2313-2476 EBUDAVUD ORUÇ

14. ORUÇ BÖLÜMÜ.. 9

   Orucun Mâna Ve Tarifi. 9

   Orucun Tarihçesi. 9

   Orucun Gayesi. 9

   Orucun Çeşitleri. 10

1. Orucun Farz Oluşu. 10

2. “Oruca Dayanamayanlara Fidye Lâzımdır” Âyeti Kerimesinin Neshi. 13

3. Âyyetinin İhtiyar Ve Hamileler Hakkında Sabit Olduğu. 15

4. (Ramazan) Ayı 29 Gün Olur. 17

5. Hilali Gözetleyenler Tesbitte Hata Ederse (Ne Yapmalı). 21

6. Hava Kapalı Olur Da Hilal Görülmezse Ne Yapılır?. 22

7. “Hava Kapalı Olduğu Zaman Otuz Gün Oruç Tutunuz” Diyenler. 23

8. (Şabanın Sonunda Oruç Tutmakla) Ramazan’ı Karşılama (Önüne Geçme). 24

9. Hilal Bir Memlekette Başka Ülkelerden Bir Gece Önce Görüldüğü Zaman (Ne Yapılır?)  25

10. Şek Günü Oruç Tutmak Mekruhtur. 27

11. Şabanı Ramazana Ulayan Kimse Hakkında Varid Olan Hadisler. 28

12. (Şabanı Ramazana Ulamanın) Mekruh Olduğu. 29

13. İki Kişinin Şevval Hilâlini Gördüklerine Dair Şahitlikleri. 30

14. Bir Kişinin Ramazan Hilalini Gördüğüne Şahitlik Etmesi. 32

15. Sahur Yemeğinin Önemi. 34

16. Sahura Ğadâ (Kahvaltı) Diyenler. 34

17. Sahurun Vakti. 35

18. Kap Elinde Yiyip İçerken Ezanı Duyan Kimse Ne Yapmalıdır?. 40

19. Oruçlunun İftar Vakti. 40

20. İftarda Acele Etmek Müstehaptır. 41

21. İftar Ne İle Açılmalıdır?. 43

22. İftar Esnasında Söylenecek Şey. 44

23. Güneş Batmadan Önce Orucu Açmak. 45

24. Visal Orucu. 46

25. Oruçlunun Gıybet Etmesi. 48

26. Oruçlunun Dişlerini Misvaklaması. 49

27. Oruçlu Hararetten Dolayı Vücuduna Su Dökebilir Ve İstinşakta Mübalağa Edebilir Mi?  51

28. Oruçlunun Kan Aldırması. 52

29. Oruçlunun Kan Aldırması Konusunda Ruhsat. 54

30. Ramazanda Gündüz İhtilâm Olan Oruçlu. 56

31. Oruçlunun Uykudan Önce Sürme Çekmesi. 57

32. Oruçlunun Kendi İsteği İle Kusması. 58

33. Oruçlunun (Hanımını) Öpmesi. 60

34. Oruçlunun Tükrüğünü Yutması. 62

35. Karısını Öpmenin Genç Oruçluya Mekruh Oluşu. 63

36. Ramazanda Geceyi Cünûb Olarak Geçirmek. 63

37. Ramazanda (Gündüz Oruçlu İken) Karısıyla Cinsî Temasda Bulunanın Ödeyeceği Keffaret  65

38. Kasden Oruç Bozan Hakkındaki Ağır Tehdîd. 73

39. Unutarak Yiyen Oruçlunun Durumu. 73

40. Ramazan Orucunun Kazasını Geciktirmek. 74

41. Oruç Borcu Olduğu Halde Ölen Kimsenin Durumu. 75

42. Yolculukta Oruç. 77

43-44. (Yolculukta) Oruç Tutmamayı Tercih Etmek. 80

45. Yolculukta Oruç Tutmayı Tercih Edenler. 82

46. Yolcu Yola Çıktığında Orucunu Ne Zaman Açar?. 83

Açıklama. 83

47. Oruç Açmayı Mümkün Kılan Yolculuğun Mikdarı. 84

48. “Ramazanın Tamamını Tuttum” Diyen Kişinin Durumu. 85

49. Ramazan Ve Kurban Bayramlarında Oruç Tutmak. 86

50. Teşrik Günlerinin Orucu. 88

51. Sadece Cuma Günü Oruç Tutmanın Yasak Oluşu. 89

52. Sâdece Cumartesi Günleri Oruç Tutmanın Yasak Oluşu. 90

53. Sadece Cuma Ve Cumartesi Günleri Oruç Tutmakta Ruhsat. 91

54. Bütün Sene (Nafile) Oruç Tutmak. 93

55. Haram Aylarda Oruç. 97

56. Muharrem Orucu. 98

57. Şaban Ayının Orucu. 100

   Şevval Ayının Orucu. 101

58. Şevval Ayında Altı Gün Oruç Tutmak. 102

59. Peygamber (S.A.) Nasıl Oruç Tutardı?. 103

60. Pazartesi Ve Perşembe Günlerinde Oruç Tutmak. 104

61. Aşr (Ongun) Orucu. 105

62. Zilhiccenin On Gününde Oruç Tutmamak. 107

63. Arafe Günü Arafatta Oruç Tutma. 107

64. Aşurâ Günü Orucu. 109

65. Aşûre’nin (Muharremin) Dokuzuncu Gün(ü) Olduğuna Dair Rivayetler. 112

66. Aşure Orucunun Fazileti. 114

67. Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün Tutmamak. 115

68. Her Ay Üç Gün Oruç Tutmak. 116

69. (Her Ay Üç Gün Oruç Tutmanın) Pazartesi Ve Perşembe Günleri Olduğunu Söyleyenler  117

70. Hz. Peygamber (S.A.)’In (Üç Günlük Oruç İçin) Ayın Herhangi Bir Bölümüne İtina Etmediğini Söyleyenler. 118

71. Oruca Niyet. 118

72. Geceleyin Niyeti Terk Konusunda Ruhsat. 119

73. Nafile Orucu Bozana Kaza İcabettiğini Söyleyenler. 121

74. Kadın Kocasının İzni Olmadan Oruç Tuta Bilir Mi?. 121

75. Ziyafete Davet Edilen Oruçlu (Ne Yapmalıdır?). 123

76. Yemeğe Çağırıldığı Zaman Oruçlu Ne Demelidir?. 124

77. İtikaf 124

78. İ’tikâf Nerede Olur?. 127

79. İ’tikâfta Olan Kişi Herhangi Bir İhtiyacı İçin Evine Gidebilir. 129

80. İ’tikâfta Olan Kimse Hasta Ziyaretinde Bulunabilir. 133

81. Mustehaza İ’tikâfta Kalabilir. 136


14. ORUÇ BÖLÜMÜ

Bu konu Süneni Ebû Dâvud nüshalarının çoğunda “Talâk” bahsiden sonra’ya alınmıştır. Hattabi’nin, şerhine esas aldığı nüshada ise, “zekât” bahsinden sonra almıştır. “İslâmiyet beş esas üzerine bina edilmiştir…”

hadisindeki sıraya göre, Hattabi’nin tesbîtinin daha uygun olması gerekir. Çünkü adı geçen hadiste İslâm’ın esasları; Şehâdet getirmek, Namaz kıl­mak, Zekât vermek, Oruç tutmak ve Haccetmek, şeklinde sıralanmıştır. Nitekim, İmam Müslim ve Tirmizî, kitaplarını tertib ederlerken bu sırayı takib etmişlerdir. Nesaî ve İbn Mâce ise, “Oruc”u “Namaz”ın peşinde ele almışlardır. Buna sebeb bu ibadetlerin her ikisinin de bedenî olmaları olsa gerektir. İmam Buharı ise, Oruç konusunu “Hac” bahsinden sonra ele almıştır. Hem hac hem de zekât mâlî ibadet olduklarından bunları peşi peşine almıştır.[1]

Orucun Mâna Ve Tarifi

Oruç, İslamî ibâdetlerin üçüncüsüdür. Orucun arapçası “savm” veya “siyâm”dır. Sözlükte, “kendini tutmak” ve “susmak” manalarına gelir. Bazı müfessirler bu kelimenin, Kur’ân-ı Kerim’de; “sabretmek” manasına geldiğini söylerler ki, bu da, “nefsi zabt etmek, sebat etmek, tahammül etmek” demektir. Bu mânâlar, İslâm dinindeki oruç mefhumunun ne ol­duğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Şer’î bir terim olarak oruç, “ikinci fecirden itibaren güneş batıncaya kadar oruç niyetiyle, yemekten, içmekten ve cinsî temastan nefsi alıkoymak” şeklinde tarif edilir.

Bilindiği gibi sürekli tekrarlanan beşeri arzular üçtür:

1. Yemek,

2. İçmek,

3. Cinsî münâsebette bulunmak.

İşte Oruç, belirli bir zaman süresince nefsin bu isteklerinin terkedil-mesi oluyor. O halde orucun hakikatinin “nefsânî heveslerden, hayvânî arzulardan kendini alıkoymak, ihtiras ve hevâyı frenleme öğretisi” oldu­ğunu söylemek mümkündür. Ancak bu dış isteklerden başka, iç arzular­dan ve fenalıklardan kalbi ve dili korumak da “havâss” için, orucun hakikatına dahildir.[2]

Orucun Tarihçesi

Oruç ibâdeti sadece îslâma has değildir. İslamdan evvel gelmiş geçmiş tüm semavî dinlerde oruç vardı. Bakara suresinin 183. âyetinde bu haki­kat şu şekilde ifadelendirilmiştir;

“Ey iman edenler, oruç sizden evvelkilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki siz (günahlardan) sakınırsınız.”

Hz. Musa, Tur’da 40 gününü aç ve susuz geçirmiştir.[3] Bunun için Yahudiler, genellikle Hz. Musa’nın hatırasına hürmeten 40 gün oruç tu­tarlar. Fakat bilhassa 40. gün oruç tutmak tüm Yahudiler için farzdır. Bu da Yahudi senesinin 7. ayı olan “Teşrin” ayının 10. gününe rastlar. Yahudîlerde bundan başka da oruçlar vardır. Meselâ keder orucu bunla­rın en mühimler indendir.

Hıristiyanlıkta da oruç vardır. Bunlar da oruç iki ve dört gün olarak konulmuştur. Hz. İsa ormanda 40 gün oruç tutmuştur.[4]

Hz. Yahya ve onun ümmeti de oruç tutarlardı.[5]

Bunlardan başka Hindu ve Zerdüşt dinlerinde de oruç vardı. Arabis­tan halkıda câhiliyye devrinde oruçtan haberdâr idiler. Muharrem’in 10. günü olan o Aşûre gününde Mekkeli araplar oruç tutarlar ve Kabe’ye yeni örtü örterlerdi.[6] Ayrıca Recebü’l-esam ve Şehr-i Mudar dedikleri Recep ayında da oruç tutarlardı.

Orucun Müslümanlar içinde farz olduğu, kitap sünnet ve icma ile sabittir. Orucun farz oluşunu inkâr eden kâfir olur.

Müslümanlar için ilk farz olan orucun H. 2. yılında farz kılınan Ra­mazan ayı orucumu, yoksa daha önceden müslümanlar için farz olan bir oruç var mı idi konusu İslam âlimleri arasında ihtilaflıdır. Bu sahadaki farklı görüşler ve deliller, üzerinde durduğumuz konunun birinci babında ortaya konulacaktır.[7]

Orucun Gayesi

Orucun gayesi takvadır. Yani kişinin, nefsî isteklerinden kendi arzu ve dilemesiyle kendini alıkoyması, gönlünün çektiği şeylerden kendisini sakındırmasıdır. Bu gaye yukarıda aldığımız Bakara suresinin 183. âyetin­de açık olarak görülmektedir.

İnsanoğlu nefis sahibidir. Nefsin yemek, içmek, sevmek, eğlenmek vs. gibi bir çok istekleri vardır. Üstelik bu istekler bitmez.ardı arkası kesil­mez. Birisi elde edildiğinde hemen bir başkası istenir. Bu isteklerin en Önde geleni de yukarıda işaret edildiği gibi mîde ve cinsel dürtülerle ilgilidir.

Her iki faaliyetde insanın fıtri yapısında vardır, tabiîdir. Fakat, yeme içme olayı ve cinsel istekler, kişinin egosuna (iç ben) bırakıldığı takdirde normaliteyi çok çabuk aşarlar. Çünkü anormal ortama geçmeye oldukça müsaittirler. Bunun için nefsi isteklerin disiplin ve terbiyesi şarttır. Bu di­siplin ve terbiye Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla gerçek kıvamını bulur. Oruç’da diğer ibâdetler gibi ve özellikle disiplinize edici bir yapı taşımak­tadır. Orucun Allah’ın emirlerine boyun eğme konusunda terbiye ediciliği kaçınılmazdır. Oruç kulun kulluğunu göstermesidir. Rabbinin emrine uy­mak için en büyük arzularını terkettiği bir imtihandır. Ancak şunu hatır­latmak gerekir ki, oruç Allah’a karşı vücuda işkence etmek, onu zahmete sokmak değildir. Onun için İslâmda visal orucu (iftar etmeden peşi peşine oruç tutmak) mekruhtur. Kur’an-ı Kerim’in her neresinde oruç emredilmişse, hemen peşinden “Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez.”[8] şek­linde ifadeler getirilmiştir. Ayrıca; “Allah bir kimesye gücünün yetmeye­ceğini teklif etmez.”[9] kaidesi İslâmın temel prensiplerindendir. Eğer oruç­tan maksat, eziyet çekmek olsaydı, hastalar, yaşlılar, zayıflar, yolcular, hamileler, emzikliler, mücâhidler hayız ve nifas hâlinde olan kadınlar oruç konusunda mazeretli kabul edilmezlerdi. Çünkü bu durumda olanlar için oruç kuvvetli ve sıhhatli olanlardan daha büyük eziyet ve zahmet olurdu.

Hindu yokîleri iftar etmeden 40 gün aç kalırlar, Yahûdilerde de orucun gayesi cefa çekmek şeklinde ifade edilmektedir.[10] tslâmî oruçta da gayenin yukarıdakilerle aynı olduğunu düşünmek yanlıştır. Yukarıda işaret edildiği gibi İslâmi orucun hikmet ve gayesi, kişinin takvaya ermesi, nefsini terbiye edip nefsânî isteklerini düzene koymasıdır. Ayrıca oruç var­lıklılara, yoksulların hallerini bilme ve düşünme imkanım sağlar. Mü’min-lerin gönüllerindeki şefkat ve merhamet duygularını arttırır. Yardımlaşma şuurunu geliştirir. Zâten Allah’ın hiç kimsenin aç ve susuz kalmasına ihti­yacı yoktur. Gaye günâhtan sakınmaktır. Kulluk ve emre itaattir.[11]

Orucun Çeşitleri

İslâm dininde oruçlar hükümleri itibarıyla dört çeşittir:

a. Farz Oruçlar: Ramazan orucu ve keffâret oruçları farzdır. Rama­zan orucunu zamanında tutmak, muayyen bir farz, kazaya kalan ramazan orucu ve keffâret olarak tutulan oruçlar ise, muayyen olmayan farz oruç­lardır.

b. Vacib Oruçlar: Nezir (adak) oruçlarıdır. Belirli bir günde tutulma­ları nezredilmişse, muayyen vâcib; günü belirtilmeden mutlak olarak her­hangi bir zamanda tutulmaları adanmışsa, muayyen olmayan vâcib oruç olur.

c. Nafile Oruçlar: Farz ve vacip olmadan Allah’ın rızasını elde etmek için tutulan oruçlar nafile oruçlardır. Bunlar sünnet, müstehab ve mendup isimleri ile anılırlar. Aşure (Muharremin 10. günü) ile ondan bir önceki ve sonraki günlerin oruçları Eyyâm-i biyz (her ayın 13, 14 ve 15. günü) oruçları müstehab oruçlardır.

d. Mekruh Oruçlar: Oruç tutulması mekruh olan günlerde tutulan oruçlar mekruhturlar. Bu oruçlar tahrimen mekruh ve tenzihen mekruh olmak üzere ikiye ayrılırlar. Ramazan bayramının birinci günü, kurban bayramının dört günü tutulan oruçlar tahrimen mekruh; Nevruz ve Mihrican günleri kasden tutulan oruçlar, yalnız cuma veya cumartesi günleri yada sadece aşure günü tutulan oruçlar tenzihen mekruh oruçlardandır.[12]

1. Orucun Farz Oluşu

Âlimler Ramazan orucu farz kılınmadan önce müslümanlar için farz olan bir orucun olup olmadığında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Cum­hura göre müslümanlar için farz olan ilk oruç, ramazan orucudur. Rama­zandan önce onlar için hiçbir oruç farz edilmemiştir. Ramazan orucu hicrî ikinci senede Şaban ayında farz kılınmıştır. Bedir savaşından bir ay ve bir kaç gün öncesine rastlar. Kıblenin değişmesinden sonra farz edilmiştir. Cumhurun görüşlerinin delili, Hz. Muaviye’den rivayet edilen şu hadistir: Rasûlullah şöyle buyurdu: “Bu gün aşure günüdür, o günün orucu size farz kılınmamıştır, ama ben oruçluyum artık dileyen oruç tutsun dileyen tutmasın”[13]

Ancak Fethu’I-Bârî’de bu hadisin, Ramazan orucundan önce, farz olan bir orucun bulunduğuna delâlet etmediğine işaret ile şöyle denil­mektedir:

“Bu hadîsle aşure orucunun farz olmadığına hükmedilmiştir ama, hadis ona delâlet etmez. Çünkü maksadın aşure orucu, ramazan orucu gibi de­vamlı olarak farz edilmemiştir, şeklinde olması da muhtemeldir.”

Hanefilere göre müslümanlara farz kılınan ilk oruç aşure orucudur. Sonra her on günde bir gün olmak üzere her ayda üç gün oruç farz kılın­mıştır. Daha sonra bu neshedilmiş yatsı namazından sonra başlayıp güne­şin batması ile sona ermek üzere ramazan orucu farz kılınmıştır. Daha sonra bu da neshedilip bu günkü şekli ile ikinci fecirden güneşin batması­na kadar devam eden ramazan orucu sabit olmuştur, Taberînin, Muaz b. Cebel (r.a.)’den rivayet ettiği şu haber Hanefîlerin görüşlerinin en açık delillerindendir; “Rasûlullah (s.a.) Medine’ye teşrif edip aşure günü ve her ayın üç gününde oruç tuttu. Sonra Allah Ramazan orucunu farz edip “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı…”[14] mealindeki âyeti indirdi.”

Yine Taberî yukarıdaki âyet hakkında Ibn Abbas’ın; “Oruç her ayda üç gün idi, sonra Allah’ın ramazan orucu hakkında indirdiği âyetle bu oruç neshedildi” dediğini nakleder.

Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadisler de Hanefilerin delilleri arasında-dır.

Hz. Aişe (r.anha) şöyle der: “Kureyş, Câhiliye devrinde aşure günü oruç tutardı. O gün Rasûlullah (s.a.) da oruç tutardı. Medine’ye geldiğin­de de aşure günü oruç tuttu ve (ashabına) tutmalarım emretti. Ramazan orucu farz edilince aşure orucunu terketti. Artık isteyen o gün oruç tuttu isteyen terketti”[15]

Yine Hz. Aişe (r.anha) şöyle der;

“Rasûlullah (s.a.) aşure günü oruç tutulmasını emretmişti. Ramazan orucu farz edildikten sonra, dileyen tutar, dileyen tutmazdı.”[16]

Seleme b. Ekva (r.a.)’den rivayet edilmiştir, der ki:

“Rasûlullah (s.a.) Eşlem (kabilesin)den bir adama, insanlara, “kim bir şey yemiş ise, gününün geri kalanında yemeyi terketsin, kim de birşey yememişse oruç tutsun, çünkü bu gün aşure günüdür.” diye ilan etmesini emretti.”[17]

2313. …îbn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edilmiştir: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı”[18] (İslamın başlangıcında) Hz. Peygamber (s.a.) devrinde insanlar yatsı namazını kıldıkları zaman, kendilerine ye­mek, içmek ve kadınlar(a temas) haram edilmişti, Ertesi akşama ka­dar oruç tutarlardı. Bir adam kendisine hıyanet edip yatsı namazım kıldığı halde, karısıyla temasta bulundu ve orucu kesmedi. Allah azze ve celle bu olayı diğer insanlar için bir kolaylık ruhsat ve men­faat kılmayı dileyip, “Allah sizin nefislerinize güvenemeyeceğinizi biliyordu”[19] buyurdu. Bu, Allah (c.c.)’ın insanları faydalandırdığı onla­ra ruhsat verdiği ve kolaylaştırdığı şeylerdendir.[20]

Açıklama

Münzirî hadisin senedinde, Ali b. Hüseyin b. Vakit olduğu için bu hadisin zayıf olduğunu söyler.

Musannif bu hadîsi şerif ile Müslümanlara farz olan ilk orucun, met­nin başındaki âyetle farz kılman ramazan orucu olduğuna işaret etmek istemiştir. Rasûlullah (s.a.)’a farz olan orucu soran bir bedeviye efendimi­zin “Ramazan orucu” diye cevap vermesi de bu görüş sahiplerine delil olmuştur. Ancak hadîsin metninden önce verdiğimiz hadisler göz önüne alınınca, bu hadisin ramazandan önce farz olan bir orucun olmadığına delil teşkil etmediği görülür. Çünkü o hadislerin tümü, ramazan orucu farz kılınmadan önce aşure orucunun farz olduğuna, bu farzın ramazan orucu ile neshedildiğine delâlet etmektedirler.

Hafız îbn Hacer Fethül-Bârî’de bu delillere temas ederek şöyle der;

“Bu hadislerin tümünde aşure orucunun farz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü o günün orucu sabittir. Ayrıca o günün orucunun emredilmesi, bu emrin herkese teşmili-, yemek yemiş olanların günün geri kalanında oruç tutmakla emrolunması, annelerin çocuklarını emzirmemeleri emrinin ilâvesi ve Sahih-i Müslim’deki İbn Mes’ud (r.a.)’ın Ramazan (orucu) farz kılınınca, aşure terkedildi” şeklindeki sözlerinin hepsi orucunun farz ol­duğunu gösterir.”

Hadisin başındaki âyet-i kerime orucun Hz. Adem’den bize kadar tüm ümmetlere farz olan bir ibâdet olduğunu bildirmektedir. Aslında oruç zor bir ibâdettir. Özellikle yazın sıcakların fazla, günlerin uzun olduğu .yerlerde orucun vereceği sıkıntı herkes tarafından bilinir. Allah teâlâ bu sıkıntıyı iki yönden hafifletmektedir:

Bunlardan birincisi, orucun sadece bir ümmete değil, tüm ümmetlere farz edilmesidir. Çünkü güçlük genel olduğu zaman kolaylaşır “Herkesle gelen düğün bayramdır.”

İkincisi de orucun zamanının değişmeyen güneş takvimine göre değil, her yıl 10 gün önce gelen kameri takvime göre farz kılınmış olmasıdır. İslâmın oruç ayım tesbit için kamerî takvimi seçmesi, eski geleneği sürdür­mek için değil, sadece adaleti temin etmek içindir. Bir kamerî ay 29 gün 12 saat 44 dakika ve 3 saniyedir. Buna göre bir kamerî yıl 354, 367068 gün olmaktadır. Bir güneş yılı ise, 365 gün 5 saat 46 dakika ve 49 saniye­dir. Bu durumda iki sene arasında 10 günden daha fazla bir fark ortaya çıkmakta, bu fark da 33 sene bir ramazan ayının ayrı bir zamana rastla­masına sebeb olmaktadır. Bu ise, ilâhî bir lütuf ve büyük bir adalettir. Çünkü bu sayede 33 yıl oruç tutan bir müslüman, senenin kısa, uzun ve orta her gününde oruç tutmuş olmaktadır. Dünyanın bir bölgesinde yaşa­yanlar devamlı surette kışın kısa, bir bölgesinde yaşayanlar da devamlı olarak yazın uzun günlerinde oruç tutmak durumunda kalmamaktadırlar. Böyle olmayıp da faraza oruç temmuz ayma mahsus olsa idi, kuzey küre-dekiler, devamlı yazın sıcak ve uzun günlerinde güney küredekiler ise, kı­şın kısa ve serin günlerinde oruç tutacaklardı.

İşte bu iki hâle cenab-ı Hakkın bahşettiği sabırda eklenince orucun güçlüğü ortadan kalkmakta, bazılarının zannettiği gibi dayanılmaz bir ibâdet olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Mevzûmuzu teşkil eden hadisle ilgili geçen âyet-i kerîmede: orucun bizden öncekilere farz kılındığı gibi bize de farz kılındığı ifâde edilmekte­dir. Buradaki benzetme orucun vakti, miktarı ve keyfiyeti yönünden değil, farz oluşu itibariyledir. Nitekim Hz .Adem’e farz olan oruç, “Eyyâm-ı Biyz” (her ayın 13, 14, 15.günlerin)da,Hz. Musa’nın orucu da aşure günü idi. Ancak bazı âlimler benzetmenin aynı zamanda miktar ve vakit yönün­den de oludğunu söylerler. Nitekim ramazan orucu hiristiyanlara da farz­dı. Bâzan ramazan sıcak günlere rastlıyor ve bu bir takım zorluklara se­bep oluyordu. Bunun üzerine hıristiyan âlimleri toplandılar ve ramazanı devamlı olarak mutedil bir mevsim olan ilkbahara aldılar. Bu yaptıklarına keffâret olarak da 20 gün daha ilâve edip 50 gün oruç tutmaya başladılar.

Hadîs-i Şerifte ifâde edildiğine göre, islâmm ilk günlerinde oruç, yatsı namazı kılındıktan sonra başlar, ertesi gün güneş batmcaya kadar devam ederdi. Bir kimse faraza akşam herhangi bir sebeple bir şey yemeden yatıp uyuşa artık bir daha yiyip içemez, ertesi günü akşama kadar aç kalırdı. Bundan sonra gelecek olan hadîs-i şerifte anlatılan hâdise bu durumun güzel bir ifadesidir. Üzerinde durduğumuz hadîs-i şerifteki hâdise, îbn Ce-rir ve İbn Ebî Hâtim’in rivayetlerinden anlaşıldığına göre, Hz. Ömer (r.a.)’in başından geçmiştir. Adı geçen sahâbî bir ramazan gecesi yatsıyı kıldıktan sonra evine dönmüş, hammıyla cinsel tamasta bulunmuştu. Bunun üzerine pişman olup ağlamaya başladı. Aynı hal, Ka’b b. Malik’in başına da gel­mişti. Hz. Ömer vaziyeti Rasûl-i Ekrem’e haber verince efendimiz:

“Ömer! bu sana yakışmazdı” buyurdu.

Bunun üzerine müslümanlara bir ruhsat ve kolaylık olmak üzere: “Al­lah sizin nefislerinize güvenmeyeceğinizi biliyordu”, mealindeki âyet-i ke­rimeyi indirdi.[21] Bu âyetin sonunda Cenab-ı hak, fecrin beyazlığı siyahlı­ğından ayrılıncaya kadar yenilip içilebileceğini haber vermektedir. Böylece akşam güneşin batması ile fecrin doğuşu arasındaki sürede yemek, içmek ve cinsî temas gibi oruca aykırı hareketler müslümanlara helal kılındı. Böy­lece oruç, şimdiki şeklini almış oldu.[22]

Bazı Hükümler

1. Oruc dinler arası ortak bir ibâdettir.

2. İslamın başlangıcında oruç yatsı namazından ertesi gün güneş batıncaya kadar devam ederdi. Sonradan bu durum ha­fifletildi ve güneşin batmasından fecrin doğuşuna kadar oruca aykırı hare­ketler helal kılındı.[23]

2314. …el-Bera (b. Azib r.a.)’dan; demiştir ki: (Rasûlullah (s.a.)ın ashabından) bir kimse oruç tutup da (iftar zamanı iftar etmeden) uyuduğu zaman, ertesi gün akşama kadar bir şey yemezdi. Ensar’dan Sırma b. Kays (r.a.) oruçlu olarak hanı­mına gelip:

Hazır yemeğin var mı? diye sordu. Hanımı: Yok ama, şimdi gider getiririm, deyip gitti, Sırma (r.a.) (o es­nada) uyuya kaldı. Hanımı geldi ve:

Tüh! Sana yazık oldu, dedi (ertesi) gün yarı olunca Sırma (aç­lıktan) bayıldı, (üstelik) O gün tarlasında çalışıyordu. Bu hal Rasû­lullah (s.a.)’a haber verildi. Bunun üzerine, “Oruç gecesi kadınları­nıza yaklaşmak size helâl kılındı”[24] mealindeki âyet indi.

