, onu uğurlamaya katılmayan kimse­lerin de bu sevaba erişeceklerini ifade etmektedir.

Muhibbu’t-Taberi ve bazı kimselere göre, bu sevaba erişebilmek için, sa­dece cenaze namazını kılmak yetmez. Cenaze namazını kılmakla beraber, cenazeyi ya evinden musallaya ya da musalladan kabre kadar uğurlamak da gerekir. Her ne kadar mütekaddimin âlimlerden bir kısmı, metinde geçen “Kim ona uyarak kabrine kadar gidip defni bitinceye kadar başında bulunursa1′ anlamına gelen, cümlenin zahirinden “cenazeyi kabre kadar uğur­layıp da gömülünceye kadar yanında duran bir kimsenin, sadece bu uğurla­ma işinden dolayı iki kırat sevap alacağı, namaza iştirakinden dolayı aldığı kıratın bunun dışında olduğu” hükmünü çıkarmışlarsada Buhari ve Müslim’in Ebû Hüreyre’den rivayet ettikleri “Kim sevabına inanarak bir müslümanın cenazesini uğurlar ve namazını kılıp defnedilinceye kadar yanında durursa iki kırat sevapla döner. Kim de sadece cenaze namazını kılıp defnedilmesini beklemeden dönerse bir kırat sevapla döner.”[380] mealindeki hadis-i şerifte, cenaze namazında bulunan kimseye bir kırat ve defnedilinceye kadar yanında bulunan kimseye de bir kırat sevap verilir. Her ikisini de yapan kimseye ise iki sevap verilir buyurmuştur.

Mevzumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinin zahirinden ise “cenaze na­mazını kılana bir kırat, onu kabre kadar uğurlayıp defnedilinceye kadar ya­nında duran kimseye de iki kırat sevap verileceği” manâsı anlaşılmaktadır.

Bu iki hadisin arasını şu şekilde te’lif etmek mümkündür. Ebû Dâvûd hadisinde “Cenazeyi kabre kadar uğurlayıp da defnedilinceye kadar yanın­da duran kişiye verileceği” va’dedilen iki kırat sevaba cenaze namazının se­vabı da dahildir. Bir başka ifade ile bu iki kırat sevabı sadece cenazeyi kabre kadar uğurlayıp gömülünceye kadar yanında durmanın sevabı değil, cenaze namazıyla birlikte onu uğurlayıp kabre konuncaya kadar yanında bulunma­nın sevabıdır. Bu hadis:

“Her kim yatsıyı cemaatla kılarsa, gecenin yarısını namazla geçirmiş gibi olur ve kim sabah namazını cemaatle kılarsa bütün gece namaz kılmış gibi olur.”[381] hadisine benzer. Nasıl ki burada sabah namazını kılan kimse tüm geceyi ihya etmiş olur sözüyle sabah namazıyla birlikte yatsı yi da kılan kim­se kasdediliyorsa, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte de “cenazeyi kabre kadar uğurlayıp gömülünceye kadar başında duran kimse” sözüyle de cena­ze namazını kılıp cenazeyi defnedilinceye kadar takibeden kimse kasdedilmektedir.

Ancak cenazeyi musalladan kabre kadar uğurlayan bir kimsenin bu bir kırat değerindeki sevabı kazanabilmesi için mevzuumuzu teşkil eden hadise göre, cenaze kabre konuncaya kadar yanında bulunması gerekmektedir. Ni­tekim “Cenaze kabre konuncaya kadar onun arkasından gidene de”[382] me­alindeki hadisi şerifle Tirmizî’nin rivayet ettiği “… Her kim cenazeyi takibederse ona iki kırat (ecir) vardır…”[383] mealindeki hadisi şerif bunu ifade ederlerken Ebû Avane’nin rivayetinde de bu sevaba erişebilmek için, ölü­nün üzerinin toprakla kapatılmasına kadar beklemek gerektiği ifade edilmek­tedir. Bu mevzudaki en açık rivayet budur. Bu kayıt sadece ölünün kabre indirilmesinin bu sevaba erişmek için yeterli olduğunu ifade eden hadisleri de kayıtlamaktadır. Şevkanî de Neylü’I-Evtar isimli eserinde böyle demiştir.

Metinde geçen kırat kelimesi burada nasip manâsında kullanılmıştır. As­lında kırat, bir dirhemin onikide biri (1/12) gibi küçük bir miktara tekabül eder. Fakat burada bu manada kullanılmayıp çok büyük bir pay anlamında kullanıldığını açıklamak için Rasûl-ü Zîşan Efendimiz bir kıratın, hakkın­da: “O, bir dağdır kî o bizi sever biz de onu severiz.”[384] buyurduğu Uhud dağına benzetmiştir. Bu sözü işiten mü’niinler Uhud büyüklüğündeki kıra­tın ne kadar büyük olduğunu ve cenazeyi uğurlayan, namazım kılan kimse­nin sevabının büyüklüğünü ve buna kıyasla da onu yıkayıp kefenleyen kim­senin ecrini derhal anlarlar. Nitekim Bezzar’ın Ebû Hüreyre’den merfuan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de “Cenaze evine gelen kimseye bir kırat, onu uğurlayana bir kırat, namazını kılana bir kırat, defn edilinceye kadar yanın­da durana bir kırat (sevap) vardır.” buyurulmuştur. Bu da gösteriyor ki, her ne kadar hadis-i şerifte cenaze merasimi ile ilgili fiiller içerisinde gaye olma­ları sebebiyle, sadece cenaze namazıyla cenazeyi uğurlamaktan bahsedilmekle yetinilmişse de, aslında cenaze için yapılan diğer hizmetlerin her biri, içinde meşakkati ve hizmet eden kimsenin ihlası nisbetinde büyük sevaplar vardır.[385]

Bazı Hükümler

1. Bir müslümanın cenazesi, Allah yanında çok muhteremdir.

2. Vefat ettiği andan itibaren defnedilinceye kadar, cenazeye gerekli hiz­metlerde bulunmak çok faziletlidir.

3. Allah Teala’nın cenazeye hizmet edenlere bol sevap vadetmesi, aslın­da cenazeye olan fazlu ihsanının.büyüklüğünü gösterir.[386]

3169… Amir b. Sa’d b. Ebî Vakkas’dan (rivayet olunduğuna göre); Kendisi (bir gün) İbn Ömer b. el-Hattab’ın yanında iken (meclis­lerine içinde bulundukları) evin sahibi Habbab çıkagelmiş ve “Ey Ömer’in oğlu Abdullah! Ebû Hüreyre’nin söylediğini işitmiyor mu­sun? (güya) o Rasûlüllah (s.a)ı kim cenazeyle birlikte (cenazenin) evin­den çıkarak onu musallaya kadar uğurlar) da, üzerine namaz kılar­sa…” (Habbab Ebû Hüreyre’den duyduğu bu hadisin bundan sonra­ki kısmında bir önceki) Süfyan hadisinin manasını nakletmiş. Bunun üzerine İbn Ömer, Hz. Aişe’ye (Ebû Hüreyre’nin bu hadisini sormak üzere birini) göndermiş, (Hz. Aişe’de) “Ebû Hüreyre doğru söylemiş” demiştir.[387]

Açıklama

Müslim’in diğer bir rivayetinde de, İbn Ömer (r.a) Hz. Habbab’in “Ebû Hüreyre’nin ne söylediğini işitmiyor musun?” sorusu karşısında”Artık Ebû Hüreyre de bize hadis rivayet etmekte çok oluyor” demekten kendini alamamıştır.[388] Kirmanî’ye göre Hz. İbn Ömer’in Hz. Ebû Hüreyre hakkındaki “Ö da çok oluyor, ileri gidiyor.” sözü Hz. Ebû Hüreyre’nin sevapların çokluğunu ifade etmesiyle ilgilidir, ya da çok hadis rivayeti ile ilgilidir. Hz. İbn Ömer, bu sözüyle katiyyen Hz. Ebû Hü­reyre’nin sorumsuzca hadis rivayet ettiğini kasdetmiş ya da, Hz. Ebû Hü­reyre’nin böyle bir sorumsuzluk ve laubalilik içerisinde hadis rivayet edebi­lecek seciyyede bir kimse olduğunu ima etmiş olamaz. Sadece çok hadis ri­vayet ettiği için, bu babda rivayet ettiği hadislerde hasbelbeşer bir hata yap­mış olmasından korktuğunu ifade etmiştir.

Bu mevzuda merhum Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih isimli kıymetli ese­rinde şunları kaydediyor:

Said İbn Mansur’un rivayetine göre, Ebû Hüreyre meseleden haberdar olunca, İbn Ömer’e gelmiş, bu defa birlikte Hz. Aişe’nin huzuruna gitmiş­lerdir. İbn Ömer Hazreti Aişe’ye hitap ederek:

Ey ümmül mü’minin! Allah sizden sorar, siz Rasûlüllah’tarr böyle bir şey söylediğini işittiniz mi? diye mucibi ihtilaf olan meseleyi takrir eder. Haz­reti Aişe:

Allahu alem işittim, diye cevab verir.

Velid’in rivayetinde bu hadisenin şöyle bir mabadi de bildirilmiştir: Bu­nun üzerine Ebû Hüreyre İbn Ömer’e şöyle demiştir:

Beni, Rasûlüllah’tan ne badiyyede ağaçgarsı, ne de çarşıda alış veriş meşgul etmemiştir. Benim bütün işim gücüm Rasûlüllah’in verdiği bir lok­mayı yemek, ne bildirirse onu bellemek idi. İbn Ömer de:

Biz de Rasûlüllah (s.a)’in huzurunu ihtiyar ettik. Bize de Rasûlüllah, hadisi şerifelerini bildirdi, diye mukabele etmiştir.

İbn Ömer (r.a) ashab-i kiramın en mümtaz ilmi simalarından birisi idi. Makasıdı şer’i ile nassları ve Nebiyyi Zişanın, edebî üslubunu tamamiyle kav­ramış bir vaziyette bulunuyordu. Fıkha intisabı olmayan her sahabenin ri­vayetleri gibi Ebû Hüreyre’nin rivayetlerini de pederi Hz. Ömer gibi tahkik ve muhakeme etmek mevkiinde idi. Ahkâmı diniyyenin zabtu nakli hususu­nun küçük, büyük her türlü şüphelerden beraet ve masuniyyeti kendisi için dini bir vazife idi. Tekrar ediyoruz, İbn Ömer’in bu hareketi Ebû Hüreyre hakkında bir şüpheye mebni değil idi. Ashab-ı Kiramın hepsi ehl-i sıdk ve adildi. İbn Ömer’in en sonra yüksek bir edebi zarafetle: Öyle ise biz, bir çok kıratları zayi ettik, demesi de son derece insaflı olduğunu gösterir. Bu telmi­he nazaran îbn Ömer hazretlerini Ebû Hüreyre hadisi hakkında da tahkika sevkeden belki de bu kırat kelimesidir.[389]

3170… İbn Abbas’dan demiştir ki: Ben Rasûlüllah (s.a)’i (şöyle) derken işittim:

“Hiçbir müslüman yoktur ki: Ölünce (şöyle) üzerine Allah’a hiç­bir şeyi ortak koşmayan kırk kişi (namaz) kılsın da, Allah onların bu müslüman hakkındaki şefaatlarım (dualarını) kabul etmesin”.[390]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte kırk kişinin ihlaslı bir şekilde, bir müslümanın cenaze namazını kılmaları neticesinde, Allah (c.c) haz­retlerinin onların cenaze namazını kıldıkları müslüman kardeşlen hakkında yaptıkları duaları kabul edeceği ifade buyurulmaktadır. Dolayısıyla bu hadis-i şerif cenaze namazı kılacak cemaatin en az kırk kişi olmasının müstehabliğına delalet etmektedir. Aliyy-ül-Kari’nin açıklamasına göre, kırk kişinin du­asının kabul edilmesinin hikmeti, “kırk kişilik müslüman bir cemaatin içerisinde mutlaka bir velinin bulunmasıdır”.[391]

Bu hadis-i şerif, Müslim’in rivayet ettiği “Hiçbir cenaze yoktur ki, na­mazını m ü si ii m anlardan yüz kişiye erişen bir cemaat kılarak, hepsi ona şe­faat dilesinler de, kendilerine o kimse hakkında şefaata izin verilmesin.”[392] mealindeki hadis-i şerifle üç saflık bir cemaatin üzerine namaz kıldığı bir ce­nazenin günahlarının affedilip cennete gireceğini ifade eden 3167 numaralı hadise aykırı değildir. Çünkü Nevevî’nin de açıkladığı gibi, “ihtimalki Pey­gamber Efendimize önce bir cenaze üzerine namaz kılan yüz kişinin cenaze hakkındaki dualarının kabul edileceği bildirilmiş, o da bunu ümmetine ha­ber vermiştir. Fakat bir süre sonra cenaze üzerine namaz kılan kırk kişilik bir cemaatin o cenaze hakkındaki dualarının kabul edileceği kendisine bildi­rilince ümmetine bunu da haber vermiş, daha sonra da kendisine sayıları az bile olsa üç saflık bir cemaatin namazını kıldıkları bir cenaze hakkındaki du­alarının kabul edilecekleri haber verilince, ümmetine bu müjdeyi de eriştirmiştir.”

Kâdî Iyaz, bu mevzu ile ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Cenaze üzerine namaz kıldıkları için, dualarının kabul edileceği vadedilen cemaatin sayısı hakkında değişik rakamlar ortaya koyan bu hadis-i şerifler, çeşitli za­manlarda sorular soran kimselere cevap olmak üzere varid olmuş, Rasûli Ek­rem herkese sualine göre cevap vermiştir.”

Hadis-i şeriflerde zikredilen sözkonusu rakamların farklı oluşu hakkın­da şöyle diyenler de olmuştur: “Bu söz mefhumu adettir. Usulü fıkıh âlim­lerinin büyük çoğunluğuna göre, mefhumu adet mu’teber değildir. Bu ba­kımdan bir hadis-i şerifte yüz kişinin duasının kabul edileceğinden bahsedil­mesi, yüz kişiden daha az sayıda bir cemaatin duasının kabul edilemeyeceği anlamına gelmeyeceği gibi, kırk kişinin duasının kabul edileceğinden bahse­dilmesi de sayıları kırk kişiden az olan üç saflık bir cemaatin de, o cenaze hakkındaki dualarının kabul edilemeyeceği anlamına gelmez. Binaenaleyh bu mevzuda gelen hadislerin hepsiyle amel edilebilir.”[393]

41-42. Cenazenin Âteşle Uğurlanması (Caiz Midir?)

3171… Ebû Hüreyre’den (rivayet olunduğuna göre) Peygamber (s.a);

“Sesle ve ateşle cenazenin peşinden gidilemez.” buyurmuştur.

(Bu hadisi musannif Ebû Davud’a rivayet eden) Harun (b. Ab­dullah bu rivayetine) şunları da ekledi: “Cenazenin önünde de yürün­mez.”[394]

Açıklama

Feryad-u figan ederek cenazenin peşinden gitmek mutlak su­rette caiz olmadığı gibi, meşaleler ve benzeri ateşlerle cena­zenin peşinden gitmek de caiz değildir.

Bu mevzuda Hanefi fıkıh kitaplarından el-Bedayi isimli eserde şöyle de­niyor: Peygamber (s.a), bir cenaze kabre götürülürken bir kadının elinde bulu­nan bir buhurdanlıkla cenazeyi takib ettiğini görünce, onu azarladı ve kov­du, kadın da oradan uzaklaşarak, ileride bulunan tepelerin arkasına saklan­dı. Ebû Hüreyre (r.a) de ölmeden önce “Benim arkamdan buhurdanlık taşı­mayınız. Çünkü bu ehl-i kitabın adetlerindendir. Onlara benzemek çirkin bir iştir.” diye vasiyyette bulundu.

Bu hadislerdeki yasağın şumülü içerisine 3127 numaralı hadiste söz ko­nusu edilen ölünün arkasından yüksek sesle ağlamak girdiği gibi, yüksek sesle Kur’an okuyarak, zikrederek, davul veya boru çalarak, cenazeyi takibetmek de girmektedir.

Taberânî’nin Zeyd b. Erkam’dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Allah üç yerde sükut etmeyi sever. Kur’an okunurken, harb edilirken ve cenazenin yanında iken.” İbn Mace’nin Ebû Bürde’den rivayet ettiğine göre, Ebû Musa (r.a) ölümü yaklaşınca “Beni bu­hurdanlıklarla takip etmeyiniz.” diye vasiyyet etmiş. Etrafında bulunanlar da ona: “Bu hususta (Hz. Peygamberden) bir şey mi işittin?” demişler. O da: “Evet Rasûlüllah (s.a)’den işitmiştim” karşılığını vermiş.

Hz. Aişe (r.a) ile Ubade b. es-Samit, Ebû Hureyre, Ebû Sâid-el-Hudri ve Esma bint Ebû Bekr (r.a) in de bu şekilde vasiyyette bulundukları rivayet olunmuştur.[395]

Bazı Hükümler

1. Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, cenazeyi kabre götürürken onu buhurdanlık, meşale gibi ateş­lerle uğurlamanın meşru olmadığına delalet etmektedir. Çünkü bu putperest­lerin adetlerindendir.

2. Cenaze götürürken yüksek sesle Kur’an okumak, veya zikretmek ca­iz değildir. Tüm halef ve selef imamları bu görüştedirler. Dört mezhebin imamı da bunun caiz olmadığında ittifak etmişleridir.

a) Bu mevzuda Hanefilerin “ed-Dürrü’1-Muhtar” isimli eserinde ve İbn Abidin Haşiyesi’nde şöyle deniyor: “Nitekim cenazede yüksek sesle zikirde bulunmak, veya Kur’an okumak da mekruhtur. Bazıları bu kerahatın tahri-mi, bazıları da tenzihi olduğunu söylemişlerdir. Nitekim Bahir’de Gaye’den naklen böyle denilmiştir. Yine orada Gaye’den naklen şöyle denilmiştir: “Ce­nazenin arkasından gidenin uzun zaman susması gerekir.” Aynı eserde Za-hiriye’den naklen de şunlar söylenmiştir: “Eğer Allah Tealayı zikretmek is­terse, onu içinden zikreder. Çünkü Allah Teala hazretleri “O haddi tecavüz edenleri (yani sesli dua edenleri) sevmez.” buyurmuştur”. İbrahim Nehâî’den rivayet olunduğuna göre, kendisi cenaze ile beraber giden bir kimsenin “Bunun için afv dileyin ki Allah sizi de afvetsin!” demesini mekruh sayarmış.

Ben derim ki: Dua ve zikir hakkında hüküm bu olunca, şu zamanda ortaya çıkan musikiye ne buyurursun.”[396]

b) Şafiî mezhebinin bu mevzudaki görüşlerini de İmam Nevevî şöyle ifade ediyor:

“Bil ki, cenaze ile yürümek sırasında doğru ve beğenilen hal, selefin yap­tığı gibi susmak ve sükut etmektir. Bu esnada kıraat, zikir ve başka şeylerle ses yükseltilmez. Bundaki hikmet açıktır. Çünkü sükunet, hayalin arınarak daha çok işlemesine ve bu anda, istenen bir gaye olan tefekkürün toparlana­rak bütünü ile cenazeye dair hususlar üzerinde düşünmesine daha çok ya­rar. Hak ve doğru olan budur. Cenaze merasiminde bu sükuneti ihlal ede­rek başka şeyler yapanların çokluğuna aldanma. Ebû Ali Fudayl İbn Iyad (r.a) şu manada bir söz söyledi: “Hidayet yollarında yürü. Yolcuların azlığı sana zarar vermez ve sapıklık yollarından sakın. Helak onların çokluğuna aldanma.” Beyhakî’in Sünen’inden yaptığımız rivayetler de bu söylediğim sükuneti gerektirir. Cenaze üzerine temtıyt (aşın nağme) ile okumak ve sözü mevzuundan çıkarmak gibi Şam’da cahillerin yaptıkları şeyler, alimle­rin ittifakı ile haramdır. Bu hareketlerin çirkinliğini, ağır haram oluşunu ve yapabildiği halde bunları önlemeyenin fasıklaştığım Adabü’l-Kurra isimli ki­tabımda söyleyip izah ettim. Yardım Allah’dan dilenir.”[397]

c) Maliki âlimlerden İbnü’1-Hak el-Medhal isimli eserinde yüksek sesle zikr ederek ve Kur’an okuyarak cenaze uğurlamanın meşru olmadığını ifade ettikten sonra sözü kendi zamanında bu işi ücretle yapan ve âdet haline getiren kimselere intikal ettirmiş ve bunları şiddetli şekilde tenkit etmiştir.

d) Hanbelilere göre de cenazenin yanında feryadu figan etmek, yüksek sesle Kur’an okumak veya zikretmek ve cenazeyi meşale ve buhurdanlıklar­la uğurlamak mekruhtur. Cahiliyye adetlerindendir. Halktan bazılarının da halka hitaben “kardeşiniz için istiğfar ediniz.” gibi sözler sarfetmesi İmam Ahmcd (r.a) e göre bidattir. Ebû Hafs ise bu gibi hareketlerin haram oldu­ğunu söylemiştir.

4. Cenazenin önünde yürümek mekruhtur. Nitekim Hanefî âlimleri met­nin sonunda bulunan “cenazenin önünde yürünmez” cümlesine dayanarak, bu hükme varmışlar ve “cenazenin .arkasından yürümek menduptur. Zira cenaze metbudur. Bu emir vücub değil, nedb içindir. Bu hususta icma’ var­dır.” demişler ve Hz. Ali’nin “Cenazeyi önüne koy, gözünü ondan ayırma; çünkü o ancak bir meviza, bir hatıra ve bir ibrettir.” dediğini söylemiş­lerdir.[398]

Biz bu meseleyi 49 numaralı babta yine ele alacağız inşallahu Teala.[399]

42-43. Cenaze İçin Ayağa Kalkmak

3172… Amir b. Rabia’dan (rivayet edilen bir hadisi şerifte) Pey­gamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

“Bir cenazeyi gördüğünüz zaman, ayağa kalkınız. Sizi (geçip) ge­ride bırakıncaya ya da yere konuncaya kadar (ayakta durunuz.”)[400]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, bir yerde otururken oradan bir cenazenin geçmekte olduğunu gören kimselerin, hemen ayağa kaıkmalan ve cenaze yanlarından geçip gidinceye kadar, yahutta onları geride bı­rakmadan önce omuzlardan indirilip yere konuncaya kadar, ayakta durma­ları emredilmektedir.

Metinde geçen “Cenazenin sizi geçip geride bırakması” tabiri mecaz­dır. Bu sözle cenazeyi taşıyanlar kasdedilmiştir. Nitekim şu hadis-i şerifler; bu tabirle kasdedilen kimsenin cenaze olmayıp cenazeyi taşıyan kimseler ol­duğunu açıkça ortaya koymaktadır:

1. “Sizin biriniz bir cenaze gördüğünde onunla gitmek istemezse (cena­ze ilerleyip) cenazeden geri kalana kadar, yahut cenaze (yi götürenler) o kim­seyi geride bırakana kadar, yahut o kimseyi geride bırakmazdan evvel cena­ze yere indirilene kadar kıyam etsin.”[401]

2. “Biriniz cenazeyi gördü mü, şayet onun arkasından gitmiyorsa, gör­düğü andan itibaren, geçinceye kadar ayağa kalksın.”[402]

3. “Sizden biriniz bir cenaze namazı kılıp ta cenaze ile gitmezse cenaze kendisinden uzaklaşınca oturabilir. Eğer cenaze ile giderse o zaman cenaze yere indirilmedikçe oturmasın.”[403]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte otururken yanından bir cena­ze geçmekte olduğunu gören bir kimsenin ayağa kalkmasının meşru olduğu ifade edilmektedir. Ancak bu ayağa kalkış ölüyü ta’zim için değildir. Ölü­mün dehşetli ve korkunç bir hadise olduğunu ortaya koymak içindir.

Hz. İbn Ömer’le İbn Mes’ud, Ebû Musa el-Eşarî, Ebû Mes’ud el-Bedrî, Kays b. Sa’d, Sehl b. Hanif, el-Misver b. Mahreme, el-Hasan b. Aliyy, Ka-tade, İbn Şîrîn, en-Nehâî, Şa’bî, Salim b. Abdullah ve Malikilerden İbn Ha-bib ile İbn Macişun bu görüştedirler. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle bir numara sonra tercümesini sunacağımız hadis-i şeriftir.

İmam Malik (r.a) ile Ebû Hanife ve Şafiî (r.a) hazretlerine göre cenaze için ayağa kalkmak İslâmın ilk yıllarında meşru iken, sonradan neshedilmiştir. Delilleri ise, ileride tercümelerini sunacağımız 3175 ve 3176 numaralı hadis-i şeriflerdir.

Ancak Menhel yazarının açıklamasına göre, “Bu iki hadis cenaze için ayağa kalkılmasını emreden ve mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifi ve ben-zerlerinijıeshedebilecek nitelikte değillerd… Çünkü bu hadislerden 3175 nu­maralı hadis fiilî bir hadistir. Bilindiği gibi fiilî hadis, bu ümmete has bir hükmü ihtiva eden kavli bir hadisi neshedemez. 3176 numaralı hadis-i şerif zayıf olduğundan sahih hadislerle sabit bir hükmü neshedemez- Her ne ka­dar İmam Ahmed’in Müsned’inde: “Hz. Peygamber bize cenaze geçerken oturmamızı emretti.” diye bir rivayet varsa da, bu cümle aynı hadisi rivayet eden Müslim’in kitabında bulunmadığı gibi, Tirmizî’nin rivayetinde ve 3175 numaralı hadiste de yoktur.

Eğer 3176 numaralı hadisin sahihliğini kabul etsek bile, bu hadisin, ken­disiyle çelişen hadisleri neshettiği söylenemez. Çünkü, bu hadis-i şerifle, ken­disine aykırı gibi görünen hadis-i şeriflerin arasını te’lif etmek mümkündür. Bilindiği gibi, tearuz halinde bulunan iki hadisin arasını telif mümkün iken, birinin diğerini neshetmesi düşünülemez. Burada ise, hadislerdeki ayağa kalk­makla ilgili emirleri nedbe, (mendupluk) oturmakla ilgili emirleri de cevaza hamlederek, bu hadislerin arasını te’lif etmek mümkündür. Binaenaleyh ce­naze için ayağa kalkmayı neshettiği iddia edilen 3175 numaralı Hz. Ali hadi­sinde, bizzat oturmayı emreden sözlü bir ifade bulunmadığından, bu hadi­sin kendisine aykırı gibi görünen hadisleri neshettiği söylenemez. Nitekim İmam Nevevî ile İbn Hazm da bu görüştedirler.”

Ancak bilindiği gibi Cumhur ulema cenaze için ayağa kalkılmasmı emre­den hadis-i şeriflerin neshedildiği görüşündedirler. Kıymetli ilim adamları­mızdan merhum Kâmil Miras Efendi, Tecrid-i Sarih isimli eserinde, cumhu­run bu görüşünün isabetine işaret ederek, Buhari’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifin bu görüşün isabetine delalet ettiğini söylüyor: “Makburî demiştir ki: Biz bir cenazede bulunduk. Ebû Hüreyre (r.a) Mervan’ın elinden tuttu. Ce­naze (omuzdan yere) konulmazdan evvel oturdular. Bunun üzerine Ebû Sa-id el-Hudrî (r.a) geldi. Mervan’ın elinden tuttu ve -Kalk Vallahi şu adam (Ebû Hüreyre) bilir ki Nebî (s.a) bizi cenaze omuzdan yere indirilmedikçe otur­maktan nehyederdi- dedi. Ebû Hüreyre de Said doğru söylüyor, diye tasdik etti.”[404]

Merhum Kâmil Miras daha sonra şu görüşlere yer veriyor: “İzahı ile meşgul bulunduğumuz 650 numaralı Ebû Said Makbûrî hadisi de cenaze ge­çerken kıyamın mensuh olduğunu iddia edenler için müstakil bîr delil olabi­lir. Tavzih’te deniliyor ki: Ebû Said Makburî hadisinde bildirildiği üzere Ebû Hüreyre ile Mervan’ın oturmaları bu cenaze geçerken kıyamın vacib olma­dığına pekala bir delildir. Çünkü ashab arasında kıyam bir adeti cariye ol­saydı, bunlar oturmayacaklardı. Yalnız bu Makburî hadisinde bir cihet ha­tırlan işgal ediyor ki, Ebû Hüreyre cenaze geçerken kıyamın mensuh ve ter-kediîerek geride kalmış bir adet olduğuna kani ise, neden Ebû Saidi Hudrî’-yi: Doğru söylüyorsun diye tasdik etmiştir?

Bu şüpheyi de sarih Aynî şöyle kaldırıyor: Ebû Hüreyre’nin Ebû Said Hudrî’yi tasdik etmesi, Rasûlü Ekremin vaktiyle cenaze geçerken oturmak­tan nehyettiğini bildiğinden dolayı doğru söylüyorsun, diye geçmiş zamana aid olan kıyam hükmünü tasdik etmiştir. Aynı zamanda Ebû Hüreyre, Nebi  (a.s)’ın muahharen oturduğu ve bu oturmaktan nehyin mensuh ve metruk olduğunu da biliyordu. Bundan dolayı da oturmuştu. Ve belki Ebû Said’in bu itirazına rağmen kalkmamıştı.”[405]

3173… Ebû Said el-Hudrî’den (rivayet olunduğuna göre), Rasûlüllah (s.a)

“Bir cenazenin arkasından gittiğiniz zaman, o cenaze (yere) ko­nuluncaya kadar oturmayınız.” buyurmuştur.

Ebû Dâvûd der ki: Bu hadisi (bir de) es-Sevri Süheyl’den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre’den rivayet etmiştir. Bu rivayette Ebû Hüreyre (cenaze yere) “konuncaya kadar” (oturmayınız!) demiştir.

Bir de bu hadisi Ebû Muaviye Süheyl’den (rivayet etmiş ve bu ri­vayette Süheyl) “kabre konuncaya kadar” demiştir. (Ancak) Süfyan (es-Sevrî) Ebû Muaviye’den daha belleyişlidir.[406]

Açıklama

Metinde geçen cenazenin konulmasından ne kasdedildiği hu­susunda gelen rivayetler muhteliftir.Bazı rivayetlerde “yere konuluncaya kadar” bazılarında da “Kabre indirilinceye kadar” denilmiştir. Talikten de anlaşıldığı gibi, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifi Süf­yan Sevrî ile Ebû Muaviye de rivayet etmişlerdir. “Yere konma” rivayetini Süfyan Sevrî “Kabre indirme” rivayetini de Ebû Muaviye nakletmiştir. An­cak musannif Ebû Dâvûd, ta’lik te “Süfyan Sevri Ebû Muaviye’den daha belleyişlidir.” sözüyle Süfyan Sevrî’nin rivayetini Ebû Muaviye’nin rivayetine tercih ettiğini açıkladığından, biz de tercümemizde musannif Ebû Davud’un bu tercihine uyarak parantez içerisine “yere” kaydını koyduk ve söz konu­su cümleyi “Cenaze (yere) konuncaya kadar”, şeklinde tercüme ettik.

Binaenaleyh, bu hadis-i şerif, cenazeyi kabre kadar uğurlamak üzere pe­şinden giden kimselerin kabre vardıklarında, cenaze yere konuncaya, yahutta kabre indilinceye kadar oturmayip ayakta durmalarının mendup olduğuna delalet etmektedir. Hz. İbn Ömer’le Hz. Ebû Hüreyre, İbn Zübeyr, Ebû Sa-id el-Hudrî, Ebû Musa el-Eşârî, el-Evzâî, Ebû Hanife ve ashabı, İmam Ah-med ve İshak (r.a) bu görüştedirler. Nitekim İbn Ebî Şeybe’nin rivayet ettiği “Ashab-ı Kiram cenaze; halkın omuzlarından yere indirilinceye kadar otur­mayı çirkin karşılardı.” anlamındaki hadis-i şerifle, Nesaî’nin rivayet ettiği “Biz Rasûlüllah’ı hazır bulunduğu hiçbir cenazede yere konmadan oturdu­ğunu asla görmedik.”[407] anlamındaki hadis-i şerif ve bir önceki hadis-i şe­rifte, bu görüşü desteklemektedir. Cenazeyi yere koymadan oturmanın sa­kıncası “cenazeyi uğurlamanın gayesine aykırılığından ileri gelmektedir. Çün­kü cenazeyi uğurlamak aslında cenazenin defnine önem vermek ve onun hak­kına son derece riayet etmektir.”

Cenaze yere konmadan oturmak ise, bu hususlara hiç önem vermemek anlamına gelir. Urve b. Zübeyr ile Said b. el-Müseyyeb, el-Esved, Malik ve Şafiî’ye göre, cenazeyi yere koymadan önce oturmakta bir sakınca yoktur.

Hanefi âlimlerinden İbn Abidin de bu mevzuda şunları söylüyor: “Ce­naze yere konmadan oturmak yasak edilmiştir. Nitekim Sirac’da böyle be­yan edilmiştir. Nehir’de ise; bunun muktezası, buradaki kerahetin kerahet-i tahrimi olmasıdır, denilmiştir.

Remli: Cenazeyi omuzlardan yere koyduktan sonra ayağa kalkmak da mekruhtur. Nitekim Haniye ile İnaye’de de böyle denilmiştir.

Muhit’te ise, bunun aksi ifade edilerek şöyle denilmiştir: “Efdal olan, kabrin üzerine toprağı tesviye etmeden oturmamalıdır.” Bahir sahibi, birin­ci, kavlin evla olduğunu söylemiştir. Zira Bedayi’de şöyle denilmiştir: “Ce­nazeyi yere koyduktan sonra oturmakta bir beis yoktur. Çünkü Ubade b. Samit’ten rivayet olduğuna göre, Peygamber (s.a.v) meyyit lahde konulma­dıkça oturmazmiş. Bir defa Ashabı ile birlikte bir kabrin başında ayakta du­rurken, bir yahudi (gelerek) ölülerimizi biz de böyle yaparız, demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s) oturmuş ve ashabına, “Bunlara muhalefet edin!” buyurmuşlardır. Yani ayağa kalkmak hususunda demek istemişler. Onun için mekruh olmuştur. Bunun muktezası kerahet-i tahrimiyedir.” Bu söz hacet ve zaruret bulunmamakla kayıtlıdır.[408]

3174… Cabir b. Abdullah (r.a) dedi ki:

“Biz peygamber (s.a) in yanında idik. O sırada yanımızdan bir cenaze geçti de (Hz. Peygamber onu görünce) hemen ayağa kalktı (ona uyarak biz de ayağa kalkıp) onu omuzlamak için (tabuta doğru) yü­rüdük. Bir de baktık ki, yahudi cenazesiymiş. Bunun üzerine;

Ey Allah’ın Rasulü bu bir yahudi cenazesiymiş- dedik. (Rasul-ü Ekrem de):

“Ölüm korkunç (ve ibret alınacak) bir hadisedir, bîr cenaze gö­rünce hemen ayağa kalkınız.” buyurdu.[409]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, bir cenazenin geçmekte olduğu görülünce, ayağa kalkmanın meşruluğunu, bir gayr-i muslımın cenaze­sine bile ayağa kalkılabileceğini ifade etmektedir.

Buharî’nin rivayetinde, cenazeyi görmek ayağa kalkmak için bir sebep olarak gösterilirken [410] Ebû Dâvûd, Nesaî, Müslim ve İbn Mace’nin rivaye­tinde “ölümün korkunçluğu ve ibret alınacak bir hadise oluşu” ayağa kalk­manın sebebi olarak gösterilmiştir.

Bu bakımdan, ölüm ibretli bir hadise olduğu için ibret alma hususunda kâfirin cenazesiyle, müslimin cenazesi arasında bir fark olmadığından, her İnsanın cenazesi için ayağa kalkmak intibaha vesile olabilir.

Sehl b. Hanif ile Kays b. Sa’d’ın rivayetlerine göre, “Peygamber (s.a.) in yanından bir cenaze geçmiş. Rasûlüllah (s.a) buna ayağa kalktığında, bu­nun bir yahudi cenazesi olduğu kendisine bildirilmiş, Rasûlüllah da -Bu da (yaşayıp ölen) bir insan değil mi?- cevabını vermiş.”[411]

Ahmed b. Hanbel’in Abdullah b. As’dan rivayet ettiği bir hadis-i şerif de şu mealdedir: “…Evet kâfir cenazesine de ayağa kalkınız. Çünkü siz (as­lında) o kâfir cenazesine kalkmıyorsunuz. Ancak ruhları kabzeden yüce Al­lah’a ta’zim ederek ayağa kalkıyorsunuz.”

Hakim de, Enes b. Malik’ten şu mealde bir hadis-i şerif rivayet etmiş­tir: “Rasûlüllah (s.a)’in yanından bir cenaze geçti de, hemen ayağa kalktı. (Oradakiler) Ey Allanın Rasûlü, bu bir yahudi cenazesidir, deyince -Ben me­lekler için ayağa kalktım- cevabını verdi.”

Tahavî’nin Abdullah b. Şehbera’dan naklen rivayet ettiği bir hadis-i şe­rifte şu mealdedir: “Biz, Ali (r.a) ile bir cenazeyi intizar edip otururken, ya­nımızdan başka bir cenaze geçti. Biz ayağa kalktık. Ali (r.a): Sizi bu cenaze­ye hangi bilgi ve duygunuz kaldırıyor diye sordu. Dedik ki:

Biz ne biliyorsak ancak siz ashabı Muhammed (s.a)’den duydukları­mıza, gördüklerimize medyunuz. Hz. Ali;

Duyduğunuz nedir ki, diye sordu. Biz de:

Ebû Musa, Rasûlüllah (s.a)’in “Yanınızdan bir cenaze geçtiğinde müslim olsun, yahudi olsun veya hıristiyan olsun ayağa kalkınız. Çünkü siz ona değil, onun yanındaki meleklere kalkıyorsunuz” buyurduğunu söylüyor, diye cevap verdik.

Ahmed b. Hanbel’in el-Hasen b. Ali’den rivayet ettiği bir hadis-i şerif­te, Hz. Peygamber’in yanından geçen bir yahudi cenazesini görünce ayağa kalkması onun kokusundan rahatsız oluşuna bağlanırken, Taberî ile Beyha-kî’nin el-Hasen’den rivayet ettiği bir hadiste de Hz. Peygamberin yahudinin başının kendilerinden daha yukarılarda bulunmasına tahammül edemediği için ayağa kalktığı ifade edilmektedir.

Ancak, Hz. Peygamberin ayağa kalkmasını yahudinin kokusundan ve onun başının yukarılarda olmasından rahatsız olmasına bağlayan son iki hadis sıhhat yönünden daha önceki hadisler derecesinde olmadıklarından ve bu ha­disler Hz. Peygamberin kendi sözü olmayıp, sadece ravilerin kanaatlerini yan­sıttıklarından, kendilerinden önce geçen ve Hz. Peygamberin yahudi cena­zesine ayağa kalkışını Allah’a ta’zim, meleklere saygı ve cenazeden ibret al­ma gibi sebeplere bağlayan hadisler karşısında, nazarı itibara alınacak ‘bir önemi haiz değillerdir.

Bu ayağa kalkışı, Allah’a ta’zim, meleklere saygı ve ölümden ibret gibi sebeplere bağlayan hadisler arasında ise bir çelişki yoktur. Çünkü bunların hepsi neticede Allah’ın emrine ta’zim noktasında birleşirler.[412]

3175… Ali b. Ebû Talib’den (rivayet edildiğine göre); “Peygamber (s.a) (önceleri) cenaze(ler) için ayağa kalkmış (ondan sonraları oturmuştur.[413]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenaze geçerken ayağa kalkmanın neshedildiğini söyleyen, cumhur ulemanın delilidir. Biz bu mevzudaki görüşleri ve delillerin münakaşasını 3172 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımızdan, burada tekrara lüzum görmüyoruz.[414]

3176… Ubade b. es-Samit’ten demiştir ki:

Rasûlüllah (s.a) cenaze kabre konuncaya kadar ayakta dururdu. (Birgün) bir yahudi alimi kendisine uğrayıp -(Ya Muhammed) biz (de) böyle yaparız- dedi. Bundan sonra Peygamber (s.a) (cenaze için ayakr ta durmayı terkedip) oturdu ve (bize);

“(Siz de) oturunuz, yahudilere muhalefet ediniz! buyurdu.”[415]

Açıklama

Rasul-i Zişan Efendimizin İslâm’ın ilk yıllarında, katılmış olduğu cenaze teşyılerınde cenaze kabre konuncaya kadar ayak­ta dururken, sonraları kendisine bir yahudi aliminin, yahudilerinde böyle yap­tığını haber vermesi üzerine, yahudilere muhalefet için bu tatbikattan vaz­geçip sahabilere de vazgeçmelerini ve cenaze kabre indirilirken oturmalarını emrettiğini ifade eden bu hadis-i şerif, cenaze kabre indirilinceye kadar ayakta durmanın neshedildiğini söyleyen Urve b. Zübeyr ile Said b. el:Müseyyeb, el-Esved, İmam Malik ve Şafii’nin delilidir.

Fakat bu hadis-i şerif, senedinde Ebu’l-Esbat, Abdullah b. Süleyman ve babası Süleyman gibi zayıf raviler bulunduğu için, delil olma niteliğinden uzaktır.

Cenaze, kabre konuncaya kadar ayakta durmayı emreden 3173 numa­ralı hadis-i şerifse, bu hadis-i şeriften daha kuvvetli ve sağlamdır.

Biz bu mevzudaki görüşleri ve delillerin münakaşasını sözü geçen hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[416]

43-44. Cenazeyi Uğurlarken (Bir Hayvana Ve Bir Şeye) Binmek

3177… Sevban’dan (rivayet olunduğuna göre);

Rasûlullah (s.a) bir cenazenin yanında iken (kendisine) bir hay­van getirilmiş te ona binmeyi kabul etmemiş (Cenazeyi defnetme işi­ni) bitirince bir başka hayvan getirilmiş de ona binmiştir. (İlk getiri­len hayvana binmediği halde ikinci hayvana binişinin sebebi) kendisi­ne sorulunca da (şöyle) cevap vermiştir:

“Gerçekten (cenaze ile birlikte) melekler de yürüyordu. Melek­ler yürürken ben (hayvana) binecek değilim. (Fakat cenazenin kabre konmasını müteakip melekler gidince (hayvana) bin (mekte bir sakın­ca görme) dim.”[417]

Açıklama

Rasûl-üZîşan Efendimiz bir cenazeyi uğurlarken, binmesi için kendisine bir hayvan getirilince bunu kabul etmemiş fakat dö­nüşte binmesi için kendisine getirilen hayvana binmiştir. Giderken hayvana binmeyi red ettiği halde, dönüşte binmeyi kabul edişinin hikmeti sorulunca “Giderken bizimle birlikte cenazeyi yaya olarak takibeden görevli bir çok melek vardı onlar yaya olarak yürürken benim hayvana binmem mümkün olmadığı için ona binmeyi reddettim. Cenazenin defninden sonra melekler dağıldığından hayvana binmekte bir sakınca kalmadığı için de ona bindim” cevabını vermiştir.

Bu hadis-i şerif, Tirmizî ile İbn Mace’nin Sünen’Ierinde “Allah’ın me­lekleri yaya olarak yürürlerken, siz hayvana binmekten utanmıyor musunuz?” anlamına gelen lâfızlarla rivayet edilmiştir.[418]

3178… Cabir b. Semure demiştir ki: Peygamber (s.a) İbn Dahdah’ın cenaze namazını kıl(dir) mışti. (o namazda) biz de vardık. (Na­mazdan) sonra (cenaze kabre götürülürken binmesi için kendisine) bir at getirildi de (ata binmedi orada) bekletti. Nihayet (dönüşte ona) bindi ve atı şaha kaldırmaya başladı. Biz de etrafında koşuyorduk.[419]

Açıklama

İbn  Dahdah’ın ismi kesin bir şekilde bilinmiyor. Bazıları ise, ondan. Ebû Da’hdah diye bahsetmektedirler.

Görülüyor ki, Hz. Peygamber ölüyü kabre götürürken yaya gitmeyi tercih etmiş, binmesi için kendisine getirilen hayvana binmeyi kabul etmemiş ona ancak dönüşte binmiştir.

Nitekim Tirmizî’nin Sünen’indeki “Rasülullah (s.a) İbn Dahdah’ın ce­nazesi ardınca yaya yürüdü ve (dönüşte) at üzerinde döndü.” mealindeki hadis-i şerifle Müslim’in rivayet ettiği “Peygamber (s.a)’e çıplak bir at ge­tirdiler de İbn Dahhah’ın cenazesinden dönerken ona bindi. Biz de Rasülul­lah (s.a)’in etrafında yürüyorduk.” anlamındaki hadis-i şerif bu gerçeği ifa­de etmektedir.

Bu mevzuda Müslim’in rivayet ettiği diğer bir hadis-i şerif de şu meal­dedir: Rasülullah (s.a) İbn Dahhah’ın cenaze namazını kıldı. Sonra kendisi­ne çıplak bir at getirildi. Atı bir adam tutarak Rasülullah (s.a) bindi, derken at şahlanmaya başladı. Biz de onu takibediyor, arkasından koşuyorduk. Bu arada cemaatten biri şunları söyledi: “Peygamber (s.a) -Çenette İbn Dah­dah için asılmış nice hurma salkımları vardır- buyurdu.”[420]

Nevevî’nin açıklamasına göre, ashab-ı kiramın, Rasûlullah’m İbn Deh-dah hakkında buyurduğu “İbn Dahdah için cennette asılmış nice hurma sal­kımı vardır” sözünü aralarında konuşmalarının sebebi şudur:

“Bir yetim Hz. Ebû Lübabe ile bir hurmalık hakkında davaya düşmüş, Rasülullah (s.a) da Ebû Lübabe’ye hurmalığı yetime vermesini tavsiye et­miş, fakat “Bu hurmalığa karşılık çenette sana hurma salkim(lar)ı var” de­diği halde, Ebû Lübabe buna razı olmamış ve yetim ağlamış. O zaman Ebû Dahdah bunu işiterek Ebû Lübabe’ye kendi bahçesini vermek suretiyle hur­malığı ondan satın almış, sonra Peygamber (s.a)’e:

Ben bu bahçeyi bu yetime verirsem, bana da çenette hurma var mı? diye sormuş Rasülullah (s.a) de:

“Evet Ebû Dahdah için de çenette nice hurma salkımları vardır.” bu­yurmuş. İşte cemaattan bir zat bu hadiseyi hatırlayarak Ebû Dahhah’ın ce­nazesinden dönüşte arkadaşlarına bahsetmiştir.[421]

Bazı Hükümler

1. Cenazeyi yürüyerek uğurlamakmüstehab, bir hayvana veya bir vasıtaya binerek uğurlamak mekruhtur.

İmam Malik ile İmam Şafiî ve Ahmed b Hanbel (r.a) bu görüştedirler. Mez­kûr mezheb imamlarına göre, özür sahibi bir kimsenin cenazeyi binitli ola­rak uğurlamasında bir sakınca yoktur.

Hanefilere göre, cenazeyi uğurlarken cenazenin önünde bir vasıtayla yü­rümek mekruhsa da, arkasından bir vasıtayla yürümekte bir sakınca yoktur.

Nitekim ileride tercümesini sunacağımız 3180 numaralı hadis-i şerif de Hanefilerin bu görüşüne bir delil teşkil etmektedir.

Hanefi âlimlerine göre, 3177 numaralı hadisin şerhinde meallerini sun­duğumuz cenazeyi hayvan üzerinde takibederek uğurlamayı yasaklayan ha­disi şerifler, Rasûlü Ekrem’in bulunması sebebiyle meleklerin katıldığı ce­nazelere ya da özel olarak İbn Dahdah’ın cenazesine ait özellik arzeden ha­dislerdir. Çünkü bu melaikelerin herkesin cenazesine katılması gerekmez.

Cumhur ulemaya göre ise 3180 numaralı hadiste cenazenin arkasından bir vasıtaya binerek yürümeye verilen izin bu şekilde yürümenin haram ol­madığı anlamına gelen bir izindir. Binaenaleyh, bu izin cenazeyi arkadan bir vasıta üzerinde takibederek uğurlamanın haram olmadığı anlamına gelirse de, mekruh olmadığı anlamına gelmez.

2. Cenazeyi defnettikten sonra, bir vasıtayla dönmek caizdir.

3. Büyüklere, binmeleri için, hayvan hazırlamak, binerken yardım et­mek mubahtır.[422]

44-45. Cenazenin Önünde Yürümek

3179… (Salim’in) babasından demiştir ki: Peygamber (s.a) Ebû Bekir ve Ömer (r.a) yi cenazenin önünde yaya olarak yürürlerken gördüm.[423]

Açıklama

Bu hadis-i şerif cenazeyi uğurlarken önünde yürümenin müs-tehab olduğunu söyleyen İbn Ömer’le el-Hasen b. Ali, Ebû Katade, Ebû Hureyre, İbnü’z-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed, Salim, İbn Ebû Leyla, ez-Zührî, Şafiî, Malik ve Ahmed (r.a)’in delilidir.