Râvi el-Berâ b. Azîb âyeti (son kelimesi olan); “fecirden”e ka­dar okudu.[25]

Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki orucun ilk günlerinde sahâbîler Ramazan orucunu tuttuklarında iftar vakti gelince  uyumadıkça kendilerine yeme, içme ve kadınlarla temas helaldi, ama iftar açmadan uyudukları takdirde ertesi gün güneş batıncaya kadar bunların hiçbirisi caiz olamazdı. Hadisin Nesâî’deki rivayetinde uyumak akşam ye­meğinden önce olmakla kayıtlandırılmıştır. Hadisenin çeşitli kitaplardaki rivayetlerinden yeme, içme ve cinsî temasa mâni olan şeyin uyku olduğu ve uyumanın akşam yemeğinden Önce ya da sonra olması arasında fark olmadığı anlaşılmaktadır. Bundan evvelki hadiste yeme içmeye mâni olan şeyin yatsı namazı olarak kayıtlandırüması bu hükme aykırı olmaz. Çün­kü o kaydın, uykunun yatsı namazındansonra daha çok kendini hissettir­miş olması yönünden galibe nazaran olması ihtimali vardır. Yukarıdaki hadisin bazı rivayetlerinde Hz. Ömer’in hanımına yaklaşmak istediği za­man, onu “ben uyudum” dediği, Hz. Ömer’in ise bunu hanımının istek­sizliğine hamledip “hayır uyumadın” diyerek temas ettiği bildirilmektedir. Bu rivayet de o zamanlar ramazan gecesi yeme-içme ve cinsî temasa mâni olan hâlin yatsı namazı değil, uyku olduğunu göstermektedir.

Üzerinde durduğumuz hadisin baş tarafı, anlatılacak bir hâdiseye ha­zırlık teşkil etmektedir. Metinde görüldüğü gibi bu hâdise Sırma b. Kays’in başından geçmiştir. Mezkur sahâbînin ismi Buhâri ve Tirmizî’nin.riva­yetlerinde Kays b. Sırma, Nesaî’de ise Kays b. Ömer şeklinde geçmekte­dir. Bu farklı rivayetler, âlimlerin mezkur sahabinin adı üzerinde araştır­ma yapmalarına sebep olmuştur. Ebu Nuaym’ın ve Eş’as b. Suvar’ın riva­yetleri de Ebû Davud’un tesbiti gibidir. Vahidî’nin Esbâb-ı NuzûTdaki tesbiti de aynıdır. Menhel sahibi doğrusunun Sırma b. Kays olduğunu, Kays b. Sırma şeklindeki rivayetin makbul; Kays b. Ömer şeklinde olanı­nın ise, hatâ olduğunu söyler.

Sırma b. Kays (r.a.) çiftçilikle uğraşan bir sahabi idi. Akşam üzeri yorgun bir vaziyette evine gelmiş, hanımından yiyecek birşeyin olup olma­dığını sormuştur. Ebû Davud’un rivayetinde sofrada hazır bir yemeğin bulunup bulunmadığından bahsedilmesi söz konusu değildir. Taberi’nin rivayetinde ise, hanımının önce hurma getirdiği, Sırma (r.a.)’nin ise, ‘hur­ma içimi yakar, bu hurmayı unla değiş de bir yemek yap” dediği, hanımı gidince uyuya kaldığı söylenmektedir. Hanımı dönünce Allah’a isyan et­memek için yememiş, aç olarak orucunu devam ettirmiştir. Ancak ertesi gün tarlasında çalışırken açlıktan bayılıp düşmüştür. Burada tarlasında çalıştığı bildirildiği halde Taberi’nin rivayetinde, Medine’nin bahçelerin­den birinde ücretle çalıştığı söylenmektedir. Fakat bu bir zıddiyet değildir. Çünkü “tarlasında” sözündeki izafet mülkiyet için değil, ihtisas içindir. Mânâ “işinde çalışırken” demektir. Hz. Sırma (r.a)’nın başına gelenler Hz. Peygamber’e haber verilmiş, bunun üzerine, “Oruç gecesi kadınları­nıza temas etmeniz size helal kılındı.” mealindeki âyet inmiştir. Bakara suresinin 187. âyeti olan bu âyetin tamamının meali şöyledir; “Oruç tuttu­ğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helâl kılındı. Onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tevbenizi kabul edip, sizi affetti. Artık onlara yaklaşabilirsiniz. Allah’ın sizin için takdir ettiğini dileyin. Fecirde beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yiyin için sonra orucu geceye kadar tamamlayın. Mescidlerde itikâfa çekildiğinizde kadınlarınıza yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onlara yaklaşmayın. Allah insanlara yasaklar­dan sakınsınlar diye âyetlerim böylece apaçık bildirir.”

Buhârî’nin rivayetinde ise, âyetin hadisimizin metnindeki kısmı inince sahâbiler son derece sevinmişler, bunun üzerine âyetin yemek içmekle ilgili bölümü gelmiştir. İbn Hacer bu rivayetle ilgili olarak şöyle der; “Ge­celeri cinsî temas helal olunca yemek ve içmek öncelikle helal olur. Sahâ-bîler onun için âyetin inmesi ile sevinip ruhsatı anladılar. Bundan sonra da ruhsatın açıkça bilinmesi için âyet-i kerimesinin tamamı indi.”

Bu hadis, mezkûr âyet-i kerimenin iniş sebebini Sırma b. Kays hadisesini, bir Önceki hadis ise, Hz. Ömer’in başından geçen olayı göstermek­tedir. Kimi âlimler her iki olayın da âyet-i kerimenin inmesine sebep teşkil ettiğini söylerler. İbn Cerir et-Taberî Süddî’den naklettiği bir rivayette Sır­ma b. Kays hâdisesini, Ebû Kays b. Sırma adını vererek anlattıktan sonra, Ömer b. el-Hattab (r.a.)’vn da cariyesine temas etmiş olduğunu Hz. Ömer’in, Ebu Kays’ın sözünü işitince onun hakkında birşey geleceğinden çekinerek yaptığını Hz. Peygambere haber verdiğini söyler. Taberî’nin ifâdesine gö­re Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’i, “Bu sana yakışır mıydı, ya Ömer?” diye kınamış ve arkasından mezkûr âyetin, kadınlara temasla ilgili kısmını okumuştur. Sonra da Ebu Kays’a dönüp yemek içmekle ilgili bölümü oku­muştur.

Bazı âlimler ise, âyetin Sırma hadisesi üzerine fakat onun ve başkala­rının hakkında geldiğini söylerler. Hz. Ömer de âyetin kendileri hakkında inenlerden biridir.[26]

2. “Oruca Dayanamayanlara Fidye Lâzımdır” Âyeti Kerimesinin Neshi

2315.  …Seleme b. el-Ekva (r.a.)’dan; demiştir ki: Şu “Oruca dayanamayanlara, bir yoksul doyurma fidyesi (vermeleri) lâzımdır.”[27] âyet-i kerimesi inince, biz­den dileyen oruç .tutar, dileyen de fidye verirdi. (Bu hal) bundan sonraki âyet inip de bu âyeti neshedinceye kadar devam etti.[28]

Açıklama

Hadis-i şerifte bahsi geçen Bakara Sûresinin 184. âyetine müfessirler iki farklı mânâ vermişlerdir. Bunlardan bir  ısmı nin mensup olduğu if al babının hemzesini izale ve nefy manasına alarak ya da fiilin başına bir lâ takdir ederek “oruca dayanamayan­lar…” şeklinde anlamışlar, bazıları ise tam aksi ile yani oruca gücü yeten­ler şeklinde izah etmişlerdir.

Seleme b. el-Ekva (r.a.)’nin bildirdiğine göre yukarıda mevzu-u bahs edilen âyet-i kerime gelince, genç ihtiyar, hasta sıhhatli gibi bir ayırım olmadan müslümanlardan isteyenler oruçlarını tutuyor, isteyenler de oruç tutmayıp her gün için bir fakire bir fidye yani bir fitre (Hanefilere göre, buğdaydan yarım sa’ arpa, kuru üzüm ve hurmadan 1 sa’ miktarı veri­yordu. Bu hal bir sonraki âyet-i kerime (Bakara Suresi 185.) ininceye ka­dar devam etti. Bu âyetin içerisindeki “içi­nizden kim o aya yetişirse, onu (orucunu) tutsun” kavli şerifi, önceki âye­ti neshetti.

Nesh: “Sözlükte ibtal etmek, izâle etmek”, ıstılahta ise, “şer’î bir hükmü başka bir delille kaldırmak” demektir. Bu aklen caiz olduğu gibi, şer’an da vaki’dir. Nesh icma ile sabittir.

Müslümanların ilk günlerde oruç tutmak ya da fidye vermek arasında muhayyer tutulmalarındaki hikmet, onların henüz İslama tam olarak ısın­mış olmamaları ve uzun müddet oruçlu kalmaya alışmamış olmalarıdır. Nitekim Taberi’nin Amr b. Mürre’den rivayet ettiği bir hadiste (ki bunu bir benzeri Ebû Davud’un Ezan bahsinde Muazdan rivayet ettiği 507 no’-lu hadisin içinde, de mevcuttur.) Bu durum şu şekilde ifade edilmektedir; “Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gelince onlara (müslümanlara) farz olarak değil, nafile olarak her ay üç gün oruç tutmalarını emretti. Sonra Rama­zan ayı orucu indi. Ancak onlar oruca alışık bir topluluk değil idiler. Bu yüzden oruç onlara zor geliyordu. Oruç tutmayanlar, yoksullara yemek yediriyorlardı. Sonra “….Sizden kim o aya yetişirse onu (orucunu) tut­sun, kim de hasta olup, yahut bir yolculukta bulunursa başka günlerde, oruç tutmadığı günler sayısınca (orucunu kaza etsin)” âyeti indi. Artık ruhsat sadece hastalar ve yolcular için öldü; Biz ise, oruç tutmakla emrolunduk.”

Buhârî’nin rivayetine göre ashab-ı kiramdan îbn Abbas (r.a) bu âye­tin neshedümediğini “oruca dayanamayanlardan maksadın, ihtiyarlar ol­duğunu söyler. Bu durumda olanlar, oruç tutamazlarsa, her gün için bir yoksul doyururlar. Nitekim yine Buhârî’nin rivayetine göre Hz. Enes ihti­yarladığında bir veya iki. sene oruç tutamamış bunun yerine her gün için bir fakir doyurmuştur. Buhârî, İbn Abbas’ın bu âyeti, “zorla oruç tutabilenler” şeklinde okuduğunu haber vermektedir.

Ancak ulemanın cumhuruna göre bu ayet-i kerime mensuhtur. Aynî bu konuda şöyle der: “Netice şu nesh, sıhhatli olan ve yolcu olmayan kimseler için kendilerine oruç farz kılınmak suretiyle sabit olmuştur. Oru­ca dayanamayanlar, bilhassa yaşlılar ise, oruç tutmayabilirler. Kendilerine kaza da gerekmez. Ancak oruç tutmadıkları takdirde hali vakti yerinde olanların fakir doyurmaları gerekir mi, gerekmez mi? Bu konuda iki gö­rüş vardır:

Birinci görüşe göre ihtiyarlar, çocuklar gibidir; oruç tutmadıkla için yoksul doyurmazlar. Şafiî’nin iki görüşünün birisi böyledir.

İkinci görüşe göre ise, her gün için bir fakir doyurmaları gerekir. Ulemanın ekserisi bu görüştedir. Sahih olan da budur.[29]

Bazı Hükümler

İslâmın ilk devirlerinde müslümanlar oruç tutmak, ya da fidye vermek arasında muhayyer idi­ler. Bilâhare bu ruhsatı veren âyet, bir başka âyetle neshedildi.[30]

2316. …İbn Abbas (r.a.)’den rivayet edildiğine göre;

“…Oruca dayanamayanlara bir yoksul doyumu fidye vardır.” (âyet-i kerimesi inince) ashabtan yoksul doyurmak suretiyle fidye vermek isteyen fidye verir ve orucu tamam olurdu. Bunun üzerine cenab-ı Allah (c.c);

“…Bununla beraber kim gönül isteğiyle bir hayır yaparsa[31] iş­te bu onun için daha hayırlıdır. Oruç tutmanız, sizin hakkınızda (yemenizden ve fidye vermenizden)hayırlıdır.”[32] buyurdu. Yine Al­lah (c.c); “Öyleyse içinizden kim o aya yetişirse, onu (orucunu) tutsun. Kim de hasta olur, yahut bir sefer üzerinde bulunursa o halde başka günlerde, oruç tutamadığı günler sayısınca (orucunu kaza etsin)” buyurdu.[33]

Açıklama

Metindeki “orucu tamam olurdu” ifâdesi, oruç tutmasa da kendisine tam bir oruç sevabı verilirdi. Oruç tutmuş gibi olurdu manasınadır.

Hadis-i şerifin zahiri îbn Abbas’ın da âyet-i kerimesinin neshedildiği fikrinde olduğu izlenimini vermektedir. Fakat Bu-hârî’nin rivayetine göre İbn Abbas’ın aksi görüşte olduğu bir önceki hadi­sin şerhinde söylenmişti.

Hafız İbn Hacer el-Askalanî, Fethü’l-Bârî’de bu konuda şöyle der:

“Bütün bu haberler  âyet-i celilesinin neshedilmiş olduğunda birleşmektedir. Ancak İbn Abbas buna muhalefet et­miş ve âyetin neshedilmediği görüşünü savunmuş, fakat bu âyetin ihtiyar­lara ve benzerlerine has olduğunu söylemiştir. îbn Abbas’ın cumhura mu­halefeti konusundaki bu rivayetlere iki ayrı açıdan bakmak mümkündür;

1. İbn Abbas âyet-i kerimeyi; şeklinde oku­muştur. Buna göre mânâ “orucu zorla tutabilenler” şeklinde olur. (Önce­ki hadisin şerhinde de işaret edildiği gibi) İbn Abbas; “Bu âyet neshedilmiş değildir, “zorla tutabilen”den maksat ihtiyarlardır. Onlar her gün için bir yoksul doyururlar görüşündedir.

îbn Hacer der ki; İşte îbn Abbas’ın görüşü budur. Ancak ulemâmn çoğu aksi görüştedir. Ebû Davud’un hadisindeki if’âl babından değil şeklindedir. Süyûtî’nin Dürrü’l-Mensûr’daki, “İbn Abbas diye okudu bu da, “güçlüğe katlandı, zorla yapabildi” mânâlarına gelir,” ifadesi de buna delalet eder.

2. İbn Abbas’ın “mensuh değildir” sözünden maksat, ihtiyarlar yönündendir. Ama başkaları için mensuhtur. Süyûtî’ Dürrü’l-mensûr’da bu konuda şöyle der: “İbn Ebî Hatim, Nehhâs ve İbn Merdûye İbn Abbas’ın şöyle dediğini haber verdiler; âyeti indi, artık dile­yen oruç tutuyor, dileyen, de tutmayıp bir yoksul doyuruyordu. Sonra âyeti inip öncekini neshetti. İhtiyar bu neshten müstesnadır. O isterse, hergün için bir yoksul doyurup oruç tut­maz.”

Süyûtî’deki bizzat İbn Abbas’tan nakledilen bu sözler, ikinci şıkta söylenenlerin isabetine açık bir delildir. Bu durumda İbn Abbas’ın görü­şü de cumhurun görüşüne uygun düşmektedir.

Musannif hadis-i şerifi işte bu açıdan ele alarak kitabına almış olma­lıdır. İbn Abbas’ın da önceleri âyetin neshedilmediğini söyleyip, sonraları cumhurun görüşüne dönmüş olması mümkündür.

Bu izahlara göre, İbn Abbas’ın zikrettiği âyetlerden ilki olan âyeti iki hükmü içine almaktadır. Bu hükümler şunlardır:

a. Oruca zor dayanabilenlerin oruç tutmayıp fidye vermeleri caizdir. Dilerlerse, oruçta tutabilirler.

b. Ancak bu durumda olanların oruç tutmaları, kendileri için daha hayırlıdır. Bu iki hüküm ihtiyarlarla ilgilidir.

İkinci olarak ele aldığı âyeti de aynı şekilde iki hükmü içine almaktadır:

1. Fazla yaşlı olmayan erkek ve kadın Ramazan’a erişen her müslümana oruç farzdır.

2. Kendisine orucun zarar verdiği hasta veya yolcular, ramazanda oruç tutmayabilirler. Bu durumda olanlar sonradan oruçlarını kaza ederler.

Emzikli veya hâmile olan kadınlar da çocuklarına veya kendilerine zararın gelmesinden korkarlarsa, bunlar da aynı âyetin hükmü ile oruç tutmayabilirler.

Çünkü âyette anılan hastalık değil, zarar veren hastalıktır. Sanki has­talığın zikredilmesi, orucun zarar verdiği herşeyden kinayedir. Emzikli ve­ya hamile olanlarda bu zarar bulunduğu için âyetteki ruhsatın hükmü altı­na girerler. Ayrıca Rasüİullah (s .a.) bir hadisinde şöyle buyurur:

“Allah (c.c.) misafirden namazın yarısını, hamile ve emzikliden de orucu kaldırmıştır. Onlar tutmadıkları oruçlarım kaza ederler.”[34]

3. Âyyetinin İhtiyar Ve Hamileler Hakkında Sabit Olduğu

2317. …İbn Abbas (r.)’dan; demiştir ki: (Bu âyet) hâmile ve emzikli için sabittir, (neshedilmemiştir).[35]

Açıklama

Bu rivayet âyet-i kerimesinin, hâmile ve emzikli kadınlar hakkında sabit olduğuna, onların oruç tutmayarak, fidye verebileceklerine işaret etmektedir.

Hadisin zahiri, hamile ve emziklilerin, çocuklarına bir zarar gelece­ğinden korkarlarsa, oruç tutmayıp fidye verebileceklerine delâlet etmekte­dir. Bu İbn Abbas, İkrime, Katâde ve İbn Ömer’in de görüşlerim teşkil etmektedir.

İbn Cerir et-Taberî’nin, Said b. Cübeyr’den naklettiği bir habere göre İbn Abbas şöyle demiştir; “Hamile kendi canı için, emzikli de çocuğu için korkarlarsa, ramazanda oruç tutmazlar. Her günün yerine bir yoksul doyururlar ve bu oruçları kaza etmezler.”

Yine İbn Cerir, Nafi kanalıyla İbn Ömer’den de buna benzer haberler nakletmiştir.

Hanelilerle Ebu Sevr’e göre, hâmile ve emzikli kadınlar, kendilerine veya çocuklarına bir zararın gelmesinden korkarlarsa, oruç tutmazlar, im­kân bulduklarında kaza ederler, ayrıca fidye vermeleri gerekmez. Çünkü bunlar, hasta gibi bir özürden dolayı oruç tutmamışlardır.

Hasta veya yolculukta olan kimse başka günlerde, oruç tutamadığı günler sayısınca (kaza etsin)” âye­tinde, özürlü oldukları için oruç tutamayanlardan sadece kaza etmeleri istenmekte, fidyeden bahsedilmemektedir.

îmam Mâlik, hâmile konusunda Hanefilerle aynı görüşte ise de, em­zikli hakkında farklı düşünmüştür.

İmam Malike göre emzikli eğer, çocuğuna ya da kendisine bir zara­rın gelmesinden korkar, çocuğuna süt annesi tutacak para da bulamazsa, oruç tutamaz. Sonradan hem kaza eder hem de hergün için bir fidye verir.

İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre hâmile veya emzikli kendi canlarına veya kendileri ile birlikte çocuklarına bir zararın gelmesinden korkarlarsa oruç tutamazlar, sonradan sadece kaza ederler. Ama korkula­rı sadece çocukları açısından ise, hem kaza etmeleri hem de hergün için bir fidye vermeleri gerekir.

Bunların kazayı gerekli kılmaları hâmile ve emziklinin hastadan daha düşkün olmaları, fidyeye gerekli görmeleri de onların oruca muktedir ol­maları yönündendir. Delilleri, âyet-i kerimesidir.

Fidyeyi gerekli görmeyip sadece kaza ile iktifa edenler, bu gurubun görüşlerini şu şekilde cevaplandırmışlardır:

1. âyetinde, nun başında gizli bir lamelif vardır o zaman mana “oruca  dayanabilenler”   değil, “dayanamayanlar” olur. Bu caizdir. Kur’an’da başka örnekleri vardır.

2. Böyle bir takdir yapılmasa bile yine onlar için delil olamaz. Çünkü hemen sonra gelen “oruç tutmanız sizin için da­ha hayırlıdır” nazmının delaleti ile anlaşılıyor ki oruçla birlikte fidye ver­mek tamamen arzuya bırakılmıştır, ikisini bir araya toplamanın gerekliliği istenmemektedir.

3. Bu âyet; âyetiyle neshedilmiştir.

4. Eğer fidye gerekli olsaydı, tutulmayan orucu telâfi için vâcib ola­caktı. Kaza ile bu telafi mümkün olduğuna göre ayrıca fidyeye gerek yok­tur. Nitekim hastaya ve müsafire fidye emredilmem iştir.

Oruç tutamayacak derecede ihtiyar olanlar oruç tutmayabilirler. Bun­lar ulemânın büyük çoğunluğuna göre tutamadıkları hergün için bir fidye verirler. Ancak imâm Mâlik, bu durumda olanların fidye vermeyeceklerini söyler. İmam Şafiî’nin bir görüşünün böyle olduğu da Önceki hadisin şer­hinde belirtilmişti.

Fakat bu görüş selefin icmâ’ına muhaliftir. Nitekim ashâb-ı kiram çok ihtiyar olanlara fidyeyi gerekli görmüşlerdir.[36]

2318. …âyet-i kerimesi (hakkında) İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

(Bu âyet), oruca dayanabilen yaşlı erkek ye yaşlı kadın için, oruç tutmayıp her günün yerine bir yoksul doyurmalarına ruhsat teşkil etmektedir.

Yine bu âyet, korkmaları halinde hâmile ve emzikliler için (de bir ruhsat) idi.

Ebû Dâvud, “Korkmalarından” maksadın çocukları hakkında olduğunu (bu durumda) oruç tutmayıp yoksul doyuracaklarını öyledi.[37]

Açıklama

İbn Abbas’tan nakledilen bu rivayetin zahiri âyet-i kerimesine muhalif görünmektedir. Çünkü bu âyette bir anlayışa göre, oruca gücü yetenle­rin oruç tutmaları halinde bir fakir doyumu fidye vermeleri istenmektedir. İhtiyarlar ise, âyette mevcut değildir. İbn Abbas’ın Ebû Dâvud’taki riva­yeti ise, yukarıdaki âyet-i kerimenin sadece ihtiyarlarla hâmile ve emzikli­ler hakkında olduğu izlenimini vermektedir. Rivayet bu şekliyle 2316 ve 2317 numaralı hadislere de ters düşmektedir. Çünkü oralarda, burada ge­çen âyet-i kerimedeki ruhsatın genel olduğu fakat sonradan neshedildiği ifâde edilmektedir. Bu durum, üzerinde olduğumuz rivayette bir hazf ol­duğunu gösterir. Nitekim Taberî’nin aynı senetle İbn Abbas’tan yaptığı rivayet bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Taberi’nin rivayeti şöyledir: “Oruç tutmaya gücü yeten ihtiyar erkek ve kadınların, isterlerse oruç tutmayıp her gün için bir yoksul doyurmala­rına ruhsat verilmişti. Daha sonra bu, âyet-i kerimesiyle neshedildi. Ancak ruhsat, oruca gücü yetmeyen ihtiyarlar ve (çocukları ya da kendileri için) korkmaları halinde hamile ve emzikliler hakkında sabit kaldı.”

İşte Taberî’nin bu rivayeti gözönüne alınınca Ebû Davud’un rivaye­tinde bir hazf olduğu ve bu hazfın, yerine konması halinde ne âyetle ne de başka bir hadisle tezat teşkil etmediği ortaya çıkar. O halde Ebû Dâvud’daki rivayeti Taberi’den nakledilen şekilde anlayıp değerlendirmek ge­rekecektir.

Hadiste, “Oruca dayanabilen ihtiyarlar” ifadesi vardır. Ebû Davud’­un tüm rivayetlerinde bu ifade böyledir. Yani hiç bir nüshada “oruca dayanamayan…” mânâsını verecek tarzda, bir İâ  ilâvesi yoktur. Bu durum üç ayrı yönden ele alınarak rivayetin, âyetlerle ve diğer hadislerle münâsebetinin uyumu ortaya konulmuştur.

a. Yukarıda işaret edildiği gibi ayeti oruç tutabilen ihtiyarlar içîn ruhsattı, sonradan bu hüküm neshedildi, sa­dece oruca dayanamayan ihtiyarlar için sabit kaldı.

b. “Oruca dayanabilen” manasına gelen sözünün başında bir olumsuzluk edatı lâ  vardı, hadisi yazan kâtip onu unuttu, yahul da buradaki lâ mukadderdir.O zaman ifâde, şeklinde­dir. “Oruca dayanamayanlar” mânâsındadır.

c. Buradaki “oruca dayanabilenden maksat, güçlükle dayanabilendir.

Bu te’villere daha önce geçen hadislerin şerhlerinde de işaret edilmişti.

İbn Abbas’tan gelen rivayette, hâmile ve emziklilerin korkmaları ha­linde bu âyetteki ruhsatın şümulüne girecekleri belirtildiği halde, korku­nun hangi yönden yani kendileri yönünden mi, yoksa çocukları yönünden mi olduğuna dair bir açıklık getirilmemiştir. Ebû Dâvud, “yâni çocukları açısından korkarlarsa (oruç tutmayıp yemek yedirirler)” diyerek bu kapa­lılığa açıklık getirmiştir.

Bu ve bundan evvelki bâblarda geçen hadislerden elde edilen netice­nin özeti şudur;

âyeti hakkında iki görüş, vardır:

1. Bu âyet mutlak olarak oruç tutmaya gücü yeten ve yetmeyen her­kes için ruhsattı. Sonra oruca dayanabilenler hakkında “Sizden aya erişenler onu (orucu) tutsun” âyeti ile neshedildi. Oruca gücü yetmiyenler için yemek yedirme hükmü sabit kaldı. Bu anlayış ulemanın cumhurunun görüşüdür.

İçlerinde Mâlik, Ebû Sevr ve Davud’un da bulunduğu bir grup âlim ise, yemek yedirmenin herkes için neshedildiğini, oruca dayanamayan ihti­yarların da yemek yedirmeyeceklerini söylerler.

2. Âyet, oruca dayanabilen ihtiyarlar, hamileler ve emzikliler hakkın­dadır. Bilâhere oruca dayanabilenler hakkında neshedilmiş, dayanamayan ihtiyarlarla hâmile ve emzikliler hakkında ruhsat devam etmiştir. İbn Ab-bas, Katâ’de ve İkrime bu görüştedirler.

İbnCerîr’in ifâdesine göre, bir başka grub da bu konuda şöyle derler: “Bu âyet neshedilmemiştir. Hükmü indiğinden beri kıyamete kadar bakîdir.

“Oruca dayanabilenler” den maksat, gençliklerinde ve sağlıklarında oruca dayananlardır. Bunlar, ihtiyarladıkları, hastalan­dıkları ve oruç tutamaz hale geldikleri zaman, “bir fakir, doyumu fidye”nin hükmü altına girerler.”[38]

Bazı Hükümler

1. Hâmile ve emzikliler, kendileri veya bebekleri yönünden bir zararın gelmesinden korkarlarsa oruç tutmayabilirler. İttifakla bu günlerini kaza ederler.Aynca keffâretin gerekli olup olmadığında ihtilâf vardır. Tafsilat önceki hadisin şer­hinde geçti.

2. Oruca dayanamayacak derecede ihtiyar olanlar oruç tutmayıp her-gün için bir fidye verirler. Fidyenin ölçüsü Hanefilere göre buğday ve buğ­day unundan yarım sa';arpa, hurma ve kuru üzümden bir sa’ veya bunla­rın kıymetidir. Şafiî’ye göre halkın yediği gıda maddesinden bir müd(avuç)dur. İmam Malik’e göre fidye vermek müstehaptır.[39]

4. (Ramazan) Ayı 29 Gün Olur

2319. …İbn Ömer (r.a)’dan demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu;

“Biz ümmî bir milletiz, yazmayı ve hesabı bilmeyiz. Ay (par­makları ile işaret ederek) şöyle, şöyle, şöyledir.”

(Ebü Dâvûd dedi ki, Râvi) Süleyman üçüncü işarette bir parma­ğını yumdu, yani (ay) yirmi dokuz veya otuzdur.[40]

Açıklama

Rasûlullah’ın hadis-i şerifteki “biz” kelimesinden kasdı, arap milletidir.

Ümmî, okuma yazma bilmeyen, anasından doğduğu gibi kalan de­mektir.

Hz. Peygamber önce, “biz ümmî bir milletiz” buyurmuş, sonra da ümmiyi beyan etmek üzere “okuma ve hesap bilmeyiz” sözlerini ilâve et­miştir.

Hesaptan maksadın sayma olduğunu söyleyenler olduğu gibi, yıldız­ların hareketlerinin hesabı yani yıldızlar ilmi olduğunu söyleyenler de vardır.

Hz. Peygamberin arap milletini tümüyle okuma yazma ve hesap bil­memeye nisbet etmesi, genel bir değerlendirmedir, “Tümüyle okuma yaz­ma bilmeyiz” manasına değildir. Çünkü içlerinde okuma yazma bilen ve hesaptan anlayanlar vardı.

Hadis-i şerifteki ifâdeye göre Rasûlullah (s.a.) efendimiz önce kendi­lerinin ümmî bir toplum olduklarını ifade etmiş sonra da elleri ile işaret ederek ayın 29 gün olduğunu bildirmiştir. Ebû Davud’un beyânına göre râvi Süleyman b. Harb iki defa her iki elinin parmaklarını tümüyle açarak üçüncüsünde de bir parmağını yumarak Hz. Peygamber’in “böyle böyle böyle” tarzındaki ifadesini tarif etmiştir. Buna göre ay 29 gün olmuş olur.

Müslim’in rivayetine göre İbn Ömer hadisi haber verirken bizzat Ra­sûlullah’ın, üçüncü işarette bir parmağını yumarak 29’u gösterdiğini daha sonra her üç seferinde de tüm parmaklarıyla işaret ederek otuzu ifâde ettiğini söyler.

Ebû Davud’un rivayetinde otuzu işaret eden bölüm kısa geçilmiş, sa­dece otuza temas edilmekle yetinilmiştir. Otuz ifâdesi Ebû Davud’un bir izahıdır.

Müslimdeki rivayetin yardımı ile de diyebiliriz ki Hz. Peygamber bir ayın kaç gün olduğunu anlatırken önce, parmaklarıyla 29’u sonra da 30’u işaret ederek bazan böyle bazan da böyle olur buyurmuştur.

Hattâbî örfe ve galib âdete göre ayın genelde otuz, yirmi dokuzun ise, bazan olduğunu Rasûlullah’ın yirmi dokuzu beyân ederken galibe de­ğil, nâdire işaret ettiğini söyler.

İbn Battal ve diğer bazı âlimler bu hadisi izah ederken şöyle derler:

“Biz öyle bir milletiz ki oruç ve diğer ibadetlerin vakitlerini tayin için bize hesap ve yazıyı bilmeyi gerektiren şeyler teklif edilmemiştir. Bi­zim ibâdetlerimiz açık bâzı alametlere bağlanmıştır. Bunları bilme konu­sunda hesap âlimler ile başkaları denktir.”[41]

Bazı Hükümler

1. Ramazan ayı bazan yirmi dokuz, bazan da otuz gündür.

2. İşaretle hüküm sabit olur.

Hattâbî bu esastan hareketle parmakları ile üçü işaret ederek karısına sen boşsun diyen kişinin, üç talak verdiğine hükmedileceğîni söyler.[42]

2320. …İbn Ömer (r.a.)’dan; “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Ay yirmi dokuz (gün)dür. (Ramazan) hilali(ni) görünceye ka­dar oruca başlamayınız, (Şevval) hilâli(ni) görünceye kadar da oru­ca son vermeyiniz. Eğer hava kapalı olursa ayı otuz gün olarak tak­dir ediniz. (Şabanı otuza tamamlayınız).”

Nâfi dedi ki; Şaban’ın yirmi dokuzu olduğu zaman, îbn Ömer için hilâl gözetlenirdi. Eğer hilâl görülürse ne alâ (oruca başlardı), hilâl görülmez ve gözetleyenin önünde bir bulut ve toz olmazsa İbn Ömer oruç tutmazdı. Ama eğer gözetleyenin önünde bir bulut ve toz olursa oruç tutardı.

îbn Ömer (Ramazanın sonunda) herkesle beraber oruca son ve­rir, bu hesabı tutmazdı.[43]

Açıklama

Rasûl-i Ekrem’in “ay yirmi dokuzdur” buyurması, önceki hadisin şerhinde de beyân edildiği gibi her ayın dâima yirmi dokuz gün olduğuna delâlet için değildir. Maksat “ay bazan yirmi dokuz gün” veya “ayın en az müddeti yirmi dokuz gündür’* mânâsında-dır. Nitekim Rasûlullah’tan bu mânâyı açıkça ifade eden haberler gelmiş­tir. Bir önceki hadisin Müslim’deki rivayetinin yanı sıra Ebû Dâvud’da 2322 numara ile gelecek olan rivayet bunu açıkça ortaya koymaktadır. Tirmizî’nin de rivayet ettiği işaret edilen haberde İbn Mesûd (r.a.), Rasû-lullah (s.a.)’le birlikte yirmi dokuz gün olduğu gibi otuz gün de oruç tut­tuklarına işaret etmiştir.

Fahr-i kâinat efendimiz ayın müddetini beyan ettikten sonra, ashâb-ı kirama Ramazan hilâlini görmedikçe oruca başlamamalarını , Şevval hila­lini görmedikçe de bayram yapmamalarını emretmiştir. Tabiatiyle bu ha­vanın açık olduğu, hilâlin görülmesine mâni olacak bulut vs. gibi bir enge­lin bulunmadığı durumlardadır.

Hadis-i şerifte oruca başlama veya son vermenin hilalin görünmesine bağlanması her kişiye tek tek gerekli olan bir şey değildir. Hilali görüp şahitlik yapmaları ile ru’yetin tahakkukuna hükmedileb ileceği kişilerin gör­mesi, başkaları için de görme yerine kâimdir. Konunun tafsilatı 14. Bab’-da gelecektir.

Hadisteki bu ifadelerin zahiri Ramazan hilalinin görülmesi ile oruca başlamanın, Şevval hilalinin görülmesi ile de son vermenin gerekli olduğu­na delâlet etmektedir. Hilal güneşin batımından önce görülürse, ister Öğleden önce ister sonra olsun bununla ne oruca başlanır, ne de oruçtan çıkı­lır. Bu hilâl ertesi güne aittir. Bu görüş ulemanın cumhuruna aittir. Hane­fî imamlarından Ebû Yusuf’a göre zevalden önce görülen hilal, oruca baş­lamaya veya son vermeye sebeptir.

Hanefî mezhebine göre dünyanın her hangi bir yerinde hilâl görülür­se, nerede olursa olsun, bundan haberdâr olan kişi oruca başlar ya da son verir. Şafiî mezhebine göre, hilâlin görüldüğü yere 144 km.’ye kadar yakın olanların oruca başlamaları gerekir, daha uzaktakilere gerekmez.

Hz. Peygamber (s.a.) hadis-i şerifin devamında ashabına havanın ka­palı olması halinde ayın takdir edilmesini emretmiştir. Bu takdirin ne şe­kilde olacağı Ebû Davud’un bazı nüshalarında belirtilmediği halde, bazı nüs­halarında otuz gün kaydı yer almıştır. îmam Buhâri’nin İbn Ömer, Ebu Hureyre ve îbn Abbas’dan ayrı ayrı rivayet ettiği hadislerde havanın ka­palı olduğu günlerde, yapılacak takdirin Şabanı otuza tamamlamak sure­tiyle olacağı açıkça belirtilmektedir. İleride gelecek olan 2325 ve 2327 nu­maralı hadisler de aynı sonucu açıkça vermektedir.

İçlerinde Ebû Hanife ve arkadaşları, imam Şafiî, İmam Mâlik, Evzâî ve Süfyân es-Sevrî’nin de bulunduğu Cumhuru ulema, hadis-i şerifteki takdiri yukarıdaki manada anlamışlardır.

Ancak Ahmed b. Hanbel buradaki takdirden muradın, hilalin bulu­tun altında bulunduğunun kabulü olduğunu söyler ve görüşüne bu hadisin devamında belirtilen İbn Ömer’in uygulamasını esas alır. Çünkü burada havanın kapalı olması halinde İbn Ömer’in oruç tuttuğu belirtilmektedir.

Cumhur bu görüşe yukarıda işaret ettiğimiz rivayetlere dayanarak ka­tılmamış ve muteber olanın, râvinin tatbikatı değil, rivayetinin olduğunu söylemişlerdir.

Hattâbî buradaki takdir konusunda şu açıklamayı yapar:

“Ay (ramazan)ı takdir ediniz” sözünün mânâsı, (Şabanı) otuz gün sayınız, demektir. Bazı âlimler bu takdiri ayın burçlardaki hareketini hesab etmek şeklinde te’vil etmişlerdir, ama evvelki görüş daha uygundur. Bir başka rivayette Rasûlullah (s.a.)’ın “Hava kapalı olursa, otuz gün oruç tutun” buyurması buna delildir. Ulemanın çoğunluğu bu görüştedir. Hz. Peygamberin şek günü orucunu yasaklaması da bu görüşe güç katar…”

Şâfiîlerden İbn Süreye, tabiûndan Mutarrıf b. Abdullah ve hadis âlim­lerinden İbn Kuteybe’nin hadis-i şerifteki takdirden maksadın ayın burçla­rı ve hareketinin hesabı olduğu görüşünde oldukları nakledilmiştir. Ama diğer âlimler, bu naklin doğru olmadığını söylemektedirler. İbn Abdil-Berr, Mutarrıf’tan böyle bir rivayetin sahih olmadığını, İbn Kuteybe’nin ise, bu gibi konularda yetkili olmadığını söyler. İbn Süreyc’den yapılan rivayet konusunda da İbn Abdilberr şöyle der: “Şafiî’nin bizdeki kitapla­rında olan görüşü, Ramazan’ın kabulünün hilâlin görülmesi veya âdil biri­nin şehâdetinden ya da Şaban’ı otuza tamamlamaktan başka bir yolla sa­hih olmayışıdır. Bu da fukaha’nın cumhurunun görüşüdür”.

Şafiî âlimlerinden Remlî, Minhac şerhinde, “âdil bir kimse hilali gör­düğünü söylerse, buna karşılık hesap âlimleri o gün hilalin görülmesinin mümkün olmadığını iddia etseler, hesap âlimlerinin dinlenmeyeceğini, çünkü şâri’in buna itimad etmediğini söyler.

Remlî, hesap âliminin hesabının kendisi için muteber olduğunu söylemişse de, imam Nevevî ve İmamu’I-Haremeyn, şerîatin genel kaidelerin­den hareketle bunu reddetmişlerdir.

İmam Mâlik, İbn Dakiki’i-Iyd, Mazirî ve İbnu’l-Münzir de hesabın geçerli olmadığı konusunda açıkça görüş bildirenlerdendirler.

İbnu’l-Arabî, Şafiîlerden îbn Süreyc’in hilalin sübûtunda hesabın mu­teber olduğuna dair. olan görüşünü naklettikten sonra, bunun bir kısım insanların oruca ay ve güneşin hareketini hesabederek, bir kısmının da hilali görerek başlamalarım gerektirdiğini, bunun ise, mümkün olmadığını söyleyerek, İbn Süreyc’in görüşünü reddeder. İbnu’l-Arabî bu konuda beş görüş ortaya çıktığına işaret ederek bunları şöylece özetler:

1. Hesapla oruç tutmak caizdir, fakat farz yerine geçmez.

2. Oruç caizdir ve farz yerine geçer.

3. Hesap uzmanı için oruç caizdir ve farz olarak geçerlidir. Münec­cim, için geçerli değildir.

4. Hem hesap uzmanı, hem müneccim hem de başkaları için caizdir. Ancak bu, müneccimi değil, hesap uzmanını takliden olur.

5. Mutlak olarak herkes için caizdir.

Hanefî fıkıh kitaplarından Dürrii’l-Muhtar’da “Mezhebe göre âdil de olsalar muvakkıtların sözüne itibar edilmez…” denilir.

İbn Âbidin bu ibarenin haşiyesinde şunları kaydeder: “Muvakkıtların sözüne itibar edilmez sözü, insanlara orucun gerekli olmasında itibar edil­mez demektir. Mirac’da muvakkitlerin sözüne itibâr edilemeyeceğinde ic-ma olduğu ve bizzat müneccimin de kendi hesabına göre amel etmesinin caiz olmadığı söylenir. Nehir’de de vakit uzmanlarının sözünün bağlayıcı olmadığı ifâde edilir. İzah’da da belirtildiği gibi âdil de olsalar essah olan onların sözüne itimad edilmemesidir. Şafiîlerden imam Sübkî’nin muvak­kitlerin sözüne itibar edileceğine dair olan görüşü sonraki âlimlerce redde­dilmiştir…”

İbn Âbidin’den nakledilen bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Şafiîler­den İmam Sübkî hesabın kat’î olduğunu iddia eden ve hesap uzmanlarının hesabına itimad edileceğini savunanlardandır.

Fukahâdan Muhammed b. Mukâtil hesap âlimlerinin ittifak etmeleri hâlinde sözlerine itimad eder, onlara danışırdı. Kadı Abdülcebbâr da “Mü­neccimlerin sözüne itibarda beis yoktur” der.

Yukarıya aldığımız hadis rivayetleri ve ulemanın büyük çoğunluğu­nun ifadelerinden, günlerin başlama ve bitiminde esas olanın hesap değil, hilalin görülmesi olduğunu ortaya koymaktadır. Tabi bu sözlerin söylen­diği devrelerde şimdiki dakik âletler bulunmadığı gibi astronomi ilmi de bu kadar ilerlemiş değildi.

Ramazan’ın veya bayramın başlamasında esas, hilalin görülmesidir. Çünkü açık nassların gereği budur. Ancak hilali gördüğünü iddia eden kişinin âdil olması, hava açıksa görenin bir-iki kişi değil, bir çok kişi ol­ması gerekir. Dolayısıyla hilalin doğuşunun ilânında bu hususların gözö-nünde bulundurulması icabeder.

Şunu da belirtmek gerektir ki, ilim ve tekniğin ilerlediği devrimizde, hüsnü niyyet ve samimiyetle yapılan hesabın, şaşması pek mümkün değil­dir. Buna göre hesabın sonucu ve hilalin görülmesinin aynı güne rastlama­sı gerekir. Eğer bu uyum sağlanamıyorsa ya hilali gördüğünü iddia eden­ler yalan söylüyorlar, ya da hesabı yapanların sü-i istimali söz konusudur.

Hilalin görülmesinde itibar çıplak gözedir. Teleskop veya başka bir âletle gözetilmesi şartı yoktur.

Hadisin devamında Nafi’nin bildirdiğine göre İbn Ömer, Şa’ban’ın yirmi dokuzu olunca hilali gözetlemek üzere adam gönderirdi. Ömrünün sonuna doğru gözlerini kaybettiği için bizzat kendisi gözetleyemiyordu. Giden gözetleyici hilali görürse oruca başlardı, göremezse, ve hava da açık ise oruç tutmaz, bulutlu jse, tutardı. Çünkü hilalin bulutun arkasında ol­ması muhtemeldir. Ahmed b. Hanbel’in bu konuda İbn Ömer’e uyduğunu yukarıda söylemiştik.

Ebu Hanife ve arkadaşları İmam Malik, Sevri ve Evzaî’ye göre bu durumda Ramazan diye oruç tutmak caiz değildir. Şâfiîlere göre ne rama­zan için ne de nafile olarak oruç tutulamaz. Ancak kaza veya keffâret olarak tutulabilir. Tafsilat “şek günü oruç tutmak mekruhtur” başlığı al­tında gelecektir.[44]

Bazı Hükümler

1. Ay bazan yirmi dokuz, bazan otuz gün olur.

2. Oruca ya hilalin görülmesi ya da Şaban ayı­nın otuza tamamlanması ile başlanır. Bazı âlimler bu durumda hava­nın kapalı veya açık olmasını farklı mütalaa etmişlerdir. Tafsilat şerhte geçmiştir.[45]

2321. …Eyyüb es-Sahtiyanî şöyle demiştir.

Ömer b. Abdilaziz Basrahlara:

“Rasûlullah (s.a.)’dan bize ulaştığına göre…” diyerek (yukarı­daki) İbn Ömer hadisinin bir benzerini yazdı ve şunları ilave etti;

“En güzel şekliyle orucun (vaktini) tayin, Şaban hilâlini şöyle şöyle gördüğümüz zamandır inşallah. Eğer Hilali şöyle şöyle değilde bundan önce görürseniz durum başka…”[46]

Açıklama

Rivayetten anlaşıldığı üzere Ömer b. Abdilaziz, Basralılara bir haber göndererek bundan önceki haberde İbn Ömer’den rivyet edilen hadisin benzerini Rasûlullah’tan naklen bildirmiş­tir. Sonunda da havanın kapalı olması halinde takdirin nasıl yapılacağını izah etmiştir. Ancak bu izah, metinde oldukça kapalı bir şekilde geçmek­tedir. Sarihler Ömer b. Abdilaziz’in bu sözünü şu şekilde açıklamışlardır: Eğer Şaban ayının hilâli, Receb’in yirmi dokuzuncu günü görünürse, Şaban otuz güne tamamlanır. Şabanın hilali Receb’in otuzuncu günü gö­rüldüğü takdirde ise, Şaban ayı yirmi dokuz gün olarak hesaplanır.[47]

2322. …İbn Mesud (r.a.)’dan demiştir ki: “(Vallahi) Rasûlullah (s.a.)’la birlikte (Ramazan’ı) yirmi dokuz gün tuttuğumuz, onunla birlikte otuz gün tuttuğumuzdan daha çoktur.”[48]

Açıklama

Bu hadis Ramazan ayının hem yirmi dokuz, hem de otuz gün olduğunu, hattâ otuz günün, yirmi dokuz olandan daha az olduğuna delalet etmektedir.

Dârekutnî’nin Hz. Aişe’den rivayet ettiği şu haber de aynı manayı ifâde etmektedir:

Hz. Aişe (r.anha)’ye:

Ey Mü’minlerin annesi, Ramazan ayı yirmi dokuz gün olur mu, diye soruldu.

Rasûlullah (s.a.)’la birlikte onu yirmi dokuz gün tutuşum, otuz gün tutuşumdan daha fazladır, dedi.[49]

Bazı  Hükümler

Ramazan ayı yirmi dokuz gün olabilir ve bu otuz günden daha çoktur.[50]

2323. …Ebu Bekre (r.a.)’den; Rasûlullah (s.a.)’ın şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir;

“İki bayram ayı eksik olmazlar, onlar Ramazan ve Zülhiccedir.”[51]

Açıklama

Bu hadis-i şerifte belirtilen noksanlıktan ne kast edildiği konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bunların belli başlıları şunlardır;

1. Sevap yönünden biri diğerinden noksan olmaz.

2. Bu ifâdede, Zilhicce’nin onunda amelin üstünlüğüne ve Zilhicce’-nin sevap itibariyle Ramazan’dan daha aşağı olmadığına işaret vardır.

3. Bu iki ay, aynı senede eksik olarak bulunmazlar. Birisi yirmi do­kuz olursa, öteki otuz olur. Bu izah ekseriyete nisbetledir. Çünkü her iki­sinin de yirmi dokuz olduğu zamanlar da olur.

4. Bu aylar gün itibarıyla noksan bile olsalar, sevap yönünden nok­san değildirler.

Hadd-i zâtında Ramazandan sonraki ay bayram ayı olduğu halde, hadiste ramazana bayram denilmesi, bayrama yakınlığından dolayıdır.

Hadis-i şerifte diğer aylar dururken ramazan ve Zilhicce aylarının mevzu-ı bahs edilmesi birisinde oruç diğerinde hac ibâdetleri olduğu için­dir. Diğer aylarda yapılan ibâdetin sevabının eksik olacağına işaret değil­dir. Maksad, Ramazan ister tam olsun ister eksik, arafattaki vakfe ister Zülhicce’nin dokuzuna rastlasın, ister başka güne rastlasın, sevabının tam olacağının beyanıdır. Tabii bu, hilali araştırmada kusur olmadığı takdirdedir.

Hadis-i şerif Ramazan ayını yirmi dokuz gün tuttuğu için sevabın az olduğu korkusuna kapılan ve hava kapalı olduğu için hilalin tam tesbit edilememesinden dolayı Zülhicce’nin onuncu günü vakfe yapanın vakfesi­nin sahih olmadığını zannedenlere bir tesellidir. Böyle bir yanlışlık olsa da ecrinden tam istifâde edileceği açıktır.

Ramazan zannıyla Şevval ayını oruçlu geçirenin tuttuğu oruç, Rama­zan ayı yerine geçer. Şaban’da tutulduğu takdirde ise, bu Ramazan orucu yerine geçmez. ladesi gerekir. Aynı şekilde Zülhicce’nin onuncu günü ya­pılan vakfe dokuzuncu günün vakfesi yerine geçer. Sekizinci güri yapılan vakfe ise kâfi değildir. İmkân olursa, ertesi gün kaza edilmelidir. Aksi halde hac sahih değildir.[52]

Bazı Hükümler

Sevap yönünden tam ayla eksik ay arasında fark yoktur. “Mükafat meşakkate göredir”   sözü ek­seriyete işarettir.[53]

5. Hilali Gözetleyenler Tesbitte Hata Ederse (Ne Yapmalı)

2324. …Hammâd b. Zeyd, Ebû Hureyre (r.a)’den rivayetinde, Peygamber (s.a.)’ide zikrederek (Hadisin merfu olduğuna işaret et­ti, ona göre RasûluIIah -s.a.-) şöyle buyurdu;

“…ve Ramazan bayramınız; orucu açtığınız gün, kurban bay­ramınız kurban kestiğiniz gündür, ar af al1 in tamamı vakfe yeridir. Mi namn tamamı kurban kesme yeridir. Mekke’nin tüm geniş yolları da kurban kesme yeridir. Müzdelife’nin hertarafı da vakfe ye­ridir.”[54]

Açıklama

Hadisin Tirmizî’deki rivayetinde: “…ve Ramazan bayramı, orucu açtığınız gündür” sözünden önce oruç, oruç tuttuğunuz gündür” cümlesi vardır. Buna göre Ebû Dâvud’taki “…ve Ra­mazan…” cümlesindeki atıf edatının atfedildiği cümlenin burada olmadı­ğı halde Tirmizî’deki,cümlesinin olduğu anlaşılıyor.

Dârekutnî’nin Ebû Dâvud’taki senetle yaptığı rivayet, Ebû Davud’­un, rivayetin tamamını almadığını göstermektedir. Dârekutnî’nin rivayeti şöyledir:

“Ay yirmi dokuz gündür, hilali görünceye kadar oruca başlamayınız, ve hilali görünceye kadar bayram yapmayınız. Eğer hava kapalı olursa sayıyı otuza tamamlayın. Ramazan bayramı oruca son verdiğiniz gündür.”

Dârekutnî’nin bu rivayetine göre Ebû Dâvud’taki “ve Ra­mazan bayramınız…” sözünün burada mahzuf olan, “eğer hava kapalı olursa, sayıyı otuza tamamlayın” cümlesine ma’tuf ol­ması gerekir. Dârekutnî’nin, bu hadisi Ebû Dâvud kanalıyla rivayet ettiği göz önüne alınırsa, sonraki takdirin daha isabetli olduğu ortaya çıkar.

Tirmizî bu hadisin akabinde şu açıklamada bulunmuştur:

“Bazı âlimler bu hadisin mânâsının oruç ve bayramın cemaatle ve insanların çoğunluğu ile birlikte yapılacak olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kas­tedilen mânânın Şaban’ın son günü mü yoksa Ramazan’m ilk günümü olduğunda tereddüt edilen şek gününde Oruç tutulmayacağına işaret oldu­ğunu söyleyenler de vardır. Buna göre Şevval hilalini gördüğü halde habe­ri kabul edilmeyen kimse, ancak herkesle beraber bayram yapabilir.[55]

Hattâbî hadise daha değişik bir mânâ vermiştir. Hattabî’nin bu konu­daki sözleri de şöyledir:

“Hadisin mânâsı, içtihadı konularda insanların hatalarına bakılmaz. Eğer bir toplum araştırdıkları halde hilali ancak ayın otuzuncu gününden sonra görseler ve sayı tamamlanmadıkça bayram yapmasalar, sonra da ayın yirmi dokuz gün olduğu anlaşılsa, onların oruç ve bayramlarından dolayı hiç bir günah yoktur. Aynı şekilde arefe gününde de hatâ etseler, onlara iadesi gerekmez…”

Hadisin devamında Kurban bayramının da herkesin kurban kestiği gün olduğu belirtilmektedir. Buna göre bir kimse Zülhicce ayının hilalini Zülka’denin yirmi dokuzuncu günü güneş battıktan sonra görse, fakat Kadı onun sehâdetini kabul etmese, o zat herkesle birlikte birgün sonra kurban kesecektir. Kendi görüşünü esas alarak bir gün önce kurbanını kesemez.

Hadisin sadece Ebû Davud’un rivayetinde bulunan son bölümünde arafat’ın tamamının vakfe yeri; Mina’nın tümünün ve Mekke’nin büyük yollarının kurban yeri; Müzdelife’nin tümünün de yine vakfe yeri olduğu bildirilmektedir. Yani Zilhicce’nin dokuzuncu günü zevalden bayram gü­nü fecre kadar Arafat’ın herhangi bir yerinde bir an durmak yeterlidir. Bizzat Rasûlullah (s.a.)’ın durduğu yerde durmak şart değildir. Yalnız başka bir hadiste, Arafat’ın batısına düşen Urane (veya Arane) vadisi ile Müzdelife’deki Muhassir’in vakfe mahalli olmadığı belirtilmiştir. Bu hadisle bir­likte düşünülünce üzerinde durduğumuz hadisi “Urane vadisinin dışında Arafat’ın tamamı ve Muhassir hâriç Müzdelife’nin her tarafı vakfe yeridir” şeklinde anlamak gerekir. Hanefi fıkıh kitaplarında da bu husus açıkça görülür. Haddi zatında haccı ilgilendiren bu mesele hac bahsinde geçmiş bulunmaktadır.[56]

Bazı Hükümler

1. Hilali  araştırarak  oruç  tutan bayram yapan veya kurban kesen toplum hata da etse günahkar olmaz.

2. Mina ve Mekke’nin tamamı kurban yeri, Müzdelife ve Arafat’ın her tarafı da vakfe mahallidir.[57]

6. Hava Kapalı Olur Da Hilal Görülmezse Ne Yapılır?

2325. …Abdullah b. Ebî Kays Aişe (r.anha)nın şöyle dediğini işitmiştir;

“Rasûluüah (s.a.) başka hilallerde yapmadığı araştırmayı, Şa­ban (hilalin) da yapardı. Ramazan hilalinin (Şaban’in yirmi,doku­zuncu akşamı) görürse, oruca başlar, hava kapalı olursa (Şaban) otuz gün sayar, sonra oruç tutardı.”[58]

Açıklama

Dânekutnî bu hadisin isnadının sahih olduğunu söyler.Münzirî’de “Bu hadîsin isnadındaki şahısların tümünü Buhârî ve Müslim hüccet kabul etmişlerdir. Her ne kadar Endülüs kadısı olan Muaviye b. Salih el-Hâdrâmî el-Hımsî hakkında bazıları zayıf demişlerse de Müslim kendisim hüccet kabul etmiştir. Ahmed ve Ebu Zür’a da onun için sika tabirini kullanmışlardır” demektedir.