Bu görüşte olan âlimlere göre, cenazeyi uğurlamakta olan bir kimse, onun şefaatçisi durumundadır. Şefaatçinin şefaatta bulunduğu kimsenin önünde olması gerekir.

İmam Ebû Hanife ile taraftarları, İmam Evzaî ve İshak ise cenazeyi uğurlarken arkasından yürümesinin önünden yürümekden daha faziletli olduğu­nu söylemişlerdir. Delilleri ise ”Cenazenin önünde yürünmez” anlamındaki 3171 numaralı Ebû Hüreyre hadisi ile Hakim’in Ebû Ümame’den naklettiği “Rasûlullan (s.a) oğlu İbrahim’in cenazesinin arkasında sessizce yürüdü” anlamındaki hadis-i şeriftir. Bu görüşte olan âlimlere göre “Rasûlullah (s.a) bize cenazeye tabi olmamızı emretti”[424] mealindeki hadis-i şerif de cenaze­nin arkasında yürümenin daha faziletli olduğuna delalet eder. Bu hadis-i şe­rifte cenazeye tabi olmak emredilmektedir. Cenazeye tabi olmaksa önünde değil arkasında yürümekle gerçekleşir ve ayrıca sözü geçen âlimlere göre, mev-zumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinde ifade edilen, Hz. Peygamberle Ebû Bekir ve Ömer’in cenazenin arkasında yürümesi, cenazenin önünden yü­rümenin faziletine delalet etmez. Sadece cenazenin önünden yürümeninde caiz olduğuna delalet eder.

Nitekim Ebû Ca’fer et-Tahavî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ifade edil­diğine göre, “Hz. Ömer ile Hz. Ebû Bekir cenazenin önünde Hz. Ali de ar­kasında yürürmüş. Bunun sebebi Hz. Ali’ye sorulunca, onlar cenazenin ar­kasında yürümenin önünde yürümekten, farz namazlarının nafilelere üstün­lüğü kadar üstün olduğunu bilirler. Fakat (cenazenin arkasında yürümenin de caiz olduğunu öğretmek ve) halka kolaylık sağlamak için, önde yürürler, cevabını vermiştir.”

Hz. Ali’nin bu açıklamasından anlaşıldığına göre, halk cenazenin önün­den yürümenin caiz olmadığını zannediyordu. Bu yüzden de hepsi cenaze­nin arkasından yürüdüğü için izdiham oluyor, yollar daralıyor ve yürüme zorlaşıyordu. Hz. Ebû Bekir’le. Hz. Ömer halka her ne kadar cenazenin arka­sından yürümek daha faziletli ise de, önde yürümenin de caiz olduğunu hal­ka öğretmek ve cenazeleri uğurlarken meydana gelen sıkışıklıktan onları kur­tarmak için cenazenin Önünden yürümüşlerdir.

Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre, cenazeyi kabre götürür­ken ne tarafında yürümenin daha faziletli olduğu mevzuunda beş görüş vardır.

1. Yaya olsun binitli olsun kişinin cenazenin önünden yürümesi mutlak surette daha faziletlidir,İmam Şafiî (r.a) bu görüştedir.

2. Yayaların önden yürümesi, binitlilerin de arkadan yürümesi daha fa­ziletlidir. İmam Ahmed ile İmam Malik (r.a) bu görüştedirler.

3. İster binitli, ister yaya olsun, cenazeyi uğurlayan bir kimsenin cena­zesin arkasından yürümesi daha faziletlidir. Hanefi âlimleri, bu görüştedirler.

4. Kişi muhayyerdir. Dilerse cenazenin önünden, dilerse arkasından gi­der. İmam Sevrî bu görüştedir.

5. Eğer cenazede kadınlar varsa önden yürümek, kadınlar yoksa arka­dan yürümek daha faziletlidir. İmam Efaû Hanife (r.a) bu görüştedir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisin senedinde geçen Salim’in babasın­dan maksad, Hz. Abdullah b. Ömer’dir. Hz. Salim’i hürriyetine Hz. Ab­dullah b. Ömer kavuşturduğu için Hz. Salim onun aile fertleri arasına gir­miş, bu yüzden de Hz. Abdullah’ın oğlu olarak anılmıştır.[425]

3180… Ziyad (in) Peygamber (s.a)’e kadar ulaştırdığı merfu bir hadiste Hz. Peygamber Efendimiz şöyle) buyuruyor:

“Binitli, cenazenin arkasında yürür, yaya ise (cenazenin) önün­den ve arkasından ona yakın olarak sağından ve (ya) solundan yürü­yebilir. Düşük üzerine namaz kılınır anne ve babası için de (Allah’-dan) mağfiret ve rahmet istenir.”[426]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenazeyi kabre götürürken bir vasıtaya binmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Fakat bu cevaz, bir cenazeyi kabre kadar uğurlayabilmek için kesinlikle bir vasıtaya binmeye muh­taç olan kişiler içindir. Çünkü Hz. Peygamberin bir cenazeyi kabre götürür­ken binmesi için kendisine takdim edilen bir hayvana binmeyi kabul etmedi­ğini ifade eden 3177 ve 3178 numaralı hadis-i şerifler buna delalet etmektedir. 3177 ve 3178 numaralı hadisi şeriflerdeki cenazeyi uğurlamaya bir vası­tayla gitmekle ilgili yasak, cenazeyi uğurlarken özürsüz olarak vasıtaya bin­meye ait olduğuna göre, bu hadislerle mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif arasında bir çelişki yoktur. Çünkü sözü geçen hadislerdeki yasak, cenazeyi uğurlarken mazeretsiz olarak vasıtaya binmekle ilgilidir. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki cevaz ise, mazereti olan kimselerle ilgilidir.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife dayanarak, Maliki âlimleri ile Ha­nefi, Hanbeli âlimleri ve cumhur ulema cenazeyi uğurlarken mazeretinden dolayı bir vasıtaya binmek durumunda kalan bir kimsenin cenazeyi arkadan ta’kibetmesinin    daha faziletli olduğunu söylemişlerdi.

Şafiî âlimlerine göre, efdal olan binitli kimselerin de yayalar gibi cena­zenin arkasından yürümeleridir. Fakat mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeri­fin zahiri Şafiîlerin aleyhine bir delildir.

Süfyan-ı Sevrî (r.a) de bu hadisin zahirine dayanarak cenazeyi uğurla­maya çıkan kimsenin cenazenin dört tarafında da yürüyebileceğini söylemiştir.

Buraya kadar anlattığımız meseleleri şöylece özetlememiz mümkündür:

1. Cenazeyi uğurlarken mazeretsiz olarak bir vasıtaya binmek mekruhtur.

2. Cenazeyi uğurlarken dört tarafında da yürümek caiz olmakla bera­ber, önünde yürümenin mi yoksa arkasında yürümenin mi daha faziletli ol­duğu mezheb imamları arasında ihtilaflıdır.

İbn Hazm’a göre, binitli olan kimseler, cenazenin arkasında yürürler, yayalarsa cenazenin istedikleri tarafından yürüyecebilirler. Fakat arkasından yürümeleri daha iyidir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, ayrıca düşük çocuk üzerine na­maz kılmanın meşruluğuna delalet etmektedir. Nitekim İmam-ı Ahmed ile Dâvud Zahiri bu hadisin zahirine sarılarak doğunca ister ağlayıp ta ölsün isterse tamamen ölü olarak dünyaya gelsin, düşük üzerine namaz kılınması gerektiğine hükmetmişlerdir. Bu görüş , Hz. İbn Ömer’le İbn el-Müseyyeb ve İbn Sîrîn’den de rivayet olunmuştur.

İmam Ebû Hanife ile taraftarları, İmam Malik, el-Evzaî ve Şafiî (r.a)’e göre, düşük doğunca, sesi işitildikten sonra Ölürse, cenaze namazı kılınır, fakat tamamen ölü olarak dünyaya gelir de hiç sesi işitilmezse namazı kılın­maz. Çünkü “Çocuk canlı olarak dünyaya gelmedikçe, ona cenaze namazı kılınmaz.”[427] meâlideki hadis-i şerif buna delalet eder.

Çocuğun sesinin duyulmasından veya ağlamasından maksat, aksırıp, tık­sırması, bağırıp-çağırması gibi hayat belirtilerinden birinin onda görülmesidir.

Her ne kadar Tirmizî’nin bu rivayetinin senedinde çeşitli yönlerden ten­kide uğrayan İsmail b. Müslim el-Mekkî varsa da aslında bu hadisi şerif Nesai, İbn Hibban ve Hakim tarafından da rivayet edilerek takviye edilmiştir. İbn Mace, bu hadisi şu manâya gelen lafızlarla rivayet etmiştir: “Çocuk do­ğarken istihlal ettiği (hayat belirtisi gösterdiği) zaman üzerine cenaze nama­zı kılınır ve (kendisi) mirasçı da olur.”[428]

Bazı Hükümler

1. Cenazeyi kabre götürürken bir vasıta üzerinde buIunan kimselerin cenazenin ardından yürümeleri onunde ya da sağında veya solunda yürümelerinden daha faziletlidir.

2. Cenazeyi kabre götürürken, onu yaya olarak takibeden kişiler, cena­zenin dört tarafından da yürüyebilirler.

3. Düşük üzerine cenaze namazı kılınır, anne ve babası için rahmet ve mağfiret dilenir.[429]

45-46. Cenazeyi (Defnetmekte) Acele Etmek

3181… Ebû Hüreyre’den (rivayet olunduğuna göre) Peygamber (s.a) (şöyle) buyurmuştur:

“Cenazeyi (kabre) süratli götürünüz, eğer cenaze salih (bir kişi) ise (önünde) hayır (vardır) onu hayra eriştirmiş olursunuz. Eğer cena­ze böyle (salih bir kişi) değilse, şer (bir kişi) dir. (Definde acele etmek­le) onu omuzlarınızdan atmış olursunuz.”[430]

Açıklama

Hadis-i şerifteki “süratli götürünüz” emrinden murat, hızlı hızlı yürümek değil, oluye zarar vermeyecek, taşıyanları ve uğurlayanları meşekkata sokmayacak derecede mu’tedil bir yürüyüştür. Ni­tekim Ebû Bekre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasûlü Ekremle saha-bilerinin cenazeleri mutedil bir yürüyüşle götürdükleri ifade edilmektedir.[431] Âlimlerden bazılarına göre, VCenazeyi kabre süratle götürmek” demek, onun öldüğü kesinlikle anlaşıldıktan sonra, hiç beklemeden ve vakit geçir­meden, hemen tekfin ve teçhizine başlamak demektir.

Fakat birinci görüşün daha isabetli olduğu bir gerçektir. Çünkü Tabe-ranî’nin rivayet ettiği “sizden birisi öldüğü zaman onu bekletmeyiniz, acele olarak kabrine götürünüz.” mealindeki hadisi şerifle Said el-Hudrî’den “Ce­naze tabuta konulup da, adamlar omuzlarına aldıklarında, eğer o adam salih bir kişi ise -beni bir an. önce (mükafatıma) götürün. Beni bir an önce götürün- der. Eğer kötü bir kişi ise -Eyvah! Beni nereye götürüyorsunuz?” der. Bu sesi insandan başka herşey duyar. Eğer insanlar duysalardı, bayılıp düşerlerdi.[432] anlamına gelen lafızlarla rivayet edilen hadis, birinci görüşün daha isabetli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Metinde geçen kelimesindeki cemi müzekker muhatab (ço­ğul, ikinci şahıs) zamiri cenazeyi kabre götürme görevinin erkeklere ait ol­duğuna delalet etmektedir.[433]

Bazı Hükümler

1. Cenazeyi kabre götürürken, ölüye zarar verecek dereceye varmamak şartıyla biraz suratlı yürümek mustehabdır. Hanbelî âlimlerinden İbn Kudame’nin açıklamasına göre, bu mev­zuda âlimler ittifak etmiştir. Ancak îbn Hazm, cenazeyi götürürken bu şe­kilde acele etmenin farz olduğunu söylemekle şaz bir görüş ortaya koymuş­tun Gerçi; “İbn Abbas ile birlikte Şerifte Peygamber (s.a)’in zevcesi Mey-mune’nin cenazesinde bulunduk. İbn Abbas: Bu kadın Peygamber (s.a)’in zevcesidir, Şimdi tabutunu kaldırdığınız zaman sarsmayın, sallamayın, hoş tutun…”[434] anlamındaki hadisi şeriften selef-i salihinin bazılarının cenaze­yi süratli taşımayı kerih gördükleri anlaşılıyorsa da, onların bu meseledeki muhalefetleri cenazenin zarar görmesine sebep olabilecek derecedeki süratli yürüyüşlerle ilgilidir.

2. Bir kimsenin öldüğü kesinlikle anlaşılır anlaşılmaz, acele olarak defn işlerine başlamak müstehabdır.

3. Salihlerin sohbetine rağbet etmek, zararlı kimselerin sohbetinden de kaçınmak gerekir.[435]

3182… (Uyeyne b. Abdirrahman’ın) babasından (rivayet olunduğna göre), kendisi Osman b. Ebi’l-As’ın cenazesinde bulunmuştur. (Ken­disi bunu şöyle anlatıyor):

Biz (cenazeyi götürürken) yavaş yavaş yürüyorduk. Derken Ebû Bekre (arkamızdan yetişip) bize katıldı ve kamçısını kaldırıp “Ben Rasûlullah (s.a) ile birlikte bizi (cenazeleri götürürken) biraz süratlice yü­rürken gördüm.” dedi.[436]

Açıklama

Bu hadisi şerif, cenazeyi kabre götürürken koşar adımla mutad yürüyüş arasında bir süratle, daha doğrusu normal yürüyüşten biraz daha süratli bir şekilde, yürümenin müstehab olduğuna delalet et­mektedir.

Çünkü metinde geçen “Remel” kelimesi omuzları oynatacak şekilde, fakat koşmadan biraz süratlice yürümek demektir. Rasûlü Zişan Efendimi­zin ve ashabı kiramın cenazeleri uğurlarken takibettikleri yürüyüş tarzı ola­rak, hadisi şerifte cenazeyi götürenlerin uymaları istenen yürüyüş tarzı budur.

İbn Ebî Şeybe’nin Abdullah b. Ömer’den tahric ettiği bir hadis-i şerifte açıklandığı üzere, Hz. Ömer Hz. Abdullah’a kendisi ölünce cenazesini taşır­ken bu şekilde yürümesini ve cenazenin önünde melekler, arkasında da ademoğulları bulunduğu için cenazenin arkasından yürümesini vasiyyet etmiştir.[437]

3183… Şu (bir numara önce) hadisi (Halid b. Haris ile İsa b. Yu­nus da) Uyeyne (b. Abdirrahman) dan (naklettiler ve bir önceki hadi­si şerifte anlatılan hadisenin) Abdurrahman b. Semure’nin cenazesin­de (meydana geldiğini ve Uyeyne b. Abdurrahman’ın; Ebû Bekre sün­neti terketmelerinden dolayı tehdid için elindeki) kamçıyruzatarak ka-tırıyla halkın üzerine yürüdü dedi(ğini) söylemişlerdir.[438]

Açıklama

Bu hadis, Nesaî’nin Sünen’İnde şu manâya gelen lâfızlarla rivayet edilmiştir: “Abdurrahman b. Semure’nin cenazesinde bulundum. Ziyad, tabutun önünden yürüyordu. Abdurrahman’ın yakın­larından erkekler ve köleleri ise (tabutun önünde) tabuta doğru dönüp geri­sin geri gidiyorlardı ve “Yavaş yavaş (götürün) Allah ecrinizi artırsın” di­yorlardı ve ağır ağır yürüyorlardı. Bİz Mirbed yolunda iken Ebû Bekre, katırıyla bize yetişti, onların yaptıklarını görünce katırıyla üzerlerine gitti. Kırbacıyla, onlara işaret ederek:

“Açılın, Ebu’l-Kasım’ı şereflendirene yemin olsun ki, biz Rasûlullah (s.a) ile beraberken cenazeyi süratle götürdük.” dedi. Bunun üzerine sıkı­şıklık dağıldı.[439]

3184… İbn Mes’ud’dan demiştir ki:

Peygamber (s.a)’e cenazeyle yürümeyi sorduk, şöyle buyurdu: “Koşmanın altında (mutedil bir süratle yürünür. Böyle yürü­mekle) eğer (ölen kimse) hayırlı (birisiyse)onu hayra (eriştirmekte) acele etmiş olunur. Eğer böyle değilse (varsın) cehennem halkı (bizden bi­ran önce) uzak (laşıp, gitsin). Cenaze arkasından gidilendir, (kendisi) arkadan giden değildir. (Cenazenin)önünden giden onunla beraber bu­lunmuş olmaz.”[440]

Ebû Dâvûd der ki: Bu ravi (yani) Yahya İbn Abdullah zayıftır, Yahya el-Câbir (denilen kimse) de odur ve Kûfelidir. Ebû Mâcide (ise) Basra’lıdır. Bu Ebû Mâcide (nin kimliği) ise meçhuldür.[441]

Açıklama

Cenazeyi kabre götürürken normal yürüyüşten biraz daha sü­ratli adımlarla, fakat koşmadan, götürmek müstehabdır. Ce­nazeyi bu şekilde biraz süratlice götürmekle; eğer o cenaze hayırlı bir kimse ise, bir an önce kendisini bekleyen hayra erişmiş olur. Eğer hayırsız bir kim­se ise, müslümanlar onu bir an önce kendilerinden uzaklaştırmış olurlar.

Metinde geçen kelimesini biz “uzaklaşıp gitsin” diye tercüme ettik. Fakat bu kelimenin “haksızlık yapan kavim yok olsun”[442] mealindeki âyeti kerimedeki gibi beddua olarak kullanılmış olması da mümkündür. O zaman bu cümleye “cehennem halkı yok olsun!” manâsı vermek müm­kündür.

Cenazeyi kabre götürürken arkasında yürümenin, sağında, solunda ve­ya önnüde yürümekten daha faziletli olduğunu söyleyenlerin delilini teşkil eden bu hadis-i şerif, zayıftır. Çünkü Yahya b. Abdullah ile Ebû Macide var­dır. Bilindiği gibi bu ravilerin her ikisi de zayıftır.[443]

Bazı Hükümler

1. Bir meseleyi bilmeyen kişi, onu bir bilene sormalıdır.

2. Cenazeyi kabre götürürken normal bir süratle götürmek ve arkasın­dan yürümek gerekir. Cenazenin önünden yürüyen kimse, arkasından yürü­yen kimse kadar sevap alamaz.[444]

46-47. İmam, İntihar Eden Bir Kimsenin Namazını Kılar Mı?

3185… Câbir b. Semure dedi ki:

Bir adam hastalanmıştı. Bir süre sonra onun hakkında feryad-ü figan yükselmeye başladı. Bunun üzerine (o hastanın) komşusu, Ra-sûlullah (s.a)’a gelip:

(Ey Allah’ın Rasûlü) O (adam) öldü, dedi. (Hz. Peygamber de): “Ne biliyorsun?’* dedi. (O kimse de);

Ben onu (ölmüş halde) gördüm, dedi. Rasûlullah (s.a) de:

“O kimse ölmedi” dedi. (Adam da) döndü (gitti). Derken (has­tanın evinden tekrar) onun için feryad-ü figanlar yükseldi. Bunun üze­rine (hastanın komşusu tekrar) Rasûlullah (s.a)’e geldi ve:

Ey Allah’ın Rasûlü o kimse gerçekten öldü, dedi. Peygamber (s.a) de:

“O ölmedi” buyurdu. (Adam tekrar) döndü (gitti. Fakat) (ev­den yine) o kimse için ağlanıp sızlandığı işitilmeye başlandı. O sırada (hastanın) karısı (dışarı çıkıp o adama)

Rasûlullah (s.a)’e git ve (komşunun intihar ettiğini) kendisine haber ver dedi; (o adam da):

Ey Allah’ım, sen ona Ia’net et! dedi. Sonra (bu) adam gitti ve o kimseyi yanındaki mızrak demiri ile kendisini öldürmüş halde gör­dü. Ve hemen Peygamber (s.a)’e varıp onun öldüğünü kendisine bil­dirdi. (Rasûl-ü Zîşan Efendimiz)

“Ne biliyorsun?” (dedi) O da:

Onu yanındaki mızrak demiriyle kendini öldürmüş halde gör­düm, cevabını verdi. (Rasûl-i Zîşan Efendimiz tekrar):

“Sen onu gördün mü?” diye sordu (o adam da):

Evet, cevabını verdi. (Bunun üzerine Peygamber Efendimiz):

“Öyleyse ben onun namazını kılmam!” buyurdu.[445]

Açıklama

Mişkas: Okun ucuna takılan ve temren ismi verilen sivri demirdir.

Hadis-i şerifte intihar ettiğinden ve intihar ettiği için de Hz. Peygamber’in, namazım kılmadığından bahsedilen şahsın kimliği, kesin olarak tes-bit edilememiştir.

Ancak bu kimsenin intihar sebebi, İbn Mace’nin Sünen’inde şöyle an­latılıyor. “Peygamber (s.a)’in ashabından bir adam yaralandı. Yara ona eziyet verdi. Bunun üzerine yaralı, okların demir kısımlarının bulunduğu yere yavaş yavaş giderek bunlarla kendini boğazladı. Peygamber (s.a) onun üzerine (ce­naze) namaz(ı) kılmadı.”[446]

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisi şerife dayanarak Ömer b. Abdülaziz ile İmam-ı Evzâî intihar eden bir kimsenin cenaze namazının kılınmadığına hükmetmişlerdir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Mâlik, Şafiî ve cumhur ulema ise, “intihar eden bir kimsenin cenaze namazı kılınır.” demişlerdir.

İmam Ahmed’e göre, intihar eden kimsenin cenaze namazını devlet rei­si kılmaz, fakat başkaları kılar. Rasûl-ü Zîşan Efendimiz, intihar eden ada­ma bir ceza olarak ve başkalarını da intihardan men etmek için, onun na­mazını kılmamıştır. Nitekim halka bir ibret teşkil etmesi için Rasûl-ü Ek­rem’in bir borçlunun cenaze namazını kılmadığı, fakat başkalarının kılma­sına da mani olmadığı Nesaî’nin Sünen’ inde rivayet edilmiştir.[447]

Darekutnî’nin müteaddit yollardan rivayet ettiğine göre, Rasûlü Zîşan Efendimiz “La ilahe illallah diyen herkesin arkasında namaz kılınız ve la ilahe illallah diyen herkesin cenaze namazını kılınız” buyurmuştur.

Ancak İmam Ebü Hanife (r.a), İslâm devletine karşı isyan edenleri ve yol kesenleri bu hükmün dışında bırakarak onların cenaze namazının kılı­namayacağını söylemiştir.[448]

47-48. Had Cezasından Dolayı Öldürülen Bir Kimsenin Cenaze Namazı Kılınır Mı?

3186… Ebû Berze el-Eslemi’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) Maiz b. Malik’in cenaze namazını kılmamış ve (fakat başkalarını) onun cenaze namazını kılmaktan nehyetmemiştir.[449]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, Hz. Peygamberin huzuruna gelerek zina ettiğini itiraf eden Maiz’in cenaze namazını kılmadığı ifade edilirken, Müslim ile Buhari’nin bazı rivayetlerinde[450] Hz. Peygamberin Maiz’in cenaze namazını kılıp kılmadığı hususunda bir açıklama bulunma­maktadır.

Buhari’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte[451] ise, Hz. Peygamberin Ma­iz’in cenaze namazını kıldığı ve onun hakkında hayır dua ettiği ifade edili­yor. Hafız İbn Hacer’in de açıkladığı gibi, her ne kadar Mahmud b. Gay-lan’ın Abdürrezzak’tan rivayet ettiği bu hadisi şerifte, Hz. Peygamber’in Ma­iz’in cenaze namazını kıldığı ifade ediliyorsa da, başta Muhammed b. Yah­ya ez-Züheylî olmak üzere, pek çok raviler, bu hadisin tam aksine Hz. Pey­gamber’in, Maiz’in cenaze namazını kılmadığım ifade etmektedirler.

Hafız Münzirî’ye göre, Abdürrezzak’tan bu hadisi sekiz kişi rivayet et­miş, hiç birisi de Hz. Peygamber’in Maiz’in cenaze namazını kıldığından bah­setmemiş, bilakis onun cenaze namazını kılmadığını nakletmişlerdir.

Menhel yazarının tesbitine göre* Mahmud b. Gaylan’ın Hz. Peygam­ber’in Maiz’in cenaze namazını kıldığına dair rivayet ettiği hadise aykırı olarak rivayette bulunan râvilerin sayısı, ondan fazladır. Bunların bir kısmı Mahmud b. Gaylan’ın bu rivayetinin doğru olmadığını açıkça söylemişler, bir kısmı da sükut etmişlerdir.

Beyhakî ise, şöyle der: “Abdürrezzak’m arkadaşlarının Hz. Peygaber’-in Maiz’in cenaze namazını kılmadığı hususunda icma etmiş olmaları, bu­nun aksini ifade eden Mahmud b. Gaylan’ın rivayet ettiği hadisin hatalı ol­duğunu gösterir.” Ayrıca ez-Zührî’nin ashabı da Hz. Peygamber’in Maiz’-in cenaze namazını kılmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Her ne kadar bütün bunlar, Mahmud b. Gaylan’ın bu rivayetinin şaz bir rivayet olduğu­nu gösterirse, de, usulü hadisde rivayetine güvenilir bir ravinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte diğer rivayetlere nisbetle fazla ve onlara aykırı olarak ge­len bir rivayetin makbul olduğuna hükmedilir. Buna göre, sözkonusu hadi­sin, diğer tariklerden gelen rivayetinde bulunmayıp da Mahmud b. Gaylan’­ın rivayetinde bulunan “Hz. Peygamber’in Maiz’in cenazesini kıldığı” ifa­desinin bu rivayet hakkında sükut eden ravilerin rivayetine tercih edilmesi gerekir. Bu fazlalığa itiraz eden kimselerin rivayetine gelince, bu hadis-i şe­rifle onların arasını şu şekilde te’lif etmek mümkündür: Hz. Peygamberin, Maiz’in cenaze namazını kılmadığını ifade eden hadisler, Maiz’in recmedil-diği günle ilgilidir. Gerçekten o gün, Hz. Peygamber Maiz’in cenaze nama­zını kilmamıştır.-Hz. Peygamber’in Maiz’in cenaze namazını kıldığından bah­seden Mahmud b. Gaylan hadisi ise, Maiz’in recmedildiği günü takibeden günle ilgilidir. Çünkü Hz. Peygamber onun namazını recmedildiğinin ertesi günü kılmıştır.

Nitekim Abdürrezzak’ın Ebû Umame b. Sehl b. Hanif’ten rivayet etti­ği bir hadisi şerifte, Rasûlü Zîşan Efendimizin Hz. Maiz recmedildikten bir gün sonra ashabı kirama “Arkadaşınızın namazını kılın” diye emir buyur­duğu ve kendisininde onun namazını kıldığı ifade edilmektedir.

Eğer bu rivayetlerin arasını bu şekilde te’lif mümkün olmasa, o zaman Mahmud b. Gaylan’ın rivayetini diğerlerine tercih etmek gerekir. Çünkü Mah­mud b. Gaylan’ın rivayeti sahihtir.

Mevzumuzu teşkil eden ve Mahmud b. Gaylan’ın rivayetine aykırı dü­şen hadis ise, isnadında kimliği meçhul şahıslar bulunduğu için zayıftır.

Müslim’in rivayet ettiği bir hadisi şerifle[452] ileride tercümesini sunaca­ğımız 4440 numaralı hadisi şerif de Mahmud b. Gaylan’ın bu rivayetini te-yid etmektedir.

Binaenaleyh, bütün bu rivayetler Hz. Peygamber’in had cezasından ölen bir kimsenin cenaze namazını kıldığını gösterir. Nitekim İmam Ahmed (r.a) de “Hainliklerinin cezasını çekerek ölenlerle, intihar ederek ölenlerin dışın­da Hz. Peygamberin cenaze namazını kılmadığı bir kimse bilmiyoruz” de­miştir.

Had cezasından dolayı Ölen bir kimsenin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı meselesinde fıkıh âlimlerinin görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

İmam Malik ile İmam Ahmed (r.a); halkın had cezasını gerektiren suç­lan işlemeye cesaret edememeleri için, devlet reisinin ve faziletli kişilerin had cezasından ölen kimselerin cenaze namazlarını kılmalarının mekruh oldu­ğuna, ancak devlet reisinin ve faziletli kişilerin dışındakilerin had cezasın­dan ölen kimselerin cenaze namazlarını kılabileceklerine hükmetmişlerdir.

İmam Ebû Hanife (r.a) ile taraftarlarına ve İmam Şafiî (r.a)’ye göre, recmedilen bir kimse yıkanır ve cenaze namazı kılınır. Cumhur ulemanın gö­rüşü de budur. Kâdî Iyaz âlimlerin tümünün had cezasından ya da recinden dolayı ölen yahut da intihar eden her müslümanin cenaze namazının kılına­cağı görüşünde olduğunu söylemiştir. Ulemanın bu mevzudaki delilleri “… Yavaş ol yâ Halid! Nefsim elinde olan zata yemin ederim. Bu kadın öyle bir tevbe etti ki, onu zulmen vergi alan bir kimse yapsaydı mutlak affedilir­di buyurmuş, sonra kadının getirilmesini emrederek cenaze namazını kılmış ve kadın defnedilmiş”[453] mealindeki hadis-i şeriftir.

Her ne kadar İmam Zührî, recm cezasıyla cezalandırılan bir kimsenin cenaze namazının kılınamayacağım söylemişse de, bu mevzuda gelen hadis-i şerifler onun bu görüşünü reddetmektedirler.[454]

48-49. Çocuğun Cenaze Namazını Kılmanın Hükmü

3187… Aişe (r.a)den (elemiştir) ki:

“Peygamber (s.a)’in oğlu İbrahim onsekiz aylıkken öldü de Ra-sûlullah (s.a) onun cenaze namazını kılmadı.”[455]

Açıklama

Hadîs metninde geçen “Onun cenaze namazını kılmadı” sözüyle “Onun cemaatle kılınan cenaze namazına katılmadı” denmek istenmiş olması mümkündür. Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in baş­kaları tarafından cemaatle kılınan cenaze namazına iştirak etmemesi, daha sonra onun namazını tek başına kılmış olmasına mani değildir. Çünkü bi­lindiği gibi oğlu İbrahim vefat ettiği zaman, güneş tutulmuştu. O sırada halk Hz. İbrahim’in cenaze namazını kılarken Rasûlü Zîşan Efendimizin küsuf namazıyla meşgul olması, bu yüzden de cenaze namazına yetişememiş ol­ması ihtimali son derece kuvvetlidir. Fakat cenaze namazı cemaatle kılın­dıktan sonra, Hz. Peygamber’in ayrıca bir cenaze namazı daha kılmaması için hiç bir sebep yoktur.

Hattâbî’nin açıkladığına göre, âlimlerden bazıları, Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in cenaze namazına katılmamış olmasını “Şehitlerin cenaze na­mazından müstağni oldukları gibi bir peygamber çocuğu olarak Hz. İbra­him de cenaze namazından müstağni olduğundan, Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in cenaze namazına katılmaması çocukların cenaze namazı kılınma-yacağı anlamına gelmez. Bu Hz. İbrahim’e ait özel bir durumdur.” şeklinde te’vil etmek istemişlerse de, bu te’vile hiç lüzum yoktur. Çünkü bir numara sonra tercümesini sunacağımız hadiste de ifade edildiği gibi, Rasûl-ü Zîşan Efendimiz aslında oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıldığı bir gerçektir. Gerçi sözünü ettiğimiz hadis mürseldir fakat başka yollardan gelen hadislerle tak­viye edildiği için zayıflıktan kurtulup hasen derecesine yükselmiştir.[456]

3188… el-Behiyy (Abdullah b. Beşşar) dedi ki: Peygamber (s.a)’in oğlu İbrahim vefat edince, Rasûlullah (s.a) oturmak için ayrılan bir yerde onun cenaze namazını kıldı.

(Ebu Davud der ki: Ben (bu hadisi) Ya’kub b. ei-Ka’ka’a oku­dum. (O sırada kendisine): {‘İbnü”l Mübarek size Ata’dan (naklen) Peygamber (s.a)’in yetmiş günlük iken (ölen) oğlu İbrahim’in cenazesini kıldığını haber verdi mi?” diye soruldu (da -evet- cevabını verdi).[457]

Açıklama

Metinde geçen “el-mekaid” kelimesi, aslında çarşıda pazar-da halkın oturup sohbet etmesi için ayrılmış özel yerler anla­mına gelir. Burada kasdedilen ise Hz. Osman’ın evinin yanında, yahut da Mescid-i Nebevi’nin yanında bulunan ve halkın oturup sohbet etmesi ve ab-dest alması için ayrılan yerlerden birisidir.

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hz. Peygam­ber, oğlu İbrahim’in cenaze namazında bulunmamıştı. Çünkü o sırada gü­neş tutulması olduğundan, kendisi küsuf namazı kılmakla meşguldü.

Durum böyleyken burada “Hz. Peygamber, oğlu İbrahim’in namazını kıldı” denilmesi, bu iki hadis arasında bir çelişki bulunduğunu göstermez. Çünkü buradaki “kıldı” kelimesi, “kılınması için emir verdi” anlamında kullanılmıştır. Bir başka ifadeyle Hz. İbrahim’in cenaze namazının kılınma­sını Hz. Peygamber emrettiği için bu namaz Hz. Peygambere nisbet edilerek “Rasûllullah cenaze namazını kıldı” denmiştir. Ayrıca Hz. Peygamber kü­suf namazını bitirdikten sonra, oğlu İbrahim’in cenaze namazını kendisinin ayrıca kıldığı ve metindeki “cenaze namazını kıldı” sözüyle kasdedilenin bu namaz olduğu da düşünülebilir. Bu düşünceden hareket edince, bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hz. Peygamberin, oğlu İbrahim’in namazını kılmadığını ifade eden bir önceki hadisle bu hadisin arası te’lif edil­miş olur. Bu te’lifin mümkün olmadığı kabul edilirse, o zaman kaide icabı bu hadis, bir öncekine tercih edilir. Çünkü bu hadis müsbettir. Bir önceki ise menfidir. Müsbet olan rivayetler, menfi rivayetlere tercih edilir. Musan­nif Ebû Dâvûd, metnin sonuna ilave ettiği ta’likle mevzumuzu teşkil eden ve Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıldığını ifade eden hadis-i şerifi takviye etmek istemiştir. Gerçekten İbn Mace’nin rivayet ettiği Râsûlullah (s.a) oğlu İbrahim ölünce onun cenaze namazını kıldırdı ve “Şüp­hesiz cennette onu emziren vardır” buyurdu[458] mealindeki hadisi şerifle İmam Ahmed’in Bera’dan rivayet ettiği “Râsûlullah (s.a) oğlu İbrahim’in cenaze namazını kıldı”[459] mealindeki ve Beyhakî’nin rivayet ettiği, yine ay­nı meâldekfhadis-i şerif de mevzumuzu teşkil eden hadisi takviye etmekte­dirler. Beyhaki, bu hadisi takviye eden daha pek çok haberler rivayet ettik­ten sonra, bu haberlerin mürsel olduklarını, fakat birbirlerini takviye ettik­leri için zayıflıktan çıkıp mevsul derecesine yükseldiklerini, dolayısıyla “Hz. Peygamber’in oğlu İbrahim’in cenaze namazını kılmadığını” ifade eden hadis-i şeriflere tercih edilecek dereceye geldiklerini söylemiştir.

Ancak mevzumuzu teşkil eden bu hadisin sonuna ilave edilen talikte, Hz. İbrahim’in (70) yetmiş günlük iken öldüğü ifade edilmektedir. Oysa bir önceki Hz. Aişe hadisinde, Hz. İbrahim’in onsekiz aylıkken öldüğü ifade edilmektedir. İbn Hazm’ın da ifade ettiği gibi, bu mevzuda Hz. Aişe’nin ri­vayeti daha sahih ve tercihe şayandır. Çünkü Hz. Aişe’nin rivayetinde ke­siklik yoktur. Senedi muttasıldır.[460]

49-50. Cenaze Namazını Mescidde Kılmak

3189… Hz. Aişe (r.ha) dan demiştir ki:

“Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah (s.a) Süheyl b. Beyza’nın cenaze namazını mescidden başka bir yerde kılmadı.”[461]

Açıklama

Hz. Aişe, Sa’d b. Ebî Vakkas’ın cenaze namazının mescidde kılınması için emir verip cenazeyi mescide getirttiği zaman ora­da bulunan sahabiler, cenaze namazını mescidde kılmanın caiz olmadığını söyleyerek Hz. Aişe’nin bu hareketine karşı çıktılar. Bunun üzerine Hz. Ai­şe, sözlerini yeminle te’yid ederek Hz. Peygamberin Süheyl’in cenaze nama­zını mescidde kıldırdığını rivayet edip, onları bu hareketin doğruluğuna inan­dırdı. Bu hadise Müslim’in Sahih’inde şöyle anlatılır: “Hz. Aişe (r.a) Sa’d b. Vakkas’ın cezanesinin mescide getirilerek namazının orada kılınmasını em­retti. Fakat halk kendisine itiraz ettiler. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.a)- Bu insanlar Rasûlullah (s.a)’in Süheyl b. Beyza’nın cenaze namazını mescidden başka bir yerde kılmadığını ne çabuk unuttular-, dedi.”[462]

Yine Müslim’in bu mevzudaki rivayet ettiği bir hadis-i şerif de şu meal­dedir: “Sa’d b. Ebî Vakkas vefat edince, Peygamber (s.a)’in zevceleri cena­zesinin mescide getirilmesini ve kendilerinin de cenaze namazını kılmak İste­diklerini bildirmek için haber gönderdiler. Cemaat da Öyle yaptı. Derken ce­nazeyi namazını kılmak için ümmühat-ı mü’minin hücreleri önünde durdur­dular ve peykelere bakan cenazeler kapısından çıkardılar. Müteakiben halkın bunu ayıpladıklarını haber aldılar, halk:

Cenazeler mescide sokulmamalı idi, diyorlardı. Aişe bunu duyunca:

Şu insanlar bilmedikleri bir şeyi ayıplama hususunda ne de sürat gös­terirler. Bir cenazenin mescidden geçirilmesi hususunda bizi ayıplamışlar. Hal­buki Rasûlullah (s.a) Süheyl b. Bezda’nm cenaze namazını mescidin içinden başka bir yerde kılmadı dedi.[463]

Hz. Süheyl’in babası Vehb b. Rabia annesi de Da’d’dır. Beyza kelimesi annesinin sıfatıdır.

Hz. Süheyl İslâm’a ilk girenlerden ve Habeşistan’a hicret edenlerden­dir. Daha sonra Mekke’ye dönmüş, orada müslümanlara yapılan işkencele­rin devam etmekte olduğunu görünce, Medine’ye hicret etmiş. Bedir savaşı başta olmak üzere, birçok savaşlarda bulunmuş ve hicretin dokuzuncu yı­lında vefat etmiştir.[464]

Bazı Hükümler

1. Bu hadis-i şerif, ölü insanın temiz olduğuna delildir. Nevevı: Bizim mezhebimize göre, sahih olan ka­vil de budur” demektedir.[465]

2. Hadis-i şerif “mescidde cenaze namazı kılınır” diyenlerin delillerin-dendir.

İbn Ebi’z-Zi’b, Ebû Hanife ve meşhur kavline göre İmam Malik “Mes-cidde cenaze namazı kılınamaz” demişlerdir. Hanefi mezhebinih bu mesele­deki görüşünü şu şekilde özetlemek mümkündür: “Cenazeyi cami içine ala­rak namazını kılmak mekruhtur. Kerahet-i tenzihiyedir. Çünkü cami ve mes-cidler beş vakit namaza bağlı şeyler için bina edilmiştir. Fakat cemaatin bir kısmı hariçte (cenazenin olduğu yerde) diğer kısmı camide bulunarak cenaze namazı kılmalarında bir kerahet olmadığı Şemsü’I-Eimme’den naklen Tah-tavî’de bildirilmiştir. Şu halde esasen kerahet cenazenin camiye alınarak kalmasmdadır.”[466]

Bu mevzuda İbn Abidin de şu görüşlere yer veriyor:

“Mescide cenaze namazına gelen bir kimse, onu cemaatle birlikte kıl­mazsa başka yerde kılma imkanı yoktur. Bu suretle ömründe hiçbir cenaze namazı kılmaması lazım gelir. Evet bazı yerlerde cenaze, mescidin dışında caddeye konur da namazı kılınır. Bundan birçok kimselerin namazlarının bozulması lâzım gelir. Çünkü pislik umumidir. Pislenen ayakkabılarını da çıkarmazlar. Halbuki biz, caddede kılmanın mekruh olduğunu söylemiştik. Bir şey darahrsa genişler (bu bir kaidedir) şu halde “kerahet-i tenzihiye ile mekruhtur.” diye fetva vermek gerekir. Keraheti tenzihiye evlanın hilafı ma­nasınadır. Nitekim Muhakkik İbn Kemal bu kavli tercih etmiştir. Bu söyle­diklerimiz özür olunca asla kerahet yoktur. AIIah-u a’Iem.”[467] Bu mevzu bir sonraki hadisin şerhinde tekrar ele alınacaktır.[468]

3190… (Hz.) Aişe’den demiştir ki:

“Allah’a yemin olsun ki Rasûlullah (s.a) Beyza’nm iki oğlunun (yani) Süheyl ile kardeşinin cenaze namazlarını mescitte kıldı.”[469]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenaze namazını mescitte kılmanın caiz ol­duğunu söyleyen İmam Şafiî ile İmam Ahmed, İshak ve Ma­liki âlimlerinden İbn Habib’in delilidir. İmam Malik ile Ebû Bekr es-Sıddık, Ömer, Aişe ve Peygamber Efendimizin diğer hanımlarının da bu görüşte ol­dukları rivayet edilmiştir. Fıkıh ulemasının pekçoğu da bu görüştedir.

Nitekim Said b. Mansur’un rivayet ettiği, Hz. Ebû Bekr’Ie Ömer’in ce­naze namazlarının mescitte kılındığını ifade eden hadis-i şeriflerle İbn Ebî Şeybe’nin, Hz. Ömer’in Ebû Bekir’in cenaze namazını mescidde kıldığını ifade eden hadis-i şerifler de bu görüşü teyid etmektedir. İmam Ebû Hanife (r.a) ile İbn Zi’b ve İmam Malik’in meşhur olan görüşüne göre cenaze namazını mescidde kılmak mekruhtur.

Delilleri ise “Cenaze namazını mescidde kılan kimseye bir şey yoktur.” mealindeki 3191 numaralı hadisi şeriftir. Bu görüşte olan mezkur âlimlere göre, mescidler, farz namazlar ile farz namazlara tabi olan namazları ve nafile namazları kılmak, zikretmek ve ilim öğrenmek için yapılmışlardır. Ce­nazenin mescide sokulması ise mescidin cenazeden çıkacak kan ve benzeri pisliklerle kirlenmesine yol açacağından, cenaze namazının mescidde kılın­ması mekruhtur. Kudûrî şerhi, Lübab’da açıklandığına göre, Hanefîlere gö­re, cenaze namazının mescidde cemaatle kılınması mekruhtur. Zahirürriva-ye’ye göre, bu mevzuda cenazenin mescid içinde olması ile dışında olması arasında da bir fark yoktur.[470]                                           ..

Bu görüşte olan âlimlere göre, Rasûl-ü Zîşan Efendimizin el-Beyza (r.ha)’ nın oğullarının cenaze namazını mescidde kılması, özel bir olaydır. Bu ba­kımdan hükmü tüm müslümanlara şâmil değildir. Çünkü Hz. Beyza’nın oğul­ları vefat ettikleri zaman, Hz. Peygamber mescidde itikafta bulunuyordu.

İbn Abidin, bu gibi mazeretlerin bulunması halinde, cenaze namazını mes­citte kılmakta asla kerahet olmadığını söylerken, İmam Tahavî de cemaatin bir kısmının mescidde bir kısmının da cenaze ile birlikte mescidin dışında bulunması halinde bunun, caiz olduğunu şemsü’l-eimme’den iletmiştir. Ni­tekim bir önceki hadisin şerhinde açıklamıştık.

Özürsüz olarak cenaze namazını mescidde kılmak mekruh olduğu hal­de, Hz. Peygamberin bazı cenaze namazlarını mescidde kılması, bunun ke­rahetle caiz olacağını öğretmek istemesiyle açıklanabilir. Nitekim Beyza’nın oğullarının cenaze namazını da bu maksatla mescidde kılmaş olabilir. Bi­naenaleyh, Hz. Peygamber’in bu cenaze namazlarını mescidde kılması bu namazların mekruh olmasına mani değildir.

Eğer cenaze namazını mescidde kılmak sünnet olsaydı, bu ashab-ı ki­ram arasında yerleşmiş olacağından, onların Hz. Aişe’nin Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas’ın cenazesinin mescidde kılınması isteğine karşı çıkmamaları gere­kirdi. Ayrıca 3189 numaralı hadisin şerhinde ifade ettiğimiz gibi, Hz. Aişe’-nin cenaze namazının mescitte kılınmasının caiz olduğuna örnek olarak .sa­dece Hz. Beyza’nın oğullarını gösterebilmiş olması da Hz. Peygamber dev­rinde cenaze namazlarının genellikle mescid dışında kılındığını ve sünnet olan uygulamanın da bu olduğunu gösterir.

Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in cenaze namazlarının mescidde kılındığına, dair olan rivayetlere gelince, bu hadislerde cenazelerin mescidin içinde bulundu­ğuna dair bir ifade yoktur. Cenazelerin dışarıya konularak namazlarının içe­ride kılınmış olması ihtimali olduğu gibi, bu iki halife üzerine Hz. Peygam­berin hanımlarının da namaz kılmalarına imkân vermek için, özel olarak on­ların cenazelerini mescide sokup namazlarının orada kılınmış olması ihtimali de mevcuttur.[471]

3191… Ebû Hureyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) (şöyle) buyurdu;

“Kim cenaze namazını mescidde kılarsa ona (günahtan) hiçbir şey yoktur.”[472]

Açıklama

Metinde gecen “Ona (cenaze namazını mescid­de kılmasından dolayı günahtan) hiçbir şey yoktur” cümlesi Süneni Ebû Dâvûd nüshalarının pek çoğunda “Onun için (sevap­tan) hiç bir şey yoktur” şeklindedir. el-Hatib cümlenin bu şeklinin diğer şek­linden de doğru ve asla uygun olduğunu söylemiştir. Nitekim İbn Mace’nin rivayeti de böyledir. İbn Ebî Şeybe ise, bu cümleyi “Onun na­mazı yoktur’* şeklinde rivayet etmiştir.

Cümlenin rivayet edilen bu ikinci şekline göre, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, cenaze namazını mescidde kılmanın mekruh olduğunu söy­leyen Hanefilerle İmam Malik (r.a) ve İbn Ebi Zi’b’in delilidir.

Şafiî âlimlerinden İmam Nevevî ise, değişik nüshalarda değişik şekiller­de bulunan metnin son cümlesinin “Ona (günahtan) hiçbir şey yoktur” şeklindeki rivayetinin daha doğru olduğunu söyleyerek bu hadisin cenaze namazını mescidde kılmanın caiz olduğunu söyleyenlerin delili oldu­ğunu söylemiştir.

Gerçekte bu hadisle ilgili tüm nüshalar ve rivayetler karşılaştırılırsa, söz-konusu cümleyi şeklinde kaydeden nüshaların ve rivayetlerin ço­ğunlukta olduğu ve nüshalarda bulunan kelimesinin şeklinde yazılması gerekirken yanlışlıkla şeklinde yazıldığı ve bu hadisin bazı rivayetlerinde geçen kelimesinin demanâsında kullanıldığı an­laşılır.. Dolayısıyla sözü geçen nüshalar ve rivayetler arasındaki ihtilaf da kalk­mış olur.