Hadis-i şeriften anladığımıza göre Peygamber (s.a.) Receb ayının so­nu geldiğinde Şaban hilalini araştırır ve bu konuda hiçbir ayda göstermediği itinayı gösterirdi. Çünkü Ramazan’a isabetli başlaması büyük ölçüde buna bağlı idi. Şabanın sonu gelince Ramazan hilalini araştırır, hava mü­sait olur da hilali görürse oruca başlar, hava bulutlu olursa, Şabanı otuza tamamlar ve öyle oruç tutardı. Efendimizin Şaban hilalini araştırmadaki itinası, Ramazanı doğru tesbit etme maksadına yöneliktir. Rasûlullah (s.a.)’ın hac ve kurban ibâdetlerinin yapıldığı Zilhicce hilalinde de aynı itinayı gösterdiği muhakkaktır.[59]

Bazı Hükümler

Şaban’m  yirmi dokuzuncu  günü,  hilalin görülmesini engelleyen bir mama olduğu takdirde, erte­si gün oruç tutulmaz Şaban otuza tamamlanır.

Bu konuda İbn Ömer’in farklı görüşte olduğu daha evvel geçmiştir.[60]

2326. …Huzeyfe (r.a.)’dan; demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu;

“Hilali görünceye veya (Şaban’m) sayısını (otuza) tamamlayın­caya kadar (Ramazan ayını) öne almayınız, sonra (Şevval) hilali(ni) görünceye veya (Ramazandın) sayısını (otuza) tamamlayıncaya ka­dar oruç tutunuz.”[61]

Ebû Dâvud dedi ki: Bu hadisi, Süfyân ve başkaları Mansur’dan, Mansur RibVden o da Huzeyfe’nin adım vermeden, Rasûlullah (s.a.)’ın ashabından bir adamdan diye rivayet etmişlerdir.[62]

Açıklama

Nesaî, “Mansûr’un talebelerinden Cerir’den başka hiçbirinin bu hadisi Huzeyfe’ye isnad ettiğim bilmiyorum.” der.

İbnu’l-Cevzî, Ahmed’in bu hadisi zayıf saydığını söylemişse de bu kendisinin bir vehmi kabul edilmektedir. Çünkü bir çök kaynakta Ah­med’in, Cerir tarafından Huzeyfe’nin adının anılmasının vehm olduğunu söylemeyi murad ettiği kaydedilir. Doğrusu Sahâbînin adının tam belli ol­mayışıdır. Sahâbînin bilinmemesi hadisin sıhhatine zarar vermez.

Tenkîh’de “bil-cümle hadis sahih, ravileri sikadır” denilmektedir.

Hadis-i şerif, mutlak olarak Şaban’ın son günü başka bir ifade ile Şaban’ın son günü mü yoksa Ramazan’ın ilk günü mü olduğu bilinmeyen günde orucu yasaklamaktadır. Yasak, o gün oruç tutmanın haram olması­nı gerektirir. Davud-ı Zâhirî’nin görüşü budur.

Cumhûr-ı ulemâya göre önceden gelme bir âdeti olmadığı takdirde adı geçen günde oruç tutmak mekruhtur. Bu konu ileride ayrıca ele alına­caktır.[63]

Bazı Hükümler

1. İhtiyat olsun diye Ramazana bir gün önce başlanmaz  omca başlamak için ya hilal tam görülecek veya Şaban otuza tamamlanacaktır.

2. Şevval hilali havanın kapalı olması sebebiyle görülemezse Ramazan otuz gün tutulup sonra bayram yapılır.[64]

7. “Hava Kapalı Olduğu Zaman Otuz Gün Oruç Tutunuz” Diyenler[65]

2327. …İbn Abbas (r.anhuma)’dan; “Rasûluüah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir.

“Bir iki gün oruç tutmakla Ramazanın önüne geçmeyin. Ama birinizin (eskiden beri) tutmakta olduğu bir orucu varsa, o müstes­na! O (Ramazan hilali)nu görünceye kadar oruca başlamayınız ve (Şevval hilalini) görünceye kadar da oruca devam ediniz. Eğer hilalin önüne bir bulut girerse, (Ramazanın) sayısını otuza tamamlayı­nız, sonra bayram yapınız. Halbuki (bazan) ay yirmi dokuzdur.”[66]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bu hadisi Hatim b. Ebî Sağire, Şube ve Hasen b. Salih, Simak’ten aynı mânâ’da rivayet etmişler ancak; “sonra bayram yapınız” sözünü söylememişlerdir.”

Ebû Dâvud dedi ki: O, Hatim b. Müslim b. Ebi Sağira’dır. Ebu Sağıra, Sağîra’nın annesinin kocasıdır.[67]

Açıklama

Bir iki-gün oruçla Ramazanın öne alınmasından maksat, ihtiyat maksadıyla veya Ramazanı karşılamak için, Ramazandan önce bir veya iki gün oruç tutmaktır.

Peygamber (s.a.) daha önceden belirli günlerde oruç tutmayı âdet edi­nip, tutmakta olduğu orucu bu günlere rastlayanların dışında, Ramazan­dan Önce bir veya iki gün oruç tutmayı men’etmiştir.

Efendimizin, bu günlerin orucunu yasaklamasının hikmeti konusunda çeşitli fikirler söylenmiştir. Bunlardan en kabule şayanı şudur: Dinîmiz oruca başlamayı hilalin görülmesine veya Şaban’ın otuza tamamlanması­na bağlamıştır. Durum böyle iken daha hilal görülmeden veya Şaban otu­za tamamlanmadan oruca başlamak, nassla sabit olan bir şeyi beğenme­mek gibidir. İşte onun için Rasûlullah Ramazana bir-iki gün önce başla­mayı nehyetmiştir.

Yukarıda da işaret edildiği gibi bazı günlerde orucu âdet edinip âdet­leri olan günleri ramazandan önceki bir-iki güne rastlayanlar Rasûlullah (s.a.)’ın yasağından istisna edilmişlerdir. Keffâret kaza ve nezîr gibi kişi­nin borcu olan oruçlar da yasağın kapsamına girmezler. Yani yasak olan oruç,’ sırf ramazanı karşılamak maksadı ile tutulan oruçtur.

Hadis-i şerifte, bir iki günün anılması daha fazla tutulmasının kerahetsiz caiz olmasına delâlet etmez. Ramazanı karşılamak için ekseriyetle bir iki gün önce oruca başlandığı için böyle denilmiştir. Yoksa Şaban’ın on beşinden sonra oruç tutmak Hz. Peygamber tarafından hoş karşılan­mamıştır. Bunu ifâde eden hadis “Şabanı Ramazana ulamak mekruhtur” başlığı altında gelecektir.

Hadisin devamında Ramazana, Ramazan hilalinin görülmesi ile veya Şabanı otuza tamamlamakla başlanacağı, bayramın da Şevval hilali görü­lünce veya Ramazan otuza tamamlanınca yapılacağı ifade edilmektedir. Bundan önceki hadislerde de aynı mânâya gelen ifadeler geçmiştir.[68]

Bazı Hükümler

Ramazandan bir iki gün önce nafile kastı ile de olsa oruç tutmak mekruhtur. Cumhur bu görüş­tedir. Davud-ı Zahirî kişinin mûtadı olan orucuna da rastlasa belirtilen günlerde tutulan orucun sahih olmadığını söylemiştir. Fakat hadis Davud’un görüşünün doğru olmadığını gösterir.

Sahabilerden Ömer, Ali, Ammar, Huzeyfe, tbn Mesûd, Ebu Hüreyre ve İbn Abbas, tâbiûndan Said b. el-Müseyyeb, Şâbî, Nehaî, Hasen el-Basrî ve tbn Sîrîn’in görüşleri hadisin işareti istikametindedir.[69]

8. (Şabanın Sonunda Oruç Tutmakla) Ramazan’ı Karşılama (Önüne Geçme)

2328. …İmrân b. Husayn (r.a.)’ın rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.) bir adama:

“Şaban ayının sonunda[70] (herhangi) bir (oruç) tuttun mu?” diye sordu. Adam;

Hayır, dedi. Efendimiz;

“Ramazan bitince bir gün -Râvîlerden birisi “iki gün” dedi-[71] oruç tut,” buyurdu.[72]

Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Hz. Peygamber ashabtan birisine Şa’ban’ın sonunda oruç tutup tutmadığını sormuş o zat da “hayır” cevabını vermiştir. Ebû Davud’un rivayetin­de soru sorulan şahsın ismi verilmemiştir. Müslim’in, Ebu’1-A’la vasıtasıy­la Mutarnf tan rivayeti de Ebü Dâvud’da olduğu gibidir. Fakat yine Müs­lim’in, Sabit vasıtasıyla Mutarrıftan yaptığı rivayette “Imran’dan rivayet edildiğine göre, “Rasülullah (s.a.) kendisine veya bir başkasına” denil­mektedir. Buhârînin, İmrân’dan rivayeti ise, “Rasûlullah (s.a.) îmran’a sordu veya tmran işitirken bir adama ey filanın babası? diye sordu” şek­lindedir.

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre Hz. Peygamber’in sorusunu yö­nelttiği şahıs, bizzat hadisin sahabî râvisi İmran b. Huseyn mıdır, yoksa bir başkası mıdır? Kesin belli değildir.

Buhârî’nin, Ebu Numan Muhammed b. Fazl es-Südüsî’den yaptığı rivayette “bu ay…” sözünden sonra râvi’nin, “zannediyorum Ramazanı kastediyor” açıklaması yer almıştır.

Hattâbî, “Buhâri’deki Ramazanın zikredilmesi bir vehmdir. Çünkü ramazanın tamamı oruç için teayyün etmiştir” der. Zaten bundan dolayı Buhârî yukarıya alınan rivayetten hemen sonra “Şabanın sonunda oruç tuttun mu?” mânâsına gelen hadisi zikretmiştir.

Aynî, Buharî’nin bu davranışının önceki rivayetteki, “bu ay”dan mak­sadın Şaban ayına işaret etmek olduğunu söyler.

Bu hadis-i şerifin zahiri önceki hadise muhalif görülmektedir. Çünkü önceki hadiste Hz. Peygamber (s.a.) Ramazan’dan önce oruç tutmayı men’-ettiği halde, bu hadiste Şaban’ın sonunda oruç tutmayan şahsa tutmadığı günü Ramazandan sonra kaza etmesini emretmiştir. Bu da açıkça bir çe­lişki teşkil eder.

Hattabi görünüşteki bu çelişkiyi giderme sadedinde şunları söyler:

“Bu iki hadis görünüşte biribirihe muhaliftirler. İkisinin arasım bul­manın yolu şudur:

a. Rasûhıllah (s.a.)’ın muhatabı olan şahıs, Şaban’ın sonunda oruç tutmayı adamış, fakat önceki rivayetteki nehyi işitince oruç tutmamıştır. Hz. Peygamber de o orucu ramazandan sonra kaza etmesini istemiştir.

b. Adamın her ayın sonunda oruç tutmak âdeti idi. Hz. Peygamber’-in Ramazanı karşılamayı men’eden hadisini duydu, fakat efendimizin be­lirli günlerde orucu- âdet edinenleri bu nehyinden istisna ettiğinden haberi olmadı. Bu yüzden Rasülullah’ın nehyine uyarak Şabanın sonundaki oru­cu terketti. Peygamberimiz de o sahâbî’nin âdeti olan orucu kaza etmesini müstehap gördü.”[73]

Bazı Hükümler

Şabanın sonunda oruç tutmayı adayan veya mu’tadı olan ve oruçları o günlere rastlayan kışı Şa­banın sonunda oruç tutabilir. Tutmazsa Ramazan’dan sonra kaza eder.[74]

2329. …Ebu’l-Ezher, Muğîra b. Ferve’den; demiştir ki: Muaviye (r.a.) Hıms kapısı yanındaki Mishal manastırında aya­ğa kalkıp cemaate hitaben:

Ey cemaat, biz (Şaban) hilali(ni) falan gün görmüştük. Ben oruca (ramazandan) önce başlayacağım, böyle yapmak isteyen yap­sın dedi.

Bunun üzerine Malik b. Hubeyra es-Şebeî[75] ayağa kalkıp;

Ey Muaviye! Bu, Rasûlullah (s.a.)’tan duyduğun bir şey mi, yoksa kendi görüşün mü? dedi. Muaviye;

Rasûlullah (s.a.)’ı “ayın başında ve sonunda oruç tutunuz” buyururken işittim, dedi.[76]

Açıklama

Rivayetten anlaşıldığına göre, Hz. Muaviye Humus yakınında bulunan ve Mishal adında biri tarafından yapılan bir manastırda halka hitâbetmiştir.

Manastır: Daha çok dağ başlarında şehir dışlarında olup rahiblerin yaşadıkları hıristiyan mabetlerine denir.

Hıms veya Hımış bugün Suriye toprakları içerisinde bulunan ve Hu­mus diye bilinen şehirdir.

Metindeki ifâdeler Muaviye (r.a)’nin Şabanın sonunda orucu efdal gördüğünü ve bunu, Rasûlullah (s.a.)’tan duyduğu bir hadise istinaden yaptığını göstermektedir. Bundan önceki babda geçen ve Ramazanı karşı­lamayı men eden rivayet göz önüne alındığında, Muaviyenin o hadisi gör­mediği ve Hz. Peygamber’in, “ayın başında ve sonunda oruç tutun” em­rinin Şaban’da dahil tüm aylar şâmil olduğunu zannettiği ortaya çıkar. Oysa Hz. Muaviye’nin verdiği haberdeki oruç tutma emri umûmidir. Şa­banın sonundaki orucu nehyeden hadis ise, hâstır ve umûm ifâde eden haberden istisnayı gerektirir.

Avnu’l-mabud’da Fethü’l-Veddud’dan naklen şöyle denilir:

“Buradaki aydan maksadın ramazan ve ayın sonu lafzının ramazanın sonu olup ayın tamamını kaplamasını te’kid için gelmiş olması muhtemel­dir. Yahut da aydan maksat, ramazan; sonundan murad da Şaban1 m so­nudur, “son” kelimesinin ramazana izafesi de ona bitişik olduğu içindir. Bu durumda hitap ay sonunda oruç tutmayı âdet haline getirenlere olmuş olur. “Ay”dan maksadın tüm aylar olup “her ayın başında ve sonunda oruç tutunuz” mânâsının kastedilmiş olması da muhtemeldir.”[77]

2330. …Süleyman b. Abdirrahman ed-Dimaşkî, bu (Önceki) hadis hakkında demiştir ki: “Velid. şöyle dedi”

Ebu Amr-yani Evzâî’-i “(Sirrihu’dan kasıt) ayın başıdır” derken işittim.[78]

2331. …Ebû Mushir şöyle demiştir:

Sâid- yani İbnu Abdilazîz- “Sirruhu ayın başıdır” derdi. Ebû Dâvud dedi ki: Bazı alimler, “sirruhu ayın ortasıdır, bazıları da sonudur” dediler.[79]

Açıklama

Bu rivayetler, bundan önceki haberde geçen cümlesindeki sözünün hangi mânâya geldiğine dair üç görüşü ortaya koymaktadır. Bunlardan ilk ikisinde “sirruhu”nun ayın başı, mânâsına geldiği ifade ediliyor ancak bu görüş ule­manın çoğunluğunca kabul edilmemiştir.

Ezherî: “ben “sirr” kelimesini, bu manaya geldiğini bilmiyordum” der.

Hattabî Ebû Davud’da ki Evzaî’den nakledilen görüşün doğru olmadı­ğına işaretle şöyle der: “Ben bu (Ebû Davud’un Evzaî’den naklettiği) gö­rüşü kabul etmiyorum ve onun bir nakil hatası olduğunu kabul ediyorum. Lügatte de buna hiç bir yol olduğunu bilmiyorum. Doğrusu “sirruhu” demek, “ayın sonu” demektir. Bizim ashabımız tshak b. İbrahim b. İs­mail’den, o Mahmut b. Halid et-Dimeşkî’den, o da Velid kanalıyla Evza-î’den, Evzaî’nin; “Sirruhu, ayın sonu demektir’* dediğini naklettiler. Doğ­rusu da budur.”

Görüldüğü gibi Hattabî, Evzaî’ye nisbet edilen ve “sirru” kelimesinin “aymbaşı” olduğunu bildiren sözün nakil hatası olduğunu ve doğrusunun ayın sonu mânâsına geldiğini söyler.

Ebû Dâvud, isim vermemekle birlikte bazı âlimlerin “sirruhu”nun “ayın ortası” mânâsında olduğu görüşünde olduklarını kaydeder. Bu gö­rüşün dayanağı, “sürer” kelimesinin “surre” kelimesinin çoğulu olması ve “surre”nin göbek, orta, anlamı taşımasıdır. Biyd (her ayın 13, 14, 15) günlerinde oruca teşvik eden hadislerin bulunuşu bu görüşü teyid eder. Çünkü biyd günleri ayın ortasına rastlar.

Kadı îyâd, bunlardan en meşhurunun, “ayın sonu” mânâsı olup Ebu Ubeyde ve bir çok âlimin de bu görüşte olduğunu söyler.[80]

9. Hilal Bir Memlekette Başka Ülkelerden Bir Gece Önce Görüldüğü Zaman (Ne Yapılır?)

2332. …Küreyb (r.a.)[81]‘den rivayet edildiğine göre, Haris’in kızı Ümmü’1-Fadl[82] Küreyb’i (o sırada) Şam’da olan Muaviye (r.a.)’ye göndermiş. Küreyb dedi ki:

Şam’a varıp Ümmü’l-Fadl’ın istediğini yerine getirdim. Ben da­ha Şam’da iken ramazan hilali görüldü. Biz hilali cuma gecesi gör­dük. Sonra ayın sonunda Medine’ye geldim. İbn Abbas (r.a.) ben­den (bazı şeyler) sordu. Sonra sözü hilale getirip;

Hilali ne zaman gördünüz? dedi.

Cuma gecesi gördüm, dedim.

Onu, sen de gördün mü?, dedi.

Evet, (ben de gördüm) herkes de gördü ve Muaviye de Şamlı­lar da oruç tuttu, dedim.

Ama biz hilali Cumartesi gecesi gördük ve otuza tamamlayın­caya veya (Şevval) hilali(ni) görünceye kadar oruç tutmaya devam edeceğiz, dedi.

Muaviyenin hilali görmesi ve oruç tutması yetmez mi? diye sordum.

Hayır, Rasûlullah (s.a.) böyle emretti  , cevabını verdi.[83]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için “hasen-sahih, garibdir. Âlimlerin ameli bu hadise göredir.. Herhangi bir memleket ahâlîsinin hilal görmeleri sadece kendilerini bağlar” demektedir.

Hadis-i şerifin mânâsı izaha ihtiyaç göstermeyecek derecede açıktır. Onun için hadisin mânâsı üzerinde durmadan, doğrudan doğruya hadis-i şerifin delâlet ettiği ahkâma geçmek istiyoruz.

Hadisin zahirine göre herhangi bir memlekette hilal görülürse, bu sadece o memleket ahâlîsini bağlar, başka bölgelerde yaşayanlar, kendileri hilali görmedikçe oruca başlamazlar veya bayram yapmazlar. Tirmizî bu hükmü ulemânın tümünün görüşü olarak nakletmiştir. Fakat durum hiç de Tirmizî’nin dediği gibi değildir. Aksine bu konuda oldukça farklı gö­rüşler vardır, Hafız İbn Hacer’in beyânına göre bu görüşlerin özeti şudur:

1. Her memleket ahâlîsi ayı görerek oruç tutacaklardır. İbnu’I-Münzir, İkrime, Kasım b. Muhammed, Salim b. Abdullah ve İshak b. Rahûye bu görüştedir. Şafiî’nin bir kavli de böyledir.

2. Bir yerde hilal görülürse, bundan haberdâr olan her taraftaki in­sanlar oruca başlamak veya bayram yapmak zorundadırlar. Malikîlerin meşhur görüşü böyledir. (Hanef i mezhebinde de asi olan budur):

3. Bir yerde hilalin görüldüğü açık ve kesin olur ve bu durum iki kişinin şehâdeti ile başkalarına ulaştırılırsa bu, onları da bağlar. Kurtubî bu görüşü hocalarından nakletmiştir.

4. Hilâlin görüldüğü, Halife nezdinde sabit olursa bu, bütün müslü-manlar için bağlayıcıdır. Bu İbnu’l-Mâcişûn’un görüşüdür.

5. biri birine yakın bölgeler aynı hükme tâbidir. Bu, Şâfiîlerin ekseri­yetinin görüşüdür. Biribirine uzak olan yerlerden birisinde hilal görülürse, diğerindekiler buna itibar etmezler. Bölgeler arasındaki uzaklığın tayini konusunda birkaç görüş vardır. Bunlar:

a. Ayın doğuş yerleri değişirse, buralar bîri birine uzaktırlar.

b. Sefer mesafesi (bu 144 km.)’dir. İmam Beğavî kesin olarak bu görüşü benimsemiştir. er-Râfiî ve Nevevî, Müslim Şerhi’nde bunun sahih olduğunu söylemişlerdir.

c. İklimlerin değişmesi uzak hükmündedir.

d. Bir memleketin ahâlisi hilâli gördüğü halde herhangi bir mâni ol­madan ayın görülmesi mümkün olmayan yerler uzak, görülmesi muhtemel olan bölgeler yakındır. Bu imam Serahsî’den rivayet edilmiştir.

Yukarıda da işaret edildiği gibi Hanefî, Mâlikî ve Hanbeli mezheplerinde ihtiîâf-ı metâli’a itibar edilmez. Yani biryerde hilalin görüldüğü sa­bit olursa bu, başka bölgelerde bulunanlar için de bağlayıcıdır. Bunlar daha önce geçen “hilali görünceye kadar oruca başlamayınız ve (Şevval) hilali(ni) görünceye kadar oruca son vermeyiniz…” hadisi şerifine daya­nırlar. Çünkü bu hadiste hitap geneldir, belirli bölgelere mahsus değildir. Ayrıca bir kısım müslümanlarm hilâli görmeleri, tüm müslümanlann gör­mesi hükmündedir.

Bu görüş sahipleri, üzerinde durduğumuz Kureyb hadisini şu şekilde izah ederler:

İbn Abbas’ın “Rasûlullah (s.a.) bize böyle haber verdi” sözünün, “Ramazana son verme konusunda Rasûlullah bize bir kişinin şahitliğini kabul etmememizi emretti,” manasına olması muhtemeldir. Ayrıca Kureyb’in haberinde Şehâdet lafzı yoktur, olduğu farzedilse bile, haberi ve­ren bir kişidir ve bir kişinin şahitliği ile haber sabit olmaz. Üstelik Kureyb hadisesi de îbn Abbas’ın söylediği de kendi içtihadının sonucudur. Yuka­rıda işaret edilen “hilali görünceye kadar oruca başlamayınız, (Şevval) hilali(ni) görünceye kadar da oruca son vermeyiniz…” hadisi ise, bizzat Rasûlullah’tan nakledilmiş merfû bir hadistir. Rivayet eden de İbn Abbas’tır.[84]

Bazı Hükümler

Bir yerde hilal görülürse bu, sadece oradaki müslümanlar için bağlayıcıdır. Oraya uzak bölgeler­de yaşayanlar buna itibar etmezler, ancak konu ihtilaflıdır ve bu ihtilaflar yukarıda belirtilmiştir.[85]

2333. …Hasen’den; nakledilidğine göre şöyle demiştir;

Herhangi bir ülkede, bir kişi, pazartesi günü oruç tutsa, buna karşılık iki kişi hilali pazar gecesi gördüklerine şahitlik etseler, (-Hasen konu hakkında) dedi ki; o bir günü, ne oruca pazartesi baş­layan kimse, ne de hemşehrileri kaza etmez. Ancak müslüman mem­leketlerden birinin ahalîsinin pazar günü oruç tuttuğunu bilirlerse müstesna. Bu takdirde o bir günü kaza ederler.[86]

Açıklama

Bu rivayet Hasenü’l-Basrî’nin görüşünü belirten bir hükmü ortaya koymaktadır. Bu rivayet Ebû Dâvud nüsha­larının çoğunda mevcut değildir.[87]

10. Şek Günü Oruç Tutmak Mekruhtur

2334. …Sıla (b. Züfer el-Absîs)[88]‘den; demiştir ki: (Oruç tutulup tutulmayacağında) şüphe edilen günde biz Ara-mar (r.a.)’ırı yanında idik. (Kızartılmış) bir kuzu getirildi, bazı in­sanlar yemek istemediler. Bunun üzerine Ammâr:

“Kim bu günde oruç tutarsa, şüphesiz Ebu’l-Kâsım (Rasûlullah) (s.a.)’e isyan (muhalefet) etmiştir,” dedi.[89]

Açıklama

Şek günü: Şabanın yirmi dokuzuncu gününü takib eden gündür. O günün Şaban’ın otuzuncu günü olması muh­temel olduğu gibi, Ramazanın biri olması da muhtemeldir. Bugünün şek günü olması, havanın bulutlu olması ile kayıtlı değildir. Çünkü hilalin, bir memlekette görülemediği halde başka bir memlekette görülmesi müm­kündür. Bu, ihtilaf-ı metali’a itibar etmeyen Hanefilere göredir. İhtilaf-ı metalia itibar edenlere göre, o gün insanlar hilalin göründüğü mevzuu bahs ederler. Fakat bu sabit olmazsa veya fışkından ya da başka bir sebepten dolayı şahitliği kabul edilmeyen birisi tarafından hilalin görüldüğü iddia edilirse, o güne de şek günü denilir.

Ammar’dan gelen rivayette, şek günü denilmemiş “kendisinde şüphe edilen günde1′ tabiri kullanılmıştır. Buna sebep, şüphe ne kadar az olursa olsun, o günde oruç tutmanın menedildiğine işaret etmektir.

Rivayetten anlaşıldığına göre, Ramazandan olup olmadığında şüphe edilen günde Ammâr b. Yâsir’in huzuruna kızartılmış bir kuzu getirilmiş, Ammar ondan yemeye başlamıştır. Fakat oradaki bazı şahıslar oruçlu ol­duklarını ileri sürerek sofradan uzaklaşmışlar. Bunun üzerine Hz. Ammâr o günde oruç tutmanın Hz. Peygambere isyan etmek, demek olduğunu haber vermiştir. Tercemede de işaret edildiği gibi Hz. Peygambere isyan­dan maksat, ona muhalefet etmektir.

Ammâr’a getirilen kuzunun kızartılmış olduğu Tirmizî, Nesaî ve Dârimî’nin rivayetlerinde açıkça şu ifade ile belirtilmiştir: “Kızartılmış bir kuzu getirildi. Ammâr, “yeyiniz” dedi. Bunun üzerine birisi uzaklaşıp ben oruçluyum dedi.”

Üzerinde durduğumuz eser, şek günü oruç tutmanın yasak olduğuna işaret etmektedir. Aynı mânâyı ifade eden başka hadisler de vardır. Dârekutnî ve Bezzâr’ın Ebû, Hüreyre’den rivayet ettikleri bir hadis şöyledir: “Rasûlullah (s.a.) altı orucu nehyetti: Bunlar; Ramazan’dan olup olmadı­ğında şüphe edilen gün, Ramazan bayramı günü, Kurban bayramı günü ve Teşrik günleridir.”

Ramazanı bir-iki gün önceden karşılamayı nehyeden hadisler de bu kabildendir.

Dâvud-ı Zahirî, bu eserin Zahirini alarak her halükârda şek günü oruç tutmanın haram olduğu hükmüne varmıştır. Bir sahâbinin böyle konular­da kendi görüşünü beyân edemeyeceği için eser, merfü hadis hükmünde kabul edilmiştir.

Haneklerle tmam Malik, İshak, Evzaî ve el-Leys b. Sa’d’e göre, şek günü Ramazan niyetiyle oruç tutmak tahrimen mekruhtur. Bir başka vaci­be niyet edilerek tutulan oruç da mekruhtur, fakat bundaki kerahet önce­kilerden daha azdır. Nafile olarak oruç tutmak veya ayın sonunda üç gün tutmak ise, mekruh değildir. Bunlar, “Ramazandan olup olmadığında şüphe edilen günde oruç tutmak mekruhtur, tutarlarsa, müstesna” hadisini delil alırlar. Bu konudaki orucu nehyeden hadislerin ramazan orucuyla ilgili olduğunu 2328 numarada geçen tmran b. Husayn hadisi ve benzerlerinin ise nafile oruca hamledileceğim söylemişlerdir.