Ancak bu hadisin senedinde Tev’eme’nin azatlı kölesi Salih vardır. Bu kimse güvenilir bir ravi olmadığından bu hadis zayıftır.[473]

50-51. Cenazeyi Güneş Doğarken Ya Da Batarken Gömmenin Hükmü

3192… Ukbe b. Amr dedi ki:

Üç vakit vardır ki, Rasûlullah (s.a) bizi o vakitlerde namaz kıl­maktan veya ölülerimizi defnetmekten nehyederdi:

1. Güneş doğmaya başladığından yükselinceye kadar,

2. (Güneş) tam gökyüzünün ortasında iken (batıya) meyledince-ye kadar,

3. Güneşin batmaya meylettiği andan batmasına kadar. (Ukbe son cümleyi bu şekilde ifade etti) yahut da buna benzer bir şey söyledi.[474]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen “Ölülerimizi defnetmekten” cümlesi âlimlerin çoğuna göre, zahiri rhanâsında kullanılmıştır. Bu manâya göre, ölüleri sözü geçen üç zamanda kabre koymak caiz değildir. Bu manâ ile amel eden İbn Hazm, bu zamanda cena­zeyi defnetmenin haram, Hanbeliler de mekruh olduğunu söylemişlerdir. An­cak İbnü’I-Mübarek ile Hanefilere ve Şafiilere.göre ise bu cümle burada “ölü­lerimiz üzerine cenaze namazı kılmaktan” manâsında kullanılmıştır. Binaenaleyh bu hadis-i şerifte yasaklanan bu üç zamanda cenaze defnetmek değil cenaze namazı kılmaktır.

Yine metinde geçen “Yükselinceye kadar” cümlesinden maksat ise 1277 numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, gü­neşin göz kararıyla ufuk çizgisinden bir mızrak boyu yükseldiği zamandır. Buna göre, güneşin doğmaya başladığı andan itibaren güneşin ufukta göz kararıyla bir mızrak boyu yükselmesine kadar geçen süre içerisinde; herhan­gi bir namazı kılmak ve cenazeyi defnetmek yasaklanmıştır. Aslında güne­şin bu noktaya geldiği an, yeryüzünde bulunduğumuz nokta ile güneş ara­sındaki çizginin yerküresine göre beş derecelik bir açı teşkil ettiği andır. Bi­zim memleketimize göre, güneşin doğmaya başladığı andan itibaren bu ana kadar geçen zaman kırk ila elli dakika arasında değişen bir zamandır.

Güneşin gökyüzünün ortasına gelmesinden maksat, güneşin tam tepeye gelip de herşeyin gölgesinin kaybolduğu zeval vaktidir. Metindeki bu cümle­den ve bu cümleyi takibeden “Batıya meyledinceye kadar” cümlesinden an­laşılıyor ki, Rasûl-ü Zîşan Efendimiz, zeval vaktinden itibaren güneşin batı­ya meyledişine kadar geçen süre içerisinde cenaze namazı kılmayı yasakladı­ğı gibi, güneşin batmaya yaklaşıp da sararmasından ve güneşin ışınları göz­leri kamaştırmaz bir hale geldiği andan battığı ana kadar geçen süre içerisin­de cenaze namazı kılmayı da yasaklamıştır.[475]

Bazı Hükümler

1. Metinde belirtilen üç vakitte cenaze namazı kılmak ve cenaze defnetmek yasaktır. Ulema bu mevzuda ih­tilaf etmiştir.

a) İmam Ahmed ile İshak, es-Sevrî, Ata, en-Nehâî ve el-Evzaî mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife dayanarak sözkonusu vakitlerde cenaze na­mazı kılmanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Ibn Ömer (r.a)’in de bu görüşte olduğu rivayet edrilmiştir. Hanefi âlimleri de bu görüştedir. Şu farkla ki Hanefilere göre, bu vakitlerden biri girdikten sonra, yıkanıp kefenlenerek namazının kılınması için hazırlanmış olan bir cenazenin namazını kılıp defnetmekte hiç bir kerahet yoktur.

b) Mâlikilere göre, güneş doğarken, batarken ve Cuma hutbesi okunur­ken, cenaze namazı kılmak haramdır. Sabah namazından sonra güneşin doğ­masına yakın bir zamana kadar caizdir. Bundan sonra güneşin doğup bir mızrak boyu yükselmesine ve ikindi namazından sonra güneşin batmasına kadar geçen süre içerisinde cenaze namazı kılmak da mekruhtur.

c) Şafiîlere göre, sözü geçen kerahet vakitlerinde cenaze namazı kılmak mekruh değildir. Ancak bu vakitler kasden seçilerek namaz bu vakitlere denk getirilirse, o zaman mekruh olur. Hadisteki nehy bu şekilde kasden mekruh vakitlerde kılınan cenaze namazlarına aittir.

İbn Hazm da metinde belirtilen üç vakitte cenaze namazı kılmanın mekruh olduğu görüşündedir. Ona göre, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şe­rifteki nehy kasıtlı ve özel olarak sözü geçen vakitlere denk getirilerek kılı­nan nafile namazlara aittir.

2. Metinde açıklanan üç vakitte cenazeyi defnetmek yasaktır. Ancak âlim­ler, bu yasağın hükmü üzerinde ihtilafa düşmüşlerdir.

İbn Hazm, bu hadisin zahirine dayanarak ölüyü bu vakitlerden birinde defnetmenin haram olduğunu söylerken, Hanbeliler, mekruh olduğunu, Ha-nefilerle, Şafiîler de defn için bu vakitler kasden seçilmiş olmamak şartıyla caiz olduğunu söylemişlerdir.

Fakat ölünün daha fazla bekletilmesiyle çürüyüp dağılmasından kor­kulması halinde, bu vakitlerde defnedilmesinin caiz olduğunda tüm âlimler ittifak etmişlerdir. Bu mevzunun tamamı 1274 numaralı hadis-i şerifin şer­hinde geçtiğinden okuyucularımız oraya müracaat edebilirler.[476]

52. Bir Kadın Cenazesiyle Erkek Cenazesi Birlikte Getirildikleri Zaman, Hangisi İmama Daha Yakın Olarak Konur?

3193… el-Haris b. Nevfel’in azatlı kölesi Ammar’ın haber verdi­ğine göre;

Kendisi (Ali b. Ebû Talib’in kızı ve Hz. Ömer’in eşi) Ümmü Gül-süm’le (Ümmü Gülsüm’ün) oğlunun cenazesinde hazır bulunmuş. Ço­cuk, imam tarafına (Ümmü Gülsüm de çocuğun arka tarafına) kon­muş (Ammar sözlerine devam ederek şöyle demiştir): Ben bu uygula­mayı yadırgadım. Cemaatin içinde İbn Abbas’Ia Ebû Said el-Hudrî, Ebu Katade ve Ebû Hureyre (r.a) de vardı. (Onlar): “Sünnet (olan) budur” dediler.[477]

Açıklama

Hz. Ümmi Gülsüm; Hz. Ali (k.v)’nin kızı Hz. Ömer (r.a)’in de zevcesi idi. Hz. Ömer’in Zeyd ismindeki oğlu ondan dün­yaya gelmişti. Hz. Ümmü Gülsüm’le oğlu Zeyd ikisi bir anda vefat edip de hangisinin daha önce vefat ettiği anlaşılamadığından hiç biri diğerine varis olamadı.

Hz. Ammar’ın ifade ettiğine göre, Hz. Ümmü Gülsüm ile oğlu Zeyd namazlarının kılınması için musallaya getirildikleri zaman çocuk imamdan tarafa, annesi de onun arka tarafına konduğu için Hz. Ammar bu uygula­mayı yadırgamış, kadının imam cihetine, çocuğun da onun arkasına kon­ması gerektiğini zannediyormuş. Fakat orada bulunanlar bu uygulamanın sünnete uygun olduğunu ifade ederek, Hz. Ammar’ın kanaatinin doğru ol­madığını ortaya koymuşlardır. Beyhakî’nin rivayetine göre, orada hazır bu­lunan cemaat içerisinde ayrıca el-Hasen, Hüseyn, İbn Ömer ve Ebû Hurevre olmak üzere seksene yakın sahabi vardı. Bu hadis-i şerif Nesaî’nin Sünen’-inde şu manâya gelen lâfızlarla rivayet olunmuştur:

“Nafi (r.a)’den: İbn Ömer (r.a) dokuz cenazeye birden namaz kıldı. Er­kekleri ön tarafa -cemaat tarafına- kadınları da arka tarafa, kıble tarafına koydu. Onları tek bir sıra olarak dizdi. Hz. Ömer b. Hattab’ın zevcesi ve Ali (r.a)’nin kızı Ümmü Gülsüm ile Zeyd adındaki oğlunun cenazesi de bir­likte kondu. O gün İmam, Said b. el-As idi…”[478]

Bazı Hükümler

1. Bir erkek çocuk ile bir kadının cenaze namazları birlikte kılınmak istendiği zaman, çocuğun cenazesi imam tarafında, kadının cenazesi de çocuğun kıble tarafına konur.

Âlimlerin açıklamasına göre, buluğ çağma ermiş bir erkekle bir çocuk ve bir hünsa ve bir de kadının cenazeleri birlikte kılınmak istenirse, imama en yakın buluğ çağına gelen erkek konur. Onun arkasına çocuk, onun arka­sına hünsa (erselik) onun arkasına da kadın konur. İmam Şa’bi ile Said b. eP-Müseyyeb, Ata, en-Nehâî, ez-Zührî, Yahya el-Ensarî, İmam Malik, Şa­fiî, es-Sevrî, Ahmed b. Hanbel, İshak ve Hanefi âlimleri bu görüşte olduk­ları gibi, sahabe-i kiramdan Osman b. Afifan, Ali, İbn Ömer, îbn Abbas, el-Hasan, el-Hüseyin, Zeyd b. Sabit, Ebû Hüreyre, Ebû Said el-Hudrî (r.a) de bu görüştedirler. Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif, bu görüşte olan âlimlerin delilidir.

Ancak Hasen-i Basri, Kasım b. Muhammed ve Salim b. Abdullah’a gö­re, musallada kadın imamdan tarafa, erkekler de kıble tarafına konarak na­mazları kılınır. Ancak bunların delili akıldır. Birinci görüşte olanların delili de sünnettir.

2. Birden fazla kişinin cenazesini birlikte kılmak caizdir.[479]

51-53. İmam Namazını Kılacağı Cenazenin Ne Tarafında Durur?

3194… Nafi Ebû Galib’den demiştir ki:

Ben ağıl yolunda idim. Etrafında kalabalık cemaat bulunan bir cenaze geçti. Abdullah b. Umeyr’in cenazesidir, dediler. Bunun üze­rine ben de onun arkasından gitmeye başladım. Bir de baktım, karşı­mıza üzerinde ince bir kaftan, başında da kendisini güneşten koruyan bir bez bulunan at üzerinde bir adam çıkıverdi. “Bu kabile reisi de kimdir?” diye sordum. “Enes b. Malik’dir” cevabını verdiler. Cena­ze indirilince Enes kalkıp cenaze namazını kıl (dır)dı. Ben de (hemen) arkasındaydım. Benimle onun arasında hiçbir şey yoktu. (Enes) cena­zenin başı hizasında durup dört tekbir aldı. (Namazı) ne uzattı ne de süratli kıldırdı. (Namaz bittikten) sonra oturmak istedi. (O sırada ken­disine);

Ey Ebû Hamza (şu cenaze) Kureyş’İi bir kadındır, (onun da na­mazını kildınver), dediler. Kadını (Enes’e) yaklaştırdılar. (Cenazenin) üzerinde yeşil bir örtü vardı. (Enes) kalktı, cenazenin kalçası hizasın­da durup aynen erkeğin namazını kıldığı şekilde onun da namazını kıl(dır)dı, sonra oturdu. Derken el-Alâ b. Ziyad:

Ey Ebû Hamza! Rasûlullah (s.a) de cenaze namazını senin kıl­dırdığın gibi bu şekilde dört tekbir alarak, erkeğin başı hizasında, kadinin da kalçası hizasında durarak mı kıldırırdı? diye sordu. O da;

Evet, diye cevap verdi. (Bunun üzerine el-Alâ b. Ziyad):

Ey Ebû Hamza; sen Rasülullah (s.a)’la birlikte savaşta bulun­dun mu? diye sordu. (O da):

Evet, Huneyn’de onunla birlikte savaştım. Müşrikler gelip üze­rimize saldırdılar. Nihayet (biz hezimete uğrayıp) kaçmaya başlamış­tık. Atlarımızın da arkamızdan (hezimete uğrayıp kaçışmakta) olduk­larını gördük. (Müşrik) askerleri içerisinde bir adam vardı ki, üzeri­mize saldırıyor ve bizi kırıp geçiriyordu. Derken’Allah onları bozgu­na uğrattı. (Ele geçirilen) düşman askerleri getiriliyordu. Müslüman kalmak üzere Hz.. Peygambere söz veriyorlardı. (O sırada) Peygam­ber (s.a)’in sahabilerinden bir adam “Üzerime nezr olsun, eğer Allah bugün bizi kırıp geçiren adamı buraya getirecek olursa, onun boynu­nu vuracağım” dedi. (Bunu duyan) Rasülullah (s.a) sükut etti. (Der­ken sözü geçen) adam (müslüman askerler tarafından oraya) getirili-verdi. (Adam) Rasülullah (s.a)’i görünce:

“Ey Allah’ın Rasûlü, ben (küfürden kurtulup) Allah’a döndüm, dedi. Rasülullah (s.a); (o nezreden) adam, nezrim yerine getirsin diye o adamla biatlaşmaktan uzak durdu. (Nezreden) kişi adamı öldürmek için Rasülullah (s.a)’ın kendisine emir vermesini beklemeye başladı. O kimseyi (müslüman olduktan sonra öldürmek hususunda) Rasülul­lah (s.a)’den korkuyordu. Rasûlullah (s.a)”onun hiçbir şey yapama­yacağını anlayınca (müslüman olmak isteyen) adamla (müslüman ola­rak kalması için) biatlaştı. Bunun üzerine (nezr eden) adam:

Ey Allah’ın Rasûlü, benim nezrim (ne olacak?) dedi.

“Ben denlinden beri sen nezrini yerine getiresin diye (onunla biatleşmekten) geri durdum.” buyurdu. (Adam da):

Ey Allah’ın Rasûlü, bana işaret etseydin ya! dedi. Bunun üzeri­ne Peygamber (s.a):

“Hiç bir peygamber işaretle konuşmaz” buyurdu.

(Bu hadisin ravisi) Ebü Galib dedi ki: “Ben Enes’in (cenaze na­mazını kıldırırken) kadının kalçalarının hizasında durmasını(n sebe­bini ilim adamlarına sordum da bana -çünkü (eskiden kadım gözle­rinden korumak üzere üzerine örtülen) kubbe şeklindeki örtüler yok­tu. (Bu yüzden) imam onu cemaatten gizlemek üzere kalçalarının hi­zasında dururdu. (Bu gün de onlara uymak için Hz. Enes kadının kal­çaları hizasında durdu)- diye cevap verdiler.”

Ebû Dâvûd der ki: Peygamber (s.a)’in “Ben insanlar -Lâ ilahe illallah- deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum” (anlamın­daki 2640 numaralı) hadisi, (mevzumuzu teşkil eden) bu hadisin (bir müslümanın öldürmeyi nezrettiği bir müşriğin) “Ben (artık küfürden) Allah’a döndüm”sözüyle (müslüman olduğunu ifade ettikten sonra da, müslümanın) onu öldürerek nezri(ni) yerine getirebileceğini ifade eden) kısmını neshetmiştir.[480]

Açıklama

Sikke: İki koldan sıralanmış ağaçların arasında uzayıp giden.yol demektir. Mirbed; “ağıl” demektir. Dolayısıyla bu iki kelime “ağıl yolu*’ manâsına gelen bir tamlama teşkil etmektedir. Bu isimle anılan biri Basra’da, diğeri de Medine’de iki yol vardır.

Enes b. Malik Basra’da ikâmet ettiğine göre, burada bu kelimeyle kasdedilen Basra’daki ağıl yolu olması gerekir. Cenazesi söz konusu edilen Ab­dullah b..Umeyr’in Ümmü Fazl’ın azatlı kölesi Ebû Muhammed olması ih­timali olduğu gibi, Abdullah b. Abbas (r.a) olması ihtimali de vardır. Son­radan getirilen kadının burada Ensarî olduğu ifade edilirken, Tirmizî’nin ri­vayetinde Kureyşli olduğu ifade edildiğine bakılırsa, onun hem Kureyş’li hem de E-nsari olduğu anlaşılır. Çünkü bu mümkündür.

Na’ş: Aslında boş tabut demekse de burada halkın gözünden gizlemek için kadınların cenazelerrüzerine kubbe şeklinde örtülen kumaş, manâsına gelmektedir. İbn Abdil-Berr’in açıklamasına göre, bu Örtü ilk defa Hz. Fa-tima (r.ah)’nın cenazesi üzerine örtülmüştür.

Beyhakî’nin bir rivayetinde bu hadise şu mânaya gelen lafızlarla anlatı­lır. “Rasûlullah (s.a) kızı Fatıma (bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esma’ya):

Ey Esma! Ben kadınlar vefat ettiği zaman onlara uygulanan muame­leden hoşlanmıyorum. Çünkü kadının üstüne sadece bir kumaş örtülüyor. O kumaş kadının vücudunu dışarı aksettiriyor- dedi. Hz. Esma da:

Ey Rasûlullah’ın kızı, ben sana bu hususta Habeşistan’daki bir uygu­lamayı göstereyim mi?- dedi ve yaş hurma dalları getirterek onları yontup tabuta yerleştirdi. Üzerlerine de bir kumaş örttü. (Bu kumaş kubbe şeklini almıştı.) Hz. Fatıma:

Bu ne kadar güzel, hem de cenazenin kadın cenazesi olduğunu simge­ler (Ey Esma) ben öldüğüm zaman beni Ali ile birlikte sen yıka. Yanıma başka hiçbir kimseyi sokma- dedi. Hz. Fatıma vefat edince yânına Hz. Aişe gir­mek istediyse de Hz. Esma içeri almadı. Hz. Aişe, Hz. Esma’yı Hz. Ebû Be­kir’e şikayet etti. Hz. Ebû Bekir gelip Hz. Esma’ya cenazenin üzerine niçin gelin hevdeci gibi bir kubbe yaptığını sorunca, Hz. Esma bunu Hz. Fatıma’-nın vasiyyeti üzerine yaptığını ifade etti. Hz. Ebû Bekir de:

Vasiyyeti yerine getir buyurdu.”

Müslüman olduğunu, küfürden tevbe edip Allah’a döndüğünü ifade eden ve müslümanlara çok zayiat verdiren kimse, müslüman olduğunu ifade etti­ği halde, Hz. Peygamber’in onun müslümanlığını derhal kabul etmeyip de, onu öldürmek için nezreden sahabinin nezrini yerine getirebilmesi için onu öldürmesini beklemesi şüphesiz ki izahı gereken-bir meseledir. Meııhcl yaza­rının açıklamasına göre, Hz. Peygamberin onun müslümanlığını hemen ka­bul ve ilan etmeyişinin sebebi ağzından “eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden rasûlullah” sözünün işitilmemesidir. Yahutta bu nezir, o kimse müslüman olmadan önce yapıldığı için, müslüman olduktan sonra da yerine getirilmesi gerekirdi. Çünkü o anda nezir hakkında yürürlükte olan hüküm buydu. Rasûl-ü Ekrem bunun için beklemişti. Fakat, Musannif Ebû Davud’un da ifade ettiği gibi, bu hüküm sonradan 2640 numaralı hadisle neshedilmiştir.

İlim adamları, cenaze namazını kıldıracak olan imamın cenazenin ne tarafında duracağı konusunda ihtilafa-düşmüşlerdir. Bu mevzudaki görüş­leri şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Şafiîler, Dâvud, İbn Hazm ve hadis ehline göre erkeklerin başı hiza­sına kadınlarınsa kalçaları hizasına durur.

2. Hanbeliler’e göre erkeğin göğsünün hizasına doğru durulur. Kadının ki birinci görüşe göredir.

3. Hanefi alimlerine göre imam, erkeğin ve kadının göğüslerinin hizası­na doğru durur.

Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’tan bir rivayete göre, erkeğin başının ve ka­dının kalçasının hizasında durur. Tahavî bu kavli seçmiştir. Bu görüş, birin­ci görüşün aynıdır. Hanefi mezhebinin bu meseledeki görüşünün izahı için bir numara sonraki hadisin şerhine müracaat edilebilir.

4. Malikiler’e göre, imam.erkeğin kalçasının hizasına ve kadının omuz­ları hizasına doğru durur.

Yukarıdaki ihtilaf efdaliyet ile ilgilidir. Aslında imam erkek veya kadın cenazenin herhangi bir uzvunun hizasına doğru namaz kıldinrsa sahihtir.[481]

Bazı Hükümler

1. Cenaze namazı kıldırırken, imamın, cenazenin tam ortası hizasında durması müstehabdır.

2. Cenaze namazında alınan tekbirlerin sayısı dörttür.

3. Esir edilen bir kâfiri müslüman olmadan önce devlet reisi isterse öl­dürür, isterse sağ bırakır.

4. Müslüman olan bir esirin kanı dökülemez.

5. Bir kimsenin adakta bulunup adağını yerine getirmesi meşrudur.

6. Bir Peygamberin bildiğinin aksini söylemesi, ya da kaş göz işaretle­riyle mecliste bulunan bazı kimselere bir şeyler anlatıp bunu orada bulunan diğer kimselerden gizlemeye çalışması caiz değildir.[482]

3195… Semure b. Cündup’ten demiştir ki:

Peygamber (s.a)’in ardında, nifash iken vefat eden bir kadının (cenaze) namazını kıl(mış)tım. (Peygamber Efendimiz) o kadının ce­naze namazını kılmak için (tam) ortası (hizası)na durdu.[483]

Açıklama

Müslim ve Nesaî’nin rivayetlerinde açıklandığına göre hadis-i şerifte nifash ikeri vefat ettiğinden bahsedilen kadın Ümmü

Ka’b’dır. Metinde geçen kelimesinden maksat ölünün kalçaları hizasıdır. Ancak Hanefî âlimlerine göre, vücudun ortası göğüs olduğundan kelimesine “göğsü” manâsı vermişlerdir. Çünkü göğüs vücudun ortasıdır. Esasen, baş ve ayaklar vücuddan sayılamaz. Esas vücudu teşkil eden kısım, kasıklarla boyun kökü arasında kalan kısımdır. Bu kısmın ortasının da göğüs olduğunda şüphe yoktur. Bu bakımdan hem vücudun her tarafı­nın namazdan payını eşit olarak alması için, hem de ilim ve hikmet madeni olan kalbe yakın olmak için imam, cenaze namazını kılarken ölünün göğsü hizasında durur.

Her ne kadar bir Önceki hadis-i şerifte, Enes b. Malik’in erkeğin nama­zını kıldırırken cenazenin baş tarafında, kadının cenazesini kıldırırken de, kalçaları tarafında durduğu ifade ediliyorsa da, aslında bu farklılık ravinin yanılmasından ibarettir. Şöyle ki, aslında Hz. Enes her iki cenazede de ölü­nün göğsü hizasına durmuştur. Fakat erkeğin cenazesinde biraz baş tarafa doğru kadının cenazesinde de biraz kalça tarafına doğru meylettiği için, ravi bu iki durumun biribirinden tamamen farklı olduğunu zannetmiş ve kendi kanaatini rivayet etmiştir.[484]

Bazı Hükümler

1. Nifastan ölen kadın, her ne kadar şehidse de, cenaze namazı kılınmadan kabre konamaz. Cenaze na­mazı kılınmadan kabre konulup konulamayacağı hususunda ihtilaf mevzuu olan şehid, savaşta ölen şehiddir. Nifasdan ölen kadınsa savaşta ölmediğin­den cenaze namazı kılınmadan kabre konamaz.

2. İmam, cenaze namazı kıldırırken, kadın cenazenin kalçaları hizasın­da durur.[485]

52-54. Cenaze Namazı Kılarken Kaç Tekbir Alınır?

3196… (Ebû İshâk’ın) Şa’bi’den (rivayetine göre);

Rasûlullah (s.a) (bir gün sahabilerinden bazılarıyla birlücte me­zarlıkta gezinirken toprağı) yaş olan bir kabre uğramış (ashabıyla bir­likte) o kabrin önünde saf bağla(yıp namaz kılmışlar. (Hz. Peygam­ber) bu kabir üzerine (namaz kılarken) dört (defa) tekbir almış.

(Ebû İshak diyor ki): “Ben Şa’bi’ye; (bunu) sana kim söyledi?” diye sordum da: “Güvenilir birisi (yani o anda) orada bulunan Ab­dullah b. Abbas (söyledi)” diye cevap verdi.[486]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte, birisi; kabre konulmuş olan cenaze üzerine cenaze namazı kılmanın caiz olup olmayacağı, diğeri de cenaze namazında kaç tekbir alınacağı meselesi olmak üzere, iki mesele söz-konusu edilmekte ve cenaze namazında dört tekbir alınacağı ifade edilmek­tedir. Bunlardan kabre konulan bir cenazenin kabri üzerine yönelerek o ce­nazenin namazını kılmanın caiz olup olmayacağı meselesi 3203 numaralı hadis-i şerifin şerhinde açıklanacaktır.

İkinci meseleye gelince, mezheb imamlarından İmam Ebû Hanife ile İmam Malik, Şafiî, Ahmed es-Sevrî, İbnü’l-Mübarek, İshak, İbn Ebî Evfa, Ata, Muhammed b. el-Hanefiyye ve el-Evzâî ile ashab-ı kiram’dan Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Hasen b. Ali, el-Bcra b. Azib ve Ebû Hureyre’ye göre cenaze namazında dört tekbir alınır. Delilleri ise, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle 3194 numaralı hadisi şerif ve Buhârî ile Müslim’in Rasül-ü Ekrem’in Necaşi üzerine dört tekbir alarak cenaze na­mazı kıldığına dair rivayet ettikleri hadis-i şerif ile ileride meallerini sunaca­ğımız 3204-3205 numaralı hadis-i şeriflerdir.

Tirmizî, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif hakkında, “İbn Abbas hadisi hasen sahihtir. Peygamber (s.a)’in ashabından ve sonrakilerden ilim adam­larının çoğunun ameli bu hadis üzerinedir.” demiştir.

Bu mevzuyu Bezlü’I-Mechûd yazarının, Şevkânî’den naklettiği şu satır­larla noktalıyoruz: “Kâdî Iyaz’ın beyanına göre, sahabe-i kiram, cenaze na­mazında kaç tekbir alınacağı konusunda İhtilafa düşmüş, “üç tekbirden do­kuz tekbire kadar değişen sayılarda tekbir alınabileceğine dair çeşitli görüş­ler ileri sürmüşlerse de, İbn Abdi’l-Berr’in dediği gibi, sonradan dört tekbir alınacağında icma vaki olmuş. Fıkıh âlimleri ile Bağdat, Basra, Küfe, Medi­ne gibi meşhur kültür merkezlerindeki fetva ehli de bu mevzuda ittifak et­mişlerdir. Çünkü bu mevzuda gelen sahih hadislerden elde edilen netice bu­dur. Binaenaleyh bu görüşün dışında kalan şaz görüşlere iltifat edilmemeli­dir. Önemli fıkıh merkezlerindeki fıkıh alimleri içerisinde cenaze namazınir beş tekbirle kılınacığını söyleyen sadece İbn Ebî Leyla vardır. Onun dışında bu âlimlerin hiçbirisi cenaze namazındaki tekbirlerin beş olduğunu söyleme­miştir.”[487]

3197… İbn Ebî Leyla’dan demiştir ki:

Zeyd: -Yani (Zeyd) ibn Erkam- bizim cenazelerimizin namazla­rında dört tekbir alırdı. (Bir gün, by- cenaze namazında) beş tekbir aldı. Bunu kendisine sordum da “Rasûlullah (s.a) (böyle) beş tekbir alırdı” cevabını verdi.

Ebû Dâvûd der ki: (bu hadisi bana rivayet edenlerden) İbn el-Musanna’nın rivayetini (Ebu Ve/id’in rivayetinden) daha sağlam ez­berledim.[488]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenaze namazını dört tekbirle kıldırmak ca­iz olduğu gibi, beş tekbirle kıldırmanın da caiz olduğunu söy­leyen Davud-u Zahiri’nin ve İbn Ebî Leyla’nın delilidir.

Aslında İbn Ebî Leyla’nın Zeyd b. Erkam’a cenaze namazını niçin beş tekbirle kıldırdığım sorması selef-i salihin arasında cenaze namazını dört tek­birle kılmanın yaygın, beş tekbirle kılmanınsa, nadirattan olduğunu göste­rir. Bu düşünceyle cumhur ulema metinde geçen “Rasûlullah (s.a) beş tek­bir alırdı” cümlesini “İslâm’ın ilk yıllarında böyle beş tekbir alırdı. Sonra­dan devamlı surette dört tekbir almaya başladı da, bu son uygulama halk arasında yerleşti.” şeklinde anlamışlardır.

Musannif Ebû Davüd, metnin sonuna ilave ettiği ta’likle, bu hadisin ken­disine iki yoldan geldiğini bunlardan İbnu’l-Musanna yoluyla gelen rivayeti Ebû Velid et-Tayalisî’den gelen rivayetten daha iyi bellediğini söylemekle İbnu’I-Müsenna’dan gelen rivayetin diğerinden daha kuvvetli olduğunu ve buna daha çok güvendiğini ifade etmek istemektedir.[489]

53-55. Cenaze Namazında Ne Okunur?

3198… Talha b. Abdullah b. Avf’dan demiştir ki:

“Ben İbn Abbas’Ia beraber cenaze namazı kıldım (Namazda) Fatiha’t-ül-kitabı okudu ve -bu sünettendir- dedi.”[490]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenaze namazında Fatiha okumanın meşru-luğuna delalet etmektedir. Ayrıca Hakim’in Cabir’den riva­yet ettiği “Rasûlullah (s.a) bizim cenaze namazlarımızda dört tekbir alır ve ilk tekbirden sonra Fatiha sûresini okurdu.’1 mealindeki hadis-i şerifle îmam Şafiî’nin Ebû Ümame’den rivayet ettiği Peygamber (s.a)’in sahabilerinden birisinin: “Cenaze namazında imamın, birinci tekbirden sonra gizlice Fati­ha okuması sünnettendir. Diğer tekbirlerden sonra Peygamber (s.a)’e sala-vat getirir ve ihlasla dua eder. Fakat başka bir şey okumaz. Sonra gizlice içinden selam verir.” dediğini ifade eden hadis-i şerif de cenaze namazında Fatiha okumanın meşruluğuna delalet etmektedir. el-Misver b. Mahreme ile el-Hadi, el-Kasım, el-Müeyyedbillah bu hadis-i şeriflerle, Buhârî’nin Tarih’-inde Fudale b. Ebî Ümeyye’den rivayet ettiği, “İmamın Hz. Ebû Bekir’le Hz. Ömer’in cenaze namazında Fatiha sûresini okuduğunu” ifade eden hadis-i şerife dayanarak cenaze namazında Fatiha sûresini okumanın meşru oldu­ğunu söylemişlerdir.

İbn Mace’nin Ümmü Şüreyk’den rivayet ettiği “Rasûlullah (s.a) cenaze üzerinde namaz kıldığımızda) Fatiha sûresini okumamızı emretti.”[491] mea­lindeki hadisle Nesaî’nin rivayet ettiği Hz. Peygamberin cenaze namazında, Fatiha okuduğunu ifade eden hadis-i şerif [492] de bu görüşü te’yid etmektedir.

Mezheb imamlarının bu mevzudaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:

1. Şâfiîler, yukarıda geçen hadis-i şeriflere dayanarak cenaze namazın­da Fatiha okumanın farz olduğunu söylemişlerdir. Onlarca efdal olan Fati-ha’yı birinci tekbirden sonra okumaktır. İkinci tekbirden sonra Peygamber (s.a)’e salavat getirmek farz olduğu gibi, üçüncü tekbirden sonra ölüye dua etmek de farzdır. Dördüncü tekbirden sonra ise kısa bir dua yapılıp selam verilir.

2. Hanbeliler de bu mevzuda Şâfiîler gibi düşünmektedirler. Ancak Han-belilere göre, Fatiha’y1 birinci tekbirden sonra okumanın hükmü farzdır.

İshak ile Davudu Zahiri de, cenaze namazında Fatiha okumanın farz olduğunu söylemişlerdir.

İbn Münzir, İbn Mes’ud ile İbn Zübeyr ve Ubeyd b. Umeyr (r.a)’in de bu görüşte olduklarım rivayet ediyor. Delilleri ise, yukarıda mealini sundu­ğumuz İbn Mace’nin Ümmü Şüreyk’ten rivayet ettiği hadisle mevzumuzu teşkil eden hadisi şeriftir. Çünkü her ne kadar mevzumuzu teşkil eden hadis mev­kuf ise de sahabinin mevkufu, merfu hükmündedir. Nitekim metinde geçen Hz. İbn Abbas’m “Bu sünnettendir” sözü bu hadisin merfu olduğuna açık­ça delalet etmektedir.

Bu görüşte olan halef ve selef âlimlerinin bu mevzudaki delillerinden biri de, daha önce tercümesini sunduğumuz “Fatiha okumayan kimsenin na­mazı olmaz.” anlamındaki 822 numaralı hadis-i şeriftir. Sözü geçen âlimle­re göre, bu hadis-İ şerif cenaze namazı için de geçerlidir. Çünkü cenaze na­mazı da bir namazdır. Diğer namazlarda olduğu gibi orda da kıyam ve kıra­atin bulunması gerekir.

Ebû Hüreyre (r.a) ile Ebû Derda, İbn Mes’ud ve Enes (r.a) den rivayet edildiğine göre, kendileri cenaze namazında ilk üç tekbirin her birisinden sonra Fatiha okurlar, dua ederler, cenaze için istiğfar ederlermiş. Dördüncü tek­birden sonra ise, hiçbir şey okumadan namazdan çıkarlarmış.

3. Tavus, Ata, ibn Sırın, İbn Cübeyr, es-Şabî, Mücahid, Hammad, es-Sevrfise, cenaze namazında Fatiha’nın okunmayacağı görüşündedirler. İbn Ömer’in de bu görüşte olduğu rivayet edildiği gibi, Hanefi mezhebinin gö­rüşü de budur. Hanefi alimlerine göre, cenaze namazı dört tekbirle kılınır. Birinci tekbirden sonra, sübhaneke ikinci tekbirden sonra salli barik duaları okunur. Üçüncü tekbirden sonra, ölü için dua edilir. Dördüncü tekbirden sonra ise, iki tarafa selam verilerek namazdan çıkılır. Namaz esnasında Kur’-an’dan bir sûre okumak niyyetiyle Fatiha okunamaz.

Hanefi ulemasından Tahavi’ye göre yukarıda geçen bazı hadisi şerifler­de ifade edilen Rasûlü Ekrem Efendimizin cenaze namazında, Fatiha oku­ması da Kur’ân-i Kcrim’den bir sûre okuma niyetiyle değil, sena kasdıyla olmuştur.

4. Malikilere göre: Cenaze namazında Kur’ân’dan bir sûre okumak ni­yetiyle Fatiha okumak mekruhtur. Bunlara göre her tekbirden sonra Allah’a sena edip Peygamber (s.a)’e salavat getirmek müstehabtır, dua okumak ta vaciptir.

Malikilerin, cenaze namazında Fatiha okumanın mekruh olduğuna da­ir delilleri, İmam-ı Malik’in Nafî’den rivayet ettiği, “Abdullah İbn Ömer cenaze namazında, Kur’ân’dan hiçbir şey okumazdı.”[493] mealindeki hadis-i şeriftir.

Bununla beraber Malikilere göre; cenaze namazı kılan kimsenin cenaze namazında Kur’ân okumanın farz olduğunu söyleyen imamlara ters düşme­mek gayesiyle Fatiha okunmasında hiçbir kerâhat yoktur. Hatta bu maksat­la Fatiha okumak müstehabdır.[494]

54-56. Cenazeye Dua Etmek

3199… Ebû Hureyre’den; dedi ki:

Rasûlullah (s.a)’ı “Cenaze üzerine namaz kıldığınızda, ona ihlasla duâ ediniz.” buyururken işittim.[495]

Açıklama

İhlas: Kalbin kinden, garazdan, eğrilikten ve zandan arınmış olmasıdır.Alemlerin Efendisi sevgili Peygamberimizden İh­lasın ne olduğu sorulunca “Rabbim Allah’dır deyip, sonra da o emrolundu-ğun istikamette yürümendir” buyurmuştur.[496]

Mevzûmuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, bir müslüman vefat ettiği za­man, Allah’ın ona afv ve mağfiretle muamele etmesi için, içtenlikle dua et­mek tavsiye edilmektedir. Menhel yazarının ifade ettiği gibi vefat eden bir müslümana dua etme hususunda onun günahkâr mı yoksa salih bir kişi mi olduğuna bakmamahdır. Çünkü günahkâr kişiler duaya ve şefaata daha çok muhtaçdırlar. Bu bakımdan, sadece salih kullar için dua edipte günahkâr­lardan bu duayı esirgemek doğru değildir. Esasen her cenaze duaya muhtaç­tır da onun için sağ kalanların önüne getirilmiştir.

Ölüye ihlasla dua etmek, insanın tüm dünyevî uğraşılarını içinden atıp, bütün varlığıyla Allah’a yöneldikten sonra, içtenlikle ve huşu içerisinde yal-varmasıyla olur.

Metinde geçen “Ona ihlasla dua ediniz” cüm­lesine “duanızı ölüye tahsis ediniz” şeklinde de manâ verilebilir, Şafiî ule­masının cumhuru bu cümleye bu şekilde manâ vermişlerdir.

Fakat bu mevzuda gelen hadisler, bu duayı tüm müslümanlara teşmil etmenin caiz olduğuna delâlet ettiğinden fıkıh ulemasının çoğunluğu cenaze duasını diğer müslümanlara da teşmil etmenin caiz olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla bu hadis, Şâfiîlerin görüşü için yeterli bir delil sayılmaz.[497]

Bazı Hükümler

1. Cenaze namazında cenaze için dua etmek meşrudur.

2. Duada önemli olan ıhlastır.[498]

3200… Ali b. Şemmâh dedi ki: Ben Mervan’ı Ebû Hureyre’ye:

Sen Rasûlullah (a.s.)’i, cenaze namazında hangi duayı okurken işittin? diye sorarken gördüm. (Ebu Hûreyre de) ona:

(Aramızda geçen bunca hadiseden sonra ve) benim (sana bunca kırıcı sözleri) söylediğim halde (yine de bana geîip Hz. Peygamberin sünnetiyle ilgili soru soruyorsun öyle) mi? karşılığını verdi. (Mervan da):

Evet! dedi. {Ravi Ali b. Şemmâh) dedi ki (Hz. Ebû Hureyre ile Mervan arasında geçen) bu konuşmadan önce aralarında bir müna­kaşa olmuşdu.”

Ebû Hureyre de ona: Rasûlullah (s.a):

“Ey Allah’ım (bu cenazenin) Rabbı Sensin onu Sen yarattın, onu İslam’a Sen eriştirdin. Ruhunu Sen aldın. Gizlisini kapalısını bilen Sen­sin. Biz Saria (ona) şefaatçi olarak geldik. Onu bağışla” diye dua ederdi-cevabını verdi.

(Ebû Dâvud der ki-Şu’be, Ali b. Şemmah’a Osman b. Şemmas, demekle onun isminde yanılmıştır. Ahmedb. İbrahim El-Mevsıli, Ahmed b. Hanbel’le konuşurken ona şöyle) dediğini işittim: Ben Hammad b. Zeyd’le bir mecliste oturupta (onun) o mecliste Abdü’l-Varis ile Ca’fer b. Süleyman’dan (hadis rivayet etmeyi) yasaklamadığını görmedim).[499]

Açıklama

Su hadis-i şerif cenaze namazında cenaze için dua etmenin meşruluğuna delalet etmektedir.

Metinde ki “Benim (sana bunca kırıcı sözleri) söylediğim halde…” cüm­lesinde geçen  kelimesini şeklinde okumak ve bu cümleye “sen (bana bunca kırıcı sözleri) söylediğin halde (yine de bana soru soruyorsun öyle)mi?” şeklinde manâ vermek te mümkündür.

Musannif Ebû Dâvud metnin sonuna ilave ettiği ta’Iikte “Bu hadisi Bey-haki’nin de rivayet ettiğini ancak bu rivayette ravi Şu’be’nin Ali b. Şemmah’ın isminden yanlışlıkla Osman b. Şemmas diye bahsettiğini belirtiyor. Ayrıca Ahmed b. İbrahim’in Abdul-Varis’i tenkid edip ondan hadis almayı yasak­ladığını belirtmekle de bu hadisin ravilerinden Abd-ul Varis’in güvenilir bir ravi olmadığını, dolayısıyla bu hadisin zayıf olduğunu söylemek istemiştir. Fakat Menhel yazarı “hadis ulemasından birçok kişinin Abdul Varis’in gü­venilir bir ravi olduğuna şahidlik ettiğini” belirtmekte ve bu hadisin sahih olduğunu savunmaktadır. Menhel yazarına göre Hammad b. Zeyd’in Abdu’l-Varis’ten hadis almayı yasaklamasının sebebi onun güvenilir bir ravi olma­yışı değil Kaderiyye mezhebinden oluşudur.[500]

3201… Ebû Hureyre’den; dedi ki: Rasûlullah (s.a.s) bir cenaze namazı kıldırdı ve:

“Allahım, dirimizi – ölümüzü, küçüğümüz- büyüğümüzü, erkeğimizi- kadınımızı, burada olanımızı, olmayanımızı, bağışla. Ey Allah’ım, bizden, yaşattığm iman üzerine yaşat, öldürdüğünü de İs­lâm üzerine öldür. Ey Allah’ım! Bizi onun (ölümüne sabretme ve ce­nazesinin defnine katlanma) ecrinden mahrum etme, ve on(ım vefa­tımdan sonra bizi sapıttırma” diyerek dua etti.[501]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, “cenaze namazında dua ederken duanın sa­dece ölüye tahsis edilmeyip tüm müslümanları kapsayıcı ol­ması gerekir” diyen cumhûr’un delilidir. Çünkü görüldüğü gibi bu hadis-i şerifte cenaze namazı içerisinde yapılan dua sadece cenazeye tahsis edilme­yip kadına-erkeğe, ölüye-diriye, büyüğe-küçüğe ve cenaze namazında hazır bulunup – bulunmayan, kısacası tüm müslümanları kapsamına almıştır. Mutlak lâfız kemaline masruf olduğundan metindeki iman kelimesiyle kâmil iman, İslâm kelimesiyle de kâmil İslâm kasdedilmiştir. Bilindiği gibi, iman kalbin tasdik etmesi, İslâm da diğer organların bu tasdike uygun olarak Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini yerine getirmesi demektir. Bu bakımdan kâmil iman ameli, kâmil İslâm da imanı gerektirdiği için metinde arkaya arkaya gelen iki cümleden birinde imân diğerinde İslâm zikredilmiştir. Ancak burada ön­ce iman, sonra İslâm zikredilirken, Tirmizî’nin ve daha başkalarının riva­yetlerinde İslâm’ imandan önce zikredilmiştir.

İslâmm zahiri ve dünyada lâzım bir amel olması, imânın da kalbî bir amel olup ölürken kendisine şiddetle ihtiyaç duyulması itibariyle Tirmizi’-nin bu rivayeti cenaze duasının ruhuna daha uygun ve bu rivayet ulema ya­nında daha meşhurdur.[502]

Bazı Hükümler

1. Cenaze namazında dua etmek meşrudur.

2. Cenaze duasını sadece oluye tahsis etmeyip tüm müslümanlan kapsayıcı biçimde yapmak meşrudur.

3. Cenaze namazında cenaze duasını sesli olarak okumak caizdir. Çün­kü Rasûlü Zîşan Efendimiz bu duayı açıktan okumamış olsaydı. Ebû Hu-reyre onu işitemez ve bize nakledemezdi. Cumhuru ulemaya göre bu duayı sesli olarak okumak caizse de gizli olarak okumak müstehabdir. Nitekim Ahmed b. Hanbel’in Câbir’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Hz. Ebû Bekir’­le Hz. Ömer’in Hz. Peygamber’in cenaze namazında cenaze duasını gizli oku­dukları ifade edilmektedir. Cumhuru ulemâya göre mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte ve benzerlerinde ifade edildiği gibi Hz. Peygamber’in bazı ce­naze namazlarında duayı sesli yaptığı bir gerçektir. Fakat duayı bu şekilde yapmaktan maksadı duanın sesli yapılmasını telkin etmek değil, ancak hal­kın duanın lafızlarını işitmesini ve öğrenmesini sağlamaktır.[503]

3202… Vasile b. el-Eskâ’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a) bize müslümanlardan bir adamın cenaze nama­zını kıldırdı da onu (şu şekilde) dua ederken işittim:

“Ey Allâhim! Falanın oğlu falan senin emanetindedir. Onu kabir sıkıntısından koru.”

(Bu son cümleyi) Abdurrahman (Musannif Ebû Davud’a şu la­fızlarla) rivayet etti: “Senin himayendedir ve selâmete götüren ipine sarılmıştır. Onu kabir sıkıntısından ve cehennem azabından koru, sen sözünü yerine getiren ve hainde lâyık olansın. Onu bağışla, ona acı. Çünkü sen affedici ve merhametlisin.”[504]

Açıklama

Metinde 2eçen “zimmet” kelimesi, emniyet, hıfz ve himaye manalarına gelir.

Habl kelimesiyle Kur’ân-ı Kerim kasdedilmiştir. Nitekim Hâkim’in Miis-tedrek’inde “Kur’ân, Allah’ın sağlam ipidir” me­alinde bir hadis-i şerif vardır. “Civar” kelimesi ise, emniyet, “güven” anla­mına gelir. Bu bakımdan tamlamasını “senin güvenli ipin” şeklin­de tercüme etmek mümkündür. Cümlenin topluca anlamı da şöyledir: “Fa­lanın oğlu senin himayendedir. (çünkü o) senin güvenli ipin Kur’ân’a sarıl­mıştır.”

Habl kelimesinin burada istiare yoluyla and manâsında kullanılmış ol­duğunu söyleyenler de vardır. O zaman terkibi kendisinden önceki kelimesinin tefsiri olur. İbn-ül Esir Ennihâye isimli ese­rinde “Arap kabileleri yolculuğa çıkacakları zaman düşmanlarının şerrin­den emin olmak için her kabilenin reisinden bir ahid-nâme alırlar, bu sayede emniyet içinde yolculuklarını sürdürürlerdi. îşte burada habl-û’1-civâr keli­mesi ile kastedilen bu ahidnamedir” demekle civar kelimesinin ahd manâsı­na geldiğini bu şekilde bir ahidnâmesi olan kimsenin emniyette olduğunu ifâde etmek istemiştir.

Hz. Peygamberin, sözü geçen duasındaki kabir sıkıntısı Buhârî’nin sahih’inde şöyle anlatılıyor: “Mü’min kul kabrine konulup ashâb ve yaram geri dönüp gittiklerinde -ki meyyit bunlar yürürken ayakkabılarının sesini bile muhakkak işitir- ona (münker-nekir adlı) iki melek gelir. Bunlar meyyi­ti oturturlar ve ona;

Hâ! Şu Muhammed (s.a) denilen kimse hakkında (ki kanaatin nedir?) Ne dersin? diye sorarlar. O mü’min de: (samimi olarak) “Bildiğim ve size de bildirirfek istediğim şudur ki, Muhammed (s.a) Allah’ın kulu ve Allah’ın Rasûlüdür” diye cevap verir. Bunun üzerine melekler tarafından:

Ey mü’min! Cehennemdeki yerine bak! Allah Teâlâ bu azab yerini se­nin için cennetten (yüce) bir makama tebdil eyledi denilir. Nebi (s.a) “O mü’­min cehennem ve cennetteki iki makamını birden görür.” buyurmuştur. Fa­kat kâfir ve yahut münafık olan meyyit (meleklerin bu sualine karşı):

Muhammed hakkında bir şey bilmiyorum. Halkın ona (peygamber) dedikleri bir sözü (işitmiş) ben de halka uyup söylerdim, diye cevap verir. Bu iki melek tarafından bu kâfir veya münafığa:

Hay sen anlamaz ve uymaz olaydın? denilir. Sonra bu kâfir veya mü­nafığın iki kulağı arasına demirden bir topuzla vurulur. O topuzu yiyen kâ­fir veya münafık şiddetli bir sesle öyle bir bağırır ki, bu feryadı ins ve cinden başka bir ölüye yakın olan herşey işitir.”[505]

Bazı Hükümler

1. Cenaze namazında ölü için okunan duayı halkın öğrenmesi için sesli olarak okumak caizdir.

2. Namazda ölüye dua ederken eğer babası biliniyorsa hem babasının ismini hem de kendi ismini zikrederek duayı ona tahsis etmek müstehabdir. Eğer babası bilinmiyorsa erkek için “Allah’ım! Bu, senin kulundur ve senin kulunun oğludur.” Kadın için de “Allah’ım! Bu senin cariyendir ve cariye­nin kızıdır” denir.[506]

55-57. Kabir Üzerine Cenaze Namazı Kılmak (Caiz Midir?)