Şâfiîlere göre şek günü Ramazan niyetiyle veya mutadı olan bir oruca rastlamazsa nafile olarak tutulan oruçlar sahih değildir. Ramazandan başka bir vacibe niyetle veya mutadına tesadüf ettiği için nafile olarak oruç tut­makta ise beis yoktur. İbn Münzir bu görüşü, Hz. Ömer, Hz. Ali, Huzeyfe, Enes, Ebu Hüreyre, tbnu’l Müseyyeb, Şa’bî, en-Nehaî ve İbn Cüreyc’den de nakletmiştir. Daha önce de geçtiği gibi, İbn Ömer havanın kapalı olması halinde şek günü oruç tutmanın vâcib olduğunu söyler.

Bu konuda Ahmed b. Hanbel’den üç görüş nakledilmiştir. Bunlardan biri, İbn Ömer’in, biri imam Şafiî’nin görüşüne uygun düşmektedir. Üçüncü görüşüne göre halk, halifeye tâbidir. Halife oruç tutarsa halkda tutar, tutmassa onlar da tutmaz. Hasen el-Basrî, îbn Şirin ve Şa’bî’de bu görüş­tedirler.

Hz. Aişeye halası Esma şek gününde oruç tutarlardı. Hz. Aişe; “Şa­bandan birgün oruç tutmam, Ramazandan bir gün oruç yememden daha hayırlıdır” derdi.[90]

Bazı Hükümler

Şaban ayının 29.  gününden sonraki Ramazana ait  olduğu  tam  tesbit  edilemeyen  şek  gününde oruç tutmak mekruhtur. Ammâr bunu Rasûlullah’a isyan olarak nite­lemiştir.[91]

11. Şabanı Ramazana Ulayan Kimse Hakkında Varid Olan Hadisler

2335. …Ebû Hüreyre (r.a.)’den, Rasûlullah (s.a.)’m şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir;

“Bir iki günle Ramazan orucunun önüne geçmeyiniz. Ancak bir kimsenin âdeti üzre tuttuğu bir orucu olursa, onu tutsun.”[92]

Açıklama

Bu  hadis ile aynı mânâyı ifade eden ve İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir başka hadis 7. bab’da 2327 numarada geçmiştir. İşaret edilen yerde gerekli izahat verilmiştir. Burada sâdece kişinin itiyadı olan oruçtan maksadın ne olduğuna ve mezkûr yasağın hikmetine kısaca temas edeceğiz.

Meselâ bir kimse her pazartesi ve perşembe günleri devamlı olarak oruç tutarsa ve bu günlerden birisi Ramazandan önceki güne rastlarsa, o kişi âdeti üzre orucunu tutar. Bu mekruh değildir. ÇünEü ibâdetlerin en efdali devamlı olanıdır.

Ramazandan önceki bir iki günde oruç tutmanın Rasûlullah (s.a.) ta­rafından yasak edilmesindeki hikmet, 2327 numaralı hadisin şerhinde be­lirtilene ilâveten şunlar olabilir;

a. Kişinin Ramazandan önce istirahatını tam olarak yapıp Ramazana dinç olarak girmesini sağlamak,

b. Farz ibâdetle nafile ibâdetin karışmasını önlemek.Çünkü bazıları, oruçluların hilali gördüğünü zannedebilirler.[93]

2336. …Ümmü Seleme (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) senenin hiçbir ayını Şa’banın dışında tam ola­rak oruçla geçirmezdi. Şabanı Ramazana birleştirirdi.[94]

Açıklama

Hadis-i şerifte Peygamber (s.a.)’in Şaban’dan başka hiçbir ayda, baştan sona nafile oruç tutmadığı belirtilmek-

tedir. Diğer hadis kitaplarında Rasûlullah (s.a.)’ın Şabanın tamamım veya ekserisini oruçla geçirdiğine işaret eden birçok rivayet vardır. Bunlardan bir kaçını buraya nakledelim;

Ümmü Seleme (r.anha)’dan rivayet edilmiştir. Der ki;

“Rasûlullah (s.aj’ın Ramazan ve Şaban dışında iki ay peş peşe oruç tuttuğunu görmedim.” (Tirmizî)

Aişe (r.anha) şöyle der: “Rasûlullah (s.a.) Şabanın tamamında oruç tutar ve onu Ramazan’a ulardı” (îbn Mâce)

Aişe’den (r.anha) rivayet edildi? “Rasûlullah (s.a.) hiç bir ayda Şa-bandakinden daha çok oruç tutmazdı” (Buharî)

Yine Aişe (r.anha) demiştir: “Rasûlullah (s.a.) senenin hiç bir ayında Şabandakinden daha çok oruç tutmazdı. Şabanın tamamını oruçla geçirir­di.” (Nesaî)

Bazı hadislerde de Rasûlullah’ın Şaban ayının ekserisini oruçla geçir­diği belirtilir. Şa’banra tümünde oruç tuttuğunu bildiren hadislerle çoğun­da oruçlu olduğuna dair olan hadisleri âlimler şu iki yolla uzlaştırırlar.

a. Rasûlullah bazı seneler Şaban ayının tamamını oruçla geçirir, bazı seneler de ise ekserisinde oruç tutardı.

Rasûlullah (s.a.)’m bazı yıllarda Şaban’ın bir kısmında oruç tutma­ması, Şaban orucunun farz olduğu vehmine düşülmesine mâni olma hik­metine dayanır.

b. Arapçada, ayıri ekserisinde oruç tutulması halinde, “ayın hepsim oruçla geçirdi” denilmesi caizdir. Bu çok az kullanılan mecazî bir ifadedir.

Rasûlullah (s.a.)’ın Şa’ban ayında çok oruç tutmasındaki hikmet, Nesâî’nin Usame b. Zeyd’den rivayet ettiği şu hadiste açıkça görülmektedir.

Usâme der ki; Rasülullah’a;

Ya Rasûlallah! Senin hiç bir ayda Şabanda tuttuğun kadar oruç tut­tuğunu görmedim, dedim. Efendimiz (s.a.);

“Bu, Receble Ramazan arasında insanların kendisinden gafil olduk­ları bir aydır. Bu ayda ameller âlemlerin Rabbine yükseltilir. Ben amelî­min oruçlu iken yükseltilmesini isterim”, buyurdu.[95]

Bazı Hükümler

1. Şaban ayında oruç tutmak faziletlidir.

2. Şaban’ın tamamında oruç tutmak ve Ramazana ulamak caizdir.[96]

12. (Şabanı Ramazana Ulamanın) Mekruh Olduğu

2337. …Abdulaziz b. Muhammed şöyle demiştir;

Abbâd b. Kesîr, Medine’ye gelip Alâ (b. Abdurrahman)’nın mec­lisine gitti, Alâ’nın elini tutup ayağa kaldırdı ve:

Şüphesiz şu şahıs babası vasıtasıyla Ebu Hureyre (r.a.)’den, Rasûlullah (s.a.)’ın “Şaban ayı yarılanınca oruç tutmayınız” buyur­duğunu haber veriyor.Alâ;

Şüphesiz babam bana Ebu Hüreyre (r.a.)’den o da Rasûlullah (s.a.)’den bunu haber verdi, dedi.[97]

Ebû Dâvud dedi ki:

Bu hadisi Sevrî Şibi b. el-Alâ, Ebu Umeys ve Züheyr b. Mu-hammed de el-Alâ’dan rivayet etmişlerdir.

Yine Ebû Dâvud şöyle dedi:

“Abdurrahman (b. el-Mehdi) bu hadisi rivayet etmiyordu. Ahmed’e:

Niçin Abdurrahman bunu rivayet etmiyor? dedim.

Çünkü onun bildiği bir hadise göre, Rasûlullah (s.a.) Şabanı Ramazana ulardı. Halbuki el-Alâ, Rasûlullah’dan onun aksini ha­ber veriyor dedi.

Ebû Dâvud dedi ki:

Bana göre bu (el-Alâ’nın hadisi) ötekine (Rasûlullah’in Şabanı Ramazana uladığını bildiren hadise) aykırı değildir. Bu hadisi, Alâ’-dan başka hiç bir kimse, onun babasından nakletmemiştir.[98]

Açıklama

Tirmizî’nin rivayeti Ebû Dâvud’unki kadar mufassal değil, “Şaban’ın yarısı kaldığı zaman oruç tutmayın” mânâsına gelecek şekildedir.

Tirmizi hadisi rivayet ettikten sonra şöyle der:   .

“Ebu Hüreyre’nin hadisi hasen-sahihtir, bu hadisi sadece bu senedle ve bu lâfızla biliyoruz. Bazı âlimlere göre bu hadisde kastedilen, kişinin oruç tutmayıp Şabandan bir kaç gün kalınca Ramazana hazırlık olması için oruca başlamasıdır. Ebu Hureyre vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.)’den buna benzeyen bir hadis rivayet edilmiştir. O hadiste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Oruç tutarak Ramazanın önüne geçmeyin ancak bu sizden birinizin mutadı olan bir oruca rastlarsa müstesna”. Bu hadisde kerahetin sadece, Ramazana hazırlık maksadıyla oruç tutan için olduğuna işaret vardır.”

Hadisin râvilerinden Abbâd b. Kesir, birçok âlim tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Nesaî-kendisi için “hadisi kabul edilmez” derken, İbn Main, Dârekutnî, Ebu Hatim ve İbn Ammar, Abbâd’ın zayıf olduğunu belirtmişlerdir. Ahmed; “duymadığı yalan hadisler rivayet    etti”, Şu’be;

“ondan sakınınız”; Ebu Zur’a; “Hadisi zabt edemezdi”; Ukaylî de, “zaifdir, hadisi kabul edilmez” demişlerdir.

tbn Hıbban, İbn Hazm ve İbn Abdilberr ise bu hadisi sahih kabul etmişlerdir. Tirmizî de yukarıda da belirtildiği gibi bu hadise “Hasen-sahih” demiştir.

Hadis-i şerifte belirtildiği üzere, Abbâd b. Kesir, Medine’de el-AIâ’nın meclisine varıp elinden tutmuş ve ayağa kaldırarak, Hz. Peygamber’in Şa’banın yarısından sonra oruç tutmayı menettiğine dair olan rivayetin sıhha­tini sormuştur. Onu ayağa kaldırması, işin önemine işaret içindir.

Şâfiîlerin büyük çoğunluğu hadisin zahirini ele alarak her zamanki âdetine rastlamıyorsa, Şabanın ikinci yarısında oruç tutmanın mekruh ol­duğuna hükmetmişlerdir. Eğer Şabanın ilk yansında da oruç tutmuşsa yi­ne kerahetten kurtulur. Şafiî âlimlerinden Rûyânî “Ramazandan bir iki-gün önce oruca başlamaya haram, sadece Şabanın ikinci yarısında oruç tutmaya ise, mekruh der.

Cumhur-i ulemaya göre ise, âdetine rastlamasa ve Şabanın ilk yansı­na eklemese bile Şabanın ikinci yarısında nafile oruç tutmak mubahtır. Sadece şek gününün orucu mekruhtur.

Bunlar, üzerinde durduğumuz hadisin zayıf olduğunu ve Rasûlullah (s.a.)’ın Şabanı Ramazana uladığını bildiren hadise ters düştüğünü söylerler.

Tahavî’nin, Enes b. Malik vasıtasıyla Rasûlullah (s.a.)’tan rivayet et­tiği “Ramazandan sonraki en efdal oruç, Şaban orucudur”[99] mealindeki hadis ile İmran’ın rivayet ettiği 2328 no’lu hadis de cumhurun görüşünü destekleyen haberlerdir.

Şa’banin ikinci yarısında oruç tutmayı men eden bu hadis ile bunun cevazına işaret eden hadisleri te’lif yönünden Aliyyü’1-Kâri şöyle der:

“Şaban yanlanınca oruç tutmayınız,” hadisindeki nehyden maksat, ilk yarısında hiç oruç tutmaması ve önceden zikredilen sebeblerden (âdeti olan oruca rastlaması, muayyen bir nezir olması vs.) bir sebep olmaması haline hamledilir. Bir rivayette de “Ramazana kadar oruç yoktur” buyu-rulur. Buradaki nehy de Ramazanı hakkıyla tutmalarına mani olacağı için ümmete rahmet olması kabilinden tenzihidir. Şabanın tamamım tutup da oruca alışık olan ve böylece külfete düşmeyecek olan ise, nehyin dışındadır.”

Aliyyü’1-Kâri daha sonra Kadı Iyaz’ın şu sözlerini nakleder: “Maksat Şa’banın yarısı ve Ramazanı peşi peşine tutmaya muktedir olmayanların Şabanın ikinci yarısında oruç tutmamalarıdır. Bu Arafat’ta dua yapmaya güç bulabilmek için (Kurban bayramının) arafe günü oruç tutmamanın müstehap oluşuna benzer. Ama gücü yeten için yasak söz konusu değildir. Bunun için Rasülullah (s.a.) Şaban ve Ramazanı oruç tutarak cem’etmiştir.

İbn Hacer el-Askalânîde şunları söyler; “İmamlarımızdan bazıları, üze­rinde durduğumuz hadisin sabit olmadığına veya oruç tutarak zayıflamak­tan korkmaya mahmul olduğuna dayanarak Şabanın yarısından sonra oru­cun Kerâhatsiz caiz olduğunu söylerler. Muhakkik âlimler ise, yukarıdaki görüşü reddederek hadisin sabit, hatta sahih olduğunu, zayıf demenin bir zandan öteye geçmediğini belirtirler.

Buna göre üzerinde durduğumuz hadis ile, “Bir iki günle Ramazan orucunun önüne geçmeyiniz’* mealindeki hadisin arasını şöylece birleştir­mek mümkündür: Şabanın ikinci yarısında oruç tutmakta beis yoktur, an­cak ayın sonunda oruç tutmak mekruhtur. Şabanın yarısında orucu mene-den hadis oruç dolayısıyla zayıflayanlara Ramazandan bir iki gün önce oruç tutmayı men’eden hadis de bu orucu belki Ramazan gelmiştir diye ihtiyaten tutanlara mahsustur.

Ebû Davud’un, hadisin sonundaki ta’liklerden ilkini söylemekteki mak­sadı, hadisin Abbâd b. Kesîr yüzünden zaafa nisbet edilmemesi gereğine işarettir. Çünkü o hadisi Alâ’dan sadece Abbâd’ın değil, Sevrî, Şibl b. el-Alâ, Ebu Umeys ve Züheyr b. Muhammed’in de rivayet ettiğini söyler.

İkinci ta’Iikte, Hz. Peygamberdin Şabanı Ramazana eklediğine dâir olan hadise ters düştüğü için Abdurrahman b. el-Mehdî’nin bu hadisi ka­bul etmediği belirtiliyor.

Üçüncü talikte ise, Ebû Davud, her ne.kadar bu hadisi el-Alâ’dan başka rivayet eden olmamışsa da Abdurrahman’ın endişesiyle hadisin red­dedilmeyeceğini ve dolayısıyla birbirine zıt görünen hadisleri te’lifin müm­kün olduğunu söylüyor. Bu te’lif yukarıda geçmiştir.[100]

13. İki Kişinin Şevval Hilâlini Gördüklerine Dair Şahitlikleri

2338. …Kays Kabilesinin Cedîle kolundan olan Hüseyn b. el-Hâris el-Cedelî şöyle demiştir:

Mekke emiri (halka) hitabetti ve dedi kî:

Rasûlullah (s.a.) bize hilali görerek, eğer göremezsek iki âdil şahidin hilali gördüklerine dair şehâdetleri ile ibâdet etmemizi tavsi­ye etti.

(Ravî, Ebu Malik el-Eşcaî dedi ki:) Hüseyn b. el-Hâris’e:

Mekke emîri kimdi? diye sordum.

Bilmiyorum, dedi. Bir müddet sonra Hüseyn benimle karşılaştı ve şunları söyledi:

O, Muhammed b. Hâtib’in kardeşi el-Hâris b. Hâtib[101] idi. Sonra Emir; “Şüphesiz aranızda Allah ve Rasûlünü (kitap ve sünneti) ben den daha iyi bilen birisi var o da bu sözümün Rasûlullah (s.a.)’dan olduğuna şahitlik ediyor.” dedi ve eli ile bir adamı gösterdi. Ben yanımda bulunan bir ihtiyara;

Emir’in işaret ettiği zât kim? diye sordum.

Bu, Abdullah b. Ömer’dir. Emir doğru söyledi. O Allah’ı(n emirlerini) emir’den daha iyi bilir dedi.

Abdullah b. Ömer (r.a) da;

Rasûlullah (s.a.) bize böyle emretti, dedi.[102]

Açıklama

Metinde görüldüğü  üzere bu  rivayet,  Mekke  emiri el-Haris b.  Hâtıb’in yaptığı bir  konuşmaya dayanmaktadır. Bu konuşmasında el-Hâris, Hz. Rasûlullah’ın kendilerine hilâli gör­dükleri zaman, eğer göremezlerse iki âdil şahsın hilâli gördüklerine şahit­lik etmeleri hâlinde bu şahitliğe dayanarak ibâdete başlamalarını vasiyet etmiştir. Burada belirtilen ibâdet oruç, hac, bayram gibi vakti, hilalin doğ­masına bağlı olan her türlü dinî vecîbelerdir. Ebû Davud’un bu rivayeti Şevval hilâli ile ilgili başlık altına alması iki âdil şahidin Şevval hilâlini gördüklerine şahitlik etmeleri hâlinde bayram yapmanın gerekli olduğuna işaret içindir.

Metinde anlaşıldığına göre ilk râvi Huseyn b. Haris haberin tamamını aynı anda vermemiş hattâ talebesi Malik’in Mekke emirinin kim olduğuna dâir olan sorusunu cevaplayamamıştır. Sonraki bir karşılaşmasında ise, talebesi Malik el-Eşcaî’ye hem Mekke emîrinin ismini söylemiş hem de Emirin konuşması esnasında Abdullah b. Ömer’in de orada olduğunu ve emir el-Hâris b. Hatib’i tasdik ettiğini ilâve etmiştir.

Hattabî bu hadisi şerhederken şunları söyler:

“Şevval hilâlinin görülmesinde iki âdil kişinin şahitliğinin kabul edil­diği konusunda bir ihtilâf bilmiyorum. Ancak âlimler, bir kişinin şâhnitliğinde ihtilâf etmişlerdir. Çoğunluğa göre iki âdil şâhidden daha azının şahidliği kabul edilmez.

Abdurrahman b. Ebi Leylâ’dan, Hz. Ömer’in ramazan ve kurban bayramları konusunda birkişinin şahitliğini kabul ettiği rivayet edilmiştir. Hadis ehlinden bazıları da bu görüşe meyledip hilal konusunun mücerret bir haber olduğunu, şahitlik hükmünde olmadığını zannetmişlerdir. Bun­lar ramazan hilâlinin sübûtunda bir kişinin şahitliğinin makbul olduğu gi­bi şevval hilalinin sübûtunda da makbul olacağını söylerler. Buna karşı ben derim ki: EğeF hilâl konusu mücerret bir haber verme olsaydı, bir kimsenin, “Falan bana, hilâli gördüğünü haber verdi”, demesinin kâfi olması gerekirdi.

Başkasından naklen hilali haber vermek caiz olmadığına göre bu bir haber verme değildir. Hilali gören kişinin diğer şahitliklerde olduğu gibi “şehâdet ederim ki ben hilali gördüm” demesi, sözünün sıhhatine delildir. Ancak bazı âlimler, sadece ramazan hilalini görmenin haber verme cinsin­den olduğunu, çünkü ulemânın bir kısmına göre âdil bir kimsenin habe­riyle ramazan hilalinin sübûtuna hükmedileceğini söylerler. Bunlar İbn Ömer (r.a)’ın “Ben Rasûlullah (s.a.)’e hilali gördüğümü haber verdim, o da hal­ka oruç tutmalarını emretti”, mealindeki sözüne dayanırlar.

Ben derim ki, bu görüşe göre Ramazan hilâli konusunda kadın ve kölenin haberi de kâfidir.”

Hattâbî’nin; Şevval hilalinin subûtu ve en az iki âdil şahsın şehâdeti-niri şart oluşu konusunda söyledikleri cumhuru ulemânın görüşüdür. An­cak Hanefi mezhebinde konu biraz tafsilatlıdır.

Şöyle ki: Hava kapalı olmadığı takdirde ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin her biri hususunda bir iki kişinin değil, haberleri ile galip zan hasıl olacak kadar kimselerin şahitliği kabul edilir. Bu topluluğun sayısı­nın tâyini devlet başkanına aittir. Bir görüşe göre bunların elli erkek ol­ması gerekir.

Zahirî rivayete göre şahitlerin şehir haricinden gelmeleri ile şehir için­den olmaları arasında fark yoktur. Ancak bir başka görüşe göre, hava kapalı olmazsa şehir dışından gelen iki âdil şahidin şahitliği kabul edilir. Çünkü onların, daha uygun bir yerden hilali görmüş olmaları mümkün­dür. İmam Azam’dan yapılan bir rivayete göre de diğer haklarda olduğu gibi, Şevval hilali konusunda da iki âdil şahsın şehâdeti makbuldür.

Hava kapalı olduğu takdirde, Şevval ve Zilhicce hilalleri konusunda iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının şahitliği kâfidir. Şahitlerin âdil ve hür olmaları gerekir. Şahitlerin âdiLolup olmadıkları da araştırılmalıdır.

Havanın kapalı olduğu hallerde Ramazan hilali âkil baliğ ve âdil bir müslümamn şehâdeti ile sabit olur. Şahidin erkek veya kadın olması ara­sında fark yoktur.[103]

Bazı Hükümler

1. Oruç ve diğer, hilâle bağlı ibâdetler için hilâlin araştırılması gerekir.

2. Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilâllerinin sübütunda iki âdil şahsın şahitliği yeterlidir.[104]

2339. …Rib’îy b. Hırâş, Rasûlullah (s.a.)’ın ashabından bir zâ­tın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

“Ramazanın son (30.) günü, insanlar (bayram konusunda) te­reddüt ettiler. İki bedevî gelip Rasûlullah (s.a.)’ın huzurunda (Al­lah’a) yemin ederek dün akşam üzeri hilalî gördüklerine şahitlik et­tiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) halka, oruçlarını açmalarım emretti.

Halef (b. Hişam), rivayetinde “…ve ertesi gün namazgahlarına gitmelerini (emretti)” cümlesini ilâve etti.[105]

Açıklama

Hadis-i şerifin sahâbî râvisi belli değildir. Ancak bu, hadisin sıhhatine zarar vermez. Beyhakî “İster isimleri anılsın, ister anılmasın, Rasûlullah (s.a.)’uı ashabının tümü sikadır” der. Hadisten anlaşıldığına göre Ramazanın 29. gününden sonraki günün, Ramazan ayından mı yoksa Şevvalin ilk günü mü olduğunda ashab tered­düde düşmüştü. Tabiatiyle Medine’de Şevval hilâlini gören kimse olmadı­ğı için Hz. Peygamber oruçlu idi. Ancak Medine haricinden iki bedevî gelerek bir önceki gün hilâli gördüklerine, yemin ederek şahitlik edince, Hz. Peygamber ashaba oruçlarını açmalarını emretti. Ebû Davud’un ho­calarından Halef b. Hişâm Müsedded’den fazla olarak Hz. Peygamber’in ashabına bayram namazı için ertesi gün musallaya gitmelerini de emretti­ğini söyler. Rasûlullah’ın aynı gün değilde ertesi gün namaza çağırmasına sebep, hilalin görüldüğünü zevalden sonra öğrenmiş olmasıdır. Ebû Dâvud’un “imam bayram için ilk gün çıkmazsa ertesi gün çıkar” isimli ba­bında Enes b. Malik’in amcalarından rivayet ettiği hadis de bunu te’yicl etmektedir. îşâret edilen hadiste belirtildiğine göre, bir grup, Rasûlullah (s.a.)’a gelerek bir önceki gün hilali gördüklerine şahitlik etmişler, bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.) halka oruçlarını açmalarını ve ertesi günü sabahleyin namaz için musallaya gelmelerini emretmiştir.

Bu hadis de önceki hadis gibi iki âdil şahidin şehâdeti ile Şevval hilâ­linin sabit olduğuna hükmedileceğine delildir. Konu Önceki hadisin şerhin­de daha etraflıca incelenmiştir.[106]

Bazı Hükümler

1. İki kişinin şahitliği ile Şevval ayının girdiğine hükmedilir.

2. Şevvalin ilk günü bayram namazı vakti çıktıktan sonra Şevvalin girdiği anlaşılırsa, namaz ertesi gün kılınır.[107]

14. Bir Kişinin Ramazan Hilalini Gördüğüne Şahitlik Etmesi

2340. …İbn Abbas (r.a)’dan; demiştir ki:

Bir bedevi Rasûlullah (s.a.)’a gelip;

Ben hilâli -Hasen rivayetinde; yani “Ramazan hilâlini” der-gördüm, dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -(s.a.);

“Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik eder misin?” dedi. Adam;

Evet, dedi.

Rasûlullah (s.a.);

“Muhammed’in, Allah’ın Rasûlu olduğuna şahitlik eder mi­sin?” dedi. Adam;

Evet, diye cevap verdi. Hz. Peygamber;

“Yâ Bilal, halka ilan et, yarın oruç tutsunlar”, buyurdu.[108]

Açıklama

Hadis-i şerif, bir kişinin şahitliği ile ramazan ayının girdiğine  hükmedileceğim gösterir.Bu  meselenin tafsilatlı izahı babın son hadisinin şerhinde gelecektir. Yalnız burada Hz. Peygam-ber’in adama önce Allah’a daha sonra da kendisinin Peygamberliğine inan­cının olup olmadığını sorması üzerinde duracağız.

Hz. Peygamber’in halka orucu ilan etmeden önce bunları sorması, hilâli gördüğüne şehâdette bulunanın, müslüman olmasının şart olduğunu gösterir. Yani gayr-i müslimin hilal konusundaki şahitliği muteber değildir.

Rasûlallah’ın adamın âdâlet yönünü araştırmaması, hilali gördüğünü iddia eden adalet şartının aranmasını gerektirmez. Çünkü hadisin zahiri, adamın o esnada müslüman olduğunu, gösterir. Müslümanlığı da önceki günahlarının tümünü siler. Dolayısıyla adamın kelime-i şehâdette bulun­ması, onun adaletine delildir. Şayet adamın daha önceden müslüman ol­duğu kabul edilirse o zaman söylenecek şey, tüm sahâbîlerin âdil oldukta­ndır. Yani hilâli gördüğüne şahitlik yapanın âdil olması şarttır. Adaletin birçok tarifi yapılmıştır. En meşhuru ise; “Hasenatı seyyiâtından fazla olan âdildir” tarifidir.[109]

Bazı Hükümler

Ramazan hilâlinin görülmesinde, bir kişinin şâhitliği yeterlidir.[110]

2341. …îkrime (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Ashab bir se­ferinde ramazan hilâli konusunda şüpheye düştüler ve teravih kıl-mamaya, oruç tutmamaya karar verdiler. Ancak Harra’dan bir bedevî gelip, hilali gördüğüne şahitlik etti. Bunun üzerine bedevi Rasûlullah (s.a.)’a götürüldü; Rasûlullah:

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi ol­duğuma şahitlik eder misin?” dedi,

Adam; “Evet” dedi ve hilali gördüğüne şahitlik etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber Bilâl (r.a.)’e emretti, o da (teravihi) kılma­ları ve oruç tutmaları için halka ilan etti.[111]

Ebü Dâvud dedi ki: “Bu hadisi bir grubfSimak vasıtasıyla îkrime’den rivayet etmişler. Hammâd b. Seleme’den başka hiç birisi teravih namazını anmamıştır.”[112]

Açıklama

Metinde geçeri Harra, Medine ile Akik arasında, taşlan siyah olan bir yerin adıdır.

Bu hadis-i şerif sahabi anılmadan tabiûndan birisi tarafından nakle­dildiği için mürseldir. Ancak yine aynı tabiî tarafından ve sahabî râviside belirtilerek rivayet edilen önceki hadisle aynı manayı ifade etmektedir.

Hadisin metinde, Hz. Peygamber (s.a.)’in, hilâlin görüldüğünü öğre­nince, cemaata hem oruç tutmalarını hem de teravih kılmalarını ila nettiği bildirilmektedir. Ebû Dâvud teravih namazı konusunun, sadece Hammâd b. Seleme’nin rivayetinde yer aldığını, Simak’tan nakleden başkaları­nın rivayetlerinde yalnız oruç tutmanın ilanının bulunduğunu ifade etmek­tedir. Nitekim Darekutnî’nin Süfyan es-Sevrî, vasıtasıyla Simak’tan yaptı­ğı rivayet şöyledir:

“Bir bedevî, Rasûlullah (s.a.)’ın huzurunda hilali gördüğüne şahitlik etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber;

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun Rasûlu ol­duğuna şehadet eder misin?*’ dedi. Adam da;

Evet karşılığını verdi.

Rasûlullah (s.a.) Cemaate, oruç tutmalarını emretti.[113]

Bazı Hükümler

Âdil  bir  müslüman  ramazan  hilalini gördüğüne şahitlik ederse, ramazan ayının girdiğine hükme­dilir.[114]

2342. …İbn Ömer (r.a.)’den; demiştir ki: İnsanlar hilâli araştırdılar. Ben, onu gördüğümü Rasûlullah (s.a.)’a haber verince, o da oruç tuttu ve halka oruç tutmalarını emretti.[115]

Açıklama

Bu babın diğer hadîsleri gibi,  bu hadîs-i şerîf de, bir kimsenin şehâdeti ile Ramazanın girdiğine hükmedilebileceğine delâlet etmektedir. Ulemânın çoğu bu görüşte olmakla beraber aralarında bazı farklar da mevcuttur.

Mâlikîlere göre, hem ramazan hem de şevval hilâli ancak iki âdil şa­hidin veya beş kişiden az olmamak şartı ile geniş bir kitlenin şahitlikleri ile sabit olur. Ancak şunu da ifâde edelim ki, bu hilâl konusunda itinalı davrananlar için, ama aynı itinâyı göstermeyenler hakkında bir âdil kişi­nin şahitliği ile hilâl sabit olur.

En az iki âdil şahidin gerekliliği konusunda, Atâ, Ömer b. Abdülaziz, Evzâî, Leys ve İshâk b. Râhûye de Mâlîkîlerle aynı görüştedir.

Süfyân es-Sevrî’ye göre; mutlak olarak iki şahidin şehâdeti kafidir, erkek ve kadın olmaları fark etmez.

İmâm Şafiî ve Ahmed b. Han bel’e göre havanın durumu nasıl olursa olsun, âdil bir kişinin şâhidliği ile ramazan hilâli sabit olur. Şafiî mezhe­bindeki mu’temed görüşe göre, şahidin hür ve erkek olması şarttır. Şevval hilâli için ise, iki âdil kişinin şâhidliği gerekir.

Hanefîlerin hilâllerin sübûtu konusundaki görüşleri bundan önceki bâb-da şevval hilâlinin sübûtunu incelerken beyân edilmişti. Ancak asıl konu olduğu için ramazan hilâlinin sübûtunu bir kere daha burada gözden ge­çirmek istiyoruz.

Havada hilâlin kolayca görülmesini engelleyen bir manî var ise, âdil bir müslümanın şâhidliği ile ramazan hilâlinin sübûtuna hükmedilir. Bu, dînî bir mesele olduğu için kadın ve kölenin şâhidliği de yeterlidir. Hava açık ve hilâlin görülmesine tabiî bir mâni yok ise, doğruluklarına inanılan bir topluluğun hilâli görmeleri gerekir. Zira daha az insanın görmelerinde yanılmaları mümkündür. Bu cemaatın sayısını tâyin*en meşhur görüşe gö­re, idareciye aittir. İmâm-ı Azam’dan bu durumlarda iki kişinin şâhidliği ile iktifa edebileceği görüşü de nakledilmiştir. Balını’r-râik sahibi; “Ben ulemâdan bu görüşü tercîh eden birini bilmiyorum. Ancak zamanımızda bununla amel etmek gerekir. Çünkü insanlar hilâli araştırmada tembellik göstermektedirler” demektedir.[116]

Bazı Hükümler

Bir âdil şahidin hilâli gördüğüne dâir şâhidliği ile ramazanın girdiğine hükmedilebilir.[117]

15. Sahur Yemeğinin Önemi

2343. …Amr b. el-Âs (r.a.)’dan demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu”;

“Şüphesiz, ehl-i kitabın orucu ile bizim orucumuzun arasındaki fark, sahur yemeğidir.”[118]

Açıklama

Eski hıristiyan ve yahudîler de oruç tuttuklarında akşam uyuduktan sonra yemek ve içmek kendilerine haram olurdu. Artık oruç fiilen başlamış sayılırdı. Müslümanlığın ilk günle­rinde müslümanlar için de durum aynı idi.[119] Bilâhere müslümanlar için fecr doğuncaya kadar yeme-içme ve cinsî temasa müsaade edildi hatta sa­hur yemeği yemek teşvik edildi.

Burada müslümanlarm orucu ile ehl-i kitâbdan olanların orucu ara­sındaki farkın sahur yemeği olduğu belirtiliyor. Buhârî ve Müslim’in riva­yetlerinde ise, Rasûl-i Ekrem sahur yemeğini emretmiştir. Rasûlullah’ın bu emri şu şekilde vârid olmuştur: “Sahuru yeyiniz, çünkü sahurda bere­ket vardır.”

Âlimler, Rasûlullah’ın bu emrini nedbe hamletmişlerdir. Yani sahur yemeği yemenin mendup olduğuna hükmetmişlerdir.

Sahur yemeğine teşvîk edilmesinde birtakım hikmetler vardır. Bunlar­dan birisini bizzat Rasûlullah (s.a.); sahurun berekete vesile olacağını be­lirterek söylemiştir. Ayrıca sahur, seher vaktinde uyanık olmaya böylece ilâhi feyzlerden istifâdeye sebeptir. Oruca başlarken yenilen yemek, gün boyu açlığa katlanmada kolaylık sağlar. Böylece müslümanların oruç ibâ­detinden kaçınmalarına engel olur. Bu konuda başka hadîsler de vârid olmuştur.[120]

Bazı Hükümler

Oruç tutacak olan kimsenin sahur yemeği  yemesi menduptur. Ibnu’1-Munzır bunun vacıb  olma­dığında icmâ’ olduğunu söyler.[121]

16. Sahura Ğadâ (Kahvaltı) Diyenler

2344. …Irbâd b.” Sâriye[122] (r.a.) demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) be­ni Ramazanda sahur yemeğine davet edip; “Mübarek ğadâ (kahval­tı)ya gel” buvurdu.[123]

Açıklama

Ğadâ; tercemede de işaret edildiği gibi, sabah kahvaltısı manâsına gelir. Oruçluya nisbetle sahur yemeği, oruçlu olmayana nisbetle sabah kahvaltısı gibi olduğu için Hz. Peygamber sa­hur için ğadâ ismini kullanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.)’in, sahur yemeğine davet ederken “mübarek kahvaltı” tâbirini kullanması, sahur yemeğinin önemine işaret etmektedir. Bundan önceki babın hadîsini izah ederken de işaret edildiği gibi, sahur yemeğinin önemine işaret eden başka hadîsler vardır. Bunlardan birkaçı­nın mealleri şöyledir.

“Sahur yemeği ile gündüzün orucuna, gündüz uy kuşuyla da gece ibâ­detine yardım sağlayınız.”[124]

“Sahur berekettir. Bir yudum su ile de olsa onu terketmeyiniz. Şüp­hesiz sahur yiyenleri Allah bağışlar, melekler onun için duâ ederler.”[125]

“Sahur yemeğine sanlınız. Çünkü o mübarek yemektir.”[126]

Bazı Hükmüler

1. Sahur yemeğine, kahvaltı demek caizdir.

2. Sahur yemeği mübarektir.[127]

2345. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan, Rasûlullah (s.a.)’uı şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Hurma mü’min için ne güzel sahur yemeğidir.”[128]

Açıklama

Bu hadîste, Hz. Peygamber; sahurun önemine işaretin yanısıra, sahurda hurma yemeyi de övmüş olmaktadır.Bu hadîs, Ebû Davud’un matbu’ olan nüshalarının bâzılarında mev­cut değildir.[129]

17. Sahurun Vakti

2346. …Semûre b. Cündüb (r.a.) cemaate hitâb ederken, “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Bîlâlin ezam da, etrafa genişlemesine yayılmadıkça ufkun şu şekildeki beyazlığıda sizi sahur yemeği yemekten alıkoymasın.”[130]

Açıklama

Hadîs-i şeriften anladığımıza göre; Hz. Peygamber müslümanlara, Bilâl ezan okudu diye veya fechr-i kâzib denilen, yukarıdan aşağıya doğru inen aydınlık ufukta görüldü diye yemeyi içmeyi kesmemelerini, sahur vaktinin fecir yayılıncaya kadar devam ettiği­ni bildirmiştir. Çünkü Hz. Bilâl geceyi ibâdetle geçirenlerin istirahate çe­kilmelerini, uyumakta olanların da ibâdete kalkmalarını te’mîn için erken­ce ezan okurdu.

Rasûlullah (s.a.)’ın “ufkun şöyle olan beyazlığı” sözü, fecr-i kâzibî tarif etmektedir. “Ufuk yayılıncaya kadar” sözünden maksad da fecr-i sâdıktır. Nitekim, Müslim’in ve Nesâî’nin çeşitli rivayetlerinde ve Ebû Da­vud’un bundan sonra gelecek olan rivayetinde râviler bu durumu elleri ile tarif etmişlerdir. Dârekutnî’nin ashâb-x kiramdan Abdurrahman b. Âi-şe’den yaptığı rivayette, fecr-i sâdık ve fecr-i kâzıb şu şekilde tarif edilmiştir:

“Fecir ikidir. (Birincisi) Gökyüzünde uzunlamasına (dikeye olandır ki O,) sabura mâni değildir. O fecirde, sabah namazı da kılınmaz. Fecir genişlemesine yayıldığı zaman ise, (ikincisidir ve bunda) yemek haramdır. Artık sabah namazı da kıl.”[131]

Dârekutnî bir başka rivayetinde de yukarıdaki manâyı bizzat Hz. Peygamber’den nakletmiştir. Bu rivayete göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur:

“Onlar iki fecirdir. Kurt kuyruğu gibi (yukarıdan aşağıya) olanı yar ya işte o hiçbir şeyi helâl da etmez, haram da. Ama, ufkun genişliğine uzananında sabah namazı helâl olur, yemek de haram olur.”[132]

Bu rivayetlerden de açıkça anlaşıldığı üzere, gece yarısından sonra güneşin doğduğu istikâmette iki defa beyazlık belirir. Bunlardan ilki, kurt kuyruğu gibi yukarıdan aşağıya doğru uzanır. Buna fecr-i kâzib (yalancı fecir) denilir. Sabah namazının girmesinde ve imsak vaktinin sona erme­sinde bu fecrin hiçbir fonksiyonu yoktur. İkinci beyazlık ise, ufku baştan başa genişlemesine kaplayan beyazlıktır. Buna da; fecr-i sâdık (sahici fe­cir) denilir. Bu fecrin doğması ile yemek içmek sona ermiş, sabah namazı­nın vakti girmiş demektir.[133]

Bazı Hükümler

Orucun başlama vakti, ikinci fecrin doğması iledir.Ufuk tarafında görünen ve yukarıdan aşa­ğıya uzanan yalancı fecrin ise, ne orucun başlamasında ne de sabah nama­zının girişinde bir rolü yoktur.[134]

2347. …Abdullah b.Mesûd (r.a.)’dan demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu:

“Bilâl’ın ezanı sizden birini sahur yemeği yemekten alıkoyma­sın. Çünkü o; ibâdette olanınızın ( istirahate) dönmesi, uyuyanını­zın da uyanması için ezan okur. (Râvi), yahud da “nida eder” dedi. Müsedded derki; Yahya iki elini[135] birleştirerek; “fecir şöyle görü­nen değil,” dedi ve (devamla); “tâ şöyle görünene kadardır” diyerek işaret parmaklarını uzattı.[136]

Açıklama

Bu hadis de önceki hadis gibi Bilâl’in ezanının imsakin bitişine delâlet etmediğini beyân etmektedir. Bu hadiste fazla olarak birinci ve ikinci fecirlerin el işaretleriyle tarifi de vardır. Tercemeye esâs aldığımız nüshaya göre; Ebû Davud’un hadîsi aldığı iki üstadın biri olan Müsedded’in ifâdesinde hadîsi kendisine nakleden Yah­ya; Rasûlullah’ın “fecir şöyle değildir.” sözünü naklederken, iki elini bir­leştirmiş, “fecîr şöyle oluncaya kadardır” sözünü naklederken de işaret parmaklarını uzatmıştır.

Müslim’in rivayetinde, Râvi Hz. Peygamber’in birinci fecri tarif eder­ken, elini doğrultarak kaldırdığını, ikinci fecri tarif ederken de iki parma­ğını araladığım haber vermiştir.

Ebû Davud’un rivâyetindeki Yahya’nın tarifi de şüphesiz Hz. Peygamber’den menkûldür. Çünkü bir ibâdetin başlamasına taallûk eden bir meselede, akılla hüküm vermek mümkün değildir.

Hadîs-i şeriften anlaşılacağı üzere; Bilâl-i Habeşî (r.a.) sabah namazı vakti girmeden bir defa ezan okurdu. Bilâl’in bu ezanı sabahın vaktinin girdiğini bildirmek için değil, o ana kadar ibâdet etmekte olanların istira­hate çekilip, sabah namazına daha dinç olarak kalkmalarını, uyumakta olanların da, kalkıp teheccüd kılmalarını, yıkanması gerekenlerin yıkanıp sabah namazına hazırlanmalarını te’mîn idi. Başka bâzı rivayetler de İbn Ümmü Mektûm’un, Bilâl1 den sonra bir ezan daha okuduğu, işte bu eza­nın sabahın vaktinin girdiğine delâlet ettiği beyân edilir.

Şunu da belirtelim ki, buradakinin tam tersine, “İbn Ümmü Mek-tûm’un gözü görmez. Onun ezanı sizi aldatmasın, fakat Bilâl ezan okudğu zaman kimse yemek yemesin” tarzındaki hadîsler de rivayet edilmiştir.

Buna göre hadîsler arasında bir zıddiyet söz konusu olmaktadır.

Buhârî şârihi Aynî, bu tezâtın, Hz. Bilâl ve tbn Ümmü Mektûm’un, ezanı nöbetleşe okumalarından kaynaklandığını söyler. Buna göre, Hz. Peygamber bâzı gecelerde ezanı önce Bilâl’e sonra îbn Ümmü Mektûm’a, bâzı gecelerde ise, önce İbn Ümmü Mektûm’a, sonra Bilâl’e okutmuştur. îşte bu hal yukarıda işaret edilen ihtilâfa sebep olmuştur. Hadîslerin hepsi göz önüne alındığında; oruca başlama ve sabah namazına durma konu­sunda; kim okursa okusun birinci ezanın değeri yoktur. İ’tibâr ikirici ezanadır.

Vakti girmeden önce sabah namazı için ezan okumanın caiz olduğunu söyleyenlerin bu hadîse dayandıkları söylenmiştir.

Sabah ezanının ne zaman okunabileceği konusunda mevcut ihtilâflar şöyle özetlenebilir:

Şâfiîlere göre, fecr-i kâzib ile, fecr-i sâdık arasında okunur, daha ön­de okunması mekruhtur. Şâfiîlerden bir kısım âlimlere göre, gece yarısı, bâzılarına göre ise, gecenin üçte birinde okumak caizdir.

İmâm Ebû Yusuf, imâm Ahmed b. Hanbel ve İmâm Mâlik’e göre, gece yarısı okunur. Şafiî ulemâsının sahîh görüşünün bu olduğu da söy­lenmektedir. Ayrıca, fecir doğarken, kışın gecenin son yedide birinde, ya­zın ise, son yedide birinin yarısında okunur. Gecenin herhangi bir vaktin­de okunabilir şeklinde görüşler de vardır.[137]

Bazı Hükümler

1. İkinci fecir doğmadıkça, oruç tutacak olan kişi yeyip içebilir.

2. Bir şeyi öğretmek için işaretle îzâh caizdir.

3. Bir kâzib (yalancı), bir de sâdık olmak üzere iki fecîr vardır.[138]

2348. …Talk (b. Ali r.â.)*den; demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu;

“Yeyiniz, içiniz, yukanya doğru yükselerek parlayan (yalancı fecir) sizi rahatsız etmesin (yemenize engel olmasın) kırmızılık do­ğuncaya (fecr-i   sâdık) kadar yeyiniz, içiniz.”[139]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bu hadîs, sâdece Yemâmelilerin rivayet ettiği hadîslerdendir.”[140]

Açıklama

Tirmizî, Adiyy b. Hatim, Ebû Zer ve Semûre b. Cündûb’un da bu konuda hadîs rivayet ettiklerini kaydettikten sonra şunları söyler:

“Talk b. Ali’nin hadîsi bu senedle hasen-garibdir. Âlimler bu hadîse göre amel ederler. Buna göre, fecr-i sâdık doğuncaya kadar oruçlu için yemek içmek haram değildir.”

Dârekutnî’de hadîsi şu şekilde rivayet etmiştir:

“Abdullah b. Nu’man es-Sühaymî şöyle der:

Kays b .Talk ramazanda, gecenin nihâyetinde bana geldi. Ben saba­hın olmuş olmasından korktuğum için sofradan çekilmiştim. Kays benden biraz katık istedi, kendisine;

Amca eğer sana göre daha vakit varsa evde olan yiyecek içeceklerden getireyim, dedim.

Yanında ne var? diye sordu ve içeri girdi. Ona tirit, et ve nebiz (hur­ma suyu) getirdim. Yedi, içti (hattâ) beni de zorladı. Ben de sabahın ol­masından korka korka yedim, içtim. Talk bana şöyle dedi:

Talk b. Ali bana Rasûlullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: “Yeyiniz, içiniz, yukan doğru yükselen (yalancı fecir) sizi aldatmasın. Kır­mızılık doğuncaya kadar yeyiniz, içiniz.”

Dârekutnî, Kays b. Talk’ın kuvvetli olmadığını söyler.

Bu hadîste, fecr-i sâdıkın yemeye içmeye mâni olmadığı, kırmızı şafa­ğın doğumuna kadar yenilip, içilebileceği izlenimi çıkmaktadır.

Âlimler, bu kırmızılık (kırmızı şafak)tan maksadın fecr-i sâdık oldu­ğunu söylemişlerdir. Hz. Peygamber’in hadîs inde ki “kırmızılık doğuncaya kadar’* ifâdesini de şöyle izah etmişlerdir: Fecr-i sâdıkın doğması tamam­lanıp, aydınlığı yayılınca, kırmızılığın ilk görüntüleri ortaya çıkar.. İşte Ra­sûlullah buna işaret etmiştir.

Hattâbî bu hadîsi şerhederken şunları söyler:

“Kırmızının manâsı; kırmızılığın ilk görüntülerinin, yayılan beyazlık arasına girmesidir. Çünkü ikinci fecrin doğuşu tamamlanınca, ilk kırmızı­lıklar görünmeye başlar. Araplar, sabahın, alttaki alacalığına benzetirler. Buna sebep, sabahta hem beyazlığın hem de kırmızılığın bulunmasıdır.”

Yukarıdaki izaha göre, bu hadîsin, “gecenin karanlığı gündüzün ay­dınlığından ayrılıncaya kadar…” yemeye içmeye müsaade eden âyete muârızhğı söz konusu olamaz.

Yukarıdaki izah göz önüne alınmadan, hadîsteki kırmızılıktan mak­sadın güneşin doğacağına yakın ufukta görünen kırmızılık olduğu kabul edilirse, o zaman bu hadîsin yukarıda işaret edilen âyetin nüzulünden ev­vel vârid olduğu ve bu âyetle neshedildiği sonucuna varılacaktır. Çünkü hadîsin âyete aykırı olduğu düşünülemez.[141]

Bazı Hükümler

1. Sahur yemeği yemek meşrudur.

2. Sahur vakti, fecrin doğumuna kadar devam eder.

3. Fecr-i kâzib denilen ve ufukta görünen yukarıya doğru olan aydın­lık sâhûr yemeğini yemeye engel değildir.[142]

2349. …Adiyy b. Hâtim’den; demiştir ki: “Beyaz iplik siyah iplikten aynlınacaya kadar yeyiniz, içiniz”[143] âyet-i kerîmesi inince;bir beyaz, bir de siyah ip aldım. Onları yastığımın altına koydum, (ama) aralarını ayıramadım. Bunu Rasûlullah (s.a.)’a arzettim. Efen­dimiz güldü ve:

“Öyleyse senin yastığın enli ve uzunmuş, ondan kastedilen sâ­dece gece ve gündüzdür” buyurdu.

(Râvi) Osman, “o ancak gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır” şeklinde rivayet etti.[144]

Açıklama

Âyet-i kerîmedeki “beyaz iplik ve siyah iplik”ten maksat; Hz. Peygamber (s.a.)’in de belirttiği gibi gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır. Aydınlık ve karanlığın, beyaz ve siyah ipliğe benzetilmelerine sebep, sabaha doğru bunların ikisinin de iplik gibi uzamalarıdır.

Bu âyet-i kerîmenin nüzulüne sebep olan hadîse, 2314 numaralı hadî­sin izahında belirtilmiştir.

Bu hadîsin zahirinden, Adiyy b. Hatîm’in, söz konusu âyet indiği zaman müslüman olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kendisi; “…âyeti inince” tabirini kullanmıştır. Bu âyet hicretin ilk yıllarında nazil olmuştur. Halbu­ki, meğâzi âlimlerinin büyük çoğunluğu Adiyy’in hicretin 9. veya 10. yı­lında müslüman olduğunu söylemektedirler.

Buna göre Adiyy’in “…âyeti inince” sözünün, te’vîl edilmesi gerekir. Nitekim âlimler, Adiyy’in bu sözünü birkaç şekilde te’vîl etmişlerdir. Bun­lar içinde en çok beğenileni şudur:

Adiyy sanki şöyle demek istemiştir:

“Bu âyet indikten sonra ben Medîne’ye gelip, müslüman olunca ve şeriatın ahkâmını öğrenince ve bana bu âyet okununca…”

Ahmed b. Hanbel’in, Mücâhid vasıtasıyla, Adiyy’den yaptığı şu riva­yet yukarıdaki te’vîli takviye etmektedir.

“Rasûlullah {s.a.) bana, namazı ve orucu öğretip; “şöyle namaz kıl, şöyle oruç tut. Güneş battığı zaman, beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar ye’* buyurdu. Ben de iki iplik aldım…”

Hadîsin metninden ve yukarıya aktarılan îzahlardan anlaşıldığı üzere; Adiyyb b. Hatim “Fecirden beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar yeyiniz, içiniz.” mealindeki âyeti duyunca, bir siyah bir de beyaz ip alıp, yastığının altına koymuş ve yemeye içmeye son vermek için iplerin birbirinden ayrılabileceği vakti beklemiştir. Ancak, sabah yaklaştığı halde, ip­leri ayırdedememiş ve durumu Hz. Peygamber’e arzetmiştir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Âyette, hakîki manânın kastedümediğine delâlet eden açık bir karine var, o da ifâdenin sonundaki, “fecirden” kelimesidir. Bu karîne açıkça, beyaz iplik ve siyah iplikten maksadın gün­düzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu ortaya koyuyor. O halde, Adiyy b. Hatim niçin böyle bir hataya düşmüştür?

Bu soruya birkaç yönden cevâp verilebilir. Şöyle ki:

1. Adiyy b. Hatim âyeti kerimedeki “Fecirden” ifâde­sini, sebep manâsına almış olabilir. Yâni, manayı; “fecir sebebiyle beyaz iplik siyah iplikten ayrılıncaya kadar…” diye anlamıştır.

2. Adiyy, bu işaret edilen bölümü unutmuştur.

Nitekim İbn Cerîr’in Adiyy’den rivayet ettiği şu haber buna delâlet etmektedir.

“Rasûlullah (s.a.)’e geldim. Bana İslâm’ı öğretti. Her namaz vakti içinde nasıl kılacağımı tarîf etti. Sonra da; “Ramazan geldiği zaman, fe­cirden beyaz iplik siyah iplikten ayırt edilinceye kadar ye-iç. Sonra geceye kadar orucu tamamla.” buyurdu. Ben bunun ne olduğunu anlamadım. Siyahtan ve beyazdan iki iplik büktüm. Fecir vaktinde onlara baktım fa­kat ikisini de aynı gördüm. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.)’e gittim ve;

Yâ Rasûlallah, bana tavsiye ettiğin herşeyi yaptım. Ancak, siyah ip­lik beyaz iplik meselesini beceremedim, dedim.

“Buna sebep ne? Yâ ebâ Hatim?” buyurdu ve sanki yaptığımı anla­mış gibi gülümsedi. Ben;

Beyaz ve siyah iplikten iki iplik büktüm ve geceden (itibaren) Onlara baktım. Ancak hep onları aynı buldum, dedim.

Bunu duyunca Rasûlullah (s.a.) azı dişleri görülünceye kadar güldü ve;

“Ben sana “fecirden” demedim mi? O ancak, gündü­zün aydınlığı ve gecenin karanlığıdır, buyurdu.”

İbn Cerîr’in rivayet ettiği bu hadîs, âyet-i kerîmedeki kelimelerinin de, geri kalanıyla birlikte indiğini gösterir. Halbuki Buhârî’-nin Sehl b. Sa’d’dan rivayet ettiği şu hadîs,  kısmının sonra­dan indiğine işaret etmektedir:

Sehl şöyle demiştir:

Âyeti indi, kısmı inmedi. İnsanlar oruç tutmak istedikleri zaman birisi ayağına beyaz ve siyah iplik bağladı. Onları birbirinden ayırıncaya kadar yemeye devam ediyordu. Bunun üzerine Allahr bölü­münü indirdi de, halk, bundan gecenin ve gündüzün kastedildiğini öğrendi.

Buna göre, Buhârî’deki Sehl hadîsi ile, lbn Cerîr’deki Adiyy hadîsi arasında bir tezat ortaya çıkmaktadır.

İbn Hacer el-Askalânî bu tezâtı şöyle ortadan kaldırıyor;

Adiyy b. Hâtim’in hadîsi, Sehl b. Sa’d’ın hadîsinden daha sonradır. Sanki, Adiyy’e Sehl hadîsinde bahsedilen şey ulaşmamıştır. Mücerred ola­rak âyeti işitmiş ve yukarıda geçtiği şekilde anlamıştır. Bunun üzerine, Rasûlullah (s.a.) âyetteki den muradın, karanlığı aydınlık­tan ayırmak olduğunu beyân etmiştir.

Hadîs-i şerifin devamında, Adiyy b. Hatim Hz.Peygamber (s.a.)’eva-rıp da durumu arzedince, Rasûlullah (s.a.)’ın, gülerek “şüphesiz öyleyse yastığın geniş ve uzundur” buyurduğu görülmektedir. Rasûlullah’m bu sözden maksadını alimler farklı yorumlamışlardır.

Kurtûbî ve Kadı lyâz gibi büyük âlimler, Rasûlullah (s.a.)’m bu sözü, karşısındakinin gaflet ve hamakatine kinaye olarak söylemediği görüşünde iken; bâzı âlimler bu sözün, Adiyy’in gafletine işaret olarak söylendiği fikrindedirler. Bunlar, “senin yastığın geniş ve uzundur.” sözünü, Arap­ça’da “kalın kafalı” manasına kullanılan ( uüı jhj- ) terkibine benzet­mişlerdir. Ancak hadise Rasûlullah’ın bir sahâbiye hakaretâmiz ifâdeler kullanmasını gerektirecek derecede büyük değildir. O bakımdan, Kurtûbî ve Kadı Iyâz’ın anlayışları daha uygun görünmektedir. Hattâbî, her iki anlayışı da uygun görenlerdendir.

Hattâbî şöyle der:

“Şüphesiz öyleyse senin yastığın uzun ve geniştir,” sözünde iki kavil vardır:

1. Rasûlullah burada “şüphesiz öyleyse senin uykun fazla imiş” de­mek istemiştir. Yastık sözü uykudan kinayedir. Çünkü uyuyan onun üze­rine başını kor. Yahut da “öyleyse senin gecen uzunmuş” demeyi murâd etmiştir…

2. Rasûlullah yastık ile, başını ve boynunu koyduğu yeri kinaye et­miştir. Buna göre; yastık büyük olunca, kafa da büyük olur. Bu da gaflet ve gabâvetten kinayedir.”