3203… Ebû Hureyre’den; (rivayet olunmuştur) demiştir ki: Siyah bir kadın -yahutta bir erkek- mescidi süpürürdü. Peygam­ber (s.a) (bir gün) onu göremeyince (halka) sordu; “öldü” denildi. Bu­nun üzerine (Peygamber (s.a):

” Bana haber verseydiniz ya!” dedi, (sonra): “Beni onun kabri­ne götürünüz” buyurdu. (Oradakiler) kendisini (o zâtın) kabrine götürdüler, kabir üzerine cenaze namazı kıldı.[507]

Açıklama

Mescidin kayyımlığını yaparken vefat eden zâtın siyah bir ka­dın mı, yoksa bir erkek mi olduğu kesin değildir.

Bu meseledeki şüphe hadisin râvisi Sâbit’e yahut ta Ebû Râfi’e ait riva­yetteki tereddütten kaynaklanmaktadır. Buhârî’nin bir rivayetinde ölen za­tın siyahi bir erkek olması ihtimalinden bahsedilirken[508] diğer bir rivayetin­de erkeğin siyâhiliğinden bahsedilmiyor.[509] Buhârî’nin diğer bir rivayetin­de, ravi Hammâd, bu zat’ın kesinlikle kadın olduğunu söylüyor, Beyha kî’nin rivayetinde bu kadının Ümmü Mihcen olduğu, İbn Mendeh’in riva­yetinde Harkaa olduğu söyleniyor. Bu rivayetlerden vefat eden kişinin Har-kaa ismiyle anılan Ummü Mihcen ismiyle tanınan bir kadın olduğu anlaşıl­maktadır. Müslim’in rivayetinde şu ilâveler de vardır: “Galiba sahâbiler bu kadını önemsememişler (de onun için öldüğünü Hz. Peygambere haber ver­memişlerdi). Ashab, (zatın) kabrini gösterdiler. O da kabrin üzerine cenaze namazını kıldı. Sonra “Şüphesiz ki bu kabirler, sahipleri için karanlıklarla doludur. Allah (azze ve celle) benim namazım sebebiyle kabirleri onlara aydınlatır” buyurdu.”

Beyhaki’nin diğer bir rivayetinde de Rasûlü Ekreme cevap veren kimse­nin Ebû Bekir Sıddîk (r.a) olduğu ifade ediliyor.

Bu mevzuda rivayet edilen hadis-i şerifler cenaze namazında bulunma­yan bir kimsenin cenazenin kabrine giderek kabrin üzerine namaz kılması­nın caiz olduğunu ifâde etmektedir. İbn Sirin’le, Şâfiilerin görüşü de budur. Ancak bu müddetin ne kadar devam ettiği mevzuunda ulema ihtilâfa düş­müştür. Bazıları “Rasûlullah (s.a) (Medine’de) yok iken Sa’d’in annesi öldü ve gelince ona cenaze namazı kıldırdı. Aradan bir ay geçmişti”[510] mealin­deki hadis-i şerifi delil getirerek bu sürenin bir ay devam ettiğini söylemiş­lerdir. Hanbeliler de bu görüştedirler.

Bazılarına göre cenaze tamamen çürümedikçe kabri üzerine cenaze na­mazı kılınabilir. Bazılarına göre ise, bu süre için bir sınır yoktur, her zaman kılınabilir. Çünkü cenaze namazından maksat ölüye duadır. Dua için sınırlı bir süre düşünülemez.

İshâk’a göre bu süre, cenaze vukubulduğu zaman orada bulunamayıp ta başka bir memlekette bulunan kimseler için bir ay, orada bulunduğu halde cenazeye katılamayan kimseler için de üçgün devam eder.

Hanefilere göre ise, namazı kılınmadan defnedilen bir kimsenin, henüz cesedinin çürüyüp dağılmadığına zann-ı galib hasıl olursa, onun kabri üzeri­ne namaz kılınır. Fakat cesedin çürüdüğüne kanaat getirilirse kabri üzerine asla namaz kılınamaz.

İmâm Ebû Yûsuf’a göre definden sonra üç gün kabir üzerine namaz kılınabilir. Ancak daha önce cenaze namazına katılan bir kimse o cenazenin kabri üzerine namaz kılamaz. Fakat o cenazenin namazını kıldırma hakkı olan veli bundan müstesnadır. Bu veli imamın arkasında cenaze namazını kıldıktan sonra gidip ayrıca o cenazenin kabri üzerine namaz kılınabilir. Fa­kat bu namazı kılarken kendisine uyulup arkasında cemaat olunamaz.

Malikiler’e göre ise: Namazı kılınmadan defnedilmiş olan bir cenaze­nin dağılacağından korkulmazsa kabrinden çıkarılıp namazının kılınması farz­dır. Eğer kabirden çıkarırken vücudunun dağılacağından korkulmakla bir­likte cesedin henüz çürüyüp dağılmadığına hükmedilmişse kabri üzerine na­maz kılınması yine farzdır. Namazı kılanarak defnedilmiş olan bir cenaze­nin kabri üzerine namaz kılmaksa mekruhtur.

Nehâi’ye göre kabir üzerine asla namaz kılınamaz. Bu görüş İmâm Mâ-lik’den de rivayet olunmuştur. Bu görüşte olan ulemaya göre; Hz. Fahr-i Kâinat Efendimizin bazı kimselerin kabri üzerine namaz kılması O’na mah­sus özel bir durumdur. Ve “şüphesiz ki bu kabirler, sahipleri için karanlık­larla doludur. Allah (azze ve celle) benim namazım sebebiyle kabirleri onla­ra aydınlatır.[511] mealindeki hadiste geçen “Benim namazım sebebiyle” an­lamındaki lafızlar bu özelliğe delâlet etmektedirler.

Ancak kabir üzerine namaz kılmanın Hz. Peygamber’e ait özel bir du­rum olduğu görüşü, “Bu durumun Hz. Peygamber’e ait özel bir durum ol­madığı, Hz. Peygamberin kabir üzerine cenaze namazı kılan ashabını bun­dan men etmemesinden anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bu, Hz. Peygamberdin sadece kendisine ait özel bir durum olsaydı ashabını kabir üzerine namaz kılmaktan nehyederdi.” denilerek reddedilmiştir. Nitekim 3196 numaralı hadis-i şerif Hz. Peygamber’in ashabını kabir üzerine namaz kılmaktan me­netmediğini açıkça ifade etmektedir.

Ayrıca Şevkani’nin Neylü’l-Evtâr’da, Hafız İbn Hacer’den naklettiğine göre Müslim’in Sahih’inde geçen ve kabir üzerine namaz kılmanın Hz. Pey­gamber’e ait özel bir durum olduğunu söyleyenlerin delilini teşkil eden cüm­le Hz. Peygamber’in sözü değil râvi Sabit tarafından bu hadise sokuşturul­muş (müdrec) bir cümledir.[512]

Bazı Hükümler

1. Rasûlü Zişan Efendimiz son derece mütevazı idi.

2. Ümmetine son derece şefkatli idi. Onların dünyası ve ahireti ile ilgili işlerini ve menfaatlerini devamlı gözetir, bu hususta elin­den gelen maddi ve manevi yardımları asla esirgemezdi.

3. Mescidlerin temizliğine son derece itina gösterirdi.

4. Definden önce cenaze namazına yetişen kimselerin o cenazenin kabri üzerine namaz kılmaları caizdir.

5. Bir kimsenin ölümünü ilân etmek caizdir.[513]

56-58. Küfür Diyarında Ölen Bir Müslümanın Cenaze Namazi

3204… Ebû Hüreyre’den (rivayet olunduğuna göre);

Rasûlullah (s.a) Necaşi(nin ölümü)nü o gün halka haber verdi. Sonra cemaati musallaya çıkarıp, onları saf düzenine soktu. Dört tekbir al(arak cenaze namazım kildir)dı.[514]

Açıklama

Na’y: Bir kimsenin vefat ettiğini haber vermektir.

Necaşi: Habeş Meliklerine verilen unvandır. İbn İshak Sîre’-sinde “Bu Necaşi’nin ismi Ashame’dir. Atıyye manasınadır.” diyor. Eb’ul-Ferecde “Ashameb. Ebcerî’dir.” demiş. İbn EbîŞeybe’nin Musannef inde Sahme, diye zabdetilmiştir. Telvih’te ise, Habeşe lisancılanmn hâ-i mu’ce-me ile (Ashame) şeklinde telaffuz ettikleri bildirilmiştir. İbn Sa’din Taba-kat’ında, bu Necaşi’njn müslüman olması şöyle rivayet edilmiştir: Rasûlul­lah (s.a) hicreti seniyyelerinin altıncı yılında Hudeybiyye’den avdet buyurup yedinci hicret yılının Muharreminde “Amr İbn Ümeyye Damrî (r.a) ile bir mektup gönderip İslama davet buyurmuştu. Necaşi, Resul-i Ekremin mek­tubunu hürmetle alıp şöyle karşısına gözü önüne koymuş ve izharı hürmet ederek tahtından inip yer üzerine oturmuş ve sonra müslüman olmuştur. Ve dini mübini İslâmı kabul ettiğini bir mektubla Rasûl-i Ekreme arzetmiştir. Necaşi’ye Ca’fer İbn Ebî Talib (r.a) tarafından ta’limi din edildiği de İbn Sa’d’in rivayatı cümlesindendir.

Necaşi’nin vefatı; Tebük seferinden dönüldüğü yedinci yılın Receb ayı­na tesadüf etmişti. Sahih-i Müslim’de taraf-i risaletten kendisine mektub gön­derilen Necaşi’nin cenazesine namaz kıldığı Necaşi olmadığı zikrediliyor. Mek­tubun tarihi tahrir ve irsali ile vefat tarihi arasında altı ay gibi kısa bir za­man geçmiş olması da, Müslim’in bu rivayetini bir dereceye kadar te’yid ede­bilir. Fakat şârih Aynî, bu haber, bazı ravilerin vehmidir, denildiğini haber veriyor. Caiz ki o ravi ikinci derecede bazı Habeşe Melikleriyle asıl meliki kebirden tabir etmiştir.[515]

Metinde Necaşi’nin cenaze namazının musalla’da kılındığından bahse­dilmesi İbn Mace’nin, Necaşi’nin cenaze namazının Baki’de kılındığını ifa­de eden rivayetine aykırı değildir. Çünkü Medine’de birisi Bathan denilen yerde bayram namazlarına, diğeri de Garkad denilen yerde cenaze namazla­rına ait olmak üzere iki musalla vardı. Bunlardan birincisine “Baki el-Bathan” ikincisine de “Bakî el-Garkad” denilirdi. Bu bakımdan mevzumuzu teşkil ederi bu hadis-i şerifteki “Musalla” kelimesiyle Baki ül-Bathan denilen mu­salla kasdedildiği gibi, İbn Mace’nin rivayetindeki “Baki” kelimesiyle de aynı musalla kasdedilmiştir. Her iki hadiste Bakî el-Garkad denilen musallanın kasdedilmiş olması ihtimali de vardır.

Hadis-i şerif, başka bir memlekette ölen bir müslümana gıyabında ce­naze namazı kılmanın caiz olduğuna delalet etmekte ve Hz. Peygamber’in Habeşistan’da vefat eden Necaşi’nin cenaze namazını Medine’de dört tek­birle kıldırdığını ifade etmektedir.

Başka bir ülkede vefat eden, bir müslümanın gıyabında cenaze namazı­nı kılmanın caiz olup olmadığı meselesindeki görüşleri şu şekilde özetleye­biliriz:

1. Hanefiler ile Malikiler: Gıyabî cenaze namazının kılınması meşru de­ğildir, derler. Bunlara göre, cenazenin defnedildiği beldede namazı kılınmış olsun, olmasın; o belde namaz kılınmak istenen beldenin kıble yönünde ol­sun olmasın; farketmez. İbn Abdi’I-Berr, alimlerinin ekserisinin böyle hük­mettiklerini söylemişler. Bunlar bu hadise şöyle cevap verirler: Peygamber (s.a)’in Necaşi (r.a)’nin namazını kıldırması, Peygamber (s.a)’e mahsus bir şeydir. Necaşi (r.a)’in cenazesi Allah tarafından Peygamber (s.a) önüne getirilmiş veya aradaki mesafe kaldırılarak Peygamber (s.a) Necaşi (r.a)’yi gör­müş ve ölüm haberini ashabına verdiği gibi, definden önce namazım kıldır-mıştır. Nasıl ki, Mi’rac olayını müteakip Mekke müşrikleri Mescid-i AkscT-nın şeklini tarif etmeyi Peygamber (s.a)’e teklif edince Allah duvarı Mescid şekline sokmuştur. Bu itibarla Necaşi (r.a)’nin namazı hazır olan cenazenin namazı gibidir.

Bu gruptaki alimler, Peygamber (s.a)’in Necaşi (r.a)’nin namazını kıl­dırması ile ilgili başka cevaplar da vermişlerdir. el-Menhel’de bunlar izah edil­miştir.

2. Şafiî, Ahmed ve selefin cumhuruna göre, gıyabi cenaze namazını kıl­mak caizdir. Kişinin ölüp defnedildiği beldede cenaze namazı kılınmış ol­sun, olmasın. Keza defnedildiği şehir gıyabî namaz kılınacak şehrin kıble ta­rafında olsun olmasın farketmez.

3. îbn Hibban; Cenazenin beldesi, namaz kılınacak şehrin kıble tara­fından olduğu zaman, gıyabî cenaze namazı kılınabilir, aksi takdirde kılın­maz, demiştir.

Hattâbî: Necaşi (r,a), Peygamber (s.a)’e inanan bir müslümandır. Fa­kat imanını gizli tutuyordu. Kâfirler içerisinde öldüğünde, cenaze namazını kıldıracak kimse orada yoktu. Bu sebeble Peygamber (s.a), onun namazını kildirmıştır. Peygamber (s.a)’in onun namazının kıldırmasının sebebi, Al­lah bilir budur. Hal böyle olunca, bir müslüman öldüğünde, cenaze namazı kılındıktan sonra, başka beldelerde bulunanlar, onun namazım kıldırmaz­lar. Ancak onun namazının bir engel dolayısıyla kılınmadığı bilinirse, mesa­fe ne kadar uzak da olsa, gıyabî namazım kılmak sünnettir. Kılındığında kıb­leye doğru durulur, demiştir. Takiyyü’d Din de Hattâbî gibi söylemiştir, el-Menhel yazarı, onun da sözünü naklettikten sonra şöyle der: Bu söze itiraz edilir. Çünkü tarihçilerin zikrettiklerine göre, Necaşi (r.a), Peygamber (s.a)’e altmış kişilik bir heyet göndermiş, heyetin içinde oğlu Ezha da vardı. Yola çıkan heyet Peygamber (s.a)’in yanma ulaşmadan denizde boğulmuşlardır. Necaşi (r.a) altmış kişilik bir hey’et gönderir durumda iken, öldüğü zaman yanında hiç bir müslümanın kalmamış olması, cidden akıldan uzaktır. Öleri kişinin bulunduğu beldede namazı kılınmadığı bilindiği zaman, başka bel-dedekiler onun gıyabî namazını kılarlar, diyerek hadisin hükmünü mesnedsiz olarak hususileştirmek doğru bir hareket değildir. Hattâbî ve Takiyyü’d-Din bu duruma düşmüşlerdir.[516]

Bazı Hükümler

1. Ölüm haberini vermek meşrudur. Ancak haber ve-rilışmın teçhiz, namaz, dua, defin ve vasiyetleri yeri­ne getirmek için olması gerekir. Ölümü ilan etmeyi yasakladığı belirtilen hadislerde[517] bahsedilen ise gurur veren ve riya kokusu gelen ölüm ilanlarıdır.

2. Gıyabî cenaze namazını kılmak meşrudur. Bu hususta âlimlerin gö­rüşleri yukarıda anlatıldı.

3. Cenaze namazını mescidin dışında kılmak efdaldir.

4. Cenaze namazını dört tekbirle kılmak meşrudur.[518]

3205… (Ebu Bürde’nin) babasından demiştir ki: “Rasûlullah (s.a) bize Necaşi’nin ülkesine gitmemizi emretti. (Ebû Bürde’nin babası rivayetine devam ederek, Necaşi’nin müslümanlığı kabul edişi ile ilgili) macerasını (şöyle) anlattı: “Necaşi: Ben (Muhammed’in) Allah’ın Rasûlü (s.a) olduğuna şehadet ederim. O, Meryem’­in oğlu İsa’nın, (kendisinden sonra geleceğini) müjdelediği kimsedir. Eğer üzerimde meliklik görevi olmasaydı, kendisine varır, ayakkabı­larını taşırdım” dedi.[519]

Açıklama

Ebû İshak, Amr b. Abdullah es-Sebîî’dir. Ebû Bürde’nin is­mi, bazılarına göre Amir b. Ebî Musa el-Eşarî’dir. Buna gö­re bu hadisin ravisi Ebû Musa el-Eşarî’dir.

Abdullah b.’Mes’ud, Necaşi’nin müslümanlıği kabul edişini şöyle anla­tır: “Rasûlullah (s.a) bizi Necaşi’ye gönderdi. Biz aşağı yukarı seksen kişi idik. îçimizde Ca’fer, Abdullah b. Urfuta, Osman b. Ma’zun ve Ebû Musa da vardı. Cemaat Necaşi’nin ülkesine varınca, Kureyş onları istemek üzere Amr b. As’la İmare b. Velid’i hediyelerle Necaşi’ye gönderdi. Bu iki elçi Ne­caşi’nin yanıma girince, ona secde edip sağına soluna koşuşup:

“Bizim amcamızın oğullarından bir cemaat bizden ve dinimizden yüz çevirip sizin ülkenize geldiler (onları lütfen bize geri veriniz) dediler. Necaşi de:

“Onlar şimdi neredeler?” diye sordu. Elçiler de:

“Senin ülkendedir” karşılığını verdiler. Necaşi onları huzuruna çağır­tınca, Hz. Ca’fer arkadaşlarına:

“Bugün sizin sözcünüz benim” dedi. Hepsi ona tabi olup Necaşi’nin sarayına gittiler. (Hz. Ca’fer) Necaşi’ye selam verdi, secde etmedi. Necaşi’­nin adamları Hz. Ca’fer’e:

“Sen niçin hükümdara secde etmiyorsun?” dediler. Hz. Ca’fer de:

“Biz Aziz ve Celil olan Allah ‘dan başkasına secde etmeyiz.” cevabını verdi. Necaşi ona:

“Bu nasıl olur?” diye sorunca Hz. Ca’fer de:

“Alİah bize Rasülünü gönderdi. O da bize Allah’dan başkasına secde etmememizi, namaz kılmamızı ve zekat vermemizi emretti.” karşılığını ver­di. (O sırada) Amr b. As (söze karışıp Necaşi’ye hitaben):

“Onlar îsa b. Meryem hakkında size muhalefet ediyorlar” deyince, Necaşi:

“Onlar Hz. İsa ve annesi hakkında ne diyorlar?” diye sordu. (Orada­ki müslümanlar da):

“Biz bu hususta Allah’ın dediğini deriz. (Allah’ın Hz. İsa hakkındaki sözü ise) şudur: Hz. İsa Allah’ın kuludur. Ve Allah’ın, kendisine hiç bir er­keğin temas etmediği, sadece Allah’a bağlı bir bakire olan Meryem’e ilka ettiği ruhudur” dediler. Bunun üzerine Necaşi yerden bir çöp alıp:

“Ey Habeş’liler, ey keşişler, papazlar ve rahibler. Allaha yemin olsun ki, bunlar bizim Hz. İsa hakkında söylediklerimize şu çöp kadarını bile, ila­ve etmiyorlar. Ey müslümanlar, sizi ve yanından geldiğiniz zatı, tebrik ede­rim. Ben onun Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet ediyorum. Zaten biz onu İncil’de bulmuştuk. O Rasülü, Meryem oğlu İsa da müjdelemişti. Ey misa­firler (ülkemde) istediğiniz yerde kalabilirsiniz. Allah’a yemin olsun ki üze­rimde hükümdarlık görevi olmasaydı, varır onun ayakkabılarını taşır, ayak­larını yıkardım.”

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, Habeşistan kralı Necaşi’nin müsIüman olduğuna, bu sebeple de Hz. Peygamber’in onun gıyabında cenaze namazını kıldığına delalet etmektedir.[520]

57-59. Birden Fazla Ölüyü Bir Kabre Kovmak Ve Kabirlere Alamet Koymak

3206… El-Muttalib’den demiştir ki:

Osman b. Maz’un ölünce, cenazesi (evinden) çıkarılıp (Bakî me­zarlığına) gömüldü. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a) (ashabdan) birisi­ne (büyükçe) bir taşı getirmesini emr etti. (Fakat) taşı kaldırmaya (ada­mın) gücü yetmedi. Derken Rasûlüllah (s.a) adamın yanına varıp kol­larını sıvadı. (Bu hadisi rivayet eden) El-Muttalib dedi ki: Bu hadisi bana Rasûlüllah (s.a)’dan nakleden kimse -Rasûlüilah (s.a)’iıl kolla­rını sıvadığı zaman kollarının beyazlığını sanki (hâlâ) görüyor gibiyim-dedi. Sonra (Rasûl-i Zişan efendimiz) o taşı kaldırıp (cenazenin) ba-şucuna koydu. Ve:

“Kardeşimin kabrini bu taşla tanırım ve ev halkından ölenleri de onun yanına defn ederim.” buyurdu.[521]

Açıklama

Osman b. Maz un: Medine de vefat eden ve Bakı mezarlığına ilk konan muhacirdir.

Hakim’in, Abdullah b. Ebî Rafi yoluyla Ebû Rafi’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte açıklandığına göre, Rasûl-i Zişan Efendimiz, ashabının cena­zelerini defn için uygun bir mezarlık tayin etmeyi arzu etmiş. Bu maksatla Medine çevresini dolaştıktan sonra mezarlık için en uygun yer olarak Bakî’-yi seçmiş. Sonra buranın mezarlık olarak kullanılması için emir vermiş. Bu­raya ilk defn edilen de Hz. Osman b. Maz ‘un olmuş, Hz. Peygamber onu bizzat kendi elleriyle kabre koymuş. Başı ucuna da (alamet olarak) büyükçe bir taş dikerek -işte Osman’ın kabri budur- buyurmuş.

Bundan sonra muhacirlerden biri ölünce, Rasûlü Ekrem, onun da Hz. Osman’ın bulunduğu kabre konmasını istermiş.

Hz. Osman b. Maz’un akran ve emsali arasında hiç içki içmemekle te­mayüz etmiş kadri yüce bir zattı. Müslüman olduktan sonra, ağzına hiç içki koymadığı gibi, Cahiliyye döneminde de içki içmemiş ve kendisine sunulan içki kadehlerini “Benden aşağı olan kimseleri bana güldürecek olan bir şeyi içemem” diyerek reddetmiştir.

Hz. Peygamber “Ev halkından ölenleri de onun yanına defn ederim.” buyurmakla “Onun bulunduğu kabre defn ederim” demek istememiş, “Onun bulunduğu kabrin çevresine defn edeceğini” anlatmak istemiştir. Çünkü Rasul-i Ekrem Efendimizin bizzat kendi uygulamasına bakılınca bir kabrin sadece bir ölüye ait olduğu, o kabirde bulunan cenaze iyice çürüyüp yok ol­madıkça, oraya ikinci bir cenazeyi koymanın caiz olmadığı, ancak ölülerin çokluğu ve her birisi için ayrı bir kabir tesis etmenin imkansızlığı gibi, zaru­ret hallerinde birden fazla cenazenin bir kabre konulabileceği anlaşılır. Bu meselede âlimler ittifak etmiştir. Nitekim 3136 numaralı hadisin şerhin­de açıklamıştık.

Hz. Peygamber, Hz. Osman b. Maz’un’u şereflendirmek için yahutta, Hz. Osman da Kureyş’ten olduğu için, O’ndan “kardeşim” diye söz etmiş­tir. Kuvvetli olan görüşe göre, Hz. Osman, süt kardeşi olduğu için ondan “kardeşim” diye bahsetmiştir.

Hz. Peygamber’in aile efradından Bakî mezarlığına ilk defnedilen kim­se de oğlu Hz. İbrahim’dir. Hz. İbrahim vefat edince Fahr-i Kâinat Efendi­miz “Sen de hayırlı selefimiz Osman’a katıl!” demiş, bunun üzerine Hz. İb­rahim de oraya defnedilmiş-. Aynı şekilde, Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb de Bakî mezarlığına defnedilmiştir.[522]

Bazı Hükümler

1. Kabirlerin kime ait olduğunun tanınması için başlarına taş dikmek caizdir. Fakat günümüzde olduğu gibi, onu fes ve sarıkla ve benzeri şekillerle süslemek caiz değildir.

2. Yakın akrabaları birbirlerinin yakınına gömmek müstehabdır. Çün­kü o zaman hepsini birden ziyaret etmek kolayca mümkün olur ve kabirleri kaybolmaktan kurtulur.

v Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, mürseldir ve senedinde birçok hadis alimi tarafından tenkide uğrayan Kesir b. Zeyd bulunduğu için zayıftır.[523]

58-60. Mezar Kazan Kimse Kemik Bulunca Oradan Ayrılıp Mezarı Başka Bîr Yerde Kazması Mı Gerekir?

3207… Hz. Aişe’den demiştir ki: Rasûlüllah (s.a):

“Ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir.” bu­yurmuştur.[524]

Açıklama

Cesedine verilen bir zarardan dolayı ölü aynen sağlığındaki gibi acı duyar. Bu sebeple nasıl olsa ölmüştür, düşüncesiyle, ölünün cesedine zarar vermek herhangi bir organını ya da kemiğini kırmak asla caiz değildir.

Hafız İbn Hacer el-Askalânî, İbn Ebî Şeybe’nin rivayet etmiş olduğu, “Mü’min’in ölüsüne eziyet etmek, diri­sine eziyet etmek gibidir” mealindeki hadis-i şerife bakarak “mü’minin diri iken hoşlandığı şeylerden ölüsünün de hoşlanacağı” hükmüne varmıştır.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerifte, “mü’minin ölüsünün bir ke­miğini kırmanın, diri bir mü’minin kemiğini kırmak gibi haram olduğu ” ifade edilmek istenmektedir.

Suyutî (r.a)’nin Derecatu’s-Sııııd isimli Ebû Dâvud haşiyesinde açıkla­dığına göre, bu hadis-i şerifin sebebi vurûdunu İbn Mes’ud, şöyle anlatmış­tır:

“Bir gün Rasûlüllah (s.a) ile birlikte, bir cenazeyi defnetmek üzere çık­mıştık. Bir ara Peygamber (s.a) kabrin kenarına oturdu, O sırada kabir ka­zıcı kimse kabirden ayak veya kol kemiği çıkardı ve onu kırmak istedi. Bu­nun üzerine Rasûlüllah (s.a):

“Onu Kırma! Onu bu şekilde ölü iken kırman, aynen diri iken kırman gibidir. Fakat onu kabrin bir tarafına gömüver” buyurdu.[525]

Bazı Hükümler

1. Kabir kazıcıların kabirden çıkan kemiklere karşı, aynen canlı kişilerin kemikleri gibi dikkatli olmaları, onlara zarar vermekten sakınmaları, onları kırmadan toprağa gömmeleri icabeder. Bu mevzuda zimmilerin kemikleri de müslümanların kemikleri gibidir.

2. Müslüman ölüsü de dirisi gibi muhteremdir, ikram ve saygıya layıktır.

3. Ölü, cesedine verilen her zarardan diri gibi müteessir olur.[526]

59-61. Kabrin Kıble Tarafına Boydan Boya Çukur Açmanın Hükmü

3208… İbn Abbas (r.a)’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:

“Lahd bizim için, şakk da başkaları içindir.”[527]

Açıklama

Lahd; yahut luht, kabrin kıble tarafını cenazenin boyuna göre ve cenazeyi içine alacak şekilde oymaktır. Cenaze buraya kon­duktan sonra üzeri kerpiçlerle örülür.

Lahd; aslında meyletmek anlamına gelir. Bu oyuk kıble tarafına doğru meylettiği için bu ismi almıştır.

Şakk: Kabrin dibini ölüyü kapsayacak şekilde dere gibi oymaktır. Ce­naze buraya konduktan sonra dört tarafına kerpiçler konarak üzeri kapatılır.

Hadis-i şerifte, lahdin müslüman cenazelerine, şakk’ın da gayr-i müs-limlerin ölülerine mahsus olduğu ifade edilmektedir.

İbn Teymiyye’ye göre, bu hadis-i şerifte günlük hayatımızdaki davra­nışlarımızdan, cenazeyi kabre koymaya varıncaya kadar, her türlü davra­nışlarımızda, ehl-i kitabın alameti olan davranışlardan kaçınmamız gerekti­ğine işaret vardır.

Bazıları bu hadise “Şakk, daha önce geçen ümmetler içindi. Lahd ise Muhammed ümmeti içindir.” şeklinde mana verirken, bir kısmı da “Lahd, biz peygamberlere, şakk da ümmetlere mahsustur.” diye mana vermişler­dir. Her ne kadar bu hadis-i şerif, cenazeyi lahde koymanın şakka koymak­tan daha faziletli olduğuna delalet etmekte ise de, hadis-i şerifte cenazeyi şakka koymanın caiz olmadığına dair bir delalet yoktur. Hatta İbn Mace’nin riva­yet ettiği şu hadisten cenazeyi şakka koymanın caiz olduğu anlaşılıyor: “Pey­gamber (s.a) vefat ettiği zaman, Medine’de lahit kazıcı bir adamla, şakk ka­zıcı diğer bir adam vardı. Sahabiler: Biz Rabbimizden hayırlısını dileyerek ikisine de haber gönderelim. Hangisi sonra gelirse onu bırakırız, dediler. Ve ikisine de haber gönderildi. Lahid kazıcısı önce geldi. Bunun üzerine saha­biler, Peygamber (s.a) için lahit kazdılar.”[528] Bu hadis, Rasûlu Ekremin sağ­lığında şakk kazılıp içine cenazelerin defnedilmesine izin verdiğini ifade eder. Bu mevzuda İmam Nevevî Mühezzeb şerhinde “Âlimler, cenazeleri lahde koy­manın da, şakka koymanın da caiz olduğunda ittifak etmişlerdir” demiştir. Ancak fıkıh âlimlerinin pekçoğuna göre, yerin sert ve lahd kazmaya elverişli olması halinde, cenaze için lahd kazmak, yumuşak olup lahde elverişli ol­maması halinde de şakk hazırlamak daha faziletlidir.

Dehlevî’ye göre, eğer bu hadisteki “Iena = bizim için” kelimesindeki “nabiz” zamirinden maksat müslümanlar, “liğayrına = başkaları için” ke­limesinden maksat da hıristiyan ve yahudilerse, o zaman cenazeler için “lahd” kazmanın daha faziletli ve hatta “şakk” hazırlamanın mekruh olduğunda şüphe yoktur.

Fakat “liğayrina = başkaları için” kelimesinden maksat, geçmiş ümmetlerse, o zaman bu hadiste sadece cenaze defnetmek için lahdin şakktan daha faziletli olduğuna işaret vardır. Fakat bu takdirlerin hiçbirinde cenazeleri lahde koymanın vacib, şakka koymanın da yasak olduğuna dair bir işaret mevcut değildir.[529]

Bazı Hükümler

1. Kabirleri hazırlarken lahd (saptırma) yapmak müstehabdır. Lahd, şakk’dan daha faziletlidir.

2. Ehl-i kitabın sembolü olan işlerde, onlara uymak ya da benzemek yasaklanmıştır.

3. Cenazeleri, şakka defnetmek caizdir. Bilhassa yer yumuşak olduğu zaman hiçbir sakınca yoktur.[530]

60-62. Cenazeyi Defnetmek İçin Kabre Kaç Kişi Girebilir?

3209… Amir’den, demiştir ki;

Rasûlullah (s.a)’ı Ali ile el-Fazıl ve Üsame b. Zeyd yıkadılar. Kab­rine de onlar koydular. (Bu hadisin ravisi Amir es-Şa’bi rivayetine de­vamla şunları) söyledi: Bana Murahhab ya da İbn Ebî Murahhab (Ali ile el-Fazl ve Üsame’nin) kendileriyle birlikte, Abdurrahman’ı da (Hz. Peygamberin kabrine) soktuklarını ve Hz. Ali (defn işini) bitirince; Kişiyfle ilgili defn işlerin)i ancak ailesi üstlenir dediğini haber verdi.[531]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenazeyi defn için kabrin içine birden fazla kışının girebileceğini ifade etmektedir.

İbn Abdi’I-Berr’in açıklamasına göre, Hz. Peygamberin kabrinde Hz. Ali ve Hz. Üsâme ile birlikte, Hz. Abdurrahman’ın da bulunduğunu Amir es-Şa’bi’den başka rivayet eden yoksa da, Amir güvenilir bir ravi olduğun­dan, bu hadis sahihtir. Hz. Peygamberin defni sona erdikten sonra, Hz. Ali’­nin “kişiyle ilgili defn işlerini sadece aile halkı üstlenebilir” demesi kendin­den daha yaşlı sahabiler varken kendisinin kabre inmesinin sebebini ve baş­kalarının inmesine izin vermemekteki mazeretini açıklamak içindir. Buna göre, kabre inmeye en layık olanlar cenazenin en yakın akrabalarıdır.[532]

3210… Ebû Murahhab’dan demiştir ki:

“Abdurrahman b. Avf, Peygamber (s.a)’in kabrine indi. (Hz. Abdurrahman ile arkadaşları, Rasûlü Zişan Efendimizi lahde yerleştir­mek üzere kabre indikleri sırada ben de orada idim. Şimdi) ben (hâlâ) onları dört kişi halinde görüyor gibiyim.”[533]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, cenazeyi lahde yerleştirirken, lüzum hasıl olduğu zaman tek veya çift sayıda yeteri kadar kişinin inmesinin caiz olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Ebû Bekir İbn Şeybe’nin riva­yet ettiğine göre, İbrahim b. Nehâî “Kabre istediğin kadar kişiyi indirebilir­sin.” diyerek kendisinin de bu görüşte olduğunu açıklamıştır. Hasan-ı Basri’nin de “Kabre inenlerin sayısını tek veya çift olmasının önemi yoktur” dediği rivayet olunmuştur.

Yine bu hadis-i şerif, cenazeyi lahde yerleştirirken, kabre inecek kimse­leri cenazenin yakın akrabalarından seçmenin müstehab olduğunu ifade et­mektedir. Çünkü Hz. Abdurrahman b. Avf, Kureyş kabilesinden olduğu için, Hz. Peygamberin akrabasındandır.”[534] Yine bu hadis-i şerif, cenazenin ka­dın olması halinde kabre inecek kişinin gerek süt, gerekse neseb ve müsahere cihetiyle kendisine nikâh düşmeyen kimselerden seçilmesinin de müstehab olduğuna delalet etmektedir.

Bu hadis-i şerifin bir benzeri de İbn Mace’nin Sünen’inde şu manâya gelen lafızlarla rivayet olunmuştur: (Ashabı kiram) Rasûlullah (s.a) için me­zar kazmak istedikleri zaman, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah (r.a)’ın arkasına adam gönderdiler. Kendisi Mekke halkı mezarı gibi şakk şeklinde mezar kazıyor­du. Ebû Talha (r.a)’nın arkasına da adam gönderdiler. O da Medine halkı için mezar kazıyordu. Kendisi mezarı lahit şeklinde kazıyordu. Bunların iki­sine de iki haberci göndererek: Allah’ım! Kendi Rasûlün için (şakk ve lahit-ten) hayırlı olanı sen seç, dediler. Ebû Talha (r.a)’yı bulabildiler. O getirildi. Ebû Ubeyde (r.a) bulunamadı. Bunun üzerine.Ebû Talha (r.a) Rasûlullah (s.a.v) için lahit kazdı.

İbn Abbas (r.a) demiştir ki: Sahabiler salı günü Peygamber (s.a.v)’in teçhiz işini bitirince, Efendimiz kendi odasında na’şı üzerine konuldu. Son­ra erkek cemaat gruplar halinde Rasûluİlah (s.a)’in yanına girip üzerine na­maz kıldılar. Erkekler bitince sahabiler, kadınları gruplar halinde odaya dahil ettiler. (Onlar da namazım kıldılar). Kadınlar bitince ergenlik çağma gel­meyen çocukları (yine gruplar halinde) odaya dahil ettiler. Peygamber (s.a.v)’in cenaze namazını cemaata imam olarak hiç kimse kıldırmadı. (Herkes kendi başına kıldı.)

Müslümanlar, Peygamber (s.a) için kazılacak mezar yeri hususunda ih­tilaf ettiler. Bazıları: Kendi mescidinde defnedilsin, dediler. Bazıları: Asha­bı yanında (Bakî’a) defnedilsin dediler. Sonra Ebû Bekir (r.a) dedi ki:

Şüphesiz ben Rasülullah (s.a.v)’den işittim. Buyurdu ki: “Ölen her pey­gamber, ancak öldüğü yere defnedilmiştir.” İbn Abbas (r.a) demiştir ki: Bun­dan sonra üzerinde Rasülullah (s.a)’in vefat ettiği yatağı kaldırdılar ve (ora­da) ona mezar kazdılar. Sonra çarşamba gecesi, gece yarısında Efendimiz defnedildi. Onun mezarına Ali b. Ebî Talib, el-Fadl b. Abbas, kardeşi Ku­şem ve Rasülullah (s.a)’in mevlası (azatlı kölesi) Şükran (r.a) indiler. Ebû Leyla künyeli Evs b. Havlî (r.a), Ali b. Ebî Talib (r.a)’e:

Allah Teala hakkı için Rasülullah (s.a)’den bize payımızı vermeni sen­den diliyorum, dedi. (Kabre inip hizmet etmek istedi.) Ali (r.a) ona:

(Kabre) in, diyerek izin verdi. Şükran (r.a), Rasülullah (s.a)’in hayat­ta iken zaman zaman giydiği bir hırkasını eline almış idi. Onu kabre defnetti ve: Vallahi bu elbiseyi senden sonra ilelebed hiç kimse giymeyecektir, dedi. Bu hırka Rasülullah (s.a) ile beraber defnedildi.”[535]

61-63. Cenaze Kabre Ayak Ucu Tarafından İndirilir

3211… Ebû İshak’tan demiştir ki:

El-Haris; cenaze namazını Abdullah b. Yezid’in kıldırmasını va­siyet etmişti. (Bu vasiyyete uyarak) onun cenaze namazını (Abdullah b. Yezid) kıldırdı. Sonra onu kabrin ayak ucu tarafından kabre indir­di ve “Bu sünnettendir” dedi.[536]

Açıklama

Kabrin ayak ucundan maksat, cenaze kabre konulunca kabrin, cenazenin ayak ucuna gelen tarafıdır. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki, Abdullah b. Yezid (r.a)’e göre, sünnet olan cenazeyi kab­re kabrin ayakucu tarafından indirmektir. Bunun için tabut önce cenazenin başı kabrin ayak ucuna gelecek şekilde omuzlardan yere indirilir. Sonra ce­naze geri çekilerek kabre indirilir. Sonra yönü kıbleye getirilerek lahde yer­leştirilip üzeri kerpiçlerle örülür. Alimlerin bu mevzudaki görüşlerini şu şe­kilde özetlemek mümkündür:

1. İmam Şafiî (r.a) ile İmam Malik ve İmam Ahmed (r.a) bu görüştedirler. Delilleri ise Beyhakî ile İmam Şafiî’nin İbn Abbas’dan naklen rivayet

ettikleri “Rasûlullah (s.a)’in baş tarafından geriye doğru çekilerek kabre in-dirildiği”ni ifade eden hadis-i şeriftir.

İmam Şafiî, Hz. Ebû Bekr (r.a)’in de kabre bu şekilde indirildiğini ve Şafiî âlimleri arasında bu mevzuda ihtilaf bulunmadığını söylemiştir. Ayrı­ca İbn Ömer’le Hz. Enes, Abdullah b. Yezid, en-Nehaî, eş-Şa’bî’nin de bu görüşte oldukları rivayet olunmuştur..

2. Cenaze kabre ayaklan tarafından indirilir ve ileri doğru çekilir. Bir başka ifadeyle, birinci görüşün tam aksine bir uygulama yapılır. Bu görüş İbn Ömer’le Hz. Enes (r.a)’dan rivayet edilmiştir. Delilleri ise, İbn Şahin’in Kitabül-Cenaiz isimli eserinde Rasûlullah’ın “Cenaze kabre ayakları tara­fından indirilerek ileri doğru çekilir” buyurduğunu ifade eden ve Hz. Enes’-ten rivayet edilen hadis-i şerif ile İbn Ebû Şeybe’nin Musannef’inde İbn Si-rîn’den nakledilen, “Ben, Hz. Enes’le birlikte bir cenaze merasiminde bu­lundum. Cenazenin getirilmesini istedi. (Cenaze getirilince) onu ayaklan ta­rafından mezara indirdi” mealindeki hadis-i şeriftir.

3. Cenaze kabrin kıble tarafına konur ve yan tarafından kabre indirilir. İmam Ebû Hanife (r.a) de bu görüştedir. Bu görüş Ali (k.v) ile oğlu Mu-hammed ve İshak b. Râhûyeh’den de rivayet olunmuştur. Delilleri ise, “Ra­sûlullah (s.a) kabre indirileceği zaman, kabrin kıble tarafından alınarak kar­şılandı ve na’şın üzerinden yavaşça çekilip çıkarıldı.”[537] mealindeki hadis-i şeriftir. Ancak bu hadisin senedinde Atıyyetü’1-Avfî vardır. Hadis ulema­sından birçokları onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Ebû Davud’un Mera-siTinde Rasûl-i Zişan Efendimizin kabre kıble tarafından konulduğuna dair olan bir hadis de bu görüşü te’yid ettiği gibi, îbn Ebî Şeybe’nin rivayet ettiği “Hz. Ali, Yezid b. el-Mükefkef’i dört tekbirle kıble tarafından kabre indirdi” mealindeki hadis de bu görüşü te’yid etmektedir. Ayrıca İbn Abbas’ın kab­re dört tekbirle kıble tarafından konulduğunu ifade eden hadis-i şerifle Bey-hakî’nin rivayet ettiği İbn Abbas’la, îbn Mes’ûd ve Bureyde’nin kabre kıble tarafından konduğunu ifade eden hadisi şerif te bu görüşte olan âlimlerin delillerinden ise de Beyhaki’ye göre, bu görüşe delalet eden hadislerin tümü zayıftır. Çünkü Rasûl-ü EJtremin kabrinin kıble ciheti duvara bitişik oldu­ğundan cenazeyi kabre oradan indirmek mümkün değildir.

Bu mevzuda gelen, “Rasûlullah (s.a) geceleyin kabre indi, kendisi için bir kandil yakıldı ve Rasûl-i Ekrem, ölüyü kıble tarafından alarak: Allah sana rahmet etsin! Sen, Allah korkusundan devamlı inleyen ve bol bol Kur’-ân okuyan bîr kişi-idin! buyurdu. Ve Ölüye dört defa tekbir getirdi.”[538] me­alindeki hadis hakkında İmam Tirmizî, “İbn Abbas’ın hadisi “hasendir” demişse de Şafiî âlimlerinden İmam Nevevî Şerhul-Mühezzeb isimli eserinde İmam Tirmizî’nin bu sözünü reddederek bu hadisin zayıf olduğunu, çünkü senedinde, muhaddislerin zayıflığında ittifak ettikleri el-Haccac b. Ertat’in bulunduğunu söylemiştir.

Mcnhel yazan, bu mevzuda şunları söylüyor: “Herhalde Tirmizî -hasendir- sözüyle bu hadisin manâ itibariyle hasen olduğunu söylemek iste­miştir. Çünkü bu hadisin manâsı birçok yollardan rivayet edildiğinden za­yıflıktan kurtulup hasen derecesine yükselmiştir.

Aslında bu meseledeki ihtilaf fazilet cihetindendir. Cenazenin, kabrin şu veya bu cihetinden konmasının caiz olup olmaması cihetinden değildir. Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki cenazeyi kabre kabrin ayak ucu tarafın­dan koymak caiz olduğu gibi kıble cihetinden koymak da caizdir. Ancak ayak ucu tarafından koymak daha faziletlidir. Çünkü bu mevzuda gelen deliller daha kuvvetlidir.

Alimler cenaze kabre indirilirken onu gözlerden saklamak maksadıyla kabrin ağzına bir örtü tutmanın caiz olup olmadığı hususunda da ihtilaf et­mişlerdir. Şâfiîler kadın olsun erkek olsun herhangi bir cenaze defnedilirken kabrin ağzına bir örtü tutmanın müstehab olduğunu söylemişler ve Beyha-kî’nin rivayet ettiği, “Hz. Sa’d kabre konurken Hz. Peygamberin onun kab­rinin ağzına bir perde tuttuğunu” ifade eden hadisi delil getirmişlerdir. An­cak Beyhakî bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir. Binaenaleyh bu hadis delil olma niteliği taşımaktan uzaktır. Abdurrezzak da yine Sa’d b. Muaz’ın kabrinin ağzına bir perde tutulduğunu rivayet etmişse de bu hadisin de sene­dinde kimliği meçhul bîr ravi bulunduğundan sahih değildir. Şayet bu ha­dislerin sahih olduğu kabul edilse bile bu tatbikatın Hz. Sa’d b. Muaz’a ait özel bir tatbikat olduğu söylenebilir. Çünkü Hz. Sa’d kabre konurken yara­lı idi. Yarasındaki kokunun yayılmaması için kabrine perde tutulmuş olma­sı kuvvetle muhtemeldir.

İmam Ebû Hanife ile İmam Malik ve İmam Ahmed’e göre, kadınları defnederken kabrin ağzına bir perde gererek onları gözlerden korumak ca­izse de, erkekler için bu caiz değildir. Delilleri ise İbn Ebî Şeybe’nin Ebû İs-hak’tan rivayet ettiği: “Ben el-Haris’in cenazesinde bulunmuştum. O sırada onun kabrine bir kumaş uzatıldı da onu Abdullah b. Yezid hemen çekip aldı ve; bu kimsenin erkek olduğunu unutma, dedi” anlamındaki hadis-i şerif­tir. Bu görüş birinci görüşe tercih edilmiştir.[539]

62-64. Cenaze Kabre İndirilirken Kabrin Yanında Nasıl Oturulur?

3212… el-Bera b. Azib’den (rivayet olunmuştur) dedi ki:

Rasûlullah (s.a) ile birlikte Ensardan bir adamın cenazesine git­miştik. Kabre vardığımızda henüz kabrin kazılması sona ermemişti. Bunun üzerine Peygamber (s.a) kıbleye dönerek kabrin yanma otur­du. Onunla birlikte biz de oturduk.[540]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Nesaî’nin Sünen’inde şu manâya gelen lafılarla rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a) ile birlikte bir cena-ze(yi defnetmek) için çıkmıştık. Kabre vardığımızda, henüz kabrin kazılma­sı sona ermemişti. Rasûlullah (s.a) oturdu. Biz de başlarımızın üzerinde bir takım kuş(Iar) varmış gibi onun etrafına oturduk.” Nesaî’nin rivâyetindeki “Başlarımızın üzerinde kuş(lar) varmış gibi onun etrafında oturduk” mea­lindeki cümle cenaze defnedilirken aranan sükunet, sessizlik ve edepten ki­nayedir. Esasen ashab-ı kiram Rasûl-ü Zişan Efendimiz her meclisinde bu adaba riayet ederlerdi. Bu mevzuda Mevlana Şıbli şunları kaydediyor:

“Hz. Peygamberin meclisi, hizmetçiler ve maiyet halkı ile çevrili bir sa­ray değildi. Hatta Peygamberin evinin kapısı bile yoktu. Fakat O’nun Pey­gamberlik vakarı herkesin kalbine haşyet verirdi. O’nu gören her insan, kal­binde bir titreyiş hissederdi. Hadis kitablarının ifadesine göre halk, Peygam­berin huzurunda o kadar sakin ve sessiz otururlardı ki, insan cemaattan her birini, başına konan bir kuşu ürkütmek istemiyormuş zannederdi. Rasûl-i Ekrem’in huzurunda söz söylemek isteyenlere söz verilirken haseb ve neseb, servet ve nüfuz itibariyle elde ettikleri mevki değil, ancak ilim ve fazilet iti­bariyle haiz oldukları liyakat nazar-ı itibare alınırdı. Rasûl-i Ekrem’in ade­ti, önce muhtaç ve fakir olanları dinlemek, onların ihtiyaçlarını temin et­mekti.”