Kurtûbî, Efendimizin bu ifâdesinin Adiyy’i gaflete nisbet etmek anla­mında olmadığını ifâde ile şöyle der:

“Allahü âlem, Rasûlullah. bununla; “eğer senin yastığın Allah’ın mu­râd ettiği iki ipliği kaplayabilmişse geniş ve uzun demektir. Bunun için, Rasûlullah hemen peşinden; “Bu ancak gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır” buyurmuştur.

İbn Hıbbân bu Adiyy hadîsini; “Arapların lügatlarının birbirinden farklı olduğunun beyânı” başlığı altında vermiştir. Bu hareketiyle İbn Hıbbân, Adiyy b. Hâtim’in, siyah ve beyaz iplikle gecenin karanlığı ve gündü­zün aydınlığının kastedildiğini bilmediğine işaret etmek istemiştir. Bu da, Kurtûbî’nin görüşüne kuvvet kazandırmaktadır.

Kadı Iyâz’ın bu konuda söyledikleri de şöyledir:

“Adiyy b. Hatim âyet-i kerîmeyi anlayış tarzından dolayı iki iplik alıp yastığının altına koymuştur. Aynı şekilde davranan başka sahâbîler de olmuştur.” Daha sonra Kadı Iyâz bu cümleyi aynen Kurtûbî’nin anla­dığı biçimde izah eder:

“Hadîsin manâsı şudur: Eğer sen Allah’ın murâd ettiği iki ipliği (gece ile gündüzü) yastığının altına koyabildinse, senin yastığın çok uzun ve ge­niş demektir.”

Ebû Avâne’nin, Mutarrıf tan yaptığı rivayette Hz. Peygamberin gül­düğü ve  “hayır ey koca kafalı” buyurduğu belirtil­mektedir. Kadı Iyâz bu ifâdeyi de yukarıdaki mânâya hamletmiştir.

Bu bâbda geçen hadîsler ve bu hadîslerde işaret edilen âyet-i kerime[145], oruç tutulan günlerin gecelerinde, fecir doğuncaya kadar yeme içme, cinsî temas gibi oruca aykırı davranışların caiz olduğuna delildir. Ancak fecrin doğuşundan muradın ne olduğunda ihtilâf edilmiştir. İbn Rüşd’ün Bidâyetü’I-müctehîd ve nibâyetü’l-muktesid adındaki eserinde belirtildiği­ne göre; ulemânın cumhuru, fecir sözüyle kastedilenin, fecr-i sâdık olduğu görüşündedirler. Bu görüşe kaynak olacak hadîsler yukarıda geçmiştir.

Fecrin belirmesinden muradın, fecrin doğması mı yoksa, mükellef ta­rafından görülmesi mi olduğu da ihtilâfa konu olmuştur. Çünkü âyet-i kerîmedeki ifâdesi, her iki anlayışa da imkân vermektedir. Cumhurun görüşüne göre, fecrin belirmesinde mükellefin görüşü esâstır. Dolayısıyla bir kimse fecrin doğup doğmadığında şüphe ederse, kendisine yemek içmek helâl olur. Ancak, fecirden sonra, yediği kesinlikle belli olursa, o günü kaza etmesi gerekir.

Oruca başlama vaktinin fecrin doğuşu ile mi yoksa aydınlığın yayılışı ile mi olduğunda da farklı görüşler vardır. Ulemânın ekseriyetine göre, fecir yayılıncaya kadar yemek içmek caizdir. Dört mezhep imamının görü­şü de bu merkezdedir. Îbnü’l-Münzîr’in bildiğine göre; Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Abbas da bu fikirdedirler.

Reddü’l-muhtar’da, orucun başlama zamanının, fecrin ilk doğmaya başladığı an mı yoksa aydınlığın yayılması esnası mı olduğundaki ihtilâf, sabah namazının vaktindeki ihtilâfa benzetilerek; “fecrin ilk doğmaya baş­laması zamanını kabul etmek daha ihtiyatlı, aydınlığın yayılmasını kabul etmekse, ruhsattır” denilmektedir.

Zayıf kabul edilen bir görüşe göre ise, oruca başlama vakti, fecr-i sâdıktan sonra görünen kızıllıktır. Buna kırmızı fecir denilir. Buna göre güneşin doğmasına yakın bir zamana kadar yemek içmek caizdir. Bu gö­rüş, ashâb-ı kiramdan, Huzeyfe ve îbn Mesûd’dan da rivayet edilmiştir. Ayrıca Süleyman b. A’meş, el-Hakem b. Uteybe, Ebû Miclez, Ebû Bekir b. Ayyaş da bu görüştedirler.. Bunlar, bu konuda âyetteki, “fecir” keli­mesini, kırmızı fecir olarak anlamışlardır. Ayrıca şu haberler de bu görü­şün delilleri arasındadır:

Huzeyfe şöyle demiştir:

“Rasûlullah (s.a.)’le birlikte sahur yemeği yedim (yediğimiz zaman) sanki gündüzdü diyebilirim, ancak henüz güneş doğmamıştı.”

Zer b. Hubeyş (r.a.) şöyle der:

“Sahur yemeğini yeyip mescide gittim. Giderken, Huzeyfe’nin evine uğrayıp yanına girdim. Bir deve sağmamı emretti, sağdım. Bir tencere em­retti, sütü pişirdim, sonra; “ye” dedi. Ben oruç. tutmak istiyorum” de­dim. “Ben de istiyorum.” dedi. Yedik, içtik sonra mescide geldik, hemen namaza başlandı.

Huzeyfe “Rasûlullah bana böyle yaptı” veya “ben Rasûlullah’la böyle yaptım” dedi. “Sabahtan sonra mı?” dedim. “Evet, sabahtan sonra, an­cak güneş doğmamıştı” dedi.[146]

Ebû Davud’un bir evvelki hadîsi de bu görüşün delilleri arasında sayılır.

İbnü’l-Münzîr’in rivayetine göre; Hz. Ali sabah namazını kılmış son­ra; “Şu an beyaz ipliğin siyah iplikten ayrıldığı andır” demiştir.

Tahavî, Huzeyfe’nin rivayetinin bu konudaki âyetin[147] inmesinden önce olmasının muhtemel olduğunu söyler. Böyle olmasa bile, yeme içmenin ikinci fecrin doğması ile sona ereceğini belirten sahîh hadîsler o kadar çoktur ki, orucun başlama vaktinin güneşin doğumuna yakın bir zamana kadar uzayacağını bildiren haberler onlara muarız olamazlar.” Zaten bu görüş çok zayıf görülmüş ve mezheb imamlarından hiçbirisi tarafından i’tibâr edilmemiştir. Sâdece bu birkaç haberi alıp, ikinci fecirle birlikte yemenin içmenin haram olduğunu belirten Kütüb-ü Sitte’deki sahîh hadîs­leri hesaba katmamak uygun bir davranış değildir. Zihinleri karıştırmak­tan başka bir işe yaramaz.[148]

Bazı Hükümler

1. Temsiller getirerek dini hükümlerin izahı caizdir.

2. Oruç tutmak isteyen kimse fecr-i sadık dem­len ikinci fecre kadar yiyip içebilir.

3. Bakara Sûresinin 187. âyetinde zikredilen, “siyah iplik ve beyaz iplik “ten maksat, gecenin karanlığı ve gündüzün aydınlığıdır.[149]

18. Kap Elinde Yiyip İçerken Ezanı Duyan Kimse Ne Yapmalıdır?

2350. …Ebû Hûreyre (r.a.), “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Biriniz, kap elinde iken ezanı işitirse, ihtiyâcını giderinceye (karnını doyuruncaya) kadar, onu bırakmasın.”[150]

Açıklama

Hadîs-i şerîf sahur yemeği ile alâkalı olabileceği gibi, diğer herhangi bir yemekle ilgili de olabilir.

Sahur yemeği ile ilgili olduğu kabul edilirse, iki ayrı açıdan bakı­labilir;

1. Buradaki ezandan maksat, fecir doğmadan önce, uyuyanları uyan­dırmak ve ibâdet halinde olanların istirahate çekilmelerini sağlamak amacı ile okunan birinci ezandır. Bu ezan okunduğu zaman zâten fecir doğmadığı için, yemeye içmeye devam etmek gayet tabiîdir ve hadîsi anlamakta hiçbir güçlük söz konusu değildir.

2. Ezan, ikinci ezan olabilir. Fakat havanın kapalı olması gibi bir sebepten dolayı müezzin fecrin doğduğunu zannetmiştir, fakat oruç tuta­cak olan kişinin kanaatine göre, henüz fecir doğmamıştır.

Yemeği sahur yemeği ile, ezanı da sabah ezam ile kayıtlamayanlar, bu hadîsi; Nesâî, îbn Mâce ve Tirmizî’nin rivayet ettikleri; “Akşam yeme­ği hazırken namaza durulursa, önce yemek yeyiniz” mealindeki hadîse benzetmişlerdir. Buna sebep, namaz kılacak kişinin kafasını, yemekle meşgul olmaktan kurtarıp, huşûu ve hudû’u te’mîndir. Bu konu Kitâbü’l-Et’ime’de ele alınacaktır.

Münâvî bu hadîsin akşam ezanı ve akşam yemeği ile ilgili olduğunu, maksadın, oruç tutana bir merhamet eseri olarak iftarda acele etmeyi te’mîn olduğunu söyler.[151]

Bazı Hükümler

Önünde yemek olan kişinin, ezan okunduğu takdirde yemeğine devam etmesi caizdir.[152]

19. Oruçlunun İftar Vakti

2351. …Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’dan; demiştir ki Rasûlullah (s.a.);

“Gece şu (doğu) taraftan geldiği, gündüz şu (batı) taraftan git­tiği zaman -Müsedded: “ve güneş battığı zaman” sözünü de ekledi-oruçlu orucunu açar (orucunu açma vakti girmiştir.)”[153] buyurdu.[154]

Açıklama

Tirmizî, hadis için “hasen-sahîh” demiştir. Hadîs-i şerîfte, Hz. Peygamber iftar vaktini tarif ederken; “gece şu taraftan geldiği ve gündüz şu taraftan gittiği zaman” buyurmuş, doğu ve batı sözlerini söylememiştir ancak bu yönleri hadisi irad ederken eliyle göstermiş olması mümkündür. Ayrıca güneşin doğduğu ve battığı taraflar belli olduğu için hiç işaret olmasa bile bu, anlaşılır.

Ebû Dâvud hadisi hem Ahmed b. HanbeFden hem de Müsedded’den işitmiştir. Ahmed b. Hanbel’in rivayetinden fazla olarak Müsedded’in ri­vayetinde, Hz. Peygamber (s.a.)’in iftar vaktini bildirirken, “ve güneş battığı zaman1′ buyurduğu da yer almaktadır. Buharî’nin rivayeti de Müsedded’inkine uygundur.

Gecenin gelip gündüzün gitmesinden maksat, aydınlığın kaybolup, ka­ranlığın çökmesidir. Bu sözlerden sonra Hz. PeygamberMn; “ve güneş battığı zaman” sözünü eklemesi iftarın esas vaktinin güneşin batmasına bağlı ol­duğuna işaret içindir. Çünkü güneş batmadığı halde bulut ve sis gibi bir sebeple ortalığın kararması iftar vaktinin girmesine sebep değildir.

Nevevî, Müslim şerhinde bu hadiste zikri geçen her üç şeyden birinin diğerini mutazammın olduğunu söyler. Güneşin batışının farkedilemeyece-ği bir vadide bulunan bir kimse ortalığın kararmasına göre hükmedecektir.

Hz. Peygamber, hadis-i şerifte, gündüz gidip gece gelip güneş batınca iftar vaktinin gelmiş olduğunu, “oruçlu orucunu açar” sözleriyle ifade etmiştir.

İbn Huzeyme bu sözün manasının, “oruçlu orucunu açsın” demek olduğunu söyler.

Buharî’nin Süleyman eş-Şeyhânî’den yaptığı rivayette “iftar helal olmuştur” tâbirinin yer alması, birinci izahı takviye etmektedir… Ahmed ve Taberf nin rivayet ettikleri aynı mevzudaki hadisin sonunda; “gece ol­duğu zaman iftar ediniz” buyurulması da ikinci izahı te’yid etmektedir. Ancak bu izahlar arasında bir tezat söz konusu değildir. Çünkü iftar vak­tinin girmiş olması iftarı emretmeye zıt değildir.

Hz. Peygamber’in ifâdesini zahiri üzere alıp, iftar vaktinin girmesi ile birlikte hiçbir şey yemese bile oruçlunun orucunun açılmış olacağını söyleyenler de vardır ancak bu pek isabetli görülmemiştir. İbn Huzeyme: “Eğer maksat, orucunu açmış olur demek olsaydı, tüm oruçluların iftan nın aynı anda olması gerekirdi. O zaman da iftarda acele etmeyi teşvi etmenin manası kalmazdı” demektedir.[155]

Bazı Hükümler

Orucun vakti güneşin batması ile sona erer.[156]

2352. …Abdullah b. Ebî Evfâ’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir; Rasûlullah (s.a.)*la birlikte bir yolculukta idik. O oruçlu idi. Güneş batınca;

“Ya Bilal! İn de bizim için sevik ez”[157] buyurdu.Bilâl;

Ya Rasûlallah! Akşamı bekleseydin, dedi.Rasûlullah tekrar;

“İn, bizim için sevik ez”, buyurdu.Bilâl;

Ya Rasûlallah henüz üzerinde gündüz var, dedi.Bunun üzerine Hz. Peygamber tekrar;

“İn ve bize sevik ez”, buyurdu.

Bilal de indi ve seviki ezdi. Rasûlullah (s.a.) onu içti, sonra parmaklarıyla doğu tarafını göstererek:

“Gecenin şu taraftan geldiğini gördüğünüz zaman oruçlu oru­cunu açar ” buyurdu.[158]

Açıklama

Hadisin buradaki rivayetinde, Abdullah b. Ebî Evfâ’ nın bahsettiği yolculuğun hangi ayda ve nereye olduğuna dâir hiçbir işaret görülmemektedir. Müslim’deki rivayette ise bu yolcu­luğun ramazan ayında olduğu açıkça1 belirtilmiştir.

Âlimler Müslim’in rivayetini gözönüne alarak bu yolculuğun Mekke fethi için çıkılan yolculuk olabileceğini söylerler. Çünkü Hz. Peygamber’-in ramazan ayında çıktığı iki sefer vardır:

Bunlar Bedr ve Mekke fethi seferleridir. Abdullah b. Ebi Evfâ, Bedir seferinde bulunmamıştır. O halde burada söz konusu olan sefer Mekke fethi seferidir.

Metinde görüldüğü gibî Hz. Peygamber güneşin battığını farkedince, BilâTe inip kendileri için sevik ezmesi yapmasını emretmiştir. Ancak Bilâl iki kerre üst üste henüz akşamın olmadığını söyleyerek Rasûlullah’a biraz daha beklemesini arzetmiştir. Fakat efendimiz üçüncü kez emrini tekrarla­yınca, Bilâl hayvanından inmiş ve emrolunduğu şeyi yapmıştır. Bilâlin iki defa üst üste akşamın henüz olmadığını belirtmesi onun kesinkes akşamı olmadığı kanaatinde olduğundan dolayıdır. Çünkü Hz. Peygamber’in bu­nu tam fark edememiş olması mümkündür. Hadis-i şerifteki “güneş battı­ğı zaman” ifadesi îbn Ebî Evfâ’nın kanaatidir. BilâTe göre güneş henüz batmamıştır. Çünkü aksi takdirde Bilal’ın, emri yerine getirmede gecikme­si düşünülemez. Çünkü bu inat olur. Bilal gibi birisi böyle şey yapmaz.

Tercemeye “sevik ez” diye geçtiğimiz kelimesi aslında, “sevik’e su katıp bir çubukla karıştır” demektir. Sevik de “kavrulmuş un” manasındadır. Anadolu’da buna “kavut” denilir.

Müslim’in rivayetinde Hz. Peygamber’in konuştuğu zâtın (Bilal’ın) ismi verilmemiş, bu “Ey fülân” diye ifade edilmiştir.[159]

Bazı Hükümler

1. Ramazan ayında sefere çıkan bir kimsenin, yolculuk esnasında oruç tutması caizdir. Bu ko­nunun geniş izahı 42. babda gelecektir.

2. Güneşin batması ile oruçlunun orucunu açma vakti gelmiştir.

3. Âlim bir kimseyi unuttuğu zannedilen bir konuda uyarmak meşrudur.

4. Bir meseleyi bilmeyen kişinin, bilen birine üç defa müracaat etme­sine müsamaha edilir.

5. Fiilin delâleti sözden daha kuvvetlidir.Çünkü Hz. Peygamber önce sevik ezmesini içmiş, sonra iftarın geldiğini tarif etmiştir.

6. Hurma ile iftar açmak vâcib değildir.[160]

20. İftarda Acele Etmek Müstehaptır

2353. …Ebu Hureyre (r.a.)’den Rasûlullah (s.a.)’rn şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir;

“Müslümanlar iftarda acele ettikleri müddetçe din üstün olma­ya devam eder. Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar iftarı gecikti­rirler.”[161]

Açıklama

Hadis-i  şerifin  Buhârî’deki  rivayeti,   Sehl b.  Said’den nakledilmiştir ve “İnsanlar iftarda acele ettikleri müd­detçe hayır üzere olmaya devam ederler” manasına gelecek şekildedir. Ahmed b. Hanbel’in aynı konuda Ebu Zer vasıtasıyla yaptığı bir ri­vayet de şu şekildedir: “Ümmetim, sahuru geciktirmeye ve iftarda acele etmeye devam ettikleri müddetçe hayırda olmaya devam ederler”.

Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği hadiste ise, Hz. Peygam­ber Cenab-ı Allah’ın; “Şüphesiz kullarımın bana en sevimli olanı, iftarda en çok acele edenidir”[162] buyurduğunu haber vermiştir.

Bu rivayetlerin tümü iftarda acele etmeyi teşvik etmektedir. Diğer ki­taplardan aktardıklarımızda, iftarda acele eden insanların hayır üzre ol­dukları bildirildiği halde, Ebû Davud’un rivayetinde müslümanların iftar­da acele etmelerinin, tslâmiyetin üstünlüğünü sürdürmesine vesile olacağı belirtiliyor. Bu, “Müslümanlar sünnete sarıldıkları ve bunun şuurunda ol­dukları müddetçe, İslâmiyetin, dolayısıyla müslümanların yüceleceği ve sün­netten uzaklaştıklarında da fitne ve fesadın kendilerini saracağı”nı ifade etmektedir.

Hz. Peygamber müslümanlara, iftarda acele etmelerini emrederken buna sebep olarak, Yahûdî ve Hıristiyanların iftarı geciktirmelerini göster­miştir. Bu ifadelerde, müslümanların îslâm düşmanlarına muhalefet etme­lerinin gereğine işaret vardır. Müslüman, Allah’ın düşmanlarına düşman oldukça Allah ona yardım eder.

Yahûdîler, oruç tuttuklarında yıldızlar çıkıncaya kadar iftar etmezler­di. İbn Hibban’ın rivayet ettiği bir hadise göre Rasûlullah (s.a.); “Benim ümmetim, iftar etmek için yıldızları beklemedikleri müddetçe, sünnetim üzre olmaya devam ederler” buyurmuştur.

tbn Dakiki’I-İyd bu hadisin, iftarı yıldızlar çıkıncaya kadar geciktiren Şiâyı reddetmekte olduğunu söyler.

Hz. Peygamber’in iftarda acele etmeyi teşvik etmesindeki hikmet, Ya-hudî ve Hıristiyanlara muhalefetin yanısıra, oruçlu için bir şefkattir.

îmam Şafiî el-Ümm adındaki eserinde şöyle der: “İftarda acele etmek müstehaptır. Kasdî olmamak ve geciktirmeyi daha efdal saymamak şartıy­la geciktirmek de mekruh değildir.”

Bu ifâdelerden anlaşıldığına göre iftarı geciktirmek mekruh değildir. Çünkü bir şeyin müstehab olması onun zıddının mekruh olmasını gerek­tirmez.[163]

Bazı Hükümler

1. Oruçlunun orucunu açmakta acele etmesi müs­tehaptır.

2. Bu davranış dinin üstün olmasına sebeptir.

3. Mü’min, meşru olmak kaydıyla islam düşmanlarına muhalefet et­melidir.[164]

2354. …Ebû Atiyye’den; demiştir ki: Mesrûk ve ben Hz. Aişe’nin huzuruna girip: Ey mü’minlerin annesi! Muhammed (s.a.)’in ashabından iki kişi var, birisi iftarda ve (akşam) namaz(m)da acele ediyor, ötekisi ise hem iftarı hem de namazı geciktiriyor, dedik.

Hangisi iftarda ve namazda acele ediyor? dedi.

Abdullah, (b. Mes’ud) dedik.

RasûluIİah (s.a.)’de Öyle yapardı, dedi.[165]

Açıklama

Haberden anlaşıldığına göre, Abdullah b. Mesud iftar etmekte ve akşam namazını kılmakta acele edermiş. Bun­ları geciktirenin kim olduğu burada belirtilmemiştir. Ancak, Müslim ve Tirmizî’nin rivayetlerinden, o zâtın Ebû Musa el-Eş’arî olduğu anlaşıl­maktadır. Ebû Musa’nın iftarı geciktirmesinden maksat, acelede mübala­ğa etmemesidir. Bu da sünnete muhalefet için değil, bunun cevazına işaret içindir. Nitekim acele etmemek ittifakla caizdir.

Ebû Atiyye ile Mesrük’un, bu iki sahibinin tutumlarını Hz. Aişe’ye sormaları, hangi davranışının daha efdal olduğunu öğrenmek içindir.

Ebû Davud’un rivayetinde acele etmenin iftar ve akşam namazıyla ilgili olduğu görülmektedir. Müslim’in rivayetinde ve Nesâî’nin bir rivaye­tinde de durum aynıdır. Nesâî’nin başka bir senetle yaptığı diğer bir riva­yetinde ise, Ebû Atiyye’nin şöyle dediği bildirilmektedir;

“Ya Aişe, içimizde RasûlulIah (s.a.)’in ashabından iki kişi var, birisi iftarda acele edip, sahuru geciktiriyor, öteki ise iftarı geciktirip sahurda acele ediyor…” yani bu rivayette acele etmeye ve geciktirmeye konu olan­lar iftar ve sahurdur. Bu rivayete göre de iftarda acele edip sahuru gecikti­ren Abdullah b. Mesud’dur ve Hz. Aişe onun davranışının, Resûlullah’ın sünnetine uygun olduğunu söylemiştir.

Ebû Davud’un rivayeti aynı zamanda Müslim’in de rivayeti olduğu için Nesâî’nin yukarıda işaret edilen rivayetine tercih edilmiştir.

Hadis-i şerif, iftar etmekte ve akşam namazını kılmakta acele etme­menin mekruh olduğuna işaret etmektedir.

Ebu Ya’lâ’nuı Zâide’den onun da Humeyd’den yaptığı rivayete göre, Enes (r.a.) şöyle demiştir: “RasÛluüah (s.a.)’ı bir yudum su ile de olsa iftar etmeden akşam namazı kıldığını hiç görmedim.”

iftarda acele edip sahuru geciktirme konusunda birçok hadis vardır. Hafız îbn Hacer, İbn Abdilberr’in şöyle dediğini söyler: “İftarda acele edip sahuru geciktirmeyi tavsiye eden hadisler sahihtir, mütevâtirdir.”

Bütün bu söylenilenlerden anlaşıldığı gibi sahur yemeğinde acele et­mek, Hz. Peygamberdin sünnetine aykırıdır.[166]

Bazı Hükümler

Oruçlunun iftar açmakta ve kişinin akşam namazını kılmakta acele etmesi mustenaptır.[167]

21. İftar Ne İle Açılmalıdır?

2355. …Selmân b. Amir[168]‘den; demiştirki; “Rasûlullah (s.a.); “-Sîzden bîriniz oruçlu olduğu zaman hurma ile, hurma bula­mazsa su ile iftar etsin. Çünkü su temizleyicidir.”[169] buyurdu.[170]

Açıklama

Hadis-i şerîf, oruçluların oruçlarını hurma ile açmalarım teşvik etmektedir. Bu emir, bu işin vacip olduğu­nu değil, mendub olduğunu gösterir.

İftar etmek için ilk planda hurmanın tavsiye edilmesi daha çok, hur­manın göze kuvvet verdiği hikmetine dayandırılıyor. Çünkü her ne kadar hurmanın çoğu gözlere zarar ise de, azı faydalıdır.’Tatlı olduğu için iştahı keseceği, böylece haddinden fazla yemeye mâni olacağı hususu da düşü­nülebilir.

Bazı âlimler bu hadiste, imanın tatlılığına ve isyanın acılığına işaret bulunduğunu söylemektedirler. Çünkü oruç tâatlerin en büyüklerindendir.

Hurmanın bulunmaması durumunda suyun tercih edilmesindeki hik­met de suyun temizleyici olmasıdır. Su ile iftar eden kişi, suyun temizleyi­ciliğinden dolayı iç ve dış temizliğine kavuşmuş olur.[171]

Bazı Hükümler

Orucu hurma ile açmak müstehabtır.[172]

2356. …Enes b. Mâlik (r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a.) akşam namazını kılmadan önce bir kaç taze hurma ile, eğer hurma yoksa kuru hurma ile iftar ederdi o da bulunmazsa bir kaç yudum su yudumlardı.[173]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için “hasen-garib” demiştir. Hadisten Hz. Peygamber’in iftarını tek hurma ile değil, üç veya daha çok hurma ile açtığı anlaşılmaktadır.

Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste- ise, Rasûlullah’ın yazın su ile, kışın ise, hurma ile iftar ettiği bildirilir.[174]

Açıklama

1. İftarı akşam namazından önce açmak sünnettir. Hz. Ömer ve Osman’ın namazdan sonra iftar ettiklerine dâir rivayetler cevaza hamledilir.

2. Oruçlunun varsa hurma, yoksa su ile iftar etmesi müstehabtır.[175]

22. İftar Esnasında Söylenecek Şey

2357. …Mervân b. Salim el-Mukaffa’dan[176] demiştirki; İbn Ömer (r.a.) sakalını avuçlar, avucundan artan kısmı keserdi; O şöyle dedi;

“Rasûlullah (s.a.) iftar ettiği zaman, “susuzluk gitti, damarlar nemlendi ve inşallah ecir hâsıl oldu” buyurdu.[177]

Açıklama

Mervân’ın, İbn Ömer (r.a.)’ın sakalını kestiğini ta’rîf etmesi, kendisinin tâbiûndan olduğuna işaret içindir.

tbn Ömer’in sakalını kesişi, ya hacda veya umrede olmuştur. Nitekim Buhârî’de: “İbn Ömer haccettiği veya umre yaptığı zaman sakilini avuçlar ve artanı alırdı” şeklinde bir rivayet vardır.

Hadîs-i şeriften, Hz. Peygamber’in yukarıdaki sözleri, iftarını açtık­tan sonra söylediği anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber son olarak “inşallah ecir sabit oldu,” buyurmuştur. “İnşallah” demesi ya teberrük içindir veya ümmetinin orucuna nisbetledir. Çünkü Hz. Peygamber’den başkala­rına, oruçlarına mukabil ecrin verilip verilmeyeceği Cenâb-ı Allah’ın dile­mesine bağlıdır. Allah’ın orucu kabul edip etmeyeceği bilinemez. Ama Hz. Peygamber’in orucunun makbul olduğu kesindir.

Hadîs-i şerîfte, iftar ederken yukarıdaki sözleri söylemenin meşru’ ol­duğuna delâlet vardır. Herhalde bu, meşakketin sona ermesi nimetine ve sevabın kazanılmasına şükürdür. Bu hadîs; iftar duası ile ilgili değildir. Hz. Peygamber’in iftar esnasında söylediği bir sözün anlatılmasıdır. İftar duası, bundan sonraki hadîsde gelecektir.[178]

2358. …Muâz b. Zuhre; Rasûlullah (s.a.)’e kadar ulaştırdığı rivayetinde; Hz. Peygamber (s.a.)’in iftar ettiği zaman şöyle dediği­ni haber vermiştir:

“Ey Allahım! Sadece senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”[179]

Açıklama

Râvî Muaz b. Ztthre tâbiûndandır.  Ancak rivayetinde sahâbiyi anmamış, doğrudan doğruya Hz. Peygamber’den duymuş gibi davranmıştır. Bu çeşit hadîslere “Mürsel hadîs” de­nilir.