“Hz. Peygamber, hiç bir kimsenin sözünü kesmez, şayet söylenen söz­ler O’nu memnun etmeyecek bir mahiyette ise bu sözleri ihmal ederdi. Bir mesele bahis mevzuu olduğu zaman Rasûl-i Ekrem de fikrini ileri sürer, mü­nakaşa veya müzakere esnasında bir nükte söylenirse o da neş’elenir, o da bu nüktelere mukabele ederdi.”[541]

Bazı Hükümler

1. Cenazenin defninden önce kabrin yanında oturmak caizdir.

2. Kıbleye yönelerek oturmak müstehabdır.

3. Büyüklerin huzurunda edebli ve mütevazi oturmak müstehabdır.[542]

63-65. Cenaze Kabre Konurken Ona Dua Etmek

3213… îbn Ömer’den demiştir ki:

Ölü mezara konurken Peygamber (s.a) “Bismillahi ve ala sünnet-i Rasûlillahi = Ey ölü, seni Allah’ın adıyla (bu kabre indiriyoruz), Ra-sûlullah’ın yolu ve dini üzere (seni teslim ediyoruz)” diye dua edermiş.

Ebû Dâvûd diyor ki: Bu hadisi bana birisi Muhammed b. Kesir, diğeri de Müslim b. İbrahim olmak üzere iki kişi nakletti. Benim bu­rada naklettiğim şu (lafızlar) Müslim ‘in lafızlarıdır.[543]

Açıklama

Ölüyü kabre koyarken Rasûl-ü Zişan Efendimiz, metinde geçen duayı okurdu   çünj(a bu duada Allah’ın ismi ve RasûIullah’ın sünneti kelimeleri geçmektedir. Bu kelimeler ölü için birer muhkem kale hükmündedirler. Bu sayede ölü kabir ve azabından ve korkusundan ko­runmuş olur.

Bu dua, hadis kitaplarında muhtelif şekillerde rivayet edilmiştir. Bun­lardan bazıları şöyledir: “Ölü kabre indirildiği zaman Hz. Peygamber “Bismillahi ve ala millet-i Rasûlillah” diye dua ederdi.[544]

“Rasûlullah (s.a) ölü mezara konduğu zaman bir defasında – Bismülahi ve billahi ve ala milleti Rasûlillah- diye, bir defasında da – Bismillahi ve billahi ve ala sünnet-i Rasûlilahi- diye dua etti.”[545]

Görülüyor ki bu rivayetlerde, şekil itibariyle küçük farklılıklar varsa da, aslında netice itibariyle aralarında bir fark yoktur, hepsi aynıdır.[546]

64-66. Müşrik Bir Akrabası Ölen Kimse (Onun Teçhiz Ve Tekftniyle İlgilenmekle Mükellef Midir?)

3214… Ali (a.s)’dan demiştir ki: (Babam Ebû Talib ölünce) Peygamber (s.a)’e (vardım ve):

Senin dalalette olan amcan öldü, dedim.

“Git babanı kabre koy! Sonra yanıma gelinceye kadar (kimse­ye bununla ilgili) bir söz söyleme” buyurdu. Bunun üzerine gidip onu kabre koydum ve (Hz. Peygamberin) yanına geldim. Bana yıkanma­mı emretti. Ben de yıkandım. Bana dua etti.[547]

Açıklama

Hadis-i şerifte Peygamberimizin küfür üzere öldüğünden bahsedilen amcasından maksat Ebû Talib’dir. Asıl adı “Abdümenaf’tır. Fakat künyesi ile meşhur olduğu için “Ebû Talib” diye anılır.

Kendisi Peygamber Efendimizden 35 sene önce dünyaya gelmiştir. Hz. Peygamber sekiz yaşında iken dedesi Abdülmuttalib’i kaybedince, Abdulmuttalib’in vasiyyeti üzere onun bakımını amcası Ebû Talib üzerine aldı. Bu görevi en güzel bir şekilde yerine getirdi.

Hz. Peygamber onun evinde kaldığı sürece, o evde daha önce hiç görül­medik bir bereket hasıl olmaya başladı. Ebû Talib’in aile efradı topluca ve­ya ayrı ayrı bir şey yiyecek olurlarsa doymazlardı. Fakat Peygamberimizle birlikte yedikleri zaman yiyecek az da olsa doyarlardı.

Bu sebeple Ebû Talib, bir şey yeneceği zaman aile efradına “durun, oğ­lum gelsin!” der, Peygamberimiz gelince yenmeye başlanırdı.[548]

Hz. Peygambere karşı kavmi zulme kalkıştıkları zaman, karşılarında en büyük engel olarak da Ebû Talib’i buldukları gibi, Efendimiz Hz. Hatice ile evlenmeye karar verdiği zaman da en büyük maddi desteği ondan gör­müştü. Onun nişan merasimindeki şu hitabesi bu evliliğe yaptığı maddi ve manevi desteği göstermek için kâfidir “… Kardeşimin oğlu Muhammed b. Abdullah ki akrabanız olduğu malumunuzdur. Onunla Kureyş’ten hiçbir genç tartılamaz, Ölçülemez! Bu, şeref ve asaletçe, akıl ve faziletçe onların hepsin­den üstün gelir!.

Gerçi malı azdır. Fakat, mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir per­de alınır verilir iğreti bir şey!

Allah’a yemin ederim ki: Bundan sonra onun mertebesi daha çok bü­yüyecek, daha çok yükselecek!

Şimdi O, sizden kızınız Hatice’yi zevceliğe istemekte, muaccel mehir ola­rak da oniki ûkiye altın vermeyi teahhüd etmektedir.”

Ebû Talib Peygamberliğin onuncu yılında hicretten üç yıl önce vefat et­tiği zaman 78 yaşında idi,

Mevzumuzu teşkil eden bu hadisi şerif îbn Sa’d’ın Tabakat’ında şu ma­nâya gelen lafızlarla rivayet olunmuştur:

“Hz. Ali dedi ki: Ebû Talib’in öldüğünü Peygamber (s.a)’e haber ver­diğim zaman Rasûlullah (s.a) ağladı. Sonra bana -git onu yıka, kefenle, sonra da kabre koy- buyurdu. Ben de bu emri yerine getirip yanına döndüm. Bana – git yıkan- buyurdu. Rasûlullah (s.a) evinden çıkmadan onun için günlerce istiğfara devam etti. Bunun üzerine Cebrail (a.s) kendisine şu âyet-i kerime­yi indirdi. “Akraba biie olsalar cehennemin halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek, ne Peygamberin ne de inananların yapacağı bir iş değildir.”[549]

Bu mevzuda İbn Ebî Şeybe’nin Musannaf’ında rivayet edilen bir hadis-i şerif de şu mealdedir: “Hz. Ali (Hz. Peygamber’e hitaben: Ey Allah’ın Ra-sûlü) ihtiyar amcan öldü. Onun hakkında ne (yapmamızı uygun) görüyor­sun? diye sordu. Hz. Peygamber de -Onu yıkayıp kabre koymanı istiyorum-dedi ve ona (cenazeyi yıkadıktan sonra) kendisinin de yıkanmasını emretti.”

Mcvzumuzu teşkil eden hadisin zahirinden Peygamber (s.a)’in Ebû Talib’in cenazesinin kabre taşınmasına iştirak etmediği anlaşıhyorsa da Beyha-kî’nin de açıkladığı gibi Ebû Davud’un el-Merasil isimli eserinde Hz. Pey­gamberin amcası Ebû Talib’in cenazesini uğurladığı ve yol boyunca Allah’­tan ona af ve ihsan talebinde bulunduğu, fakat defnedilirken kabri başında bulunmadığı rivayet edilmektedir.

Ancak Hz. Peygamberin, Ebû Talib’in yıkanmasına ve defnine iştirak etmediği, cenaze namazının kılınmasını istemediği mevzuunda bütün riva­yetler birleşmektedirler.

Hz. Peygamberin, Hz. Ali’ye babasını yıkadıktan sonra kendisinin de yıkanmasını emretmesine gelince bunun iki sebebi olabilir:

1. Bir ölüyü yıkadığı için bunu istemiş olabilir.

2. Bir kâfiri yıkadığı için emretmiş olabilir. Çünkü Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde: “Ey inananlar (Allah’a) ortak koşanlar pisliktir…”[550] buyur­muştur.

“Bir ölüyü yıkayan kimse kendisi de yıkansın.” mealindeki 3161 nu­maralı hadisin genel hükmü gözönüne alınırsa, bir ölüyü yıkamış olduğu için bunu emrettiği anlaşılır.[551]

Bazı Hükümler

1. Bir mü’minin yakın akrabalarından birisi öldüğü zaman onun yıkanması, kefenlenmesi ve defnedilmesiyle ilgilenmesi gerekir. Hanefi âlimleriyle Şâfiîler bu görüştedirler.

Malikilerle Hanbeliler’e göre ise cenazenin kokuşup parçalanacağından korkulmadığı müddetçe bir müslümanın vefat eden kâfir akrabasının cena­zesinin yıkanıp kefenlenmesi ve defnedilmesi işini üzerine alamaz. Fakat böyle bir durum varsa o zaman onu bir şeye sararak kabrine koyması üzerine farz olur. Çünkü Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’inde: “Ey inananlar, Allah’ın gazabettiği kimselerle dostluk etmeyin”[552] buyurmuştur. Bir kâfiri yıkamak ve­ya kefenlemek ona dostça muamele etmek anlamına gelir. Bu bakımdan bir müslüman zaruret olmadıkça kâfir bir cenazenin teçhiz ve tekfiniyle ilgilenemez.

2. Ebû Talib kâfir olarak ölmüştür. Bu sebeble Hz. Peygamber onun cenaze namazını kılmamış ve namazının kılınması için de emir vermemiştir. Nitekim şu hadis-i şerifte bu gerçeği açıkça ifade etmektedir: “Ebû Talib’in ölümü yaklaşınca Peygamber (s.a) onun yanına geldi ve orada Ebû Cehl ile Abdullah b. Ebî Ümeyye el-Muğire’yi buldu. Sonra, “Ey Amca! Allah’tan başka ilah yoktur de. Bu kelimeyi söyle ki onun sebebiyle huzuru ilahide senin lehine şahitlik edeyim!” dedi.

Bunun üzerine Ebû Cehl ile Abdullah b. Ebî Ümeyye:

Ya Ebû Talib, Abdülmuttalib’in dininden dönmek mi istiyorsun? de­diler. Rasûlullah (s.a) o sözü amcasına arz etti durdu. Nihayet Ebû Talib onlara son söz olarak, kendisinin Abdulmuttalib dini üzere bulunduğunu söy­ledi ve Allah’dan başka ilah yoktur- demekten kaçındı. Rasûlullah (s.a) de: “Ey Amcacığım, vallahi senin hakkında niyaz etmekten nehyolunmadığım müddetçe senin için mutlaka istiğfara devam edeceğim.” dedi. Hemen ar­kasından da Aziz ve Celil olan Allah şu âyeti celileyi indirdi: “Müşriklerin cehennemlik oldukları kendilerince anlaşıldıktan sonra akraba bile olsalar, Peygambere de mü’minlere de onlar için istiğfar etmek gerekmez.”[553] Ay­rıca Yüce Allah Ebû Talib hakkında (özel olarak) bir âyet-i kerime indirerek Rasûlullah (s.a)’e: “Şüphesiz ki sen sevdiğine hidayet veremezsin. Ama Al­lah dilediğine hidayet verir. Hem O, hidayete erecekleri daha iyi bilir.”[554] buyurdu.[555] Bu gerçeği açıkça ortaya koyan delillerden biri de şu hadis-i şe­riftir: Hz. Abbas (Hz. Peygambere): “Ey Allah’ın Rasûlü! Ebû Talib’e hiç­bir faydan olabildi mi? Çünkü o, (her zaman) seni korur ve senin namına düşmanlarına öfkelenirdi” diye sordu da Rasûlullah (s.a):

“Evet (oldu) O cehennemin sığ bir yerindedir. Eğer ben olmasaydım, cehennemin en derin yerinde olurdu.” buyurdu.[556]

Bu deliller mevcut iken, Şiîlerin bazı zayıf hadisleri delil getirerek Ebû Talib’in mü’min olarak öldüğünü isbata çalışmaları boşunadır. Bunların id­dialarını isbat için gösterdikleri kendilerince en kuvvetli delil İbn İshak’ın, İbn Abbas (r.a)’dan rivayet ettiği bir hadistir. Bu hadise göre, “Ebû Talib’­in vefatı yaklaştığı zaman Rasûlullah (s.a) kendisine “Lailahe illallah” de­mesini telkin etmiş, o da bundan imtina etmiş. Fakat orada bulunan Abbas (r.a) Ebû Talib’in dudaklarının kıpırdadığını görerek ne söylediğini dinlemiş ve Peygamber (s.a)’e dönerek: “Ey Kardeşimin oğlu! Allah’a yemin ol­sun ki kardeşim Ebû Talib, senin emrettiğin kelimeyi söyledi” demiştir.” Hadis âlimlerinin değerlendirmelerine göre, Şiilerin delilini teşkil eden bu ha­dis, senedinde ismi açıklanmayan bir ravi bulunduğu için zayıftır. Ayrıca yu­karıda mealini sunduğumuz Buhârî ve Müslim’in rivayet ettiği hadiste Hz. Abbas’m, Hz. Peygamber’e yönelttiğinden bahsedilen, “Ey Allah’ın Rasû-lü Ebû Talib’e hiç faydan olabildi mi?” sorusu da Şiilerin bu delilini çürüt­mektedir. Eğer Hz. Abbas Ebû Talib’in ölürken kelime-i tevhidi söylediğini bizzat onun ağzından kendi kulaklarıyla işitmiş olsaydı. Hz. Peygamber’e onun imanı hakkında böyle bir soru yöneltmek ihtiyacını duymazdı.

Şayet Şiîlerin bu delillerinin sahihliği kabul edilse bile, aksini isbat eden hadisler hem sayıca ondan daha çok hem de daha kuvvetli ve sağlamdır.

Yine siyer kitaplarının kaydettiği “Hz. Ebû Bekir (r.a)’in bir gün baba­sı Ebû Kuhafe’yi Kabe’de bulunan Rasûl-ü Ekremin huzuruna getirdiği ve Rasûlullah’ın telkini ile Ebû Kuhafe (r.a)’nin müslüman olması üzerine Hz. Ebû Bekir’in -Ey Allah’ın Rasûlü, seni Hak ile gönderen Allah’a yemin ol­sun ki Ebû Talib iman etseydi daha çok memnun olurdum- dediğine ait ri­vayetler de Ebû Talib’in küfr üzerine gittiğini isbatlayan delillerdendir. Ebû Talib’in, bazı şiirlerinde Hz. Peygamberi ve dinini övmesine gelince, bu Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden bazılarının Hz. Peygamberin hak yolda olduğunu bildikleri halde inatları yüzünden onun dinine girmemekte diren­melerine benzer. Nitekim Cenab-ı Hak Kureyş kâfirlerinin bu tutumunu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklıyor: “Vicdanları on!arı(n doğruluğuna) ka­naat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkâr et­tiler…”[557]

Ayrıca Ebû Talib’in “Eğer Kureyş’in beni ayıplayarak Ebû Talib’i bu­na ancak korku şevketti demeyeceklerini bilseydim, seni mutlaka memnun ederdim.”[558] demesi de onun Hz. Peygamberin hak yolda olduğunu bildiği halde gururundan dolayı iman etmediğini gösterir.[559]

65-67. Kabri Derince Kazmak

3215… Hişam b. Amir’den demiştir ki:

Ensar(dan bir topluluk) Uhud (Savaşı) günü Rasûlullah (s.a)’e ge­lerek: (Ey Allah’ın Rasûlü, bir taraftan bazılarımız şehid olurken sağ kalan) biz(Ier)e de yara ve yorgunluk isabet ediyor. (Bu şartlar altında ölülerimize kabir kazma hususunda) bize ne emredersin? dediler. (Hz. Peygamber de):

“Kabir kazınız ve genişçe kazınız, (ölüleri) kabirler)e ikişer üçer (kişiler halinde) koyunuz.” buyurdu. (Bunun üzerine, kabre konur­ken) “Bunların hangisi (kıbleye doğru) öne geçirilecek?” diye sorul­du. (Efendimiz de):

“(Ezberinde) Kur’ân en çok olanları” (kıbleye doğru öne geçiri­lecektir) karşılığım verdi (Ravi Hişam):

“Babam Amir o gün şehid edildi, iki kişinin arasına gömüldü” dedi. -Yahutta tek (başına gömüldü) dedi.-[560]

Açıklama

Bu hadis-i şerif, zaruret halinde birden fazla cenazeyi bir kabre defnetmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Nitekim 3136numaralı hadis-i şerifin şerhinde de açıklamıştık.

Fakat zaruret olmadığı zaman birden fazla kişiyi bir kabre koymak mek­ruhtur.[561]

Yine bu hadis-i şerifte, Kur’ân-ı Kerim’i hıfzeden kimselerin faziletine ve kabri genişçe kazmanın müstehablığına işaret vardır.

Kabrin derinliğinin mikdarı ise, âlimler arasında ihtilaflıdır. Fıkıh ule­masının bu meseledeki görüşlerini şöylece özetlemek mümkündür:

1. Hanefiler 3216 numaralı hadiste geçen “kabri derince kazınız” emrine sarılarak kabrin derince kazılmasının müstehab olduğuna hükmetmişler­dir. Hanefîlerin bu mevzudaki görüşlerini İbn Abidin (r.a) şöyle özetliyor: “Kabir yarım boy yahut göğüs hizasına kadar kazılır. Bir boy kadar fazla kazılırsa daha iyidir. Nitekim Zahire’de böyle denilmiştir. Bundan anlaşılır ki: En azı yarım boy, en çoğu bir boydur. Ortası ikisinin arasıdır. Münye şerhi. . Kuhistani de: Kabrin uzunluğu meyyitin uzunluğu kadar, genişliği de uzunluğunun yarısı kadar olur, demiştir.”[562]

2. Malikilere göre, en azı ölünün kokusuna mani olacak ve yırtıcı hay­vanlardan koruyabilecek derinliktir. Derinliğin azamisi için bir sınır yoktur. Bazı Ilanbcliler de böyle demişlerdir.

3. Şafiîler’e ve Hanbeliler’in ekserisine göre derinliğin sınırı orta boylu bir adam kabirde ayakta durup kollarını havaya kaldırdığı zaman parmak uçları yer seviyesine denk gelecek miktardır. Ömer b. el-Hattab (r.a)’den de bu kavil rivayet edilmiştir.[563]

3216… (Bir önceki hadisin) manâsı yine aynı senetle Humeyd b. Hilal’den (bir kere daha rivayet edilmiştir. Şu farkla ki) bu hadise (Hu­meyd; kabri) “derince kazınız” (sözünü) ilave etmiştir.[564]

Açıklama

Bir önceki hadisin şerhindeki açıklamalar bu hadis-i şerif için de geçerli olduğundan, burada açıklama yapmaya lüzum gör­müyoruz.[565]

3217… Şu (bir önceki hadis-i şerif) Sa’d b. Hişam b. Amir’den de (rivayet olunmuştur).[566]

 

Açıklama

Bu hadis-ı şerif Nesai nın Sünen inde şu manaya gelen lafızlana rivayet edilmiştir: Sa d b. Hışam b. Amir in babasın­dan (rivayet olunmuştur). Dedi ki: Uhud savaşında, müslümanlardan bir­çoğu şehid oldu. Bir kısmı da yaralandı. Rasûlullah (s.a): Çukur kazınız, genişçe kazınız. (Sonra) iki veya üçünü bir kabre koyunuz. Kur’ân’ı en çok ezberleyenlerini kıbleye doğru öne alınız, buyurdu.[567]

3125 numaralı hadisle ilgili açıklamalar bu hadis-i şerif için de geçerli olduğundan daha fazla malumat için okuyucularımız sözü geçen hadis-i şe­rifin şerhine müracaat edebilirler.[568]

66-68. Kabir(lerin Yüksekliğini Ver Seviyesine İndirmek

3218… Ebu Heyyac el-Esedi’den demiştir ki:

Ali (r.a) bana: “Rasûlullah (s.a)’in beni (yerden) yüksek hiçbir kabir bırakmayıp yer seviyesine indirmem ve hiçbir heykel bırakma­yıp kırıp dökmem için gönderdiği bir işe ben de seni göndereyim mi?” dedi.[569]

Açıklama

Hz. Peygamber Ali (k.v)’yi, haddinden fazla yükseltilmiş olan kabirleri yer seviyesine indirmekle görevlendirmiş Hz. Ali de bu görevi yerine getirdiği gibi, Hz. Peygamberin vefatından sonra da bu gö­revi unutmamış ve devamlı olarak yerine getirilmesi için gereken gayreti gös­termiş, kendisi bizzat bu görevi yerine getiremeyeceğini anladığı zaman baş­kalarını görevlendirerek bu mesuliyetten kurtulmuştur.

İslâm âlimleri, Said b. Mansur’un Sünen’i ile Beyhakî’nin Sünen-i Kübra’sındaki Ca’fer b. Muhammed’in babasından rivayet ettiği Rasûlullah (s.a)’in, oğlu İbrahim’in kabrinin başına çakıl taşı koyduğuna ve kabrin se­viyesini yer seviyesinden bir karış yükselttiğine dair olan hadis-i şerife daya­narak, kabrin bilinmesi, kaybolup gitmekten korunması ve ziyaretçiler tara­fından sahibine rahmet okunmasına vesile olması için yerden bir karış yük­seltilmesinin müstehab olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak küfür ülkesin­de ölen kimselerin mezarları bu hükmün dışındadır. Kâfirlerin taarruzun­dan korumak için onların kabirleri tanınmalarına yarayacak her türlü ala­metlerden arındırılır ve yer seviyesiyle bir edilerek kâfirlerin dikkatlerin­den gizlenir.

Günümüzdeki müslümanların bir kısmının kabirleri süslemekle ve bü­yük masraflar karşılığında kubbeli ve görkemli kabirler inşa etmekle İslâmi ölçülerin dışına çıktıklarında şüphe olmadığı gibi, sahiplerinin tanınması için kabirlerin başına dikilen alametleri dahi sökme yoluna gidenlerin de İslâmi ölçüler içinde hareket etmediklerinde şüphe yoktur.

Nitekim İmam Ahmed ile İmam Şafiî’nin ashabından bir kısmı ve İmam Malik kabirleri müsaade edilen miktardan daha fazla yükseltmenin haram olduğunu söylemişlerdir.

Hanefilere göre ise, kabrin kendi toprağı yerden en fazla bir karış yük­sekliğinde sırt halinde yükseltilir, düz olarak yığılmaz. Bir karıştan daha fazla yükseltilmesi mekruhtur. Çünkü bu yükseklik bina hükmündedir.[570]

Bazı Hükümler

1. Kabirlerin seviyesini bir karıştan fazla yükseltmek caiz değildir.

2. Kabrin üzerine canlıların heykel ve suretlerini çizmek haramdır.

3. Bu özelliği taşıyan Heykel ve suretleri mezarlardan söküp atmak farzdır.

Kabre yazı yazmaya gelince, İbn Abidin meşhur haşiyesinde bu mevzu­da şu görüşlere yer vermiştir:

“Yazı yazmakta da beis yoktur. Zira yazı yazmak gerçekten yasak edil­mişse de yazılabileceğine ameli icma vaki olmuştur. Hakim yazının yasak­landığını muhtelif yollardan tesbit etmiş; sonra şunları söylemiştir: “Bu is­natlar sahihtir. Ama bunlarla amel edilmemektedir. Çünkü, doğudan batı­ya kadar bütün müslüman imamlarının kabirleri üzerine yazı yazılmıştır. Bu halefin seleften aldığı bir ameldir”. Bu kavil Ebû Davud’un güzel bir isnatla tahric ettiği şu hadisle kuvvet bulmaktadır: “Rasûlullah (s.a) bir taş getirerek onu Osman b. Maz’un’un başı ucuna koydu. Ve “Bununla kardeşimin kabrini tanıyacağım ve ailemden vefat edeni bunun yanına defnedeceğim”

buyurdular.”[571] Zira yazı, kabri tanımanın yoludur. Evet anlaşılıyor ki, bu ameli icmain ruhsat yeri kısmen ona ihtiyaç duyulduğu zamandır. Nitekim Muhit’te buna şu ibare ile işaret edilmiştir: “Kabrin eseri kayıp olmamak ve tahkir edilmemek için yazıya ihtiyaç duyulursa bunda bir beis yoktur. Ama özürsüz yazı yazmak doğru değildir.” Hatta kabrin üzerine Kur’ân’dan ve­ya şiirden yahut methiyeden bir şey vazmak da mekruhtur. Bu ifade kısaltı­larak Hilye’den alınmıştır.[572] Bu konuda 2226 nolu hadisin şerhine de mü­racaat edilmesini tavsiye ederiz.[573]

3219… Ebû Ali el-Hemedani dedi ki:

Biz Fudale b. Ubeyd’Ie beraber Rum diyarında Rodos (adasın)da idik. (O sırada) bir arkadaşımız vefat etti. Bunun üzerine Fudâle emir vererek kabri düz yaptırdı. Sonra (şöyle) dedi: “Ben, Rasülullah (s.a)’i kabirlerin yer seviyesinde yapılmasını emrederken işittim.”[574]

Ebû Dâvud der ki: Rodos (Ak) denizde bir adadır.[575]

Açıklama

Rodos: Hz. Muaviye’nin saltanatı zamanında hicretin elliüçüncü (53) yılında fedhedilmiş, fakat oğlu Yezid zamanında yine kâfirlerin eline geçmiştir. Daha sonra hicretin 927. senesinde Sultan îl. Selim zamanında tekrar müslümanların eline geçmişse de maalesef bugün Yunanistan’ın elindedir.

Hadis-i şerif kabirlerin yer seviyesinden yüksek yapılmasının caiz olma­dığına delalet etmektedir. Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde açıkladığımız gibi fıkıh âlimleri bu mevzuda gelen hadis-i şeriflere dayanarak kabrin üstü­ne bir karış yüksekliğinde toprak yığılmasında bir sakınca olmadığını söyle­mişlerdir.[576]

3220… Kasım (b. Muhammed)’den demiştir ki: (Hz. Aişe’nin yanına girdim ve -Ey anneciğim! Rasûlullah (s.a)’in kabrini bana açıp gösterseniz- diye rica ettim. Hz. Aişe bana üç kabir gösterdi. (Bu kabirler) ne yüksekti ne de yer seviyesinde idi, yassı ve basık idi ve zemini kırmızı çakılları ile kaplı idi.

(Musannif Ebû Davud’un talebelerinden) Ebû Ali (Lü’lüî ya da bir önceki hadisin ravilerinden olan Ebu Ali el-Hemedani) dedi ki -Rasûlullah (s.a)’in (kıble cihetine doğru) takdim edildiği baş ucunda Hz. Ebû Bekr(in), ayak ucunda da, başı Rasûlullah (s.a)’in ayağı ucun­da olmak üzere Ömer(in gömülü olduğu)- söylenir.[577]

Açıklama

Bu hadis-i Şeride Hz. Peygamberin kıbleye doğru biraz ileriye konduğu, başı ucuna da başı Hz. Peygamberin omuzları arasına gelecek şekilde Hz. Ebû Bekr’in konduğu, ayak ucuna da, başı Hz. Peygamberin ayaklarına gelecek şekilde Hz. Ömer’in konulmuş olduğu ifa­de edilmektedir.

Beyhakî ile Hakim’in İbn Ebî Füdeyk, Amr b. Osman, Kasım b. Mu-hammed vasıtasıyla naklettikleri hadis-i şeriften anlaşılan da budur. Bu mev­zuda kıymetli ilim adamlarımızdan merhum Kamil Miras Efendi meşhur Tecrid-i Sarih Şerhî’nde şu rivayetleri kaydetmiştir:

1. “Ömerb. Abdü’1-Aziz zamanında mescid-i saadetin tamiri sırasında kabri saadeti gördüm. Zeminden dört parmak yüksekliğinde idi. Ebû Bekir’in kabri, kabr-i saadetin arkasında idi. Ömer’in kabri de Ebû Bckr’in alt tarafında idi.”

2. Amre de Hz. Aişe’nin şu tarifini rivayet etmiştir: Rasûl-i Ekrem baş tarafı garba doğru defnedilmiştir. Ebû Bekir’in başı kadem-i saadetin yanı­na müsadiftir. Ömer’in başı da zahr-i saadetin arkasına tesadüf etmiştir.

3. Nafi b. Abdurrahman b. Ebû Nuaym’ın “Kabr-i Nebevi kıbleye mü­teveccih olarak iki halifesinin kabirleri önündedir. Ebû Bekir’in kabri Rasûl-ü Ekremin iki omuzu hizasına müsadiftir. Ömer’in kabri de Ebû Bekr’in iki omuzu hizasından başlar” dediği rivayet edilmiştir.

Merhum Kâmil Miras sözlerine şöyle devam ediyor: “Muharrir aciz de bu babdaki merviyyatın en sahihi bu rivayet olduğunu muhaddisinden bir zatın lisanından işittim. İbn Akil, “Kabr-i Ebû Bekir, kabri saadetin ayak ucuna, Ömer’in kabri de Ebû Bekir’in ayak ucuna müsadiftir” demiştir. Bu üç merkad-i mualla ve mubarekin vaziyeti hakkındaki rivayetler arasında ehemmiyetli bir fark görmemek mümkün değildir. Bunun yegane sebebi, tercemesi 655 rakamıyla geçen Aişe (r.a) hadisinde görüldüğü üzere ashabı ki­ram tarafından kabr-i saadetin ibraz edilmemesi ve Hz. Aişe’nin kabr-i saa­detin mescid ittihaz edilmesinden endişe ederek mahfuz bulundurulması ol­sa gerekir ki: Bu suretle Rasûlü Ekrem Efendimizin tevhid-i Bari namına per-verde buyurdukları ali gaye ve arzuları tamamiyle tahakkuk etmiş bulu­nuyor.”[578]

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerife dayanarak İmam Şafiî ile taraf­tarlarından bazıları, el-Müeyyedbillah ve el-Kasim b. Muhammed kabrin üs­tünü düz bir çatı halinde örtmenin deve hörgücü şeklinde örtmekten daha faziletli olduğunu söylemişlerdir. Nitekim 3218 ve 3219 numaralı hadis-i şe­rifler de, bunların bu mevzudaki delillerindendir.

İmam Ebû Hanife ile taraftarlarına, İmam Malik ile İmam Ahmed’e ve Şafiî âlimlerinden Müzeni ile bazı Şâfiîlere göre ise, kabrin üstünü deve hörgücü şeklinde yığarak örtmek düz bir satıh şeklinde örtmekten faziletli­dir. Delilleri ise Buhârî’nin Süfyan et-Temmar’dan Rasûlullah (s.a)’in kab­rini deve hörgücü gibi yüksekçe    gördüğüne dair rivayettir.[579]

Nitekim İbn Ebî Şeybe’nin Süfyan’dan rivayet ettiği bir hadis-i şerif te bu mealdedir. Kabir üzerine toprağı deve hörgücü şeklinde yığmanın daha faziletli olduğunu söyleyen fıkıh âlimlerine göre, kabrin düz bir satıh halin­de örtülmesinin meşruluğunu ifade eden bu babdaki hadisler, aslında kab­rin bu şekilde örtülmesi gerektiğine açıkça delalet etmezler. Ancak kabrin bu şekilde örtülmesinin cevazına delalet ihtimalleri olmakla birlikte, kabrin haddinden fazla yükseltilen kısmını izale etmenin lüzumuna delalet etmeleri ihtimalleri vardır. Bir de kabrin çakıl taşlarıyla kaplanmasının cevazına de­laletleri de mevcuttur.

Görülüyor ki kabrin üzerine, ağılan toprağın şu veya bu şekilde olması meselesindeki ihtilaf asıl üzerinde değil fazilet üzerinde meydana gelen bir ihtilaftır. Asıl olan kabrin tamamen yer seviyesinde düz olmaması ve bir ka­rıştan fazla yükseltilmemesidir.[580]

67-69. (Cenazeyi Defnettikten Sonra) Kabrin Yanında Ölü İçin İstiğfar Etmek

3221… Osman b. Affan’dan (r.a) demiştir ki:

Peygamber (s.a) cenazeyi defnetme işini bitirince, (cenazenin kab­rinin) başında durup:

“Kardeşiniz için (Allah’dan) af dileyiniz. Onun için (kabir sua­line cevap vermekte) muvaffakiyet isteyiniz. Çünkü o, şu anda sorgu­ya çekiliyor.” buyurdu.

Ebû Dâvud der ki: Bahir, Reysan ‘in oğludur.[581]

Açıklama

Taberanî’nin Ebû Ümame’den rivayet ettiği bir hadis-i şerif­te, Hz. Peygamberin “Kardeşlerinizden biri vefat ettiğinde, üstünü toprakla örttüğünüz zaman biriniz onun kabrinin başında dursun” buyurduğu ifade edilmektedir. Kabrin başında durmaktan maksat, cenaze­nin başının üzerine basacak şekilde kabrin üzerine çıkmak değil, kabrin ba-şucuna yakınca durmaktır. Çünkü şu hadis-i şerifle Hz. Peygamber kabirle­ri çiğnemeyi yasaklamıştır: “And olsun ki: Bir ateş parçası veya bir kılıç üze­rinde yürümem ya da ayakkabımı ayağımla dikmem bir müslümanın kabri üzerinde yürümemden bana daha sevimlidir. Ha kabirlerin ortasına abdest bozmuşum, ha çarşının ortasına. Bence bunlar arasında (çirkinlik yönünden) bir fark yoktur.”[582]

Taberanî’nin Evsat-i Kebir’in’de hasen bir isnadla Abdullah b. Mes’ud’-dan rivayet ettiği bir hadis-i şerif şu mealdedir: “Bir ateş parçası üzerine bas­mam bana bir müslumanın kabrini çiğnememden daha sevimlidir,”

Metinde geçen “Onun için muvaffakiyet isteyiniz” cümlesinden mak­sat: “Onun kabir sorularına yanılmadan başarıyla cevap verebilmesi için Al­lah’a dua ediniz.” demektir. Nitekim bu cümlenin hemen arkasından gelen “Çünkü o şu anda sorguya çekiliyor.” cümlesi de bu manâya delalet et­mektedir.

Bilindiği gibi kabirde insana “Rabbinin kim olduğu, dini ve peygamberi” sorulur. Bu mevzuda rivayet edilen bir hadis-i şerif şu mealdedir:

“Kul (ölüp de) kabre konulduğunda ve yakınları onu yalnız bıraktıkla­rında o, gidenlerin ayakkabılarının seslerini duyar. Daha sonra iki melek gelir, onu oturturlar ve ona: Muhammed (s.a) için:

“Şu adam hakkında ne dersin bakalım?” diye sorarlar. Eğer o kimse mü’minse:

“Şehadet ederim ki: O Allah’ın kulu ve Rasûlüdür” der. Bunun üze­rine melekler tarafından ona:

“Ey mü’mift, cehennemdeki yerine bak. Yüce Allah bunun yerine sa­na cennetten bir makam verdi” denir. O da bu yerlerin ikisini birden görür. Fakat o kimse münafık veya kâfirse (melekler tarafından ona):

“Bu adam hakkında (dünyada) ne diyordun?” diye sorulur. O da: “Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Halkın onun hakkında söylediklerini (onlara uyarak) ben de söylüyordum” der. Bunun üzerine (Bu iki melek tarafından ona) “Hay anlamaz ve uymaz olaydın ” denilir. Sonra ona demirden çekiç­lerle vurulur. O kimse öyle bir feryad eder ki bu feryadı insanlar ve cinler­den başka ona yakın olan herşey duyar.”[583]

Bazı haberlerde ifade edildiği üzere, kişinin sağlığında işlediği güzel amel­ler kendisini kabir azabından kurtarır. Taberanî’nin Evsafında, İbn Hib-ban’ın da Sahih’inde Ebû Hureyre’den naklen rivayet ettikleri bir hadis-i şe­rif şu mealdedir: “Hz. Peygamber (şöyle) buyurmuştur: Ölü kabre konul­duğu zaman kabirden dönüp gitmekte olan kimselerin ayak seslerini işitir. Eğer bu kişi mü’minse (hayatında kılmış olduğu) namaz başına, (tutmuş ol­duğu) oruç sağma (vermiş olduğu) zekat soluna (nafile olarak işlemiş oldu­ğu) namaz, sadaka, insanlara iyilik gibi güzel ameller ise ayak ucuna durur.

Bu kimseye baş tarafından yaklaşılmak istenir. O zaman (orada bulunan) namaz, “Bu kişiye benim bulunduğum taraftan yaklaşmak için bir geçit yoktur” der. Sonra sağ tarafından yaklaşılmak istenir. O zaman da oruç di­le gelerek: “Bu kişiye benim bulunduğum taraftan yaklaşılmak istenir. O zaman zekat dile gelerek “Bu kimseye yaklaşmak için benim tarafımdan bir geçit yoktur.” der. Sonra ayak tarafından yaklaşılmak istenir. O zaman da nafile olarak işlediği sadaka, namaz ve halka iyilikte bulunma gibi hayırlar dile gelerek “Benim bulunduğum tarafta bu adama yaklaşılacak bir geçit yoktur” derler. O zaman bu adama “otur” denilir. Adam da oturur. O za­man kendisine güneş batmaya yaklaşmış halde gösterilerek “Bu size (Pey­gamber olarak gönderilen) kimsedir. Onun hakkında ne dersin ve nasıl şa­hitlik edersin” denir. O da “Bırakın ben (ona) salavat getireyim” der. Ona “Sen bunu yaparsın. Sen şimdi bize onun hakkında soracaklarımıza cevap ver.” denir ve “Size gönderilen bu adam hakkında ne diyorsun ve nasıl şa-hidlik edersin?” diye sorulur.

O da “O Muhammed’dir. Ben onun Allah’ın Rasûlü olduğuna ve bize Allah’dan doğruyu getirdiğine şahitlik ederim.” der. Bunun üzerine ona “Za­ten sen bu inançla yaşadın. Bu inançla öldün. İnşaallah bu inançla diriltile­ceksin.” denir. Sonra ona cennet kapılarından bir kapı açılır ve “İşte senin cennetteki makamın ve Allah’ın cennette senin için hazırladığı yer burası­dır.” denir. Sonra ona cehennem kapılarından bir kapı açılır ve “İşte burası senin cehennemdeki kalacağın yerdi. Allah cehennemde senin için burayı ha­zırlamıştı. Eğer Allah’a isyan etseydin burada kalacaktın.” denir. Adamın cennetteki yerine kavuşma arzusu ve sevinci daha da artar. Sonra kabri sek­sen arşın genişler ve kabri nurla dolar. Sonra cesedi (toprak olup) ilk haline dönerken ruhu da cennetteki ağaçlara konmuş olan kuş şeklindeki bahtiyar ruhların arasına konur. Nitekim Yüce Allah “Allah, inananları, dünya ha­yatında da, ahirette de sağlam sözle tesbit eder (o sözden asla ayrılmazlar, daima o tevhid sözüyle Allah’ın birliğini haykırırlar.) Allah, zalimleri de sap­tırır ve Allah dilediğini yapar.”[584] buyruğuyla bu gerçeği dile getirir.

Eğer bu kişi kâfir ise kendisine kabir sorusu sormak üzere baş tarafın­dan veya sağından veya solunda yahut da ayak ucunda kendisine yaklaşıl­mak istendiğinde etrafında buna mani olacak hiç bir ameli bulunmaz ve ken­disine kolayca yaklaşılarak “otur” denir. Adam korkuyla oturur ve kendi­sine “Sizin içinizde Peygamber olarak bulunan şahıs hakkında ne dersin ve hakkında nasıl şahitlik edersin?” diye sorulur. O da “Hangi adam?” der ve ismini bilemez. Bunun üzerine “Muhammed’den bahsediyoruz” denir.

Bu sefer o adam “Bilmiyorum. Ama halkın onun hakkında bir şeyler söyle­diğini işitmiştim. Ben de onun hakkında (halka uyarak) onların dediğini de­miştim.” der. Bunun üzerine kendisine “Zaten sen böyle yaşamış ve böyle ölmüştün. İnşaallah bu şekilde diriltileceksin” denir. Sonra kendisine cehen­nemden bir kapı açılır ve “İşte senin cehennemdeki yerin burasıdır. Allanın cehennemde senin için hazırladığı yer burasıdır.” denir. Adamın hayreti son derece artar. Sonra ona cennet kapılarından bir kapı açılır ve “Eğer Allah’a itaat etseydin Allah’ın cennette senin için hazırladığı yer burasıydı.” denilir. Adamın hayreti daha da artar. Sonra kabir her tarafından daralarak onu sıkmaya başlar. İşte yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerİm’inde “Ama kim beni an­maktan yüz çevirirse onun için de dar bir geçim vardır.”[585] mealindeki âyeti kerimesinde bahsettiği “dar bir geçim”den maksat budur. İnşaallah bu mevzu Sünnet bölümünün “azab-ul-kabr” babında tekrar ele alınacaktır.[586]

Bazı Hükümler

1. Cenazeyi defnettikten sonra kabrin başında durup cenaze için istiğfar etmek teşvik edilmiştir.

2. Cenazeyi definden sonra kabri başında durup onun kabir sorusuna doğru cevap vermeye muvaffak olması için dua etmek meşru kılınmıştır.

3. Ölü dirilerin duasından yararlanır.

4. Ölü kabirde, sorguya çekilmek üzere dirilir.

5. Kabir suali haktır.

6. Kabir suali hemen defnden sonra başlar.[587]

68-70. Kabrin Yanında Kurban Kesmek Mekruhtur

3222… Enes (r.a)’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) “İslâm’da (kabrin etrafında kurban) kesmek (meş­ru) değildir.” buyurdu. (Bu hadisin ravilerinden) Abdurrezzak dedi ki: (Cahiliyye devrinde halk) kabir(lerin) yanında ya sığır veya başka bir hayvan keserlerdi.[588]

Açıklama

Akr: Devenin bacaklarını ayakta iken kesmek demektir. Daha sonra bu kurban kesme anlamında kutlanılır olmuştur.

Cahiliyye döneminde halk; kurbanlarını, kabristanlarda veya ölü me­zara götürüleceği sırada, teneşir.tahtası altında kesmeyi adet edinmişlerdi.

Cahiliyye araplan bunu daha ziyade hayatında cömertliğiyle tanınan kim­selerin kabirleri etrafında yaparlardı. “Bu adam sağlığında cömert idi. Mi­safirleri doyururdu. Bu cömertliğinin ölümünden sonra da devam ettiğini gös­termek için biz onun kabrinin yanında bu kurbanları kesip kurdun ve kuşun bu kurbanın etinden yemesini sağlıyor ve onun hayatındaki cömertliğini bu şekilde mükâfatlandırıyoruz.” derlerdi. Hattâbî’nin açıklamasına göre, ca­hiliyye araplarının ahiret hayatına inananları “Ölünün geride bıraktığı de­vesi kurban edilecek olursa, o ölü kıyamet gününde binitli olarak hasredilir. Eğer devesi kurban edilmezse yaya olarak hasredilir” derlerdi.

Bu mevzuda Menhei yazarı şunları söylüyor: “Günümüzde Mısır’da halk cenazeyi uğurlarken kafesler içinde mezarlığa götürdükleri kuzuları defnden sonra keserek etlerini yanlarında bulunan ekmeklerle birlikte halka dağıt­maktadırlar. Bu hareket bir takım izdihamlara ve hatta kavgalara sebep ol­maktadır. Bir takım haksızlıklara da sebep olan bu hareket bid’attan başka bir şey değildir ve şu iki cihetten de sünnete aykırıdır:

1. Çünkü bu iş İslâm’ın kaldırmış olduğu cahiliyye adetlerindendir.

2. Bu harekette riya, suma, başkalarına karşı üstünlük taslama vardır. Oysa hayır ve hasenat işlerinde sünnet olan gizliliktir. Ayrıca sünnette ve se­lefi salihinin hayatında kabristanda böyle bir ziyafet verildiği görülmemiş­tir. Hayır sünnete ve selefi salihine uymakla gerçekleşir.”

Türkiye’de bazı bölgelerde türbeler etrafında kurban kesmek de bu bid’atlardan biridir.[589]

Bazı Hükümler

l. Kabristan’da veya herhangi bir kabrin yanında kurban kesmek haramdır.

2. Cahiliyye halkına benzemek yasaklanmıştır.[590]

69-71. (Defnedildikten) Bir Süre Sonra Cenazenin Kabri Üzerine Namaz Kılma(nın Hükmü)

3223… Ukbe b. Amir’den (rivayet olunduğuna göre);

Rasûlullah (s.a) bir gün (evinden) çıkıp (Unut şehitlerinin yattığı) kabristan’a varmış ve Uhut şehitleri üzerine, cenazeye namaz kılar gi­bi namaz kılmış. Sonra geri dönmüş.”[591]

Açıklama

Menhel yazarının açıklamasına göre, Hz. Peygamber Uhut şehıdlerıne kıldığı bu cenaze namazını, Uhut şehitleri defne­dildikten sekiz sene sonra kılmıştır. Nitekim 3224 numaralı hadis-i şerifte de bu gerçek açıkça ifade edilmektedir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif, “şehidler üzerine cenaze na­mazı kılmak caizdir”diyenler ile “cenaze kabre konduktan sonra üzerine cenaze namazı kılınabilir” diyenlerin hüccetidir. Ancak bazı fıkıh alimlerinin dediği gibi bu hadiste geçen “salâ’? kelimesinin cenaze namazın­da okunan dua anlamında kullanılmış olması da mümkündür. İbn Hibban da Sahih’inde bu görüşü savunmuştur.

Bu mevzuda İmam Nevevî de şunları söylüyor: “Bu hadis-i şerifte ge­çen “sala” kelimesiyle kasdedilen cenaze namazı değil, cenaze duasıdır. Çünkü “cenazeye namaz kılar gibi namaz kıldı” demek, adet-i veçhile “ölülere dua ettiği gibi dua etti.” demektir.

Söz konusu kelimeye dua manâsı verildiği takdirde bu hadis-i şerifte “Ce­naze kabre defnedildikten sonra kabri üzerine cenaze namazı kılanabilir” diyenlere bir dayanak bulunamaz. Biz bu meseleyi 31 numaralı babda açık­ladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[592]

3224… Şu (bir önceki) hadis, Yezid b. Ebî Habib’den (de rivayet olunmuştur.

Ancak Yezid burada bir önceki hadise ilâve olarak şunları da) ri­vayet etti: “Peygamber (s.a) Unut şehidleri üzerine (kabre konmala­rından) sekiz sene sonra ölülere ve dirilere veda eder gibi namaz hldı.”[593]

Açıklama

Beyhakî’nin Sünen-i Kübra’sında bu hadis-i şerif şu manâya gelen kelimelerle rivayet olunmuştur: “Rasûlullah (s.a) Uhud şehitlerine ölümlerinden sekiz sene sonra dirilere ve ölülere veda edercesine bir namaz kıldı. Sonra (mescide gelip) minbere çıktı ve: “Ben sizin önderinizim. Size (hak yolundaki hizmetlerinizden dolayı) şahitlik edeceğim. Sizinle buluşacağımız yer (Kevser) havuz(u)dur. Ben şu bulunduğum yerden o havzu görmekteyim. Ve emin olun ki ben sizin (tekrar) şirke düşeceğinizden as­la korkmuyorum. Fakat dünya için birbirinize düşeceğinizden korkuyorum.” (Ravi rivayetine devamla şunları) söyledi: Rasûlullah (s.a)’ı son görüşüm (bu) oldu.”

Bu hadisle ilgili kısa açıklama için bir önceki hadisin şerhine müracaat edilebilir.[594]

Bazı Hükümler

1. Ölümünden bir süre sonra şehid üzerine namaz kıl­mak caizdir.

2. Uhut şehidlerinin fazileti son derece büyüktür.

3. Ölümünün yaklaştığını anlayan bir devlet reisinin tebaasına dünya ve ahiret saadetleriyle ilgili hususlarda nasihatta bulunması gerekir.[595]

70-72. Kabir Üzerine Bina Yapmak

3225… Cabir (r.a) dedi ki:

Rasûlullah (s.a)’ı kabir(ler) üzerine oturulmasını, (kabirlerin) ki­reçlenmesini ve (kabir) üzerine bina yapılmasını yasaklarken işittim.[596]

Açıklama

İbn Hazm bu hadisin zahirine sarılarak, buradaki yasağın hür­met ifade ettiğini, dolayısıyla kabirleri kireçlemenin haram olduğunu söylemiştir.

Hanefilerle, Malikilere, Şâfiîlere ve İmam Ahmed’le Davud’u Zahirî’ye ve daha birçok ilim adamına göre ise, buradaki yasak kerahet içindir, do­layısıyla kabirleri kireçlemek mekruhtur.

Bu mevzuda Menhel yazarı şunları söylüyor: “Her ne kadar âlimlerin büyük çoğunluğu bu hadis-i şerifteki yasağın hürmet ifade etmeyip, kerahet ifade ettiğini söylemişlerse de, aslında ben hadisdeki bu yasağı asli manâsı olan haramlıktan çıkarıp kerahete hamlettiren bir delile rastlamadım. Bina­enaleyh kanaatimce buradaki yasağın hükmü kerahet değil hürmettir. Öyle zannediyorum ki ölülerin kabirlere, baki kalmaları için değil, bilakis çürü­meleri için konuldukları hikmetine bağlı olarak, kabirleri kireçlemek yasak­lanmıştır. Çünkü kireç dünya meskenlerinin zinetidir. Kabirdeki ölününse buna ihtiyacı yoktur.”

Hadis-i şerifte kabir üzerine bina yapmanın yasak olduğu da ifade edil­mektedir.

Turtuşî’nin ifadesine göre, kabir üzerine bina yapmak birisi taş veya ben­zer; malzemelerle bina yapmak, diğeri de çadır ve benzeri malzemeleri kabrin üzerine yerleştirmek suretiyle iki şekilde olur ki hadis-i şerifteki ya­sak her ikisine de şamildir.

Bu mevzuda fıkıh âlimlerinin görüşünü şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. İbn Hazm bu hadis-i şerifin zahirine bakarak kabir üzerine bina yap-nanın haram olduğunu söylemişlerdir. Şâfiîlerle, Hanbelilere göre ise, eğer nezar bu binayı yaptıran kimsenin mülkü içerisinde bulunuyorsa o zaman ?u mekruh olur. Fakat, mezar, halkın hayrına bağışlanmış bir arazi içerisin­le bulunuyorsa o zaman haram olur.

2. Şafiî imamlarından Nevevî: “Bizim arkadaşlarımız umumi mezarlık üzerine yapılan binanın yıkılması lazım geldiği hususunda ittifak etmişler­dir.” diyor.

3. Hanefilere göre ise, eğer bu bina mezarı süslemek için yapılmışsa ha­ramdır. Onu takviye için yapılmışsa mekruhtur.

el-Ezhar isimli eserde; eğer mezar, bu binayı yaptıranın kendi mülkü içerisinde ise, bina yaptırmak mekruh, kendi mülkü içerisinde değilse haram olur. Eğer bu bina, mescitse yıkılması gerekir denilmektedir.

4. Malikilere göre ise, kabir üzerine yapılan bina veya gerilen bir çatı eğer ölünün mülkünde ise veya başkasının mülkünde olup da sahibi tarafın­dan kabir yapılması ve üzerine bina inşa edilmesi için izin verilmişse veya bu bina gösteriş için yapılmamışsa, kubbeli olmasa bile mekruhtur. Fakat ölüleri defn için vakfedilmiş, yani umuma ait olan mezarlıkta bulunan bir kabir üzerine bina yapmak, yahutta her nerede olursa olsun herhangi bir kabir üzerine gösteriş için bina yapmak haramdır. Çünkü bu hareket hem başka­larının bu kabristandaki hakkını kısıtlamaktır, hem de Allah’ın yasaklamış olduğu kibirlenme veya gösteriş için yapılmıştır.

Bu bina, mezarı bir takım zararlardan korumak için yapılmış bile olsa, yapılan bu işin haramdan başka bir şey olmadığında Malikilerce ittifak var­dır . Kabir üzerine oturmanın hükmü bu mevzuya hasredilen 71-73. numara­lı babda ele alınacaktır. (İnşaallah)[597]

Bazı Hükümler

1. Kabir üzerine oturmak yasaktır

2. Kabirleri kireçle sıvamak yasaklanmıştır.

3. Kabir üzerine bina yapmak caiz değildir.[598]

3226… Şu (bir önceki) hadis Müsedded ile Osman b. Ebî Şeybe, Hafs b. Gıyas, İbn Cüreyc, Süleyman b. Musa, Ebû Zübeyr (yoluyla) Cabir’den (de rivayet olunmuştur).

[Ebû Dâvud der ki: (Ravi) Osman (b. Ebî Şeybe bu hadise ilâve olarak şu cümleyi) rivayet etti: (Peygamber (s. a) kabir) üzerine (yapı­lan binanın yüksekliğini bir karıştan fazla yapmayı ya da kabrin ken­di toprağı üzerine dışarıdan toprak) ilâve etmeyi de (yasaklamıştır). Süleyman b. Musa (ise bu hadise; kabir) üzerine yazı yazılmasını da (yasakladı, cümlesini) ilâve etti, Müsedded (ise) rivayetinde (kabir) üze­rine (yapılan bina bir karıştan) fazla olamaz- (cümlesini) zikretmedi. Belki de Müsedded'in bu cümlesi benim gözümden kaçmıştır.][599]

Açıklama

Her nekadar Musannif Ebû Dâvud “Hz. Peygamberin kabir üzerine yazı yazmayı yasakladığını Süleyman b. Musa danbaşka rivayet eden olmamıştır” demişse de aslında Hz. Peygamberin kabir­ler üzerine yazı yazmayı yasakladığını Hakim en-Nisabûrî, Cabir’den; biri­si, Hafs b. Gıyas, İbn Cüreyc, Ebû Zübeyr yoluyla diğeri de, Ebû Muaviye, İbn Cüreyc, Ebû Zübeyr yoluyla olmak üzere, iki ayrı yolla rivayet etmiştir. Bu hadis-i şerifte, bir önceki hadis-i şeriften fazla olarak, Fahr-i Kâinat Efendimizin kabirler üzerine gerek ölünün ismini, gerekse ölüm tarihini, ge­rekse Kur’ân’dan bir âyeti veya Allah’ın isimlerinden birini yazmayı yasak­ladığı ifade edilmektedir. Mezheb imamlarından dördünün görüşü de budur. Binaenaleyh mezhep imamlarının dördüne göre de, kabir üzerine bir takım yazılar yazmak, övünmeyi, başkalarına üstünlük taslamayı adet edinmiş ki­şiler tarafından çıkarılmış bid’atten başka bir şey değildir. Ancak Hanefi alim­lerinden bazıları Rasûlü Zişan Efendimizin Osman b. Maz’un’un kabrinin başına bir taş diktiğini ifade eden 3206 numaralı hadis-i şerife kıyas ederek “Süsleme maksadıyla olmamak şartıyla ve kabrin bilinmesine vesile olması için kabrin üzerine ölünün ismini yazmakta bir sakınca yoktur” demişler­dir. Ancak bu hüküm hadisin genel hükmünü, kıyasla tahsis etmekten başka bir şey değildir. Âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşüne aykırıdır.

Hakim’in “Amel bu hadis üzere değildir. Çünkü şarktan, garbe kadar müslümanların imamlarının kabir taşlarının üzerinde yazılar vardır. Bu se­leften halefe intikal eden bir tatbikattan başka bir şey değildir” sözünü Zehebi “Herhalde, kabir taşları üzerine yazı yazılmasına izin veren ilim adam­ları bu mevzudaki yasağı görmemişler ve bunu yasaklayan hadisler onların eline geçmemiş olsa gerek. Bunun seleften halefe intikal eden bir uygulama olduğu iddiası ise asla doğru olamaz. Çünkü sahabe ve tabiinden birinin ka­bir üzerine yazı yazdırdığı görülmemiştir” diyerek reddetmiştir. Bu konuda 3218 nolu hadisin şerhine de müracaat edilmelidir.[600]

3227… Ebû Hüreyre’den (rivayet olunduğuna göre); Rasülullah (s.a):

“Allah yahudilerin canını alsın! Peygamberlerinin kabirlerini mescid edindiler.” buyurmuştur.[601]

Açıklama

Metinde geçen fiili “canını alsın” yahutta “belasını versin, lanet etsin” manasında kullanılmıştır.Lanet ise Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmaktır.

Bu hadis-i şerif, Müslim’in Sahihinde “Allah yahudilerle hristiyanlara la’net etsin. Peygamberlerinin kabirlerini mescid yaptılar.” şeklinde “lanet etsin” tabiriyle ve yahudilerle birlikte hristiyanların da ismi zikredi­lerek rivayet edilmiştir. Bazı hadis alimlerine göre, Rasûlü Zişan Efendimiz bâzan kabirleri mescid yapanları lanetlerken yahudilerle hristiyanlan birlik­te zikrettiği halde bazan sadece yahudileri zikretmesinin sebebi, bu işi ilk de­fa yapanların yahudiler olmasıdır. Binaenaleyh yahudiler daha zalim ve bu hususta daha müfrittirler.

Alimlerden bazıları bu hususta yahudilerle birlikte hristiyanlara da la­net buyurulmasını müşkil saymışlardır. Çünkü Hz. İsa ile Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a) arasında hristiyanların başka peygamberi yoktur.

İsa (a.s) ise diri olarak göğe çekildiği için zaten kabri yoktur. Binaenaleyh bu mes’ele müşkildir. Bazıları bu müşkili halletmek için, hristiyanların Hz. İsa’dan başka bir takını peygamberleri bulunduğunu, yalnız o peygamberle­rin mürsei olmadıklarını söylemişlerdir. Fakat bu cevap tatminkâr görülme­miştir. Bazıları: “Hadisten murad: Peygamberlerle onlara tabi olanların bü­yükleridir. Yalnız hadisde tabi olanlar zikredilmemişdir” derler. Bu takdir­de hadisin manâsı şöyle olur: *’Allah yahudilerle, hristiyanlan rahmetinden ırak eylesin! Çünkü onlar peygamberleri ile onlara tabi olan bazı büyüklerin mezarlarını mescid ittihaz ettiler.”

Müslim’in Cündeb tariki ile rivayet ettiği son hadis de bu kavli te’yid etmektedir. Çünkü Cündeb hadisinde: “Yahudilerle, hristiyanlar peygam­berlerinin ve salihlerinin kabirlerini mescid ittihaz ederlerdi.” buyurulmuş-tur. Bu hususda daha başka tevcih yapanlar da bulunmuştur.

Rasülullah (s.a)’in: “Peygamberlerinin kabirlerini mescid ittihaz etli­ler.” buyurması mukadder bir suale cevabıdır. Sanki: “Yahudilerle hristiyanlara lanet etmenin sebebi nedir?” diye sorulmuş da, bu.cevabı vermişdir. Ravinin: “Rasülullah (s.a) ümmetini onların yaptıklarından sakındır­mak için” sözü dahi bu kabildendir. Yani sanki raviye: “Rasülullah (s.a)’in vefat ederken bu sözü söylemesinin hikmeti nedir?” diye sorulmuş da bu cevabı vermiş gibidir.

Buradaki nehyin hikmeti bu işin zamanla tedricen putperestlik halini al­ması veya ona benzemesi endişesidir.

Nevevî diyor ki:

“Âlimler şunları söylemişlerdir: Peygamber (ş.a)’in kendi kabri ile baş­kalarının kabirlerini mescid ittihaz etmekden nehy buyurması, kendisine ta’zim hususunda gösterilecek mübalağadan ve bu sebeple vuku’a gelecek fitneden korktuğu içindir. Çünkü mübalağalı ta’zim çok defa küfre müeddi olur. Ni­tekim geçmiş ümmetlerde hal böyle olmuştur.’

Müslümanlar çoğalıp da Mescid-i Nebevî’nin büyütülmesine ihtiyaç gö­rülünce ümmehat-ı mü’minin ve bu meyanda Rasülullah (s.a) ile iki yar-ı kadimi Ebû Bekir ve Ömer (r.a)’nın kabirlerini ihtiva eden Hz. Aişe’nin odası dahi mescidin içinde kaldı. Bu hal karşısında-ashab-ı kiram mezkur kabirle­rin etrafına yüksek duvarlar çevirerek kabirlerin mescidden görünmesini ve dolayısı ile avam tabakasının onlara karşı dönerek namaz kılmalarını önle­diler.”[602]

71-73. Kabir Üzerine Oturmak Mekruhtur

3228… Ebû Hüreyre’den demiştir ki: Rasûlullah (s.a) (şöyle) buyurdu:

“Birinizin kor üstüne oturup da (o korun) elbisesini yakıp ta tenine kadar işlemesi, kabir üstüne oturmasından daha hayırlıdır.”[603]

Açıklama

Abdest bozmak için olmayıp sadece dinlenmek maksadıyla bile olsa kabir üzerine oturmak doğru değildir. Çünkü kabir üzerine oturmak, orada yatan müslümanin hakkına riayet etmemek.ve onu rahatsız etmektir. Nitekim Said b. Mansur’un İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği bir haberde bu husus şöyle ifade buyuruluyor: “İbn Mes’ud’a kabirleri çiğ­nemenin hükmü soruldu da (şöyle) cevap verdi: Bir mü’minin cesedine ha­yatında yapılan işkence ile, ölümünden sonra yapılan işkence arasında bir fark yoktur.”

Bazıları bu hadis-i şerifte yasaklanmak istenen kabir üzerindeki otur­maktan maksadın orada yas tutmak gayesiyle oturmak olduğunu söylemiş­lerdir. Metinde geçen “kabr” kelimesinin nekre olması, kabir üzerine otur­ma yasağının sadece müslüman kabirlerine mahsus olmayıp, zımmilerin kab­rine de şamil olduğunu belirtmek içindir. Bu “kabir” kelimesinin İbn Mâ-ce’nin Sünen’inde “müslüman kabri” şeklinde mukayyed olarak rivayet edil­miş olması ise sözkonusu yasağın sadece müslüman kabirlerine mahsus ol­duğunu ifade etmek için değil, kabrin şerefini ve saygıya layık olduğunu ifa­de içindir. Binaenaleyh bu yasak hem müslüman kabirleri hem de zımmi ka­birleri için geçerlidir.

Kabir üzerine oturma yasağının hükmü âlimler arasında ihtilaflıdır. Bu mevzudaki, görüşleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Zahiri âlimlerinden İbn Hazm, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şeri­fin zahirine dayanarak kabir üzerinde oturmanın haram olduğunu söylemiş­lerdir.

2. Cumhur ulemaya göre, büyük yada küçük abdest bozmamak şartıy­la kabir üzerine oturmak haram değil, mekruhtur. Fakat abdest bozmak için kabir üzerine oturmanın haram olduğunda ittifak vardır.

Cumhura göre, kabirler üzerinde yürümek ve onlara yaslanmak da hü­küm bakımından kabir üzerine oturmak gibidir. Çünkü İbn Mace’nin riva­yet ettiği “Yemin olsun ki, bir ateş parçası veya bir kılıç üzerinde yürümem yahut da ayakkabımı ayağımla dikmem bana bir müslümanın kabri üzerin­de yürümemden daha sevimlidir.”[604] mealindeki hadis-i şerif kabir üzerin­de yürümenin kerahetine delalet ettiği gibi Ahmed b. Hanbel’in sahih senedle Amr İbn Hazm’dan rivayet ettiği “Rasûlullah (s.a) beni bir kabre dayanmış halde görünce – Bu kabrin sahibine eziyet etme- buyurdu” mealindeki hadis-i şerif de kabirlere dayanmanın kerahetine delalet eder. Ancak zaruret halin­de kabir üzerine oturmakta bir sakınca yoktur.

3. Malikilere göre, kabir üzerine oturmakta hiçbir sakınca yoktur. De­lilleri ise “Ali b. Ebi Talib mezarlara başını koyar ve üzerine uzanırdı”[605] mealindeki hadis-i şeriftir. Bu hadis-i şerifi sahih bir senetle Hanefi imamla­rından Ebû Ca’fer et-Tahavî de rivayet etmiştir.

Malikilerin bu mevzudaki delillerinden biri de Nafi’nin “İbn Ömer ka­birler üzerine otururdu” mealindeki sözüyle Ebû Ca’fer et-Tahavi’nin Muhammed b. Ka’b el-Kurazî yoluyla Ebû Hureyre’den rivayet ettiği şu hadis-i şe­riftir: “Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: Küçük veya büyük abdest bozmak için bir kabrin üzerine oturan kimse, ateş üzerine oturan kimse gibidir.”

Ebû Ca’fer et-Tahavi’nin açıkladığı gibi, İmam Malik bu hadis-i şerif­lere dayanarak “Büyük ya da küçük abdest bozmamak şartıyla kabirler üze­rine oturmakta hiçbir sakınca olmadığını” söylemiştir. Ancak Menhel yaza­rının beyanına göre, Maliki mezhebinin meşhur olan görüşüne göre, üzerine tavan şeklinde yahut da deve hörgücü şeklinde toprak yığılmış olup, önün­den yol geçen ve ilk bakışta içinde cenaze kemikleri bulunduğu anlaşılan bir kabrin üzerine oturmak mekruhtur. Bu özellikleri taşımayan bir kabrin üze­rine otufmakta ise bir sakınca yoktur.

Mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki kabirler üzerine oturmayla ilgi­li yasağı, sadece kabirler üzerine abdest bozmak için oturmaya inhisar ettirmek asla doğru değildir. Çünkü, kabirler üzerine abdest bozmak için otur­manın yasaklanmış olması, kabirler üzerine başka bir maksatla oturmanın da yasaklanmış olmasına mani değildir. Bu mevzuda gelen hadislerdeki ha­dislerin genel ifadeleri abdest bozmadan kabir üzerine oturmanın da mek­ruh olduğunu ifade eder. Kabir üzerine abdest bozmak üzere oturmanın mek­ruh olduğunu ifade eden hadislerse sözü geçen genel ifadeleri tahsis etmeye elverişli değildir.[606]

3229… Ebû Mersed el-Ganemi dedi ki: RasûluIIah (s.a) (şöyle) buyurdu:

“Kabirlerin üzerine oturmayınız ve onlara doğru namaz kılma­yınız.”[607]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, ölü­nün cesedine yapılacak bir baskı aynen ölünün hayatında be­denine yapılan baskı gibi ızdırap verdiğinden kabirleri çiğnemek ya da üzer­lerine oturmak yasaklanmıştır.

Namazda, sadece Allah’ın hakkı olan ta’zim bulunduğundan, kabirle­re karşı namaz kılmak da yasaklanmıştır. Eğer ölüye tazim kasdı yoksa, kabre karşı namaz kılmak haram olur tazim kasdıyla kılmaksa küfür olur.[608]

72-74. Kabirler Arasında Ayakkabıyla Yürümenin Hükmü

3230… Cahiliyye devrinde ismi Zalim b. Ma’bed iken Rasûlullah (s.a) (in bulunduğu Medine’)ye hicret edince (Rasûlullah’ın kendisi­ne) “İsmin nedir?” diye sorması üzerine “Zalim” cevabını veren (Bu­nun üzerine Rasûl-ü Ekremden) “Hayır sen Beşîr’sin” cevabını alan Rasûlullah (s.a)’ın azatlı kölesinden (rivayet olunmuştur). Dedi ki:

Ben Rasûlullah (s.a) ile birlikte yürürken (bir ara Rasûl-ü Ekrem) müşriklerin kabirleri üzerine uğradı da üç defa “Bunlar daha önce çok hayır(lar)la karşılaştılar (da ondan yüz çevirdiler)” buyurdu. Sonra müslümanlarm kabirlerine uğradı ve “Bunlar da çok hayırlara eriştiler” buyurdu. Sonra Rasûlullah (s.a)’dan (bir) bakış (onlara doğru) bir süre devam etti. Bir de baktık ki ayağında ayakkabıları ile kabirler arasın­da gezinen bir adam karşımıza çıkıverdi. Bunun üzerine (Rasûîullah ona) “Ey, sibt (denilen tabaklanmış sığır köselesin)den yapılmış ayak­kabı giyen kimse, yazık sana (çabuk) ayakkabılarını (ayağından çıka­rıp) at.” buyurdu. Adam Rasûlullah (s.a) tanıyınca (hemen) onları çı­karıp attı.[609]

Açıklama

Sıbtiyye: Selem ağacıyla tabaklanmış sibt denilen sığır deri­sinden yapılan ayakkabıya denir. Sığır derisi, selem ağacıyla tabaklanınca kılları tamamen döküldüğü ya da yumuşadığı için sibt ismini alır.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, kabirlere gösterilmesi gereken saygıyı Öğret­mek ve kabirler arasında, kabirlere saygıya aykırı olarak ayakkabılı olarak gezen kimseyi kabirlere gereken saygıyı göstermesini sağlamak için ona ayak­kabılarını çıkarmasını emretmiştir. Fıkıh âlimlerinin bu mevzudaki görüşle­rini şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. İmam Ahmed’le Şafiî âlimlerinden el-Havî yazan, mezarlıkta ayak­kabı ile yürümenin mekruh, ayağa pislik bulaşma diken batma korkusu, ye­rin ayakları yakacak şekilde sıcak olması gibi zaruretler bulunmadıkça, me­zarlığa girince ayakkabıları çıkarmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir.

2. Cumhura göre, mezarlıkta ayakkabı ile yürümenin hiçbir sakıncası yoktur. Delilleri ise “Kul mezara konulup da arkadaşları geri döndükleri za­man arkadaşlarının ayakkabılarının sesini duyar.” mealindeki 3231 numa­ralı hadis-i şeriftir.

Cumhura göre, Rasûl-ü Zişan Efendimizin mezarlıkta gördüğü kişiye ayakkabılarını çıkarmasını emretmekten maksadı, mezarlıkta ayakkabı giy­menin sakıncalı olduğunu belirtmek değildi. Sadece o kimse bu ayakkabı­larla gurur ve kibire kapıldığı için bunları çıkarmasını emretmişti. O günler­de bu ayakkabıları zenginler ve üstünlük taslamak isteyen kimseler giyerler­di. Bu yüzden Hz. Peygamber kabristana girerken mütevazi bir kıyafetle gi­rilmesini arzu ederdi.

Yine cumhur’a göre, Rasûl-ü Ekremin sözü geçen kimseye ayakkabıla­rını çıkarmasını emretmesi, onların altında pislik bulunmasıyla ilgili de ola­bilir. Binaenaleyh eğer bu adam mezarlığa mütevazi ve temiz bir ayakkabıy­la girmiş olsaydı, Hz. Peygamber ona ayakkabılarını çıkarmasını asla emretmezdi.

3. İbn Hazm’a göre, “Bir kimsenin sibtiyye denilen ayakkabılarla me­zarlığa girmesi helal değildir. Delili ise mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifle bir numara sonra gelecek olan Enes hadisidir. Çünkü bu hadisler kıyamete kadar devam edecek bir gerçeği haber vermektedir. Bilindiği gibi haberler de nesh olamaz.”

Eğer İbn Hazm’ın dediği gibi mezarlığa ayakkabıyla girmek gerçekten helal olmasaydı, bu yasak ashab-ı kiram arasında yayılırdı. Ashab-ı Kiram arasında böyle bir yasağın yaygınlığı söz konusu olmadığına göre, bu mev­zuda delil bakımından en kuvvetli ve tercihe şayan olan görüş cumhurun gö­rüşüdür.[610]

3231… Enes İbn Malik’den (rivayet edildiğine göre) Peygamber (s.a) (şöyle) buyurmuştur:

“Gerçekten kul kabre konulup da arkadaşları kendisinden uzak­laşıp gittikleri sırada onların ayakkabılarının seslerini işitir.”[611]

Açıklama

Bir önceki hadis-i şerifin şerhinde de açıkladığımız gibi, mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif mezarlıkta ayakkabı ile yürümenin caiz olduğunu söyleyen cumhurun delilidir. Hattâbî cumhurun bu hadis-i şerifle ilgili görüşlerini açıklarken şunları söylüyor:

“Hz. Enes’in rivayet ettiği bu hadis-i şerif, mezarlığı ziyaret etmek ve kabirler arasında dolaşmak isteyen bir kimsenin ayakkabı giymesinin caiz olduğuna delalet etmektedir. Fakat, Hz. Peygamberin sıbtiyye denilen ta­baklanmış deriden mamul ayakkabılarla mezarlıkta dolaşan bir kimseye, bu ayakkabıları çıkarmasını, emrettiğini İfade eden 3230 numaralı hadise gelin­ce, öyle zannediyorum ki Rasûl-i Ekrem Efendimizin o kimseye ayakkabıla­rını çıkartmasının sebebi, sözü geçen deriden yapılan ayakkabıların sahibi­ne kibir ve gurur vermesidir. Çünkü bu ayakkabıları o zamanlar zengin ve keyfine düşkün kimseler giyerlerdi. Rasûl-ü Ekrem o kimsenin kendisini gurura kaptırmasını, tüm müslümanların kabre mütevazı elbiselerle ve huşu için­de gelmelerini sağlamak için o ayakkabıları çıkarmasını emretmiştir.”[612]

Bazı Hükümler

1. Cenaze defnedilince ruh kendisine iade edilir.

2. Dinlerin duyduğu seslen cenaze de duyar.[613]

73-75. Bir Hadiseden Dolayı Cenazeyi Kabrinden (Çıkarıp) Başka Bir Kabre Nakletmek Caiz Midir?

3232… Cabir (r.a)’den, demiştir ki:

(Uhud savaşında şehid düşen) bir adam (yine orada şehid düşen) babamla birlikte (bir kabre) defnedilmişti. Bu yüzden içimde bir ra­hatsızlık hasıl oldu. Bunun üzerine o kimseyi (kabre konduğu günden) altı ay sonra (kabirden) çıkardım. Sakalından yere gelen çok az sayı­daki kılların dışında onun cesedinden bozulmuş hiçbir şey görmedim.[614]

Açıklama

Hz. Cabir’in babasıyla birlikte bir kabre defnedilen zat, Amr b. el-Cümuh b. Zeyd b. Haram el-Ensarfdir. Çünkü bu zat, Hz. Cabir’in babası Abdullah b. Amr’ın samimi arkadaşı idi. Bu sebeple Hz. Peygamber, Uhud savaşında şehid düşen bu iki arkadaşın bir kabre ko­nulmalarını emretmiş ve bu emir üzerine de ikisi bir kabre defn edilmişlerdi. Buhârî ile Nesâî’nin rivayetlerinde ifade edildiği üzere, Hz. Cabir za­manla babasının bir kabre yalnız başına konulmayıp başka bir adamla bera­ber defnedilmesinden rahatsızlık duymaya başlamış ve defnden altı ay sonra babasını o kabirden çıkararak müstakil bir kabre nakletmiştir. İbn İshak’ın el-Meğazi İsimli eserinde Hz. Cabir’in babasının sözü geçen şehidle birlikte bir kabre konmasının Hz. Peygamberin emriyle olduğundan bahsedilirken Hz. Cabir’in babası Abdullah’ı o kabirden çıkarıp başka pir kabre taşıması­nı, Hz. Peygamberin emrine aykırı bir hareket olarak değerlendirmek doğru olamaz. Çünkü Hz. Peygamber, Uhut şehidlerini ikişer, üçer kişilik gruplar halinde defnederken, bunu isteyerek yapmamış, zaruretlerin zorlamasıyla yap­mıştır. O gün gömülmesi gereken şehid sayısı hayli kabarık olmasına rağ­men onları defnetmek için hazırlanmış kabir olmadığı gibi, sarmak için ye­terli kefen de yoktu. Bu sebeple onları ikişer, üçer kişilik gruplar halinde def­netmek mecburiyeti hasıl oldu. Ancak zamanla şartlar değişti, bu zaruret or­tadan kalktı, her şehidi müstakil bir kabre koyma imkanı doğdu, dolayısıy­la gruplar halinde defnedilen şehitleri eski kabirlerinde tutmayı gerekli kılan hiç bir şey kalmadı. Eğer Hz. Peygamber Uhut şehitlerini isteyerek bu şekilde gruplar halinde defnetmiş olsaydı o zaman Hz. Cabir’in babasını eski kab­rinden yeni bir kabre nakletmesi Hz. Peygamberin emrine muhalefet sayılır­dı. Fakat burada böyle bir durum yoktur.

Hz. Cabir’in ilk kabrine defnedilmesiyle ikinci kabrine defnedilmesi ara­sından altı ay geçtiğini ifade eden ve mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şerif­le, iki defin arasında geçen sürenin 46 sene olduğunu ifade eden hadis[615] ara­sında zahiren bir çelişki görülüyorsa da aslında bunun önemi yoktur. Çün­kü Muvatta’daki bu hadis mevzumuzu teşkil eden hadis kadar sağlam olma­dığından mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerif karşısında dikkate alınacak bir ehemmiyeti haiz değildir. Çünkü söz konusu kabir nakledilme hadisesinin, Muvatta hadisinin ravisi Abdurrahman’ın kulağına erişmesi, hadiseden ne kadar zaman sonra olduğu meçhuldür. Bir hadiseyi yıllarca sonra duyup da rivayet eden bir kimsenin rivâyetiyle bizzat hadisenin içinde yaşayan kimse­nin rivayetinin bir tutulamayacağı muhakkaktır.[616]

Bazı Hükümler

1. Çocukların babalarına hayatlarında ve vefatlanndan sonra ıyıhk etmeleri tavsiye edilmiştir.

2. Toprak şehidlerin cesedini yemez.

3. Zaruret halinde birden fazla cenazeyi bir kabre defnetmek caizdir.

4. İhtiyaç duyulduğu zaman bir cesedi eski kabrinden çıkarıp yeni bir kabre defnetmek de bir sakınca yoktur.[617]

74-76. Ölünün İyiliklerini Anmanın Hükmü

3233… Ebû Hureyre’den demiştir ki;

 (Halk) Rasûlullah (s.a)’in yanından bir cenaze geçirdiler (o sıra­da, orada bulunan bazı kimseler) ölüyü hayırla andılar. Bunun üzeri­ne (Rasûl-ü Ekrem Efendimiz):

“Vacib oldu” buyurdu. (Bir süre) sonra (halk Rasûl-ü Zişan Efendimizin yanından) başka (bir cenaze daha) geçirdiler. (O sırada orada bulunan bazı kimseler) de bu ölüyü şerle andılar. Bunun üzeri­ne (Peygamber Efendimiz yine):

“Vacib oldu” dedi. Sonra “Siz(ler) birbirinize şahitlersiniz” buyurdu.[618]

Açıklama

Bu hadis-i şerif Hakim’in Müstedrek’inde şu manâya gelen lafızlarla rivayet edilmiştir:

“Enes’den rivayet edilmiştir: Dedi ki: Ben (bir gün) Peygamber (s.a)’in yanında oturuyordum. Oradan bir cenaze geçti. “Bu cenaze kimindir?” di­ye sordu. “Falan kabileden falancanın cenazesidir. Allah’ı ve Rasûlünü (çok) severdi. Allah’a taat yolunda çaba sarfederdi” dediler. (Onun cennete gir­mesi ve Allah’ın mağfiretine erişmesi) “kesinleşti” buyurdu. (Sonra) yanın­dan bir cenaze daha geçti. Rasûlullah (s.a) “Bu cenaze kimindir?” diye sor­du, (oradakiler) “Falan kabileden falancanın cenazesidir. Allah’a ve Rasû-lüne (devamlı) buğz eder ve bu yolda çaba sarfederdi” cevabını verdiler. Ra­sûlullah (s.a) de: (Cehenneme girmesi) “kesinleşti” buyurdu. Ashab-ı Kiram “Ey Allah’ın Rasûlü cenaze ve ona yapılan sena hakkında ne buyurursun? Birinci cenaze hayırla, ikincisi de şerle anıldı. Sen ikisi hakkında da “kesinleşti” buyurdun, dediler. Rasûlullah (s.a) de:

“Evet ya Eba Bekir! Gerçekten Allah’ın birtakım melekleri vardır ki bunlar Ademoğullarının dilinde onda bulunan hayır ve şer (le) ri söylerler.” buyurdu.

Metinde geçen “vecebe” kelimesi “sübut buldu, kesinlik kazandı” ma­nâlarında kullanılmıştır. Yoksa “farz oldu” manâsında kullanılmış değil­dir. Çünkü herhangi bir kulu cennete veya cehenneme sokmayı Allah üzerine farz kılacak hiçbir kuvvet yoktur. Aslında yüce Allah kullarını cennete veya cehenneme sokmaya mecbur değildir. İstediğini adaletle cehenneme koyar, istediğini de lütfuyla cennete koyar. Bu sebeple biz bu kelimeyi “kesinleşti” şeklinde tercüme ettik.

Hakim’in bu rivayetinde ashab-ı kiramın sözü geçen ölüler hakkında hayır ve şer olarak sarf ettikleri sözler açıklanmıştır. Burada-, Rasûlullah (s.a), ”Ölülerinizin iyiliklerini anınız, kötülüklerini anmayınız.”[619] “Bir arkada­şınız vefat ettiği zaman onu (kendi haline) bırakınız, onun üzerine düşmeyi­niz.”[620] buyurduğu fialde, nasıl olmuş dayanından geçmekte olan bir ce­nazenin kötülüklerinin sayılmasına izin vermiş diye bir soru akla gelebilir. Buna şöyle cevap verilmiştir:

Hz. Peygamberin kötülüklerinin zikredilmesini yasakladığı ölüler, kâ­fir, münafık, günahları açıktan işleyen ve bi’dat ehli olmayan ölülerdir.

Bu özellikleri taşıyan ölülerin kötülüklerini zikretmekte bir sakınca yok­tur. Çünkü bu ölülerin kötülükleri arkalarından anılınca müslümanlar bun­dan ibret alır ve kendilerini onların kötü akıbetinden korumak imkânı bu­lurlar. Nitekim “Ölülerinize sövmeyiniz.”[621] mealindeki hadis-i şerifte ge­çen kelimesinin başında bulunan ve ahd için olan “el” takısı, kö­tülüklerinin sayılması yasaklanan .ölülerin her ölü olmayıp, belli ölüler ol­duğunu ortaya koyduğu gibi tercümesini sunduğumuz Tirmizî hadisinde ge­çen “ölüleriniz”, terkibindeki “mevta-ölüler” kelimesinin “kum = siz” kelimesine izafe edilişi de bu ölülerin müslümanların ölüleri ol­duğunu ortaya koyar. Ayrıca mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifin yukarı­da tercümesini sunduğumuz hadis-i şeriflerle tahsis edilmiş olduğu da söyle­nebilir. Cumhur ulemaya göre, bir fasıkın ölmeden önce tevbe etmiş olması ihtimali mevcut olduğundan fasık bile olsa hiçbir müslümanın ölümünden sonra kötülüklerini zikretmek caiz değildir.

Hz. Peygamberin, kötülüklerinin sayılmasına engel olmadığı cenaze yu­karıda tercümesini sunduğumuz Hakim’in rivayetinde açıklandığı üzere mü’min değil münafık idi.

Metinde geçen “siz(ler) birbirinize şahitlersiniz” cümlesi Buhârî’nin Sa-hih’inde “Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahitlersiniz.” manâsına gelen lafız­larla rivayet olunmuştur. Bu cümle “Allah’ın mü’minlerin birbirleri hakkında yapacakları şahitliği kabul edeceği” manâsına gelir. Ancak Allah’ın yeryü­zünde şahidi olan kimselerin tüm müslümanlar olmayıp sadece sahabiler ol­ması ihtimali de vardır. Çünkü, sahabe-i kiramın hepsi adaletli idi, her za­man doğruyu söylerler ve hikmetle konuşurlardı. Bu bakımdan Allah’ın yer­yüzünde şahidi olmaya en layık kimseler bunlardır. Onların yolunda gidip onların sıfatını taşıyan takva sahibi müslümanların da aynen onlar gibi Al­lah’ın yeryüzündeki şahidleri olduklarında şüphe yoktur. İslâm ulemasının bu mevzuda itimad ettikleri görüş şudur: Allah’ın yeryüzünde şahidleri olan kimseler müslümanlardan ehl-i fazl, ehl-i salah ve ehl-i emanet olan kimse­lerdir. Müslümanların fasıklarına gelince, bunların dünyada fasıkları öğüp, salihleri yerdikleri bilinen bir gerçek olduğundan, Allah’ın yeryüzündeki şa­hitleri olmaları düşünülemez. Çünkü “Böyle sizi orta (ifrat ve tefrite düş­meyen herşeyde mutedil olan, hak ve adaletten ayrılmayan) bir ümmet yap­tık ki insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun…”[622] mealin­deki âyet-i kerimede bu ümmet için şahitlik vasfı olarak hak, adalet, ifrat ve tefritten uzak olma anlamlarına gelen ‘Vasat = orta” özelliği zikredilmiştir.

Mevzumuzu teşkil eden bu hadis-i şeriften Hz. Peygamberin bu ümme­ti tezkiye ettiği, onların şahitliklerinin lehinde veya aleyhinde şahitlik yap­tıkları kimseler için geçerli ve makbul olduğu anlaşılmaktadır. Rasûl-ü Ek­rem Efendimizin yanından geçmekte olan bir cenazenin kötülüklerini sayan sahabileri “vecabet^ kesinleşti” sözüyle tasdik ettiği gibi diğer bir cenaze­nin iyiliklerini zikreden sahabileri de yine “vecebet = kesinleşti” sözüyle tas­dik etmesi de bunu ifade eder. Nitekim Rasûlullah (s.a):

“Herhangi bir müslüman ölür de dört kişi onun hakkında hayırla şa­hitlik ederse, Allah onu cennete sokar.” buyurdu. Biz de:

“Ey Allah’ın Rasûlü, üç kişi şahidlik ederse yine böyle midir?” diye sorduk. Rasûl-ü Ekrem:

Üç kişi şahitlik ederse yine böyledir,” buyurdu. Sonra iki kişi şahitlik ederse de böyle midir? diye sorduk:

“İki kişi şahitlik ederse de böyledir” buyurdu. Bundan sonra biz, ken­disinden bir şahidin durumunu sormadık.”[623] mealindeki hadis-i şerif de bu gerçeği teyid etmektedir.

Mirkat yazarının rivayet ettiği bir hadis-i şerif şu mealdedir: “Halk bir cenazenin iyiliklerini dile getirdiler de o sırada Cebrail aleyhisselam gelip: Ey Muhammedi Ölen bu arkadaşın halkın dedikleri gibi (iyi bir insan) değil­di. Onun açıktan işlediği iyi amelleri olduğu gibi gizlice işlediği kötü amelle­ri de vardı. Fakat Allah bu arkadaşlarını bağışlayarak onları tasdik etti.”

Mirkat yazarı bu hadis-i şerifi naklettikten sonra şu görüşlere yer veriyor: “Yüce Allah insanlarla ilgili gerçekleri insanların diliyle açık­lar bu- cenaze hakkında sadece kendisinin bildiği bazı sırları da bu şe­kilde kullara söyletir. Binaenaleyh bu hadis-i şerifte aslında cehennem­lik olan bir kimsenin kulların lehindeki şehadetlerinden dolayı, cennet­lik olacağı cennetlik olan bir kimsenin de kulların aleyhinde şahitlik etmelerinden dolayı cehennemlik olacağı ifade edilmek istenmiyor. Sadece  kulların  cenaze  hakkındaki  lehte  veya  aleyhteki   şahitliklerinin genellikle o kişinin ahiretteki haline tercüman olduğu ve ona muvafık düştüğü ifade edilmek isteniyor. Aslında halk genellikle sağlığında iyiliğim gördükleri kişilerin lehinde, kötülüğünü gördükleri kişilerin de aleyhinde şa­hitlik ettikleri için onların bir cenaze hakkındaki şahitlikleri genellikle ger­çeğin ifadesinden başka bir şey değildir.”[624]

İmam Nevevî de bu mevzuda şöyle diyor: “Âlimlerden bazıları, müslümanların lehinde şahitlik ettiği bir cenazenin cennetlik olması hükmü bütün müslüman cenazeleri için geçerlidir. Yüce Allah insanlara yahut insanların ekserisine ölen bir kimsenin lehinde şehadet etmeyi ilham etmişse bu onun cennetlik olduğuna delildir. Bu hususta onun amellerinin şöyle veya böyle olması arasında bir fark yoktur. Amelleri cennetlik olmasını gerektirmese bile bu böyledir. Çünkü Allah fiillerinden dolayı onu cezalandırmaya mec­bur değildir. Binaenaleyh Allah halka bir cenaze hakkında medhü senada bulunmayı ilham etti mi? Biz o kulun günahlarının bağışlanacağım anlarız.”

Hafız İbn Hacer, Fethu’1-Bari isimli eserinde İmam Ahmed’in Hz. Enes’-ten rivayet ettiği “Müslüman bir kul Ölür de yakın komşularından dört kişi onun lehinde şahitlik ederse Allahü Teâlâ onlara hitaben -Ben sizin (bu ku­lum hakkındaki) şahitliğinizi kabul ettim. Onun bilmediğiniz günahlarım da bağışladım” mealindeki merfu hadisi, ölünün lehine yapılan şahitliklerin kabul edileceğine dair bir delil olarak zikrettikten sonra şöyle diyor: “Ölünün aley­hine yapılan şahitliklere gelince; bunlar, Allafi katında her ölü için geçerli değildir. Sadece kötülükleri iyiliklerinden daha çok olan kimseler için geçer­lidir.”[625]

Bazı Hükümler

1. Ölünün ardından iyiliklerini veya kötülüklerini zikretmek caizdir.

2. Salih kulların lehinde şahitlik yaptığı ölüler cennetliktir. Ancak bu kişinin lehinde yapılan şahitlikle cennetlik olabilmesi için şahitlik yapan kim­selerin onun sağlığındaki amellerinin zahirine göre şahitlik etmeleri gerekir. Günümüzde halkın cenaze lehine şahitlik etmelerini sağlamak amacıyla ce­naze namazı kılındıktan sonra “Bu kişiyi nasıl tanırsınız?” diye sorulması ve orada bulunan kimselerin de onun lehinde şahitlik etmeleri meselesine ge­lince, eğer orada bulunan kişilerin bu şahitlikleri ölünün gerçek haline uy­gun değilse bu şahitlik halkı yalancı şahitliğe sürükleyen bid’attan başka bir şey değildir. Böyle bir şahitliği fasıklardan başkası yapmaz.

3.  Salihlerin kendi bilgi ve kanaatlerine uygun olarak bir ölünün aley­hinde şahitlik etmeleri o kimsenin cehennem azabına müstehak olduğuna de­lildir.[626]

75-77. Kabir Ziyareti

3234… Ebû Hüreyre’den demiştir ki:

Rasûlullah (s.a) (ziyaret için) annesinin mezarına geldi de ağladı ve etrafındakileri de ağlattı. Sonra (şöyle) buyurdu:

“Onun için af dilemek üzere yüce Rabbimden izin istedim de ba­na izin vermedi. Bunun üzerine kabrini ziyaret etmem için izin iste­dim. (Bu sefer) bana izin verdi. Kabirleri (siz de) ziyaret ediniz. Çün­kü bu (ziyaret) ölümü hatırlatır.”[627]

Açıklama

Hz. Peygamberin annesi, Amine binti Vehb b. Abdi Menaf b. Zühre, Peygamber (s.a) altıyaşında iken Mekke ile Medi­ne arasındaki Ebva denilen yerde vefat etmiştir. Oğlu Muhammed (s.a)’i da­yıları olan Adiy b. en-Neccar oğullarını ziyaret için Mekke’den Medine’ye getirmişti. Dönüşte sözü geçen yerde vefat etti.

Kadı lyaz’ın açıkladığı gibi, Rasûl-ü Zişan Efendimiz annesinin kabrini ziyareti sırasında onun azapta olduğunu gördüğünden dolayı ağlamış değil­dir. Sadece, annesinin kendi peygamberlik günlerine yetişemediği ve peygam­berliğini göremediği için ağlamıştır.

Hz. Peygamber Efendimiz, annesHçin istiğfarda bulunmak üzere Cenab-i Hak’tan izin istediği halde kendisine bu iznin verilmemiş olması annesinin küfür üzere öldüğü anlamına gelmez. Belki de Hz. Amine fetret devrinde, bir başka ifadeyle insanları hakka çağıran bir peygamber sesinin duyulma­dığı bir devirde, yaşamış olması sebebiyle, işlemiş olduğu günahlardan dola­yı sorumlu tutulamayacağı için, onun hakkında istiğfara lüzum olmadığın­dan buna izin vermemiştir. Nitekim Cenabı Hak İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamberi, borçlu olarak ölen müslümanlann cenaze namazını kılmaktan ve onlar için istiğfar etmekten de men etmişti. Fakat bu nehyin sebebi borçlu olarak ölen kişilerin küfür üzere ölmeleri değildi. Gerçek şudur ki Hz. Pey­gamberin duası makbul olduğundan borçlu olarak ölen bir kimse hakkında yapmış olduğu bir dua hemen anında kabul edilip, hakkında dua ettiği kişi­nin de derhal bu duadan faydalanması gerekirdi. Diğer taraftan borçlunun sevapları borcunu ödeyinceye kadar kendisine fayda vermeyip belli bir yer­de bekletilmesi de Anan’ın kanunudur. Böyle bir izin kendi kanununa aykı­rı düşeceği için Cenabı Hak Rasûlünün borçlu olarak ölen kimselerin cenaze namazını kılmasına ve onlar için istiğfarda bulunmasına izin vermemiştir. Binaenaleyh “Hz. Amine kâfir olarak öldüğü için Cenabı Hak Rasûlünün onun hakkında istiğfarda bulunmasına izin vermemiştir” diyen kimselerin sözlerinin asılsızlığı son derece açıktır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin anne ve babasının cehennemlik olmayıp, cen­netlik olduklarına dair pek çok ilim adamı kıymetli eserler vücuda getirmiş­lerdir. Bunlar arasında uslub itibariyle en güzeli Hafız Suyutî (r.a)’in Meslekü’I-Hunefa fi valideyi’l-Mustafa sallallahü aleyhi ve sellem isimli eserdir.

Bu eserde Peygamber Efendimizin anne ve babasının küfür üzere ölme­diklerine ve cennetlik olduklarına dair pek çok hadis-i şerif zikredilmiştir. Bunlardan bazıları şu mealdedir:

1. “Ben kendi sulbünden geldiğim şu sülaleye kadar Adem oğullarının en hayırlı sülalesinden nesilden nesile intikal ederek gönderildim.”[628] Her ne kadar Hz. Peygamberin dedeleri arasında Hz. İbrahim’in babası Azer gi­bi bir putperest varsa da onun putperestliği Hz. Peygamberdin nuru Hz. İbrahim’in annesine intikal ettikten sonra başlamıştır.

2. “Allah, İbrahim oğullarından İsmail’i seçti; İsmail oğullarından, Ki-nane oğullarını seçti, Kinane oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Haşini oğullarını seçti. Haşim oğullarından da beni seçti.”[629]

3. Müslim’in rivayet ettiği “… Benim babam da senin baban da cehen­nemdedir.”[630] mealindeki hadis-i şerife gelince, bu hadisi Hammad b. Se­leme, Sabit’ten rivayet etmiştir. Ancak bunu Ma’mer b. Raşid de Sabit’ten rivayet etmiştir. Ma’mer’in rivayetinde “Benim babam da şenin baban da cehennemdedir.” cümlesi yoktur. Bu cümlenin yerinde “Eğer bir kâfirin me­zarına uğrayacak olursan onu cehennemle müjdele” ibaresi bulunmaktadır. Hadis âlimlerince Hammad, zabt yönünden pek çok tenkid edilmiş olması­na rağmen, Ma’mer hiç bir tenkide uğramamış ve rivayet ettiği hadisler Bu-hârî ve Müslim tarafından tasvib edilmiştir. Binaenaleyh Hammad’ın riva­yetinin Ma’mer’in rivayeti karşısında hiçbir önemi yoktur. Nitekim bu ha­disi Bezzar ile Taberanî ve Beyhakî de Ma’mer’den rivayet etmişlerdir. Ay­rıca İbn Mace de bu hadisi Ma’mer’in lafızlarının aynı olan şu manâdaki lafızlarla rivayet etmiştir: “Bir a’rabi Peygamber (s.a)’e gelerek:

Ya Rasûlullah, babam gerçekten yakınlarıyla gerektiği gibi ilgilenirdi. Şöyle idi, böyle idi (diyerek babasını övdü ve:) babam nerededir? diye sor­du, Efendimiz:

“Ateştedir” buyurdu. Abdullah (r.a) demiştir ki: Bana öyle geliyor ki; adam bu cevaptan dolayı içlenerek:

Ya Rasûlullah, senin baban nerdedir? diye sordu. Rasûlullah (s.a): “Sen nerede bir müşrikin kabrine uğrarsan onu ateşle müjdele” bu­yurdu. Abdullah (r.a) demiştir ki: Bu a’rabi, bilahare müslüman oldu ve de­di ki: Rasûlullah (s.a) bana cidden yorucu bir görev yükledi. Ben yanından geçip de onu cehennemle müjdelemediğim hiç bir kâfirin kabri yoktur.”[631]

Bu da gösteriyor ki, Hammad’ın rivâyetindeki “Benim babam da senin baban da cehennemdedir” cümlesi hadisin aslında yoktur. Bu cümleyi Ham­mad b. Seleme, Sabit’ten o da Enes b. Malik’ten rivayet etmiştir. Bu rivaye­ti de Müslim Sahih’ine almıştır. Halbuki hadisi Ma’mer b. Reşid de Sabit’­ten rivayet etmiştir ve Hammad b. Seleme’ye muhalefet ederek bu cümleyi zikretmemiştir. Neticede kesinlikle şunu öğrenmiş oluyoruz ki “Hammad ri­vayetinde, ravi kendi fehm ve idrakine göre hadisi manâ cihetiyle nakleder­ken hadiste tasarruf etmiştir,”[632]

Kıymetli ilim adamlarımızdan merhum Kâmil Miras Efendi Tecrid-i Sarih isimli eserinde bu mevzuyu incelerken Hz. Peygamberin anne ve babasının müşrik olmayıp ehli necattan olduklarını isbat sadedinde şu delilleri zikrediyor:

1. “Biz elçi göndermedikçe (hiçbir kavme) azab edecek değiliz.”[633]

2. “Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun varlıklılarına emir ederiz, orada fısk yaparlar. Böylece o ülkeye söz(ümüz) hak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz,”[634]

3. “Bu böyledir. Çünkü Rabbin halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helak edici değildir.”[635]

4. “Kendi elleriyle yaptıkları (günahlar) yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman “Ey Rabbimiz, bize bir elçi göndersen de âyetlerine uyup müz­minlerden olsaydık” diyecek olmasalardı (seni göndermezdik. Bu bahanele­rine fırsat vermemek için seni gönderdik).”[636]

5. “Şayet onları ondan önce bir azab ile helak etseydik Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydik, derlerdi.”[637]

6. “Rabbin, şehirlerin anası (olan Mekke) de onlara âyetlerinizi oku­yan bir elçi göndermedikçe ülkeleri helak edici değildir…”[638]

7. “İşte bu (Kur’ân) da mübarek kitaptır. Onu biz indirdik. Ona uyun ve (Allah’dan) korkun ki size rahmet edilsin. (Onu size indirdik ki) -Kitap yalnız bizden önceki topluluğa (yahudilerle hristiyanlara) indirildi. Biz ise onların okunmasından habersizdik demeyesiniz.”[639]

8. “Bizim helak ettiğimiz her memleket halkının mutlaka uyarıcıları vardı. (Onlara) ihtar (ederler, gidişlerinin nereye varacağını hatırlatırlardı). Biz zul­metmiş değiliz.”[640]

9. “Onlar orada Rabbimiz bizi çıkar, (önce) yaptığımızdan başkasını yapalım? dîye feryad ederler. (Biz de onlara) (Biz sizi) öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da geldi (fakat inanmadı­nız). Öyle ise tadın (azabı). Zalimlerin yardımcısı yoktur, (cevabını veri­riz).”[641]

Bütün bu âyeti kerimelerin fetret devrinde yaşayıp ölen bir kimsenin ce­hennemlik olmayacağına Hz. Peygamberin anne ve babasının da fetret dev­rinde yaşayıp fetret devrinde öldükleri için, cehennemlik olmamaları gerek­tiğine delalet ettiklerini söyleyen merhum Kâmil Miras Efendi fetret devri hakkında da şu bilgileri veriyor:

“Zaman-ı fetret” nedir? Fukaha fetret deyince İsa aleyhisselam ile Rasül-ü Ekrem arasındaki zamanı kasdederler. Bu altı yüz küsur sene zarfında ge­lip geçenlere ehl-i fetret denilir. Ehl-i fetret üç kısımdır:

1. Cenabı Hakkın birliğini zekası ile düşünüp bulan ve bilen kimseler­dir.Bunlardan bir kısmı hiç. bir şeriate dahil olmamıştır. Kus İbn Saide, Zeyd İbn Amr İbn Nüfeyl gibi. Bir kısmı bir şeriate dahil olmuştur. Tübba ve kavmi gibi.

2. Tevhidi, tebdil ve tağyir edip şirki kabul eden ve kendisi için bir şeri­at uydurup tahlil ve tahrimedenlerdir.Amr İbn Luhay gibi ki araplar arasın­da putperestliğin vazııdir. Yukarıda izah olunduğu üzere bahire, şaibe, vasi­le, hâm gibi putları teşri etmiştir. Arablardan cinlere, meleklere ibadet edenler vardı. Kız çocuklarını yüz karası addedenler, diri diri toprağa gömenler bu­lunuyordu.

3. Ne müşrik ne de müvahhid olup bir peygamberin şeriatine dahil ol­mayan ve kendisi için ne bir şeriat ne bir din icad ve ihtiyar etmeyip bütün ömrünü gafletle geçiren ve zihni böyle metafizik düşüncelerden tamamiyle hali bulunan kimselerdir. Cahiliyyet devrinde böyle üçüncü bir sınıf halk da vardı.

Ehl-i Fetret’in bu üç sınıf, halktan ikinci sınıfın ta’zib olunacakları kü­fürleri muktezası muhakkaktır. Üçüncü sınıf, hakiki ehli fetrettir. Bunların da muazzeb olmadıkları yukarıda asıllarını ve tercemelerini zikrettiğimiz nas-ların şehadetleri ile sabit bir hakikattir.

Birinci kısımda zikrettiğim Kus îbn Saide ile Zeyd, ümmeti vahide ola­rak ba’s olunacaklardır. Tübba ve emsali hakkında ilmin vereceği hüküm de bunlardan devri İslâmı idrak edip de müslüman olanlardan başka idrak edememiş bulunanların ehli din ve sahibi iman olduklarıdır.[642]

Şu hadis-i şerif de, fetret devrinde yaşayan dört sınıf insanın ahirette imtihana tabi tutulacaklarım, imtihanı kazananın cennete kazanamayanın da cehenneme gideceğini ifade etmektedir:

“Dört sınıf insan vardır ki bunlar kıyamet gününde kendilerinin cehen­neme gitmeye müstehak olmadıklarını iddia ederler.

1. Hiçbir şey işitmeyen sağır,

2. Ahmak ve aklı kıt olan kimse,

3. Bunak,

4. Fetret devrinde ölenler. Sağır: Ya Rabbi gerçi ben devri İslâmı idrak ettim, fakat müslümanlık nedir, ne gibi ahkâmı ihtiva eder? Benim için işi­tip öğrenmek mümkün olmamıştır, der. Ahmak ve bön kimse de: Ya Rabbi, müslümanlık geldiğinde aklım kıt idi. Çocuklar beni deve kığına tutarlardı, der. Bunak ihtiyar da: Ya Rabbi, gerçi ben müslümanlık devrini idrak et­tim. Fakat benim için onun ahkânlı aliyesini idrak ve ihata etmek mümkün değil idi. Fetret zamanında vefat eden kimse de: Ya Rabbi benim yaşadığım sırada müslümanlığı bana talim edecek bir peygamber gelmemiştir ki onun ahkâmını öğrenip ona muti ve münkad olayım, der.

Sonra bu dört sınıf insanlar imtihan için cehenneme şevk olunur ve bun­lara; cehenneme giriniz! denilir. Bunlardan itaap edip girenlere cehennem bir berdü selam olur. Cehenneme girmeyenler de cehenneme çekilirler.”[643]

Görülüyor ki, fetret devrinde yaşayıp ölen kimseler yukarıda da açıkla­dığımız gibi akıllarıyla Allah’ın varlığını ve birliğini, gücünü, kudretini id­rak etmeyip şirk içerisinde ölüp gitmişlerse, ahiretteki itirazları kendilerini kurtaramayacaktır.

İçlerinde Fahreddin Razi gibi büyük İslâm mütefekkirlerinin de bulun­duğu bazı ilim adamları da Hz. Peygamber’in anne ve babasının cennetlik olduklarını, kâfir ölmediklerini isbat hususunda ikinci bir yol takib etmişlerdir.

Bunlara göre, ne Hz. Muhammed’in ne de diğer peygamberlerin anne ve babaları içerisinde bir kâfir vardır. Bu iddialarını çeşitli yönlerden isbat etmişlerdir. Delillerinden birisi de, “O ki (gece namaza) kalktığın zaman se­ni görüyor secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor).”[644] âyet-i kerimesidir. Bazı müfessirler; bu âyet-i kerimeleri ta Hz. Adem ve Havva’dan Abdullah ve Âmine (r.a)’ye gelinceye kadar Hz. Muhammed’in nuru dede­lerinden ninelerine intikal ede ede nihayet Abdullah’dan Âmine’ye gelmiş ve ondan da asıl sahibi olan fahr-i âlem Muhammed Mustafa (s.a)’ya inti­kal etmiştir şeklinde anlamışlardır.

Bu tefsire göre, âyet-i kerimenin manası, “Habibim, Allah senin na­maz kıldığını ve bundan evvel de senin nurunun bir sacidden öbür sacide in­tikal ettiğini görür” demektir. Bu tefsire göre Hz. Adem’den Abdullah’a gelinceye kadar babaları ve dedeleri arasında Allah’a secde etmeyen, kimse yoktu. Her ne kadar H”z. Peygamber’in dedelerinden Hz. İbrahim’in babası Azer’in putperest olduğu kesin ise de, onun putperestliği alnındaki Hz. Mu-hammed’e ait olan nübüvvet nurunun Hz. İbrahim’in annesine intikal ettik­ten sonraki zamana tesadüf ettiğinden bu gerçeği değiştiremez ve Azer’in Hz. İbrahim’in babası olmayıp amcası olduğunu isbat için bir te’vile de ihtiyaç bırakmaz.

Âlimlerden bazıları da Hz. Peygamber’in anne ve babasının müşrik ol­madığını isbat için üçüncü bir yol takib etmiş ve Cenab-ı Hakk’ın Hz. Pey­gamber’in anne ve babasını vefatlarından sonra diriltip, iman etmelerini nasib ettiğine dair bazı zayıf haberleri rivayet etmişlerdir. Hz. Âmine’nin hayatta iken söylediği iddia edilen iman dolu “şiirleri de bu iddialarına delil olarak göstermişlerse de bu rivayetlerde zayıflık bulunduğundan nakletmeye lüzum görmüyoruz.

Bu mevzuda Hulvânî’nin Mevâkıb isimli eserinde şöyle deniyor:

“Rasûlullah (s.a)’in ebeveyninin (neûzü billah) küfürlerine hükmetmek, akıllı kimseden olabilecek ağır bir zelledir. Böyle bir hükmün ağızdan kaçı­rılması küfre kadar varır. Çünkü böyle bir söz sarfetmek Rasûl-i Ekrem’e eza vermektir. Taberanî’nin rivayetine göre Ebû Cehl’in oğlu, İslâm baha­dırlarından İkrime (r.a) bir kere Nebi (s.a)’e gelip babasına sebbedildiğin-den bahisle şikâyet ettiğinde, Rasûl (a.s): “Ölülere sebbii şetm ederek dirile­re eza vermeyiniz” buyurmuştu. Hiç şüphesiz ki Rasûlullah kabri şeriflerin­de diridir, ümmetinin amelleri kendilerine arzolunur. Nasıl ki İkrime (r.a), babası Tfakkında cehennemlik denilmesinden sıkıntıya uğruyor ve bu yasak­lanıyorsa, Rasûl-i Ekrem Efendimizin yüksek hatırına riayet etmek daha ev­lâdır ve vacibdir.

Bir keresinde de Ebû Leheb’in kızı Dürre denilmekle maruf olan Sebia (r.a) Rasûl-i Ekrem’e gelmiş ve: Ya Rasûlallah, halk bana, “Ey cehennem odununun kızı” diye çağırıyorlar, şeklinde şikâyet etmişti. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem büyük bir kızgınlıkla kalkıp: “Bazı kimselerin benim nese­bimle uğraşmaya ne hakkı vardır?” buyurmuş ve: “Kim ki benim nesebimle uğraşırsa emin olunuz ki o kimse bana eza verir. Kim ki bana eza eder, o kimse Allah TeâJâ’ya eza verir.” buyurmuştur.[645]

Bu mevzuya Fahreddin Razi’nin şu sözleriyle son veriyoruz:

“Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ana ve babalarının müşrik olmadıklarının bir delili de Rasûl-i Ekrem’in; “Ben devamlı surette, temiz babaların sul­bünden, temiz anaların rahmine nakl oluna geldim” buyurmuş olmasıdır.

Yüce Allah Kur’ân-i Kerim’inde, “Ey inananlar, (Allah’a) ortak koşanlar pisliktir.”[646] buyurarak müşriklerin pis olduğunu bildirdiğine ve Rasûl-i Zişan Efendimiz’in sulbünden ve rahminden geldiği kimselerin de temiz kişiler olduğuna göre, anneleri ve babalan arasında hiçbir müşriğin bulunmadığını kabul etmek icab eder.”[647]

Bazı Hükümler

1. Kabir ziyareti meşrudur. İsterse mezarlık fetret devrinde ölen kişilere ait olsun.

2. Mezarlıkta ağlamak caizdir.

3. Hz. Peygamber, anne ve babasına son derece şefkatli idi.[648]

3235… (İbn Büreyde’nin) babasından, demiştir ki: Rasûlullah (s.a): “Ben sizi kabir ziyaretinden men etmiştim, ar­tık onları ziyaret ediniz. Çünkü kabirleri ziyarette tezkire (öğüt, ölü­mü hatırlatma ve ibret) vardır” buyurmuştur.[649]

Açıklama

İslâm’ın ilk yılları, müslümanların cahiliye âdetlerinden yeni kurtulmaya çalıştıkları bir dönem olduğu için Rasûl-i Zi-şan Efendimiz müslümanları kabir ziyareti esnasındaki İslâm dışı davranış­lardan korumak amacıyla, İslâm’ın onların kalplerine ve içtimai hayatları­na yerleşip onlara tam manasıyla hâkim olmasına kadar kabir ziyaretini ya­saklamıştı. İslâmî hükümler onların hayatına iyice hâkim olduktan sonra, kabir ziyareti için gereken âdab ve erkâna riayet etmek şartıyla, “İsteyen (ka­birleri) ziyaret etsin (fakat ziyaret esnasında sakın) kötü söz söylemeyiniz.”[650] buyurarak bu yasağı kaldırmıştır.

Her ne kadar Zahiriyye imamlarından İbn Hazm, metinde geçen “… kabirleri ziyaret ediniz…” emrinin farziyyet için olduğunu, binaenaleyh ka­birleri ziyaret etmenin farz olduğunu söylemişse de, cumhur bu emrin men-dupluk için olduğunu ve dolayısıyla kabirleri ziyaret etmenin mendub oldu­ğunu söylemiştir.

Bu hadis-i şerif İbn Mâce’nin Sünen’inde: “Ben sizi kabirleri ziyaretten menetmiştim. Artık siz onları ziyaret ediniz. Çünkü şüphesiz kabir ziyareti insanı (kendisini) dünyaya kaptırmaktan kurtarır ve âhireti hatırlatır.” me­alindeki lafızlarla; Hâkim’in Enes’ten naklettiği hadiste de: “Kabirleri ziya­ret ediniz, çünkü bu ziyaret kalpleri inceltir, gözleri yaşartır ve âhireti hatır­latır. (Fakat ziyaretiniz esnasında) uygunsuz söz söylemeyiniz.” anlamına gelen lafızlarla rivayet edilmiştir.

Bütün bu hadis-i şerifler, kabir ziyaretinin meşruluğuna ve bunun Hz. Peygamber tarafından teşvik edilmiş olduğuna delâlet etmektedir. İslâm âlim­leri erkeklerin kabirleri ziyaret etmesinin sünnet olduğunda ittifak etmişler­se de kadınların kabirleri ziyaret etmelerinin hükmü üzerinde ihtilâfa düş­müşlerdir. İnşaallah bir sonraki hadis-i şerifin şerhinde bu mevzuyu ele alacağız.[651]

76-78. Kadınların Kabir Ziyareti

3236… îbn Abbas’dan, demiştir ki:

“Rasülullah (s.a) kabirleri ziyaret eden kadınlara, kabirleri mescid edinen ve oralarda kandil yakanlara lanet etti.”[652]

Açıklama

Bir kimseye lanet etmek demek, o kimsenin Allah’ın rahme­tinden kovulması için onun hakkında beddua etmek demektir.

Rasûl-ü Zişan Efendimiz, kabir ziyaretine giden bazı kadınların ziyaret esnasında cahiliyye âdetlerinin tesiriyle feryad-ü figân ettiklerini, yakalarım yırtıp yüzlerini dövdüklerini, hatta oralarda süslü elbiseler içerisinde arz-ı endam ederek salına salına gezip, kocalarının haklarına riayet etmediklerini görmüş ve onları bu çirkin hareketlerinden alıkoymak için, böyle yapmaya devam eden kadınların Allah’ın rahmetinden kovulmaları için beddua etmiştir.

Hz. Peygamber’in bu bedduasına hedef olanlar arasında, kabirlere saygı göstermek gayesiyle oralarda mescidler yapan kimselerle, lüzumsuz yere kan­diller yakıp israfa yol açan kimseler de vardır. Bu hadis-i şerif; kadınların kabirleri ziyaret etmelerinin haram olduğuna delâlet etmektedir.

Nitekim Şâfiîler, Mâlikîler ve Hanefîlerden bazıları, bu hadis-i şerifi delil getirerek, kadınların kabirleri ziyaret etmelerinin haram olduğunu söylemiş­lerdir. Şâfiîlerin ekseriyyeti ile Hanefîlerin bazısı ise, yine bu hadis-i şerife dayanarak kadınların mezarları ziyaret etmelerinin mekruh olduğunu söyle­mişlerdir.

Hanbelîlerin meşhur olan görüşü de budur.

Hanbelîlere göre, daha önce tercümesini sunduğumuz 3167 numaralı hadis-i şerif, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifteki yasağın hükmünü ha-ramlıktan çıkarıp kerahete çevirmiştir. Hanefî âlimlerin ekserisinin görüşüne göre, kadınların kabirleri ziyaret etmeleri caizdir. Mâlikîler ile Ahmed b. Hanbel (r.a)’den rivayet edilen görüşlerden biri de budur. Hanefî âlimlerin­den merhum İbn Âbidin meşhur haşiyesinde bu mevzuda şu görüşlere yer veriyor:

“Bazıları kadınlara kabir ziyaretinin haram olduğunu söylemişlerdir. Doğru olan, ruhsatın onlar hakkında da sübut bulmuş olmasıdır.

Miiiıye şârihi, kadınlara kabir ziyaretinin kesinlikle mekruh olduğuna kaildir.

Hayreddin Remlî diyor ki: “Eğer bu ziyaret, kadınların âdetleri vecihle gam ve kederi, ağlamayı tazelemek için olursa caiz değildir. “Allah kabirle­ri ziyaret eden kadınlara lanet etsin.” hadisi bu manaya yorumlanır. İbret almak, ağlamadan rahmet dilemek, sâlihlerin kabirlerini ziyaretle teberrükte bulunmak için ise ihtiyar kadınlar hakkında beis yok, gençler hakkında mekruhtur.”[653]

Kabir ziyaretinin kadınlar için de caiz olduğunu söyleyen âlimlere göre; kadınların ziyaretlerinin yasaklığı, kabirleri ziyaretin kadm-erkek herkese ya­saklandığı ve bu yasağın yürürlükte olup da ziyareti teşvik eden 3235 numa­ralı hadisin henüz varid olmadığı dönemlere aittir. Ancak bu hadis varid ol­duktan sonra, kadınlar da erkeklerle beraber, tağlîb yoluyla, “Fezûru = ziyaret ediniz” emrinin şümulüne girmişler ve bu mevzuda erkeklerin tabi olduğu hükme girmişlerdir. Çünkü kadınlar erkeklerin bir parçası olduğundan on­lardan ayrı olarak düşünülemezler.

Gerçekten İbn Abdilberr’in Temlıîd isimli eserinde Abdullah b. Ebî Müleyke tarikiyle Hz. Âişe’deri rivayet ettiği şu hadis-i şerif de bu görüşü teyid etmektedir: “Hz. Âişe mezarlıktan dönüyordu. Kendisine:

Ey mü’minlerin annesi, nereden geliyorsun? diye sordum.

Kardeşim Abdurrahman’ın kabrinden, cevabını verdi.

Rasûlullah (s.a) kabirleri ziyareti yasaklamamış mıydı? dedim.

Evet yasaklamıştı. Fakat sonradan kabir ziyaretini emretti, cevabını verdi.”

Kadınların mezarları ziyaret etmelerinin caiz olduğunu söyleyen âlimle­rin diğer delilleri de, Müslim’in rivayet ettiği, “(Ey Âişe, mezarlığı ziyaret ettiğin zaman orada yatanlara:) “Selâm, mii’min ve mü si umanlardan bu di­yarda yatanlara (olsun) de!”[654] mealindeki hadis-i şerifle, daha önce meali­ni sunduğumuz 3124 numaralı hadis-i şeriftir. Çünkü bu hadis-i şeriflerde Hz. Peygamber’in kadınları kabir ziyaretinden menetmediği ifade ediliyor.

Bu mevzuda Menhel yazarı şunları söylüyor: “Kadınların kabirleri ziyaret etmelerini yasaklayan delillerle, buna cevaz veren delillerin arasını şu şekilde te’lif etmek mümkündür. Bu izin, İslâmî esas ve ölçülere göre kapa­nıp ibret almak üzere kabir ziyaretine giden hanımlar içindir. Yasaklar ise, İslâmî tesettüre riayet etmeyen, ziyaret esnasında bağırıp çağırmak, elbisesi­ni yırtmak, yüzlerini darbelemek gibi hareketlerle, İslâmî kuralları çiğneyen kadınlar içindir.”[655]

77-79. İnsan Mezarlığı Ziyaret Ederken Veya Oradan Geçerken Ne Der?

3237… Ebû Hureyre’den (rivayet olunduğuna göre), Rasûlullah (s.a) (bir gün) mezarlığa gitmiş (oraya varınca):

“Selâm size ey mü’minler diyarı, iiışaallalı biz de size katılacağız” demiş.[656]

Açıklama

Bu hadis-i şeriften, ölülere selâmın aynen dirilere verildiği gibi, “Es-selâmü aleyküm” şeklinde verileceği anlaşılmaktadır. Aslında her hayırlı dua bu şekilde yapılır. Yani önce dua kelimesi zikredilir, sonra kendisine dua edilen kimsenin ismi veya o ismin yerini tutan kelime zikredilir. Nitekim şu âyet-i kerimelerde de böyle olmuştur:

1. “Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize olsun, ey ev halkı.”[657]

2. “İlyas’a selâm olsun.”[658]

Selâm da hayırlı bir dua olduğundan bu şekilde verilmesi icab eder. Fakat beddualar bunun aksinedir. Önce üzerine beddua yapılan şahsın ismi veya bu ismin yerini tutan kelime zikredilir, sonra beddua için kullanı­lan kelime zikredilir: “Ta ceza gününe kadar lanetim üzerindedir.”[659] âyet-i kerimesinde olduğu gibi. Bu hususta selâm verilen kimsenin ölü olmasıyla diri olması arasında bir fark yoktur. İleride edeb bölümünde gelecek olan “Aleykesselâm diye selâm verme, çünkü bu ölülerin selâmıdır” mealindeki 4084 numaralı hadis bu gerçeğe aykırı değildir. Çünkü bu hadiste ifade edil­mek istenen şudur: “Aleykesselâm” kelimesi ölülerin kendi aralarındaki se­lâmlarıdır. Esselâmü aleyküm kelimesi ise böyle değildir. Diriler; ölülere de dirilere de selâm verirken bu kelimeyi kullanırlar.

Metinde geçen cümlesinin aslı, dîr. Fakat “ehl” kelimesi hazf edilmiştir. ‘Dâr’ kelimesi ev, yurt, ülke gibi ma­nâlara gelir, Arap dilinde meskun evlere dâr denildiği gibi, harebelere de dar denilir. Hattâbî’nin de ifade ettiği gibi hadis-i şerif, mezarlığa da “dâr” de­nilebileceğini ifade etmektedir.

Menhel yazarına göre, diriler evlerde toplandığı gibi, ölüler de mezar­larda toplandığından, burada evlere benzetilerek mezara “dar = ev” denil­miştir.

“Her canlı ölümü tadacaktır.”[660] ilâhî hükmünce, her canlının ölüp kendinden önce Ölenlere katılacağı halde hadis-i şerifte, “İnşaallah biz de size katılacağız.” gibi, Allah’ın Ölümü dilememesi ihtimali de varmış da, di­lememesi halinde ölüm olmayacakmış gibi bir ifade kullanılması; ölümün vuku bulmasının şüpheli olduğunu anlatmak değil, sadece Allah ismini ana­rak bir berekete nail olmak içindir. “Allah dilerse güven içinde (kiminiz) baş­larınızı tıraş ederek ve (kiminiz saçlarınızı) kısaltarak korkmadan Mescid-i Haranı’a gireceksiniz.,”[661] âyet-ı kerimesinde olduğu gibi.

“İnşaallah” kelimesi burada cümleyi “Allah” lafzıyla süslemek için kul­lanılmış da olabilir. Çünkü Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’inde: “Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse (yapacağım) de…”[662] buyurarak her yapacağı iş için “inşaallah” tabirini kullanmasını emretmiştir.

Ayrıca bu kelime, imanla ölmek kesin olmadığına işaret için kullanıl­mış da olabilir.

Hattâbî’ye göre; Rasül-ü Ekrem’in mezarlığı ziyareti sırasında yanında bazı münafıklar da bulunuyordu. Onların iman edip mü’min olarak ölmele­ri ve müslüman kabristanına gömülmeleri son derece şüpheli idi. Rasûlü Zişan Efendimiz “inşaallah” kelimesiyle onların bu şüpheli durumuna işaret etmek istemiş de olabilir.

Bu hadis-i şerif, mezarlığı ziyaret eden bir kimsenin ziyaret esnasında, “esselâmii aleyküm dara kavmin mli’minîn ve inşaallahü biküm lâhikûıı” demesinin meşru olduğunu ifade eder.

Kabir ziyareti esnasında bu cümleyi okumanın meşruluğuna delâlet eden daha pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bazılarının meali şöyledir:

1. “Rasûlullah (s.a) kabristana çıktığımız vakit ne söyleyeceğimizi bize öğretirdi. İçimizden birimiz: Selâm size ey bu diyarın mii’min ve müslim olan halkı! Bizler de inşaallah size katılacağız, derdi.”[663]

2. “Ey bu kabirlerin sakinleri, Allah’ın selâmı üzerinize olsun. Allah bizi de sizi de afv etsin. Siz, bizim selefimizsiniz; biz de yoldayız.”[664]

3. “Selâm size ey mü’minler diyarı. Size yarın verileceği va’d olunan şey verilmiştir. Sizler bekletilmezsiniz. İnşaallah biz de size katılacağız. Al­lah’ım, Baki Ğarkat’da yatanlara mağfiret buyur.”[665]

4. “Hz. Âişe (bize): Size Peygamber (s.a)’den ve kendimden bir şeyler söyleyeyim mi? dedi. Biz de, hay hay dedik. Bunun üzerine bize şunları söyledi;

Yanımda bulunduğu bir gece, Rasûlullah (s.a) (elbisesini) değişti, cüb-besini yere koydu. Kaftanının bir tarafını döşeğinin üzerine yayarak uzandı. Çok geçmeden benim uyuduğumu zannederek yavaşça cübbesini aldı, ayak­kabılarını giydi ve kapıyı açarak çıktı. Sonra yavaşça kapıyı kapadı. Ben, hemen entarimi başıma geçirdim, baş bezimi sarındım, çarşafıma burundum sonra onun peşinden yola düştüm. Baki’a varınca durdu, hem de epeyi durdu.

Sonra üç defa ellerini kaldırdı, sonra geri döndü. Ben de döndüm. O süratle yürüdü ben de süratle yürüdüm, o eşkin gitti, ben de eşkin gittim, o koştu ben de koştum. Neticede onu geçerek eve girdim. Ben yatar yatmaz o da girdi ve:

“Sana ne oluyor ya Âişe? Heyecanlanmışsın…” buyurdu. Ben:

Bir şey yok, dedim. Rasûlullah (s.a):

“Ya söylersin, yahut latîfül-habîr olan Allah bana mutlaka haber verir” dedi. Ben:

Ya Rasûlallah, anam babam sana feda olsun, dedim ve olanları ken­disine haber verdim,

“Ya! Önümde gördüğüm karaltı sen miydin?” dedi.

Evet, cevabını verdim. Bunun üzerine beni göğsümden öyle bir itti ki, canımı yaktı. Sonra şunları söyledi:

“Allah ve Rasûlü sana zulüm mü edecekler sandın? İnsanlar neyi gizlerse gizlesin, Allah onu bilir. (Rasûlullah sözüne devamla):

Senin gördüğün zaman bana Cibril geldi de nida etti. Ama nidasını senden gizledi. Ben kendisine cevap verdim. Fakat ben de cevabımı senden gizledim. Sen soyunmuş bir vaziyette iken yanma girecek değildi ya. Ben se­nin uyuduğunu zannettim de, uyandırmak istemedim. Korkacağından şüp­he ettim. Cibril şunları söyledi:

Rabbin, Baki’de yatanların yanına giderek onlar için istiğfarda bulun­manı sana emrediyor. Ben:

Onlara ne diyeyim ya Rasûluliah? dedim. Peygamber (s.a):

“Selâm, mii’min ve müsliimanlardan bu diyarda yatanlara. Allah bi­zim geçmişlerimize de geleceklerimize de rahmet eylesin. Bizler de inşaallah sizlere katılacağız, de buyurdular,”[666]

5. Âişe (r.a)’dan, şöyle demiştir:

Ben bir defa onu yani Peygamber (s.a)’i evde bulamadım da (aradım). Baktım ki Baki mezarhğındadır. Şöyle buyurdu:

“Selâm sizlere ey mü’min bir kavmin kabristan (halk)i, siz bizim için öncülersiniz ve biz muhakkak size iltihak edeceğiz. Allah’ım, bizi onların sevabından mahrum etme ve bizi onlardan sonra hak yoldan saptırma.”[667]

Meşru bir kabir ziyaretini İmam Nevevî şöyle tarif ediyor: ‘ ‘Kabir ziya­retçisi; alçak gönüllü, Allah’ın azametini düşünücü, kendisinden önce ölen­lerden ibret alıcı olarak ve Allah rızası için .nezarhğa gitmelidir. Kabrin ya­nına vardığı zaman sırtını kıbleye verip yüzünü kabre döndürerek selâm ve­rir ve dua eder. Hadislerde varid olan selâm ve dua şeklini tercih etmelidir. Peygamber (s.a) Baki’a gittiği zaman yaptığı gibi, bir özrü varsa oturmakta beis yoktur. Kabrin çevresinde tavaf etmek, kabir sahibinden dilekte bulun­mak sakıncalıdır.”

Kabrin başında Kur’ân okumaya gelince:

1. Ebû Hanîfe, bu konuda sahih bir hadis bulunmadığı gerekçesiyle mek­ruh görmüşse de Hanefî mezhebinin tercih edilen kavline göre Kur’ân oku­mak müstehabtır. Çünkü bu konuda eserler vardır. Ziyaretçi bilhassa Yasin sûresini okumalıdır. Hanefîlerin Dürrü’l-Muhtar adlı fıkıh kitabında; kabir ziyaretinde Yasin sûresi okunur, denilmiştir. İbn Âbidin de bu sözle ilgili olarak: Çünkü, “Kabristana girip Yasin sûresini okuyan olursa, Allah o gün için azabtaki ölülerin azabını hafifletir ve okuyucu için ölü sayısınca hase­nat olur.” mealindeki hadis varid olmuştur, der.

el-Lübâb şerhinde: Ziyaretçi; Fatiha, Bakara’nın ilk sahifesini, Âyetü’I-Kürsî’yi, Âmene’r-Resûlu, Yasin, Mülk, Tekâsür sûrelerini ve oniki, onbir, yedi veya üç defa İhlâs sûresini okur; sonra, Allah’ım şu okuduğumun seva­bını falana veya şunlara ulaştır diye dua eder, denilmiştir.

2. Şâfiîlere göre; ziyaretçinin Kur’ân okuması müstehabtır. Nevevî, el-Mecmu’da: Ziyaretçinin kabristana selâm vermesi ziyaret ettiği Ölüye ve bü­tün kabristandakilere dua etmesi, Kur’ân okuması ve sonra ölülere dua et­mesi müstehabtır. Şafiî’nin bu hususta nassı vardır. Arkadaşları da müttefi-kan te’yid etmişlerdir, demektedir.

3. Hanbelîlere göre, Kur’ân okunmalıdır. el-Mtığnî’de şöyle denilir: İmam Ahmed’den rivayet edildiğine göre: “Kabristana girdiğin zaman üç defa Âyetü’l-Kürsî ve İhlâs sûresini oku. Sonra de ki: Allah’ım, bunun sevabı şu kabristan ehlinedir.” demiştir.

Ölülere; dua, istiğfar, sadaka ve hac gibi hayratın sevabının bağışlan­masında bir ihtilâf bilemiyoruz. Ahmed; ölüye hayrın her çeşidi ulaşır. Çünkü bu hususta varid olan nasslar vardır, demiştir.

4. Mâlikîlere göre, kabir üzerine Kur’ân okumak mekruhtur. Çünkü se­lefin böyle bir tatbikatı yoktur. Selefin yaptığı şey, sadaka ve duadır. Mâli-kîlerin bazılarına göre, Kur’ân okuyup sevabını ölüye bağışlamakta beis yok­tur. İnşaallah ölüye sevab hasıl olur.[668]

78-80. İhramlı İken Ölen Bir Kimseye Nasıl Bir İşlem Yapılır?

3238… İbn Abbas’dan; dedi ki: Peygamber (s.a)’e, hayvanının yere çarpmasıyla ihramlı iken boynu kırılıp ölen bir adam getirdiler. Bunun üzerine (Rasûlullah) şöyle buyurdu:

“Onu (omuzunda ve eteğinde bulunan) iki elbisesi içerisinde ke­fenleyiniz, su ve sidrle yıkayınız. (Sakın) başını örtmeyiniz. Çünkü Al­lah, kıyamet gününde onıHebbeyk duası okuduğu halde diriltecektir.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Ben Ahmed b. HanbeVi (şöyle) derken işit­tim: “Bu hadiste beş sünnet vardır: (Birincisi): “Onu iki elbisesi içeri­sinde kefenleyiniz. ” Yani ölünün iki elbisesi içerisinde iken kefenlenmesi. (İkincisi): “Onu su ve sidrle yıkayınız-” Yani (suyla) her yıka­yışta mutlaka sidrle (deyıkanması). (Üçüncüsü): “Başını örtmeyiniz”. (Dördüncüsü): “Ona koku yaklaştırmayınız. ” (Beşincisi de): Kefenin (ölünün geride bıraktığı) malların tümünden (yapılacak harcamayla temin edilir) olmasıdır. “[669]

Açıklama

İhramlı iken vefat eden bir kimse, beline sardığı izar denilen eteklikle omuzuna aldığı rida denilen peştemali içerisinde kab­re konur. Kefen için bu iki elbise yeterlidir, başka bir kefene ihtiyaç yoktur. Çünkü esasen ihram hali ölmekle sona ermediğinden, ihramlı olarak ölen bir kimsenin ihramlıhğı devam eder. Dolayısıyla üzerine izar ve ridanın dı­şında kefen ismiyle de olsa başka bir elbise giyemez, başı örtülemez. Çünkü şehidler kıyamet gününde, şehİd edildiği andaki halleriyle Allah’ın huzuru­na gelecekleri gibi ihramlı iken vefat eden bir kimse de Allah’ın huzuruna ihramlı olarak ve telbiye okuyarak gelecektir.

Hadisin zahirinden anlaşılan manâ budur.

İmam Şafiî ile İmam Ahmed ve İshak (r.a), bu hadis-i şerifin zahirine dayanarak, ihramlı iken ölen bir kimsenin sadece izar ve rida ile kefenlene-ceğini, başka bir kefene lüzum olmadığını söylemişlerdir. Hz. Osman, Hz. Ali, İbn Abbas, Atâ, Sevrî ve İshak da bu görüştedirler.

İmam Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik, Tâvûs ve Evzaî’ye göre ise, ihramlı kimse ölünce ihramhlık hali sona erdiğinden aynen diğer cenazeler gibi ke­fenlenir, başı örtülür, üzerine güzel kokular sürülebilir. Hz. Âişe ile İbn Ömer’in de bu görüşte oldukları rivayet edilmiştir. Hatta İbn Ömer (r.a), oğlu Vakıd, ihramh iken ölünce onu diğer cenazeler gibi kefenlemiş, başım ve yüzünü de kefenle örtmüş ve: “Ey Vakıd, eğer biz ihramh olmasaydık seni hannût denilen güzel kokuyla kokulardık.” demiştir.[670]

Abdürrezzak’m Musannef inde hasen bir senedle rivayet edildiğine gö­re; “ihramh iken ölen bir kimsenin başı örtülür mü?” diye Atâ’ya sorulmuş, Ata, “İbn Ömer örttü, başkaları ise örtmedi” diye cevap vermiştir.

Âlimlerden Tâvûs ile Hasan Basrî de ihramh iken vefat eden bir kimse­nin kefenlenirken başının örtüleceği görüşündedirler. Zahirî âlimlerinden İbn Hazm, Hz. Âişe’den rivayet edilen: “Kişi öldüğü zaman ihramdan çıkmış olur.” mealindeki sahih bir hadisin mevcut olduğunu; binaenaleyh, ihramın da namaz ve oruç gibi bir ibadet olduğu cihetle ölümle sona ermesi gerekti­ğini ve dolayısıyla ihramh iken ölen bir kimsenin başının kapatılacağını ve cesedinin güzel kokularla kokulanacağını, söylemiştir.

Bu görüşte olan âlimlere göre; ihramhyken ölen bir kimsenin ihramıyla birlikte, başı kapatılmadan kabre konacağını ifade eden hadisin hükmü sa­dece adı geçen şahsa aittir. Başkaları için geçerli değildir. Zira hadisteki: “Çün­kü Allah kıyamet gününde onu lebbeyk duası okur olduğu halde diriltecektir.” cümlesi bunu ifade etmektedir. Bu zatın haccı kabul edildiği için Hz. Peygamber onun hakkında özel bir muamele yapmıştır. Daha sonra ihrama giren kişilerin haclarının Allah katında kabul edilip edilmediğini biz bileme­yeceğimiz için bu muameleyi onlar için yapamayız.

Diğer taraftan; “İnsan ölünce sadakay-ı cariye, kendisinden faydalanı­lan ilim ve kendisi için dua eden hayırlı bir evlattan başka, bütün amelleri kesilir.”[671] mealindeki hadis-i şerifin hükmü gereğince, ihramh iken ölen kimsenin ihramhhk halinin ölümle sona ermesi ve bu hususta diğer insanlar­dan bir farkı kalmaması icabeder. Ayrıca, eğer ihramh iken ölen bir kimse­nin ihramhhk hali ölümüyle sona ermeseydi, Hz. Peygamber sözü geçen kim­senin cenazesinin sidrle yıkanmasını emretmezdi. Çünkü ihramh bir kimse­nin sidrle yıkanması caiz değildir.

Menhel yazan ise; mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifin hükmünün ge­nel olduğunu söylemiş ve bu görüşünü isbat için şu delilleri ileri sürmüştür:

Hadis-i şeriflerde asıl olan, hükümlerinin özel olmayıp genel oluşudur. Binaenaleyh ihramlıyken ölen her insan kıyamet gününde telbiye okuyarak haşredilecektir.

Nitekim, “İhramh iken öleni ihram olarak giydiği iki parça ihram içinde su ve sidrle yıkayınız. Onu (ihram olarak giydiği) iki’parça elbisesi ile ke­fenleyiniz. Ona koku sürmeyiniz. Başını da örtmeyiniz. Çünkü o kıyamet gününde ihramlı olarak haşr edilecektir.”[672] mealindeki hadis-i şerif de bu­nu ifade etmektedir. Hadisin bir şahıs hakkında varid olması hükmünün umu­miliğine mani değildir.

Aksini iddia edenlerin iddialarını isbat için, “İnsan ölünce üç şey hariç bütün amelleri kesilir…” hadis-i şerifini delil göstermeleri de isabetli bir tu­tum değildir. Çünkü cenazeyi kefenlemek ölünün amellerinden değil, dirile­rin amelîerindendir.

Hele bunların, “Eğer ölen kimsenin ihramlı hali ölümüyle sona erme­seydi haccının da tamamlanması gerekirdi” demeleri son derece yersizdir. Çünkü bu hadis genel kaidelere aykırı olarak gelmiştir. Bu gibi durumlarda asıl olan hadisin hükmüne itibar etmek ve ona sarılmaktır.[673]

Bazı Hükümler

1. îhramlı bir kimsenin su ve sidrle yıkanması caizdır. imam Şam ile Ata, Ibnu’l-Munzır, Mucahıd ve Tâvûs bu görüştedirler.İmam Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik ve diğer bazı fı­kıh âlimleri bunun mekruh olduğunu söylemişlerdir.

2. Kefen masrafı ölünün geriye bıraktığı malların tümünden karşılanır. Bir başka ifadeyle, kefen masrafları karşılanmadan ölünün mirası üzerinde hiçbir tasarrufa gidilemez. Hatta borçları dahi ödenemez.

3. İhramlı iken ölenin kefeni, üzerinde bulunan iki parça peştemalden ibarettir.

4. Kefen sayısının tek olması şart değildir. Sadece efdaldir.

5. İhramlı iken ölen kimsenin ihramlı hali hükmen bakidir.

6. îhramlı iken ölen bir kimse için dikişli kumaşlardan kefen biçilemez ve erkek ise başı örtülemez.

7. îhramlı iken ölmenin fazileti çok büyüktür.[674]

3239… (Şu bir önceki hadisin) bir benzen, (bir de Hammâd b. Zeyd, Amr b. Dînâr ile Eyyûb es-Sahtiyanî, Saîd b. Cübeyr, vasıta­sıyla yine) İbn Abbas’dan (rivayet olunmuştur. Bu hadisi Hammâd şöyle) rivayet etti: “Onu (yani ihramhyken ölen kimseyi) iki (parça) elbise ile kefenleyiniz.”

Ebû Dâvûd dedi ki: Eyyûb (es-Sahtiyanî ise bu hadisi, onu ihram olarak giydiği) “İki (parçadan oluşan) elbisesiyle kefenleyiniz” şek­linde; Amr (b. Dînâr ise), “İki (parçadan oluşan) elbise ile (kefenleyi­niz)” şeklinde rivayet etti. İbn Ubeyd (ise bu hadisi), Eyyûb ‘un da “İki (parça) elbise ile (kefenleyiniz)” diye rivayet etti (ğini); Amr’ (in ise, onu ihram olarak giydiği) “İki (parça) elbisesiyle (kefenleyiniz)” diye rivayet ettiğini söyledi. Sadece Süleyman (b. Harb bu hadise şu cüm­leyi) eklemiştir: “Onu hannût denilen kokuyla kokulamayınız.”[675]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’a bir önceki hadisi, Süleyman b. Harb ile Muhammed b. Ubeyd rivayet etmişlerdir. Ancak bunla­rın rivayetleri lafız yönünden bir önceki hadisin aynısı değildir. Sadece ma­nâ yönünden bir önceki hadise benzemektedir.

Sözü geçen iki ravinin ikisi de bir defa aynen bir önceki hadisin ravileri-nin yaptıkları gibi bu hadisi Hammâd, Amr b. Dînâr, Saîd b. Cübeyr kana­lıyla İbn Abbas’tan; bir defa da Hammâd, Eyyûb es-Sahtiyanî, Saîd b. Cü­beyr kanalıyla yine İbn Abbas (r.a)’dan rivayet etmişlerdir.

Ancak şurası var ki, Süleyman b. Harb’in Eyyub’tan gelen rivayeti: “İhramlı iken öleni ihram olarak giydiği iki kat elbisesiyle kefenleyiniz.” manâ­sını ifade ederken; Amr b. Dinar’dan gelen rivayeti, “îhramlıyı iki kat ol­mak şartıyla herhangi bir elbiseyle kefenleyiniz” manâsını ifade etmektedir. Çünkü Eyyub’dan gelen rivayetteki “sevbeyn” kelimesi ihramlıya muzaf ola­rak “sevbeyhi- onun iki kat elbisesi” şeklinde zikredilirken, Amr b. Dî-nâr’dan gelen rivayette bu kelime izafetsiz ve nekre olarak “sevbeyn = ‘iki kat elbise” şeklinde zikredilmiştir.

Bu hadisi Ebû Davud’a rivayet eden ikinci ravi Muhammed b. Ubeyd’in rivayetine gelince; bunun naklettiği hadiste Süleyman b. Harb’in rivayeti­nin tersine olarak Eyyûb kanalıyla gelen rivayette “sevbeyn” kelimesi iza­fetsiz ve nekre olarak zikredilirken Amr b. Dînâr kanalıyla gelen rivayette ise bu kelime ihramlıya muzaf olarak “sevbeyhi” şeklinde zikredilmiştir.

Bu hadisin sadece Süleyman b. Harb.’den gelen rivayetinde, “Sakın ölünrn kefenini “hannût” denilen güzel kokuyla kokularnayımz” anlamında bir cümle bulunmaktadır. Fakat bu cümle bu hadisin başka yollardan gelen rivayetlerinde yoktur.

Bir önceki hadisin şerhinde de açıkladığımız gibi, Hanefî âlimlerine gö­re ihramh iken ölenin hükmü ile ihramsız iken ölenin hükmü arasında bir fark yoktur. Bu mevzuda İbn Âbidin (r.a) şöyle diyor: “İhramh ihramsız gibidir. Yani başı örtülür, kefenleri kokulanır. Şâfü (r.a) buna muha­liftir.”[676]

3240… (Bir önceki, ihramh iken öleni) iki kat elbise içerisinde (ke­fenleyiniz mealindeki) Süleyman (b. Harb hadisinin) manasını (Mu­sannif Ebû Davud’a) bir de Müsedded rivayet etmiştir. (Müsedded’e bu hadisi) Hammâd; Eyyûb (es-Sahtiyanî)’den, (Eyyûb) Saîd b. Cü-beyr’den, (Saîd b. Cübeyr de) İbn Abbas’tan (rivayet etmiştir).

Müsedded’in Hammâd’dan naklettiği bu hadiste “sevbeyn = iki kat elbise” kelimesi, bir önceki hadiste geçen Muhammed b, Ubeyd’in, Eyyub es-Sahtiyanî’den yaptığı rivayete uygun ola­rak nekre olarak zikredilmiştir. Bilindiği gibi, “sevbeyn” kelimesinin bu şe­kilde nekre olarak zikredilmesiyle ihramlıya muzaf olarak “sevbeyhi” şek­linde zikredilmesi arasında önemli fark vardır. Bu kelimeyi nekre olarak zik­reden rivayete itibar edildiği takdirde, ihramh olarak ölen kimsenin herhan­gi bir iki kat elbise ile kefenlenebileceği hükmü ortaya çıkar. Fakat bu keli­menin ihramhya muzaf olarak zikredildiği rivayete itibar edildiği takdirde; ihramh iken ölen bir kimsenin sadece ihram olarak giydiği iki kat peştemal ile kefenlenebileceği, bunun yerini hiçbir elbisenin veya kumaşın tutamaya­cağı hükmü ortaya çıkar. Biz fıkıh âlimlerinin, ihramh iken ölen bir kimse­nin nasıl kefenleneceği konusundaki görüşlerini 3238 numaralı hadisin şer­hinde açıkladığımızdan burada tekrara lüzum görmüyoruz.[677]

3241… îbn Abbas’dan; dedi ki: İhramlı bir adamı devesi yere atıp boynunu kırarak öldürmüştü. Onu Rasûluliah (s.a)’a getirdiler. Bunun üzerine (Rasûlullah şöyle) buyurdu;

“Onu yıkayınız ve başım örtmeden ve kentlisini güzel koku ile kokulmadan kefenleyiniz. Çünkü o (kıyamet gününde)telbiye geti­rirken diriltilecektir.”[678]

Açıklama

Bu hadisle ilgili açıklama 3238 numaralı hadisin şerhinde geçtiğinden burada tekrara lüzum görmüyoruz.[679]


[1] Buharı, iman 26, 40.

[2] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/433-434.

[3] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/434.

[4] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/434.

[5] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/434-435.

[6] Debbağoğlu Ahmed, Ansiklopedik Büyük tslâm İlmihali, 97-100.

[7] Manası şöyledir: “Allahım onu bize işlenmiş ve saklanmış bir sevap kıl, şefaatçi yap, şefaati kabul olanlardan eyle.”

[8] Bak. Yeniçeri Celal, el-lhtiyar, 50-51.

[9] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/435-436.

[10] Ebû Dâvud, cenaiz, 41.

[11] Tirmİzi, cenaiz, 34.

[12] Debbağoğlu Ahmed, Ansiklopedik Büyük İslâm İlmihali, 101.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/436-437.

[13] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/437-439.

[14] Buhârî, merza 1; tevhid 31; Müslim, münafikin 59, 60; Darimî, rikak 36; Ahmed b. Hanbel, 11,523; III, 454, V,I42; VI,386.

[15] Taberâni.

[16] Buhârî, merza 3; Müslim, birr 36-38; Tirmizi, cenaiz 1; Muvatta, ayn 6; Ahmed b. Hanbel 1,441; 111,23; IV-23; VI,39, 42, 43, 160, 173, 175, 203, 215, 255, 257, 278, 279.

[17] Tirmizi, zühd 57; İbn Mace, fiten 23; Darimî, rikak 67; Ahmed b. Hanbel 1,172, 174, 180, 185.

[18] Ahmed b. Hanbel V.272.

[19] Şûra (42) 30.

[20] Çantay H.B.Kur’ân-ı Hakim ve Meal-i Kerim , 11,840, 872.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/439-441.

[21] Ahmed b. Hanbel V-272.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/441-442.

[22] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/442.

[23] Concordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[24] Buhârî, cihâd 134; Nesâî, kıyamü’1-leyl 2; Ahmed b. Hanbel, VI-54.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/442-443.

[25] Nesâi, kıyamü’1-leyl 2.

[26] Ahmed b. Hanbel, 111-148, 238.

[27] Menhel, VI1I-219.

[28] Ahmed b. Hanbel 11-159.

[29] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/443-444.

[30] Concordance’da bu baba numara verilmemiştir.

[31] İbn Mace, tıb 18.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/444.

[32] Ahmed b. Hanbel, IV,123.

[33] Tirmizî, tıb 18.

[34] Tirmizî, tıb 35; İbn Mace, tıb 18, Ahmed b. Hanbel, 11,440.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/444-445.

[35] İnşikak, (84), 8.

[36] Buharı, ilim 35, rikak 49, 51; Müslim, cenne 79; Tirmizî, tefsîr,  742; Ahmed b. Han-bel VI, 49, 91, 108, 167.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/445-446.

[37] Nisa (4) 123.

[38] Nisa, (4) 123.

[39] Müslim, Dirr 52; Tirmizî, tefsîr 4, 24; Ahmed b. Hanbel 11,248; VI,167.

[40] Nisa.{4), 123.

[41] Tirmizî tefsîr (4) 25.

[42] Müslim, sıfatu’l-münâfikun, 57.

[43] Müslim, sıfatu’l-münâfikun, 56.

[44] Nisa (4) 123.

[45] Nisa (4) 123.

[46] Âlusi, Ruhu’l-Meani, Vl-152, 153.

[47] el-Meraği A. Mustafa, Tefsiru’l-Meragi, V.166,

[48] Âlusi Ruhu’l-Meani, XXIV,4.

[49] Âlusi, Ruhu’l-Meani, VI,152; 153.

[50] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/446-449.

[51] İnşikak, (84) 8.

[52] Buhârî, tefsîr II, 4, edeb 20, tevhid 36; Müslim, tevbe 52.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/450.

[53] Corcordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[54] Buhârî, cenaiz 23, libas 8, tefsir 9, 12; Müslim, münafikun 4; el-fedail 25; Tirmizî, tef-sîr   913; Nesâî, cenaiz 40; Ibn Mace, cenaiz 3.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/450-451.

[55] Tevbe (4) 84.

[56] Müslim, münafıkun 2.

[57] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/451-453.

[58] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/453.

[59] Buhârî, cenaiz 80, merza 11; Ahmed b. Hanbel III, 228, 280.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/453-454.

[60] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/454.

[61] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/454-455.

[62] Concordance’de bu baba numara verilmemiştir.

[63] Buharı, cenaiz 2, nâfakat 1; Tirmizî, menakıb 36.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/455.

[64] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/455.

[65] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/455-456.

[66] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/456.

[67] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/457.

[68] Ibn Mace, cenaiz 2; Tirmizî, cenaû 2, tıb 32; Ahmed b. Hanbef 1-91, 118, 121, 229.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/457.

[69] Ahmed b. Hanbel 1,121.

[70] Tirmizî, cenaiz 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/457-458.

[71] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/458.

[72] Ahmed b. Hanbel, 1,81, 91, 138.

[73] İbn Mace, cenaiz 2.

[74] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/458-459.

[75] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/459-460.

[76] Ahmed b. Hanbel 1,138, V.376.

[77] İbn Mace, cenaiz 2; Tirmizî, cenaiz 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/460.

[78] Buhârî, megazi 30; Müslim, cihad 65; Nesâî, mesacid 18; Ahmed b. Hanbel 111,313, 386, VI.56.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/460-461.

[79] Ahmed Naim, Tecrid-i sarih, 11,335, 336 hadis no: 289.

[80] Buhârî, menakibu’l-ensar 12.

[81] Tirmizî, siyer 28; Darimî. siyer 65; Ahmed b. Hanbel 111,350.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/461-463.

[82] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/463.

[83] Ahmed b. Hanbel IV.61, 375.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/463.

[84] Buhârî, el-Edebi’1-Müfred (Ahlâk Hadisleri), 542 (Çev. F. Yavuz).

[85] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/463-464.

[86] Buhârî, tıb 30; Müslim, selam 92, 93, 94, 98, 100;^hmed b. Hanbel, 1,178, 180, 186, 111,416, IV.177, 186, V-206, 208, 210, 373.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/464.

[87] Davudoglu A. Sahİh-İ Müslim, Terceme ve Şerhi, IX,655.

[88] Denizkuşlan, Mahmud, Peygamberimiz ve Tıp, 70,72.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/465-466.

[89] Buhârî, merza 13; Müslim, vesaya S; Ahmed b. Hanbel 1,168-171.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/466-467.

[90] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/467.

[91] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/467.

[92] Buhârî, ahkâm 23, cihad 171, nikâh 71, et’ime 1, merza4; Darimî 26; Ahmed b. Han-bel IV.394-406.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/467-468.

[93] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/468.

[94] Tirmizî, tıb 32; Ahmed b. Hanbel, 1,375, 382, 414, 430.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/468-469.

[95] Yunus, 49, Münafikûn, 63.

[96] Debbağoğlu Ahmed, Ansiklopedik Büyük İslam İlmihali, 133.

[97] Nemi, (27) 26.

[98] A’raf, (7) 54; Yunus, (10)/3.

[99] Hud, (11) 7.

[100] Taha, (20) 5; Secde (22) 4; Hadid, (57) 4.

[101] Debbagoğlu Ahmed, Ansiklopedik Büyük İslâm İlmihali 58-59.

[102] Islâmi Bilgiler Ansiklopedisi, Bergâh yayınlan 1981, I, 239.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/469-470.

[103] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/470.

[104] Ahmed b. Hanbel 11,172.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/470.

[105] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/470-471.

[106] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/471.

[107] Buhârî, merza 19, davat 29; Müslim, zikir 10; Tirmizî, cenaiz 3, Zühd 31, 37; Nesâî, sehv 62, cenaiz 1, Ahmed b. Hanbel 111,101, 104, 171, 195, 208, 247, 281; V.264.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/471.

[108] el-Muvatta, hudud 10.

[109] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/472.

[110] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/472.

[111] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/472-473.

[112] Müslim, zikir, 10.

[113] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/473.

[114] Ahmed b. Hanbel 111,424; IV.219.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/473-474.

[115] Ahmed b. Hanbel, 11,356.

[116] Miras Kamil, Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, IV, 762.

[117] el-Benna A.A, el-Fethurrabbani VII.70, 71.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/474.

[118] Nesâî, cihad 36, 48; Buhârî, cihad, 30; ezan 73; Müslim, imare 164,165; Tirmizi, cenaiz 65; İbn Mace, cihad 17; Darİmî, cihad 21, Muvatta, cemaat 6; Ahmed b. Hanbel 11,31; III-  400, 401, 489; V-3I4, 317; VI-465, 466.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/474-476.

[119] İbn Mace, cihad 17.

[120] 3130 nolu hadis.

[121] Müslim, İman 167; Nesâî, cenaiz 18, 20, 21; İbn Mâce, cenaiz 52; Ahmed b. Hanbel IV-  396, 397, 404, 405, 411, 416.

[122] Bezlü’I-Mechud, XIV-5.

[123] Davudoglu A., İbn Abidin, III, 523,524.

[124] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/476-479.

[125] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/479.

[126] Bazı nüshalarda bu bâb başlığı yani: “Hasta (Gerektikçe) Tırnaklarını Keser ve Etçginî Tıraş Eder” şeklindedir.

[127] Buhârî, el-meğazi 28.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/479-481.

[128] Erdem Hasan Hüsnü, Riyazü’s-Salih’in tercümesi, 111,99,101.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/481-482.

[129] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/482.

[130] Müslim, cenne 81; İbn Mâce, zühd 14.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/483.

[131] Buhârî, tevhid 15, 35; Müslim, zikr 2, 19.

[132] Tirmizi, davat 115; Ahmed b. Hanbel 11-297, 304, 359, 408, 491.

[133] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/483-484.

[134] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/484.

[135] Buhârî, sûre 8, 38; tefsir sûre (5), 14 (21), 2; Müslim, cennet 56; Tirmizî, kıyame 3, tefsir sûre (80), 2; Nesâî, cenaiz 118, 119; Ahmed b. Hanbel 1-223, 229, 235; III-495, Vl-53.

[136] Müddessir, (74) 4.

[137] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/484-485.

[138] Müslim, cenaiz 6; Tirmizi, cenaiz 7; Nesâî, cenaiz, 3; İbn Mâce, cenaiz 4;Muvatta, ce­naiz 42; Ahmed b. Hanbel VI, 291-306.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/485-486.

[139] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/486.

[140] Müslim, cenaze 3,5; Ahmed b. Hanbel VI-309, 313, 321.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/486-487.

[141] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/487.

[142] Davudoğlu A, İbn Abidin, 111,395.

[143] Münavî, Feyzü’I-kadır, VI, 106.

[144] Müslim, iman 43.

[145] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/487-489.

[146] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/489.

[147] Müslim, cenaiz, 1, 2; Tİrmizi, cenaiz 7; Nesâî, cenaiz 4; İbn Mâce, cenaiz 3; Ahmed b. Hanbel 111,2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/489.

[148] Davudoğlu A, tbn Abidin, III, 395.

[149] el-Benna Â.A, el-Fethu’r-Rabbani, VIII-, 65,66.

[150] Davudoğlu A., İbn Abidin, III, 389,399.

[151] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/489-491.

[152] Müslim, cenaiz 7, 8; İbn Mâce, cenaiz 6; Ahmed b. Hanbel VI.297.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/492-493.

[153] Müslim, cenaiz, 7.

[154] Nisa, (4), 29.

[155] Davudoğlu A, İbn Abidin, III, 400.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/493-494.

[156] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/494.

[157] Müslim, cenaiz 3, 4; Tirmizi, da’vat 83; İbn Mace, cenaiz 55; Muvatta, cenaiz 42; Ah-med b. Hanbel IV, 27; VI, 309, 313, 321.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/494.

[158] Bakara, (2), 156.

[159] Karlığa Dr. Bekir, İbn Kesir Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, III-635.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/494-495.

[160] Buhârî, libas 18; Müslim, cenaiz 45; Ahmed b. Hanbel VI, 153, 269.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/495-496.

[161] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/496.

[162] İbn Mâce, cenaiz, 4.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/496-497.

[163] Davudoğlu A, tbn Abidin, III, 397.

[164] Camius-Sagir 11,178.

[165] Davudoğhı A., Ibn Abidin, III, 402,403.

[166] Tirmizi, Şevabü’l-Kur’ân 7; Darimî, fedailü’l-Kur’ân, 21.

[167] Süyuti el-Camiü’s-Sagir, II, 184.

[168] Beyhakî, Sevab’ül-Kur’ân.

[169] Suyutî, el-Camiu’s-Sagir, II, 184.

[170] Şevkani, Neylii’I-Evtar, IV, 24.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/497-498.

[171] Müslim, zekat 51; İbn Mâce, siyam 51.

[172] Isra, (9) 24.

[173] Şura, (42), 5.

[174] Mü’min, (40), 7.

[175] Necin, (53), 39.

[176] Buhârî, eyman 30.

[177] Müslim, vasiyye 14; Ebû Dâvud, vesaya 14; Tirmizi, ahkâm 36; Nesâî, vesaya 8.

[178] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/498-500.

[179] Necin, (53) 39.

[180] Haşr, (59) 10.

[181] Buhârî, tıb 34.

[182] Hatiboğlu Haydar İbn Mace tercümesi, IV, 272; 277.

[183] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/500-501.

[184] Buhârî, cenaiz 41; Müslim, cenaiz 30; Nesâî, cenaiz 14.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/501-502.

[185] Koksal M. Asım, İslam Tarihi, VIII-47.

[186] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/502.

[187] Meryem, (19), 71.

[188] Koksal M. Asım, İslam Tarihi VIII-54.

[189] Debbağoğlu A. Ansiklopedik Büyük İslam İlmihali, 430.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/502-503.

[190] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/503.

[191] Nesaî, cenaiz. 27.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/503-505.

[192] Tevbe, (9) 28.

[193] Büyükçınar A. Muhtar, “Sünen ün-Nesâî,” IV-420, 421.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/505-506.

[194] Şevkani, Neylü’l-Evtar IV, 151, Ibn Kudame, el-Mugni, 11-405.

[195] îbn Mace, cenaiz 56.

[196] İbn Mace, cenaiz 56.

[197] 3125 nolu hadis ve Müslim, cenaiz 11.

[198] Hakim’den naklen, Menhel, VIII, 266.

[199] Menhel, VIII, 267.

[200] Hakim’den naklen Menhel VIII, 267.

[201] Hakim’den ve Şafiî’nin müsnedinden naklen, Menhel, VIII, 167.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/506-508.

[202] Buhârî, cenaiz 31, hayız 12, talak 46, 49; Müslim, reda 125, 126, 129, 133; Ebû Dâ-vûd, talak 43, 36; Tirmizî, talak 18; Nesâî, talak 58, 59; İbn Mace, talak 35; Darimî, talak 12,13; Muyatta, 101, 102; Ahmed b. Hanbel I, 37, 184, 249, 281, 282, 287, 324, 325, 326, 408, 426.

[203] Şevkani, Neylü-evtar, IV, 151.

[204] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/508.

[205] Davudoğlu Ahtned, İbn Abidin, 111-499.

[206] A’raf, (7) 204.

[207] Muhammed, (47) 24.

[208] Buhârî, ezan 160, etime 49, itisam 64; Ebû Dâvüd, etime 40; Tirmizi, etime 13; Nesâî, mesacid, 16, 17, Ahmed b. Hanbel III, 65, 85, 374, 387, 397, 400, IV, 194.

[209] Müslim, mesacid, 72, 74; Nesâi, mesacid 16; Ibn Mace, etime 59.

[210] lbnü’1-Esir, en-Nihaye, III-408.

[211] Buhârî, iman, 39; Müslim, müsakat, 107; Ebû Dâvûd, büyü 3; İbn Mace, fiten 14; Darimî, büyü 1.

[212] Buhârî, itisam 2; Müslim, fezail 20; Nesâi, hacc 1; Ahmed b. Hanbel 11-258, 313, 448.

[213] Nisa, (4) 10.

[214] Mahmud Muhammed, el-Hattab, el-Menhel,VIII-266, 273.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/508-515.

[215] Buhârî, cenaiz 32, 34, ahkâm 11; Müslim, cenaiz 14, 15; Tirmizî, cenaiz 13; Nesâİ, cenaiz 22, Ahmed b. Hanbel III-130, 143, 217.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/515-516.

[216] Müslim, cenaiz 15.

[217] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/516-517.

[218] 2948 nolu hadis.

[219] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/517.

[220] Buhârî, cenaiz 32, 43, merza 9, eyman 9, tevhid 2; Müslim cenaiz, 11; Nesâî, cenaiz, 13, 22; İbn Mace, cenaiz 53; Ahmed b. Hanbel 1-268, 273; V-204, 205, 207, VI-3.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/517-518.

[221] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/518-520.

[222] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/520.

[223] Buharı, cenaiz 43; Müslim, fedail 62; İbn Mace, cenaiz 53; Ahmed b. Hanbe! 111-237, 250.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/520-521.

[224] Müslim, fedait, 62.

[225] Müslim, fedail, 62.

[226] Müslim, fedail 63.

[227] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/521-522.

[228] Halil Ahmed es-Seharenfûrî, Bezlü’l-Mechûd, XIV-93, 94.

[229] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/522.

[230] Buhârî, cenaiz 46, tefsir sûre (60) 3, Ahkam, 49; Nesâî, zine 25; İbn Mace, cenaiz 51; Müslim cenaiz, 35; Ahmed b. Hanbel 1-87, 107, 121, 133, 150, 159; V-85.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/523.

[231] Ahmed b. Hanbel III-197.

[232] Müslim, Cenaiz, 29, iman 121; Buhârî, menakibü’l-ensar 27; Tirmizî, cenaiz 23; Ah­med b. Hanbel 11-291, 337, 342, 343, 415, 441, 455, 496, 531; V-342-343.

[233] İbn Mace, cenaiz 51.

[234] Müntehine, (60) 12.

[235] Müslim, cenaiz 33.

[236] Davudoğlu A. Sahih-i Müslim, terceme ve şerhi V-160.

[237] Davudoğlu A. Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi V-161.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/523-524.

[238] Ahmed b. Hanbel 111-65.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/524-525.

[239] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/525.

[240] İsra, (17), 15.

[241] Buhârî, cenaiz 32, 33, 44, Megazi 8; Müslim, cenaiz 16, 18, 19, 22, 23, 25, 27, 28; Tirmizî, cenaiz 22, 24; Nesaî, cenaiz 13,15; Ibn Mace, cenaiz 54, 58; Muvatta, cenaiz 37; Ahmed b. Hanbel, 1-36, 38, 41, 42, 45, 47, 54; 11-31, 38, 34; IV-437.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/525-526.

[242] İsra, (17): 15.

[243] Buhârî, cenaiz 44, talak 24; Müslim, cenaiz 12.

[244] Tirmizî, cenaiz 24.

[245] Buhârî, meğazi, 44.

[246] İsra, (17) 15.

[247] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/526-529.

[248] Müslim, iman 167; Nesâî, cenaiz 18, 20, 21; İbn Mace, cenaiz 52, Ahmed b. Hanbel IV-396, 397, 404, 405, 411, 416.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/529.

[249] Müslim, iman 167.

[250] Müslim, iman 167; Buhârî, cenaiz 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/529-530.

[251] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/530-531.

[252] Müntehine, (60) 12.

[253] Müslim, iman 165; İbn Mace, cenaiz 52.

[254] İbn Mace, cenaiz 52.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/531.

[255] Tirmizî, cenaiz 21; İbn Mace, cenaiz 59; Ahmed b. Hanbel VI,380.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/531-532.

[256] Ibn Mace, cenaiz 60.

[257] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/532-533.

[258] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/533.

[259] Menhel, VIII,288,289.

[260] Bitmen Ömer Nasuhi, Hukuku İslâmiyye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu 111,351.

[261] M. Zihni, Nimet-i İslâm, 489, 490.

[262] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/533-535.

[263] Ibn Mace, cenaiz 28; Muvatta, cihad 37.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/535-536.

[264] Ahmed b. Hanbel, 111,299.

[265] Bezlü’l-Mechud, XIV,102.

[266] Davudoglu Ahmed, İbn Abidin, 111,519.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/536.

[267] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/537.

[268]  lbn Mace, cenaiz 28; Buhârî, cenaiz 73.

[269] Menhel VIII.290.

[270] Bezlü’l-Mechud, XIV,103.

[271] Davudoğlu, A. İbn Abidin, 111,519.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/537-538.

[272] Tirmizî, cenaiz 31; Ahmed b. Hanbel 111,128.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/539.

[273] Miras Kâmil, Tecrid-i Sarih X,217 vd. Hadis no: 1585 Buhârî, el-Meğazi 23.

[274] Nahl, (16) 126.

[275] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/539-542.

[276] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/542.

[277] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/542.

[278] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/542-543.

[279] Buhârî, cenaız 75, 78, meğazi 26; Tirmizî; cenaiz 46; Nesâî, cenaiz 62; İbn Mace, cenaiz 28.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/543.

[280] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/543.

[281] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/544.

[282] İbn Mace, cenaiz 8; Ahmed b. Hanbel 1,146.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/544.

[283] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/544-545.

[284] İbn Mace, cenaiz, 10; Muvatta, cenaiz 27; Ahmed b. Hanbel 11,267.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/545-546.

[285] İbn Mace, cenaiz 10.

[286] İbn Mace, cenaiz 9.

[287] İbn Mace cenaiz, 9.

[288] Hatipoglu Haydar, Sünen-i İbn Mace, IV,295.

[289] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/546-548.

[290] Buhârî, iman 21, cenaiz 13,15,18; nikâh 88, 89; Müslim, cenaiz 36, 40; Tirmizî, cena-iz 15; Nesâî, cenaiz, 32, 34, 36, İbn Mace, cenaiz 8; Muvatta, cenaiz 2; Ahmed b. Hanbel V.84; VI.407, 408.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/548-549.

[291] Müslim, cenaiz 40.

[292] İbn Mace, cenaiz 8.

[293] 3146 numaralı hadis.

[294] Davudoğlu Ahmed, Sahih-i Müslim, V, 169,170.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/549-551.

[295] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/551.

[296] Buhârî, cenaiz 9; Müslim, cenaiz 37; Nesâî, cenaiz, 30, 32, 35; İbn Mace, cenaİz 8; Ahmed b. Hanbel V.84.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/551.

[297] Buhâri, cenaiz 13, 14, 16; Müslim, cenaiz 41; Tirmizî, cenaiz 15; Nesâî, cenaİz 30, 35; Ahmed b. Hanbel VI.407, 408.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/551-552.

[298] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/552.

[299] Buhârî, vudu 31; Müslim, cenaiz 42, 43; Tirmizî, cenaiz 15; Nesâî, cenaiz 31; Ibn Ma-ce, cenaiz 8; Ahmed b. Hanbel VI.408.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/552.

[300] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/553.

[301] Buharı, cenaiz 13; Müslim, cenaiz 39; Nesâî, cenaiz 34.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/553-554.

[302] Davudoğlu A., Îbn Abidin, Terceme ve şerhi, 111,410.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/554.

[303] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/555.

[304] Davudoğlu Ahmedlbn Abidin tercüme ve şerhi, III, 409.

[305] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/555.

[306] Müslim, Cenâiz 49; Tirmizî, cenaiz 19; Nesaî, Cenaiz 37; tbn Mâce, cenaİz 12; Anmed b. Hanbel III- 295, 329, 349, 372.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/555-556.

[307] Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi V, 181, 182.

[308] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/556-558.

[309] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/558.

[310] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/558.

[311] Müslim, Cenaiz/46.

[312] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/558-559.

[313] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/559.

[314] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/559.

[315] Davudoğlu, Ahmed tbn Abidin tercüme ve şerhi III, 423.

[316] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/559-560.

[317] Buharı, cenaiz 18, 19, 23, 24; Müslim, cenaiz 45, 46; Tirmizî, cenaiz 20; Nesaî, cenaiz 39; İbn Mace, cenaiz 11; Muvatta, cenaiz 5; Ahmed b. Hanbel 1-94, 102, 222, 253, 313, VI-40, 132, 165, 192, 204, 214, 231, 262.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/560.

[318] Tirmizî, cenaiz 20; tbn Mace, cenaiz 12.

[319] 3094 nolu hadis-i şerif.

[320] 3094 nolu hadis-i şerif.

[321] Davudoğlu, Ahmed, İbn Abidin tercüme ve şerhi III, 419-420.

[322] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/560-561.

[323] Nesaî, cenaiz 39; Tirmizî, cenaiz 20; İbn Mâce, cenaiz 11.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/562.

[324] İbn Mace, cenaiz 11.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/562-563.

[325] Tirmizî, cenaiz 20.

[326] Müslim, cenaiz 46.

[327] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/563-564.

[328] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/564.

[329] Buharı, cenaiz 94; Muvatta, cenaiz 6; Ahmed b. Hanbel VI-45, 132.

[330] Miras Kâmil, Sahih-i Buhaıi terceme ve şerhi IV- 426, 427.

[331] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/564-565.

[332] Buhari, cenaiz 28, menakıb-ül-ensar, 45, Meğazi 17, 26, rikak 16; Müslim, cenaiz 44; Tirmizî, menakıb 53; Nesaî, cenaiz 40; Ahmed b. Hanbel V-109, 112, VI- 395.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/565-566.

[333] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/566.

[334] Ahzab (33),23.

[335] Genceli Ali, Asrı Saadet 11-195,202.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/566-567.

[336] Genceli Ali, Asrı saadet, II- 419,422.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/568-569.

[337] İbn Mace, cenaiz 12.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/569.

[338] İbn Mace, cenaiz 12; Tirmizî, cenaiz 20

[339] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 11/569.

[340] Ahmed b. Hanbel VI, 380.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/7.

[341] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/8.

[342] Müslim, elfazmineledeb 19; Tirmizî, cenâiz 16; Nesâi, cenâiz42; Ahmed b. Hanbel, III, 36, 40, 46, 62.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/9.

[343] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/9.

[344] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/10.

[345] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/10.

[346] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/10-11.

[347] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/11.

[348] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/11.

[349] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/11.

[350] Tirmizî, cenâiz 16; İbn Mace, cenâiz 8; Ahmed b. Hanbel 11-280, 433, 454, 472, IV-246.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/11-12.

[351] Muvatta, cenâiz 3.

[352] Bilmen Ö. Nasuhi Büyük İslâm İlmihali, 81.

[353] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/12-13.

[354] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/13-14.

[355] Mollamehmetoğlu Osman Zeki, Sünen-i Tirmizî, II- 200-201.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/14-15.

[356] İbn Mace cenâiz 7; Tirmizî, cenâiz 13.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/15.

[357] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/16.

[358] Genceli Ali, Asr-ı Saadet, II- 209,212.

[359] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/16.

[360] Tirmizî, cenâiz 62; İbn Mace, cenâiz 30.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/17.

[361] Buhari, cenâiz 55.

[362] İbn Mace, cenâiz 32.

[363] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/17-18.

[364] Tirmizi, cihad 38; Nesaî, cenâiz 83; İbn Mace, cenâiz 28; Darİmî, mukaddime 1; Ahmed b. Hanbel III-297.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/19.

[365] Muvatta, cenâiz 31.

[366] Davudoğlu, A. İbn Abidin, III- 496.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/19-21.

[367] Tirmizî, cenâiz 40; İbn Mace, cenâiz 19.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/21-22.

[368]     Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/22.

[369] M. Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, 472.

[370] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/22.

[371] Buhari, cenâiz 29, İ’tisam 27; Müslim, cenâiz 34, 35; İbni Mâce, cenâiz 50; Ahmed b. Hanbel VI- 408.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/22-23.

[372] İbn Mace, cenâiz 53.

[373] İbn Mace, cenâiz 50.

[374] Davudoğlu A. İbn Abidin, III- 480, 481.

[375] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/23-24.

[376] Buharı, cenâiz 58, 59; Müslim, cenâiz 52, 57; Nesaî, cenâiz 54, 79; Tirmizî, cenâiz 49; İbn Mace, cenâiz 34; Ahmed b. Hanbel U- 2, 3, 31, 144, 233, 246, 280, 383, 475, 480, 498, 503, III- 20, IV-86, 294, V-57, 277, 282, 284.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/25.

[377] Buharı, cenâiz 51.

[378] Müslim, cenâiz 56.

[379] Müslim, cenâiz 53.

[380] Müslim, cenâiz 54; Buhari, cenâiz 59.

[381] Müslim, cenâiz 54; Buhari, cenâiz 59.

[382] Müslim, cenâiz 52.

[383] Molla Mehmedoğlu O.Z., Sünen-i Tirmizi Tercemesi, II- 230.

[384] Buhari, i’tisam 16, cihad 16, 74, etime 28, zekât 54, enbiya 10; Müslim, fedail 10, hacc 462, 503, 544.

[385] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/25-28.

[386] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/28.

[387] Müslim, cenâiz 56.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/28-29.

[388] Müslim, cenaiz 55.

[389] Kâmil Miras, Tecridi Sarih, IV, 588, 589, 590. Birinci baskı.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/29-30.

[390] Müslim, cenâiz 59; Tirmizî, cenâiz 40; Nesaî, cenâiz 78; Ahmed b. Hanbel III- 266, VI- 32, 40, 97, 231.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/30.

[391] Aliyyü’1-Kari, Mirkatü’l Mefalih, XXIV- 359.

[392] Müslim, cenâiz 58.

[393] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/30-31.

[394] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/31-32.

[395] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/32.

[396] Davudoğlu Ahmed, İbn Abidîn, III-481, 482.

[397] Duran Abdülhalık, el-Ezkar, 196.

[398] Davudoğlu, A, Ibn Abidin III- 480.

[399] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/33-34.

[400] Buhari, cenâiz 47, 48, 50; Müslim, cenâiz 73, 78; Tirmizî, cenâiz 51, 52; Nesaî, cenâiz 44, 45, 46, 80; İbn Mace, cenâiz 35; Ahmed b. Hanbel III- 25, 41.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/34.

[401] Miras Kâmil, Sahih-i Buhari Muhtasarı, IV- 556, Hadis No: 649.

[402] Müslim, cenâiz 75.

[403] Tahavi’den naklen Tecrid-i Sarih Tercümesi IV- 56), Birinci baskı.

[404] Tecrid-i Sarih, IV- 558, Hadis No. 650.

[405] Miras Kâmil, Tecrid-i Sarih IV- 566, 567.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/34-37.

[406] Buhari, cenâiz 48; Tirmizî, cenâiz 35, 51; Nesaî, cenâiz 44, 45, 54; Ahmed b. Hanbei II- 2, 3, 16, III- 48, 51, 85, 97, IV- 294, V- 131, VI- 402.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/37.

[407] Nesâi, cenâiz 45.

[408] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/37-38.

[409] Buharı, cenâiz, 50; Müslim, cenâiz 78; Nesaî, cenâiz 46; İbn Mace, cenâiz 35; Ahmed b. Hanbel II- 287, 343, III- 319, 335, 354.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/39.

[410] Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih IV- hadis no 651.

[411] Buharı, cenâiz 50.

[412] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/39-40.

[413] Müslim, cenâiz 83; Tirmizî, cenâiz 51; Nesaî, cenâiz 47; İbni Mace, cenâiz 35.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/41.

[414] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/41.

[415] Tirmizî, cenâiz 35; İbn Mace, cenâiz 35.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/41.

[416] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/42.

[417] Tirmizî, cenâiz 28; İbn Mace, cenâiz 15.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/42-43.

[418] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/43.

[419] Müslim, cenâiz 89; Tirmizî, cenâiz 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/43.

[420] Müslim, cenâiz, 89.

[421] Davudoğlu Ahmed, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, V-238.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/43-44.

[422] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/44-45.

[423] Tirmizi, cenâiz 26; Nesaî, cenâiz 56; İbn Mace, cenâiz 1,6; Muvatta, cenâiz 8; Ahmed b. Hanbel II- 8, 122.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/45.

[424] Buhari, merza 4, cenâiz 2, mezalim 5, nikah 71, eşribe 28, libas 36, 45, edeb 126, isti­zan 80; Müslim, libas 2, selam 5, 6; Tirmizî, edeb 45.

[425] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/45-47.

[426] Tirmizi, cenâiz 42; Nesaî, cenâiz 55, 56, 59 İbn Mace, cenâiz 15; Ahmed b. Hanbel IV-247, 248, 249, 252.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/47.

[427] Tirmizi, cenâiz 43.

[428] İbn Mace, cenâiz 26.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/47-48.

[429] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/49.

[430] Buhari, cenâiz5I; Müslim, cenâiz 50-51; Nesaî, cenâiz 44; İbn Mace, cenâiz 15; Mu-vatta, cenâiz 58; Ahmed b. Hanbel II- 240, 280, 488.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/49.

[431] 3182 no’lu hadis.

[432] Buhari, cenâiz 50, 52, 90; Nesaî, cenâiz 44; Ahmed b. Hanbel III- 41, 58.

[433] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/49-50.

[434] Buhari, nikâh 4; Müslim, rida 51; Ahmed b. Hanbel, I- 231, 348.

[435] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/50.

[436] Nesaî, cenâiz 44; Ahmed b. Hanbel V-36, 37, 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/50-51.

[437] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/51.

[438] Nesaî, cenâiz 44; Ahrned b. Hanbel, V- 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/51.

[439] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/52.

[440] Tirmizi, cenâiz 27; Ahmed I, 395, 415, 419.

[441] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/52.

[442] Hûd, (11) 44.

[443] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/53.

[444] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/53.

[445] Müslim, cenâiz 107; Nesaî, cenâiz 68; Tirmizî, cenâiz 69; İbn Mace, cenâiz 31; Ahmed b. Hanbel V- 78, 92, 94, 97.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/53-55.

[446] İbn Mace, cenâiz 31.

[447]  Nesai, cenâiz 67.

[448] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/55.

[449] Buhari, ahkâm 19, talak 11, hudud 22, 25, 28; Müslim, hudud 16, 22; Ebû Dâvûd, hudud 23; Tirmizî, hudud 5; Nesaî, cenâiz 63; Ahmed b. Hanbel II- 453; III- 323.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/56.

[450] Müslim, hudud 16; Buhari, hudud 28.

[451] Buhari, hudud 25.

[452] Müslim, hudud 23.

[453] Müslim, hudud 23.

[454] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/56-58.

[455] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/58.

[456] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/59.

[457] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/59-60.

[458] İbn Mace, cenâiz 27.

[459] Ahmed b. Hanbel IV- 283.

[460] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/60-61.

[461] Müslim, cenâiz 99, 101; Tirmizî, cenâiz 44; Nesaî, cenâiz 70; İbn Mace, cenâiz 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/61.

[462] Müslim, cenâiz 99.

[463] Müslim, cenâiz 100.

[464] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/61-62.

[465] Davudoğlu A., Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi V- 249.

[466] Muhammed Zihni, Nimet-i İslâm, 475.

[467] Davudoğlu Ahmed,İbn Abidin Terceme ve Şerhi, III- 469.

[468] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/62-63.

[469] Müslim, cenâiz 101.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/63.

[470] Abdü’1-Gani el Ganimi, el-Lübâb, I- 133.

[471] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/63-64.

[472] İbn Mace cenâiz 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/65.

[473] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/65.

[474] Müslim, salatü’l-müsafirin 293; Tirmizî, cenâiz 41; Nesaî, mevakıt 31, 34; cenâiz İbn Mace, cenâiz 30; Darimî, salat 142; Ahmed b. Hanbel IV- 152.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/66.

[475] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/66-67.

[476] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/67-68.

[477] Nesai, cenâiz 75.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/68.

[478] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/69.

[479] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/69.

[480] Tirmizî, cenâiz 45; İbn Mace, cenâiz 21.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/70-73.

[481] Hatiboğiu Haydar, Sünen-i İbn Mace .Tercemesi, IV-393.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/73-74.

[482] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/74.

[483] Buhari, cenâiz 63, 64; Müslim, cenâiz 87, 88, Tirmizi, cenâiz 45; İbn-i Mace, cenâiz: 21;’Ahmed b.Hanbel V-14, 19.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/75.

[484] el-Kâsânî, Bedayiu’s-Sanayi, 1-312.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/75.

[485] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/75-76.

[486] Tirmizî, cenâiz 47; Buhari, cenâiz 67; Müslim, cenâiz 69.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/76.

[487] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/76-77.

[488] Müslim, cenâiz 72; Termizî, cenâiz 37; Nesâi, cenâiz 76; İbn Mace, cenâiz 65; Ahnıcd b. Hanbel fV-367, 370, 371, 372, V-406.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/77-78.

[489] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/78.

[490] Buhari, cenâiz 65; Tirrnizî, cenâiz 39; Nesaî, cenâiz 77.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/78.

[491] İbn Mace, cenâiz 22.

[492] Nesâi, cenâiz 77.

[493] Muvatta, cenâiz 20.

[494] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/79-80.

[495] İbn Mâce, cenâiz 23.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/81.

[496] Ahmed Rifat, Tasvir-i Ahlâk, 147.

[497] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/81-82.

[498] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/82.

[499] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/82-83.

[500] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/83.

[501] Tirmizi cenâiz 38; İbn Mâce, ceılSiz23; Ahmed b. Hanbel, II, 368; IV, 170, V, 299-308; Nesâî, cenâiz 177.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/83-84.

[502] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/84-85.

[503] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/85.

[504] İbn Mâce, cenâiz 23.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/85-86.

[505] Buhârî, cenâiz 67; Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 633 (Hadis no. 658).

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/86-87.

[506] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/87.

[507] Buhârî, sala, 72, cenâiz 5, 56, 67; Müslim cenâiz 71; İbn Mâce, cenâiz 37-32; Nesâi, cenâiz43, 76; Muvatta  cenâiz 15; Ahmed b. Hanbel, II, 353,-388; III, 444; IV, 388; V, 406.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/87-88.

[508] Buhârî, salâ, 72.

[509] Buhârî, cenâiz 5.

[510] Tirmizi, cenâiz 47.

[511] Müslim, cenâiz 71.

[512] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/88-89.

[513] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/90.

[514] Buhari, cenâiz4, 5, 61, 65; menakib’ül-ensar 38; Müslim, cenâiz 63, 64; Nesai, cenâiz 27, 72, 76, 103; İbn Mace, cenâiz 33.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/90.

[515] Miras, Kâmil, Tecrid-i Sarih, IV-384, 385, I. Baskı..

[516] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/90-92.

[517] İbn Mace, cenâiz 14; Tirmizî, cenâiz 12; Ahmed b. Hanbel, V-385, 406.

[518] Hatiboğlu Haydar, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, I V-385, 386.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/92-93.

[519] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/93.

[520] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/93-94.

[521] İbn Mace, cenâiz 41.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/94-95.

[522] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/95-96.

[523] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/96.

[524] İbn Mace, cenâiz 63; Muvatta, cenâiz45; Ahmed b. Hanbel VI-58, 100, 105, 169,200, 264.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/97.

[525] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/97.

[526] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/98.

[527] Tirmizî, cenâiz 53; Nesaî, cenâiz 85; İbn Mace, cenâiz 39; Ahmed b. Hanbel IV-357, 359, 363.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/98.

[528] İbn Mace, cenâiz 40.

[529] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/98-99.

[530] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/99.

[531] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/100.

[532] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/100.

[533] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/101.

[534] Genceli Ali, Asr-ı Saadet, 1-400.

[535] Bk. İbn Mace, cenâiz 65.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/101-102.

[536] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/102.

[537] İbn Mace, cenâiz 38.

[538] Bk. Tirmizî, cenâiz 62.

[539] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/102-105.

[540] Ebû Dâvud, 24; Nesaî, cenâiz 81; İbn Mace, cenâiz 37; Ahmed b. Hanbel IV-287, 288, 297.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/105.

[541] Doğrul, Ömer Rıza, Asr-ı Saadet, 11-23.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/105-106.

[542] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/106.

[543] Tirmizî, cenâiz 54; İbn Mace, cenâiz 38; Ahmed b. Hanbel II-27, 40. V-254.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/106.

[544] Bk. İbn Mace, cenâiz 38.

[545] Bk. Tirmizî, cenâiz 54.

[546] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/107.

[547] Nesaî, tahare 128, cenâiz 84.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/107.

[548] Koksal M. Asım, İslam Tarihi, Mekke Devri, 73.

[549] Tevbe, (9) 113.

[550] Tevbe, (9), 28.

[551] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/108-109.

[552] Mümtehine (60), 13.

[553] Tevbe (9), 113.

[554] Kasas, (28), 56.

[555] Bk. Müslim, iman 39; Buhârî, cenâiz 81; tevbe 9/16.

[556] Bk. Buhârî, menakib-ül-ensar 40, edeb 115; Müslim, iman 357, 358; Ahmed b. Han-bel 1-207, 210.

[557] Neml, (27), 14.

[558] Müslim, iman 42.

[559] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/109-111.

[560] Nesaî, cenâiz 86, 87; Tirmizî, cenâiz 46; İbn Mace, cenâiz 41.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/111-112.

[561] Davudoğlu Ahmed, İbn Abidin Tercüme ve Şerhi, III-482.

[562] Bk. A.g.e. III-483-484.

[563] Bk. Hatipoğlu Haydar, Siinen-i İbn Mace Tercüme ve Şerhi, IV-416.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/112-113.

[564] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/113.

[565] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/113.

[566] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/113.

[567] Bk. Nesâi, cenâiz 87.

[568] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/114.

[569] Müslim, cenâiz 93; Tirmizî, cenâiz 56; Nesaî, cenâiz 99; Ahmed b. Hanbel 1-87, 96, 129, 138, 145.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/114.

[570] Bk. el-Lübab Ii’1-Meydanî bihamiş-il cevhere e. I, 141; Davudoğlu A, İbn Abidin Ter­cüme ve Şerhi, III-489.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/114-115.

[571] Bk. Davudoğlu Ahmed, İbn Abidin, III, 492.

[572] Bk. 3206 numaralı hadis.

[573] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/115-116.

[574] Müslim, cenâiz 92; Nesaî cenâiz 99.

[575] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/116.

[576] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/116-117.

[577] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/117.

[578] Miras Kâmil, Tecridi Sarih Tercümesi, IV- 773, 774, 1. Baskı.

[579] Buhârî, cenâiz 96.

[580] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/117-119.

[581] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/119.

[582] İbn Mace, cenâiz 45.

[583] Buhârî, cenâiz 68, 87; Müslim, cenne 70; Ebû Dâvud, sünne 24; Nesaî, cenâiz 108, 110; Ahmed b. Hanbel III-126.

[584] İbrahim, (14), 124, 27.

[585] Taha, (20), 124.

[586] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/119-122.

[587] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/122.

[588] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/122-123.

[589] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/123.

[590] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/123.

[591] Buharı, cenâiz 73, Menâkıb 25, Meğazi 17, 27, Rıkak 7, 35; Müslim, fezail 30, 31; Nesaî, cenâiz 61; Ahmed b. Haribel IV-149, 153, 154.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/124.

[592] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/124.

[593] Buhârî, cenâiz 73, menakib 25, meğazi 17, 27, rikak 7, 35; Müslim, fedail 30, 31; Nesaî, cenâiz 61; Ahmed b. Hanbel IV-I49, 153, 154.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/125.

[594] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/125.

[595] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/125.

[596] Müslim, cenâiz 95; Nesai, cenâiz 97, 98; Tirmm, cenâiz 58; İbn Mâce, cenâiz 43; Ah-med b. Hanbel III-332, 399.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/126.

[597] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/126-127.

[598] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/127.

[599] Tirmizî, cenâiz 58; Nesaî, cenâiz 96; ibn Mâce, cenâiz 43.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/127-128.

[600] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/128-129.

[601] Buhârî, sala 48, cenâiz 62, 96, enbiya 50, megazi 83; Müslim, mesacid 19, 23; Nesaî, mesacid 13, cenâiz 106; Darimî, sala 120; Muvatta medine 17; Ahmed b. Hanbel I, 218, II, 260, 284, 285, 366,454,518, V, 184, 186, 204, VI, 34, 80, 121, 146, 229, 252.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/129.

[602] Davudoğlu Ahmed, Sahih-i Müslim, III, 374-375.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/129-130.

[603] Müslim, cenâiz 96; Nesaî, cenâiz 105; İbn Mâce, cenâiz 45; Ahmed b. Hanbel 11-311, 389, 444, 528.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/131.

[604] İbn Mâce, cenâiz 45.

[605] Muvatta, cenâiz 34.

[606] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/131-133.

[607] Müslim, cenâiz 97, 98; Tirmizî, cenâiz 57; Nesaî, kıble 1l.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/133.

[608] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/133.

[609] Nesaî, cenâiz 107; İbn Mâce, cenâİz 46; Ahmed b. Hanbel V, 83, 84, 224.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/133-134.

[610] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/134-135.

[611] Buhârî, cenâiz 68, 87; Müslim, cenâİz 70; Ebû Dâvud, sünne 24; Nesaî, cenâiz 108, 110; Ahmed b. Hanbel III, 126.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/135-136.

[612] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/136.

[613] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/136.

[614] Buharı, cenâiz 78; Nesâî, cenâiz 93.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/136-137.

[615] Muvatta, cihad 49.

[616] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/137-138.

[617] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/138.

[618] Buharı, cenâiz 86, şehâdât 6; Müslim, cenâiz 60; Tirmizî, cenâiz 63; Nesâî, cenâiz 50; İbn Mâce, cenâiz 20; Ahmed b.Hanbel I, 23, 30, 45, 46, 54, II, 261, 466, 470, 498, 528, III, 179, 186, 197, 211, 245, 286.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/138-139.

[619] Tirmizî, cenâiz 34.

[620] 4899 numaralı hadis.

[621] Buharı, cenâiz 96.

[622] Bakara, (2), 143.

[623] Buhârî, cenâiz 85, şehadat 6; Nesaî, cenâiz 50; Ahmed b. Hanbel I, 22, 30, 46.

[624] Aliyyü’l-Karî, Mirkatü’l-Mefatih, 11-360.

[625] İbn Hacer, Fethu’1-Bari, III, 474 Mısır 1959.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/139-142.

[626] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/142.

[627] Müslim, cenâiz 108; Ebû Dâvud, edeb 128; Nesaî, cenâiz 101; İbn Mâce, cenâiz 48; Ahmed b. Hanbel 11-441.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/143.

[628] Buhârî, menakıb 23; Ahmed b. Hanbel II, 373-417.

[629] Tirmizî, menakıb, 1; Müslim, fedail 1; Ahmed b. Hanbel IV-107.

[630] Müslim, iman 347; Sünen-i Ebû Dâvud 4718 nolu hadis; Ahmed b. Hanbel III, 119, 268.

[631] ibn Mâce, cenaiz 148.

[632] Kâmil Miras, Saîıih-i Rııhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, IV, 685.

[633] İsra, (17) 15.

[634] İsra, (17) 16.

[635] En’am, (7) 131.

[636] Kasas, (17) 47.

[637] Taha, (20) 134.

[638] Kasas, (28) 59.

[639] En’am (7), 155, 156.

[640] Şuara, (26) 208, 209.

[641] Fatır, (26) 17.

[642] Tecrid-i Sarih, Kâmil Miras, IV, 693, 694 1. baskı.

[643] Bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 24.

[644] Şuara, (26), 218, 219.

[645] Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Terceme ve Şerhi, 701.

[646] Tevbe (9), 28.

[647] Fahrü’r-Razî, Tefsirü’l-Kebir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/143-149.

[648] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/149.

[649] Müslim, cenâİz 106, edahi 37; Ebû Dâvûd, eşribe 7; Tirmizî, cenâiz 7; Nesâî’, cenâiz 100, dahâya 39, eşribe 40; İbn Mâce, cenâiz 47; Ahmed b. Hanbel, 145, 452, III, 38, 63, 66, 237, 250, V, 350, 355-357, 359, 361.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/149-150.

[650] Nesâî, cenâiz 100.

[651] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/150.

[652] Tirnıizî, salât 121, cenâiz 6l; Nesâî, cenâiz 104; İbn Mâce, cenâiz 49; Ahmed b. Han-bel, I, 229, 287, 324, 337, II, 337, 356, III, 442, 443.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/151.

[653] Davudoğlu A. İbn Abidin Tercüme ve Şerhi, III, 502.

[654] Bk. Müslim, cenâiz 103.

[655] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/151-153.

[656] Müslim, tahâre 39, cenâiz 103, 104; Nesâî, tahâre 109, cenâiz 103; İbn Mâce, cenâiz 36, zühd, 36; Ahmed b. Hanbel, II, 300, 375, 408, V, 353, 360, VI, 71, 76, 111, 180, 221.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/153.

[657] Hûd, (11) 73.

[658] Saffat, (37) 130.

[659] Sâd, (38) 78.

[660] Âl-i İmran, (3) 185.

[661] Fetih, (48) 27.

[662] Kehf, (18) 23, 24.

[663] Müslim, cenâiz 104.

[664] Tirmizî, cenâiz 59.

[665] Müslim, cenâiz 102.

[666] Müslim, cenâiz 103.

[667] İbn Mâce, cenâiz 36.

[668] Bk. Hatipoğlu Haydar, Süneni İbn Mâce Tercemesi ve Şerhi, IV, 400-401.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/153-157.

[669] Buharî, sayd 20, 21, cenâiz 19-21; Müslim, hacc 93, 94, 96, 98, 100; Tirmizî, hac 103; Nesâî, cenâîz 41, hac 47, 97-99, 101; İbn Mâce, menâsik 89; Dârimî, menâsik 35; Ah­med b. Hanbel, I, 215, 221, 286, 328, 333, 346.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/157-158.

[670] Muvatta, hac 13.

[671] Bk. Müslim, vasıyye, 14; Tirmizî, ahkâm 36; Nesâî, vesâya 7; Ahmed b. Hanbel, 372.

[672] Nesâî, cenâiz 41.

[673] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/158-160.

[674] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/160.

[675] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/160-161.

[676] Bk. Davudoğlu, A, İbn Âbidin Tercemesi ve Şerhi, III, 424.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/161-162.

[677] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/162.

[678] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/162-163.

[679] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/163.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s