Bu hadîs-i şerîf; iftar ettikten sonra demenin    sünnet     olduğunu      göstermektedir. Aynı şeye delâlet eden başka rivayetler de vardır.

Dârekutnî’nin ve Taberânî’nin el-Mü’cemul-Kebîr’inde İbn Abbas’-dan rivayet ettikleri haber şu şekildedir: “Rasûlullah (s.a.) iftar ettiği zaman;

“Ey Allahım! sadece senin için oruç tuttuk, senin rızkınla iftar ettik. Bizden kabul et. Sen îşiticı ve çok bilicisin/’ derdi.

İbnu-s-Sünnî, Muâz b. Zühre’den şöyle rivayet etmiştir;

Rasûlullah (s.a.);

“Allaha ha m d ederim. O bana yardım etti, oruç tuttum, rızık verdi, iftar ettim,” derdi.

Abdullah b. Amr b. el-As’dan da Rasûlullah (s.a.)’ın şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmiştir: “Şüphesiz, oruçlunun iftar esnasındaki duası şudur:

“Ey Alla hım! Senden herşeyi içine alan rahmetinle günâhlanmı ba­ğışlamanı isterim.”[180]

Bazı Hükümler

İftar esnasında diye dua etmek müstehabdır. Hanefîler arasında meşhur olan iftar duası; bu hadîste belirtilene çok ben­zemektedir. Hanefîlerce iftar esnasında okunan duâ şöyledir:

“Allahım senin rızân için oruç tuttum, sana inandım, sana tevekkül­de bulundum, senin rızkınla orucumu açtım. Ramazanın yarınki günü oru­cuna da niyet ettim. Artık benim, geçmiş ve gelecek günâhlarımı bağışla.”

Şâfiîlere göre;  sâdece bu hadîste geçtiği gibi “Allahım senin için oruç tuttum ve senin rızkınla orucu­mu açtım,” diye duâ etmek sünnettir.[181]

23. Güneş Batmadan Önce Orucu Açmak

2359. …Esma bint Ebî Bekir (r.anhâ)’dan; demiştir ki: Rasû-lullah (s.a.) devrinde ramazanda bulutlu bir günde oruçlarımızı aç­tık. Fakat sonra güneş göründü.

Ebû Üsâme dedi ki: Hişâm’a:[182]

Orucu kaza etmekle emrolundular mı? dedim.

Bundan kaçış var mı? dedi.[183]

Açıklama

Hadîsin Buhârî’deki rivayetinde; “Kaza etmekle emro-lundular mı? Yani Rasûlullah (s.a.) onlara o günün oru­cunu kaza etmelerini emretti mi? ifâdesi yer almıştır. Ayrıca buradaki “bundan kaçış mümkün mü?” sözü, Buhârî’de: “Elbette kaza vardır” şeklinde vârid olmuştur.

Ebû Dâvud’daki sözünün başında, inkâr manası­na bir istifham takdir edilir. Cümlenin takdiri şek­lindedir. Terceme bu takdire göre yapılmıştır.

Hadîs-i şerîf güneşin battığını zannederek orucunu açıp, sonra güneşin batmadığını anlayan kişiye o günün orucunu kaza etmesinin gerekli olduğuna delâlet etmektedir. Bu durumda olan kişiye keffâret gerekmez. Dört mezhebin görüşü bu şekildedir. Ayrıca tbn Şîrîn, Saîd b. Cübeyr, Evzâî ve Suhayb da aynı fikirdedirler. Hz. Ömer’den gelen birçok sahîh rivayette, onun da aynı görüşte olduğu anlaşılmaktadır. Esrem, Hz. Ömer’in; “Kim yerse onun yerine birgün oruç tutsun,” dediğini söyler. Beyhâkî’nin bir rivayetinde Hanzale şöyle demektedir: “Bir ramazan, Ömer’in yanın­da idim. Ömer de, halk da iftar etti. Müezzin ezan okumak için çıktı ve “Ey insanlar, işte güneş, henüz batmamış,” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer “Her kim orucunu açmışsa, onun yerine bir gün oruç tutsun” dedi.”

Hz. Ömer’den aynı hükmü ifâde eden başka rivayetler de vardır. An­cak bunların hepsini aktarmaya gerek yoktur.

Beyhâkî’nin; Yâkub b. Süfyân, Ubeydullah b. Musa, Şeybân, A’meş ve Müseyyeb b. Rafi’ senediyle Zeyd b. Vehb’den yaptığı bir rivayette ise, Hz. Ömer’in böyle durumlarda kazaya gerek duymadığı belirtilmiştir. Söz konusu rivayet şudur:

Zeyd b. Vehb şöyle demiştir:

“Biz bir ramazan, havanın bulutlu olduğu bir günde Medîne Mescidi’nde otururken, güneşin battığını ve akşamın olduğunu zannettik. Hafsa (r.a.)’nın evinden bir maşraba süt getirildi. Ömer de biz de sütten içtik. Sonra bulut açıldı ve güneş göründü. Biz birbirimize “bu günü kaza ede­cek miyiz?” diye sormaya başladık. Hz. Ömer bunları işitti ve; “vallahi biz bunu kaza etmeyiz, günâh da olmaz.” dedi.

Ancak ulemâ; Zeyd b. Vehb’in bu rivayetinin hatalı olduğunu söyle­mişlerdir. Çünkü bu, birçok rivayete zıttır. Aslında, Zeyd b. Vehb güveni­lir biridir. Ancak bu onun hatâ etmez birisi olmasını gerektirmez. Münzirî bu hadîsin mürsel olduğunu söylemiştir.

Beyhâkî, Hz. Ömer’in güneşin battığını zannederek orucunu açtıktan sonra kazayı gerekli gördüğüne dâir olan rivayetleri zikrettikten sonra, bütün bu rivayetlerin; kazanın gerekli olmadığını bildiren haberin zaafına delâlet ettiğini söyler.

Âlimler içerisinde; Mücâhid, Atâ; Urve b. Zübeyr, Hasen el-Basrî, Dâvud-ı Zahirî ve îshâk b. Râhûye’ye göre; bu durumda olan kişiye kaza gerekmez. Bunlar Beyhâkî’nin, İbn Abbâs vasıtasıyla Hz. Peygambef’den rivayet ettiği şu hadîse dayanırlar: “Allah (c.c.) ümmetinden; hatâen, unu­tarak ve zorlanarak yaptıkları şeyleri atfetmiştir.”

Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi, ulemânın cumhuru, kazanın ge­rekli olduğu görüşündedir.

Havanın kapalı olması yüzünden hilâl görünmeyip ramazana başlanmazsa, fakat büâhere o günün ramazandan olduğu anlaşılsa, o gün kaza edilecektir.

Aynı şekilde, fecrin girmediğini zannederek yemeye devam edilse, fa­kat fecrin doğduğu ortaya çıksa o günün orucu kaza edilir. Bu konuda da Hasenü’l-Basrî ve Mücâhid kazaya gerek olmadığı görüşündedirler.[184]

Bazı Hükümler

Güneşin battığını zannederek iftar eden kimse, güneşin batmadığını farkederse, kendisine keffaret gerekmez, sâdece kaza gerekir.[185]

24. Visal Orucu

2360. …İbn Ömer (r.a)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) (insanları) visal orucundan menetti. Oradakiler;

Ama sen visal yapıyorsun, yâ Rasûlallah! dediler. Hz. Pey­gamber.

“Ben sizin gibi değilim. Bana (Rabbim tarafından) yedirilir ve içirilir,” buyurdu.[186]

Açıklama

Visal orucu; iki veya daha çok gün, geceleri hiç iftar etmeden oruca devam etmektir.Bunun oruç tutulması mekruh olan günlerde de kesmemek şartıyla bütün sene oruç tutmak olduğunu söyleyenler de vardır. Ancak bu görüş pek benimsenmemiştir. İbn Nüceym Bahru’r-râik adındaki eserinde; şekk günü oruç tutmak mek­ruhtur. Visal orucu da mekruh oruçlardandır. Ebû Yûsuf ve Muhammed, visal orucunu; aralarında iftar etmeden iki gün oruç tutmaktır, şeklinde izah etmişlerdir” der.

îmâm Nevevî de şunları söyler; “Ulemâmız visal orucunun men’ edil­diği konusunda hem fikirdirler. O, iki veya daha çok gün, aralarında yi­yip içmeden oruç tutmaktır.”

Hadîs-i şerîfin Buhârî’deki rivayetinde; “Oradakiler; sen visal orucu tutuyorsun ya Rasûlallah, dediler.” cümlesinin yerine; “Müslümanlardan birisi, ama sen visal orucu tutuyorsun; dedi” manasına gelen cümle yer almıştır. Bu farklı ifâdelendiriş, rivayetler arasında bir zıddiyet olduğuna delâlet etmez. Hz. Peygamber’e söyleyenin bir kişi olduğu halde, oradaki­lerin bu söze rızâlarından dolayı, hepsine nisbet edilmiş olması mümkün­dür. Ayrıca hadîsenin iki ayrı zamanda vuku’ bulmuş olması da imkân dahilindedir.

Hadîs-i şerîfte önce, Hz. Peygamber’in visal orucunu yasak ettiği söy­lenmektedir. Söz konusu yasağın, bundan sonra gelecek olan hadîste ifâde edilen yasağa işaret olması muhtemeldir. Ayrıca, Buhârî’nin Hz. Enes*-den; Rasûlullah (s.a.)’ın, “Visal orucu tutmayınız,” buyurduğuna dâir olan rivayeti, îbn Ömer’den yaptığı “Hz. Peygamber orucu vasletti, insanlar da vaslettiler. Fakat bu onlara zor geldi. Bunun üzerine (Rasûlullah) halkı bundan nehyetti,” şeklindeki rivayet ve Hz. Aişe’den rivayet ettiği şu ha­ber visal orucunun nehyedildiğine dâir haberlerdendir. “Rasûlullah (s.a.) İnsanları kendilerine rahmet olarak visal orucundan nehyetti.”

Hattâbî; Visal orucunun ümmetine yasak olduğu halde Hz. Peygam­ber için mubah olan şeylerden birisi olduğunu söyledikten sonra ümmet için yasak oluşunun hikmetlerini şöyle beyân eder: “Buna sebep, oruçlu­nun zayıflayıp kuvvetten düşmesi böylece farz olan ocuca ve diğer ibadet­lere gücü yetmez bir hale gelmesi veya oruçtan usanmaları ve onların kar­şılaştıkları sıkıntının, farz olan orucu da terketmelerine sebep olma ihti­malidir.”

Nevevî de bu yasağın hikmetini tayinde aşağı yukarı Hattâbî’nin söy­lediklerinin aynısını söyler.

Hadîs metninde görüldüğü üzere; Hz. Peygamber’in adı geçen orucu yasaklamasından sonra, kendisine “ama sen visal orucu tutuyorsun,” şek­linde ta’rizde bulunulmuş, Rasûlullah (s.a.)’de buna, “ben sizin gibi deği­lim, bana yedirilir ve içırilir.” karşılığını vermiştir.

Rasûlullah’a Allah tarafından’ yedirilip içirilmesinden  maksadın ne olduğunda birkaç ihtimal mevcuttur.

1. Cenâb-ı Allah Hz. Peygamber’e yemiş-içmiş gibi kuvvet verir. Do­layısıyla yeme-içme ihtiyacı duymadan .ibâdetine devam edebilir.

2. Gerçekten Allah (c.c.) ona geceleri yedirip, içirir. Bu hal de onun visaline mâni değildir. Bu sâdece ona mahsûs bir haslettir. Ümmete yasak olduğu halde, Rasülullah’ın yapmasında veya onu tatbikinde mahzur ol­mayan şeylerin başka misalleri vardır. Meselâ, efendimizin göğsü altın bir tastaki su ile melekler tarafından yıkanmıştır. Oysa altın kabın dünyada kullanılması yasaktır.

3. Hz. Peygamber’in visal orucu esnasında geceleyin yeyip içmesi, uyku halinde yeyip içenin haline hamledilir, uyku halinde yeyip içenin aç­lığı ve susuzluğu gittiği halde orucu bozulmadığı gibi, bu durumda iken Hz. Peygamber’in orucu da bozulmaz. Bu İzah İbmı’l-Münzîr’e aittir.

4. Cenâb-ı Allah, Rasûlullahı, kendi azametini düşündürmek, sevgi ve muhabbeti ile içini doldurmak ve marifeti ile gıdalandırmak sureti ile onu yemekten içmekten müstağni kılar. İbn-i Hacer’in bu izahı îbnu’l-Kayyım el-Cevzî tarafından da benimsenmiştir. İbnu’l-Kayyım, bu tür bes­lenmenin maddî beslenmeden daha çok gıdalı olduğunu söyleyerek; “çok küçük bir tecrübesi olanlar bile, kalbin ve ruhun gıdalanmasının, cismin gıdalanmasına ihtiyaç göstermeyeceğini bilirler,” der.

Hadîs-i şeriften, arada iftar etmeden peşi peşine iki veya üç gün oruç tutmanın yasak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu yasağın hükmü konu­sunda bâzı farklı görüşler vardır. Bunlar bir sonraki hadîsin şerhinde or­taya konulacaktır.[187]

2361. …Ebû Said el-Hudrî Peygamber (s.a.)’i şöyle buyururken dinlemiştir;

“Aralarında iftar etmeden peşi peşine oruç tutmayınız. Hangi­niz böyle visal orucu tutmak isterse, sehere kadar tutsun.

“Ama sen visal orucu tutuyorsun” dediler.

“Ben sizin gibi değilim. Şüphesiz benim için bir yediren var, bana yedirir, bir içiren var, bana içirir.”[188]

Açıklama

Aralarında iftar etmeden peşi peşine oruç tutmayı yasaklama bakımından bu hadîs de önceki hadîse benze­mektedir. Farklı olarak bu hadîste, Peygamber (s.a.)’in visal yapmak iste­yenlerin, sehere kadar oruçlarını uzatıp o zaman iftar etmelerini tavsiye buyurduğu belirtilmektedir.

Hz. Peygamber’in bu tavsiyesi, güneş battıktan sonra oruç olmaz di­yenlerin aleyhine bir delildir. Gerçi Ibn Huzeyme, Rasûlullah (s.a.)’ın, sahâbilerin oruçlarım sahur vaktine kadar uzatmalarını men’ ettiğine dâir bir hadîs rivayet etmiştir. Ancak bu rivayet râvîleri arasında bulunan Ubeyd b. Humeyd’den dolayı güvenilirliğini kaybetmiştir. İşaret edilen İbn Hu­zeyme hadîsinin sahîh olması halinde, Rasûlullah (s.a.)’ın önce orucu sa­hura ve sabaha kadar uzatmayı men’ ettiğine sonra da, üzerinde durduğu­muz Ebû Said hadîsinde belirtildiği üzere seher vaktine kadar uzatmaya müsaade ettiğine hamledilir.

Bu hadîste de Rasûlullah (s.a.)’m, kendisinin yedirilip içirildiğini, bu sebeple sahâbîlerin kendisine benzemediklerini söylediği görülmektedir. Hz. Peygamberin yedirilip içirilmesinden maksadın ne olduğu, önceki hadîsin şerhinde izah edilmiştir.

Bu ve önceki hadîsleri, arada iftar etmeden peşi peşine iki veya daha fazla gün oruç tutmanın Hz. Peygambere has bir şey olup, bunun ümmet için yasak olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu yasağın hükmü nedir? Bu konuda ihtilâf edilmiştir:

Cumhura göre bu şekilde oruç tutmak mekruhtur. Çünkü Buhârî’nin Ebû Hureyre’den rivayet ettiği bir hadîste, Hz. Peygamberdin ashabı ile birlikte orucu vaslettiği bildirilmektedir. Bu, orucu vasletmenin haram ol­madığını gösterir. İşaret edilen hadîs şu şekildedir:

Rasûlullah (s.a.) iftar etmeden peşi peşine oruç tutmaktan men’ etti. Bunun üzerine müslümanlardan bir adam;

Ama yâ Rasûlallah! sen vaslediyorsun! dedi. Efendimiz;

“Hanginiz benim gibidir? Ben geceyi, rabbim bana yedirir ve içirir olduğu halde geçiririm.” buyurdu. İnsanlar visale son vermek istemeyin­ce, Hz. Peygamber de onlarla birlikte orucu iki gün peşi peşine uladı. Sonra hilâli gördüler. Rasûlallah;

“Eğer hilâl gecikseydi orucu ulamayı arttıracaktım,” buyurdu.[189]

Sahîh-i Müslim’de de Enes b. Mâlik’ten rivayet edilen ve Rasûlullah (s.a.) zamanında ashabın orucu vaslettiklerini bildiren bir haber mevcuttur.

Rasûlullah’ın, ashabını visalden nehyettiği halde, onlarla birlikte vas-lederek oruç tutması, onların visali bırakmak istememelerine karşı bir cezadır.

Eğer visal haram olsaydı, Hz. Peygamber ashabın orucu vasletmeleri-ne hiç müsamaha etmez, onları kesinlikle men’ ederdi.

Zahirî mezhebine göre, visal haramdır. İbnu’l-Arâbî, Mâlikîlerden de aynı görüşü nakletmiştir. Bunlar bu bâbda zikredilen hadîslerin zahirine sarılmışlardır. Ayrıca, Taberânî’nin el-Mu’cemu’l-Evsât’ında Ebû Zer (r.a.)’den yaptığı şu rivayet de bu görüşün delilleri arasındadır;

“Cebrail (a.s.), Rasûlullah (s.a.)’e; “Allah (c.c.) senin visalini kabul etti. Bu, senden sonra hiç kimseye helâl değildir,” dedi.

Cumhur, Taberânî’nin bu hadîsinin isnadının sahîh olmadığım, dola­yısıyla delîl olamayacağım söylerler.

İçlerinde» Abdullah b. ez-Zübeyr ve Mâlikîlerden Îbnu’l-Vaddah’ın da bulunduğu bir gurup, visalin mubah olduğunu söylemişlerdir. Kadı îyâz bunun, İbn Vehb, İshâk ve Ahmed b. Hanbel’den de nakledildiğini söyle­mektedir. Bunlar da Hz. Peygamberdin ashabı ile birlikte orucu vaslettiğini bildiren hadîslere dayanmaktadırlar.[190]

Bazı Hükümler

1. Visâl, Hz.Peygamber için mübâh, ümmeti için yasaktır.

2. Halktan birisinin, âlime, onun yaptığı bir hareketi hatırlatarak ta’rizde bulunması caizdir.

3. Hz. Peygamber’i Cenâb-ı Allah kendi fadlından yedirir, içirir.[191]

25. Oruçlunun Gıybet Etmesi

2362. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan, demiştir ki; Rasûlullah (s.a.);

“Bir kimse yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terketmezse, Allah (c.ç.)’in, onun yeme içmeyi terketmesîne ihtiyacı yoktur.” di­ye buyurdu.

Ahmed (b. Yunus) dedi ki; Bu hadîsin isnadını İbn Ebî Zi’b’den sema’an aldım. Ancak bana hadîsifn metnini) yanında olan ve kardeşinin oğlu olduğunu zannettiğim bir adam (iyice) anlattı.[192]

Açıklama

Hadîs-i şerifte “yalan söylemek” diye terceme ettiğimiz dan maksat, bâtıl söz, günah sözdür. Ya­lan, iftira, gıybet, söz taşıma, küfür ve lâ’net gibi bütün bâtıl sözler bu kelimenin altına girerler.

“Yalanla iş gören” ta’bîri de her türlü kötülüğü, günâh işleri içine alır. Hz. Peygamber bu hadîsinde, oruçlu olduğu halde dil ile ve bedenen yapılan günâhları terketmeyen kimsenin aç ve susuz kalmasına Allah’ın ihtiyâcı olmadığını bildiriyor. Bundan maksat, bu durumda olanların oruç­larının makbul olmayışıdır. Çünkü oruçdan maksad, mücerred manada aç ve susuz kalmak değildir.Nefsi terbiye etmek, şehvetleri kırmaktır.

İbn Battal, “Bu hadis; yalan konuşmayı ve haram işlemeyi terketmeyenlerin oruç tutmayı boşlayıvermeleri için değil, oruçluları haramlardan sakındırmak için varid olmuştur.”Allah’ın, onun yeme ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur.” Sözü de Allah böylelerinin orucunun dilemez manasındadır.Böyle olmayanların orucuna muhtaçtır, demek değildir.Çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.” der.[193]

Bazı Hükümler

1. Oruçlunun, her türlü günah işlemekten sakınması lazımdır.

2. Yalancılık, gıybet, iftira gibi günahlar oruçtan elde edilecek sevabı zayi’ ederler.

Gıybetin, batıl sözlerden olması, hadisin bab başlığı ile alakasını teşkil eder.[194]

2363. …Ebu Hureyre (r.a.)’dan  Rasülullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet edilmiştir:

“Oruç koruyucudur.Biriniz oruçlu olduğu zaman çirkin söz söylemesin, cahillik yapmasın. Eğer birisi ona çatar veya küfrederse, “ben oruçluyum, ben oruçluyum” desin.[195]

Açıklama

Hadîsin ilk cümlesi olan “oruç koruyucudur” sözü bâ-zı nüshalarda mevcut değildir. Oruçluyu her türlü kö­tülüklerden koruyucudur manasındadır.

“Çirkin söz söylemesin” diye terceme ettiğimiz “La yerfüs” sözü “cinsî temas veya ona sebep olan davranışlarda bulunmasın” manalarına da kullanılır.

“Cahillik yapmasın” sözünden maksat da, câhillerin yaptığı kötülük­leri yapmasın, çirkin söz, alay, gıybet, lüzumsuz söz gibi davranışlardan uzak kalsın, demektir.

Said b. Mansûr’un Süheyl b. Ebû Salih kanalıyla yaptığı rivayette, “Cahillik yapmasın,” sökünün yerinde “mücâdele etmesin” ifâdesi yer almıştır. Tirmizî’de de, “Bir cahil birinize oruçlu iken cahillik yaparsa” şeklinde vârid olmuştur.

Buraya kadar yazılanlardan bu kötülüklerin, oruçlular için yasak, oruç­lu olmayanlar için mübâh olduğuna dâir bir anlayış elbette çıkartılamaz. Maksat, oruçluların bu konularda başkalarına nisbetle daha dikkatli ol­malarıdır.

Hadisin devamında, Hz. Peygamber; “Birisi onunla kavga etmek is­ter veya küfrederse, “ben oruçluyum,” “ben oruçluyum” desin,” buyur­maktadır. Bu bölüm Nesâî’de; “Birisi ona cahillik ederse, ona sövme­sin,”; İbn-i Huzeyme’de, “Birisi sana söverse, ben oruçluyum de. Eğer ayakta isen otur.”; Buhârî’de ise, “Bir insan ona küfrederse, onunla ko­nuşmasın,” şekillerinde vârid olmuştur.

Oruçlunun kendisine sataşana karşı iki defa “Ben oruçluyum, ben oruçluyum” demesi, kötülüklerden sakındırmayı te’kîd içindir. Bâzı nüs­halarda bu söz, bir defa yer almıştır. Bu sözü oruçlunun kendi kendisine mi yoksa karşısındakine mi söyleyeceği konusunda alimler farklı görüştedirler.

Rafi birçok alimden, bu sözün oruçlular tarafından kendi kendisine söyleneceğini, aksi takdirde riya olacağı görüşünü nakletmiştir.

İçlerinde Nevevi’nin  de bulunduğu bazı alimler ise, “ben oruçluyum” sözünün, oruçluya sataşana hitaben söylenebileceği görüşünü tercih etmişlerdir.Bu söz, mütecavize orucunun sevabını eksiltecek davranışlara sebep olacağından dolayı gireceği günahı hatırlatma ve onu davranışından men’etmedir.

Nwevevi; Mühezzeb Şerhinde “Bunların her ikisi de güzeldir, fakat karşısındakine söylemesi daha kuvvetlidir.Ama ikisini de beraber yaparsa daha güzel olur.” demektedir.

İbnü’l-Arabi’nin de dahil olduğu bir grup alim ise, riyanın sadece nafile oruçlar için söz konusu olduğunu göz önüne alarak; “Ramazanda ise oruçlu bu sözü karşısındakine açıktan, nafile ise, oruçlu bu sözü kendi kendisine söyler.” demişlerdir.

Bu son görüş hepsinden daha kabule şayan görünmektedir.

Bundan önceki hadisin şerhinin sonunda da temas edildiği gibi, bu hadîste de gıybet sözü geçmemektedir. Fakat oruçlunun çirkin söz söyle­mesinden men’ edilmesi, aynı zamanda gıybet etmekten de men’ edilmesi­dir. Çünkü bir müslümanın hoşlanmayacağı bir sözü onun gıyabında ko­nuşmak olan gıybetten daha çirkin bir söz olmaz. Bu bakımdan, bâb baş­lığı ile hadîsler arasında bir münasebetsizlik bulunduğu iddia edilemez.

Gıybet, yalan ve söz taşımanın orucu bozup bozmayacağında ihtilâf vardır.

İçlerinde dört mezhep imamının da bulunduğu cumhura göre, bunlar orucu bozmaz, fakat sevabının eksilmesine sebep olur.

lbn Rüşd’ün Bidâyetü’l-Müctehîd adındaki eserinde belirttiğine göre; Zahirîlerde gıybet orucu bozar.

Sevrî’den de, gıybetin orucu bozduğu görüşü nakledilmiştir.

Mücâhid; “İki haslet var ki, kim onlardan korunursa, orucu sağlam olur. Bunlar gıybet ve yalandır” der.

Gazâlî, Ihyâ’u Ulumi’-dîn adındaki eserinde; Mücâhîd’in; “İki haslet var ki, onlar orucu bozarlar: Bunlar; gıybet ve yalandır” dediğini nakleder.

İbrahim, A’meş, Ubeyde b. Selmân ve Evzâî’nin de gıybetin ve yala­nın orucu bozduğu görüşünde oldukları rivayet edilir. Evzâî, Bunlarla oruç bozulup, sadece kaza icâb ettiğini söyler.

Bu görüşte olanlar, bundan evvelki hadîs ile, Nesâî, İbn Mâce ve Hâkim’in Ebû Hureyre’den rivayete ettiği şu hadîse dayanırlar; “Nice oruçlu var ki onun orucundan açlıktan başka birşey yoktur. Nice, gece kalkıp namaz kılan var ki onun namazından da uykusuz kalmasından başka bir­şey yoktur.”

Cumhur bu hadîsleri; orucun sağlıklı olmasının gereği olarak görmüş­ler, bunlarla orucun bozulmayacağını söylemişlerdir. Hattâ, Hanefî mez­hebinde; Oruçlu olan birisi, gıybet eder ve gıybeti sebebiyle orucunun bo­zulduğunu zannederek, yer-içerse kendisine keffâret icâb eder.

Hidâye’de, gıybetin orucu bozmasının kıyâsa karşı olduğu, bu konu­daki hadîsin de te’vîl edildiğinde icmâ* olduğu söylenmektedir.[196]

Bazı Hükümler

1. Oruç oruçluyu kötülüklerden korur.

2. Oruçlunun, kotu soz söylememeye ve günâh işlememeye başkalarından daha çok i’tînâ etmesi gerekir. Çünkü bu dav­ranışlar orucundan alacağı sevabı eksiltir.

3. Oruçluya birisi gelip sataşır veya ona küfrederse; sabretmeli, “ben oruçluyum, ben oruçluyum.” demelidir.[197]

26. Oruçlunun Dişlerini Misvaklaması

2364. …Amir b. Rabiâ, babası Rabiâ (b. Ka’b)’ın[198] şöyle dedi­ğini rivayet etmiştir:

Rasûlullah (s.a.)’ı oruçlu iken dişlerini misvaklarken gördüm. Müsedded; “Sayamayacağım kadar” sözünü de ilâve etti.[199]

Açıklama

Misvak; dişlerin temizlenmesinde kullanılan bir ağaç çu-buktur. Dişlerini misvaklamak, onları fırçalamak demek­tir.

Hadîs-i şeriften, Hz. Peygamberin, oruçlu olduğu halde dişlerini mis­vakla temizlediği anlaşılmaktadır. Bu hâlin günün herhangi bir vakti ile kayıtlı olmaması, öğleden önce de sonra da misvak kullanmanın müstehâb olmasını gerektirir. Mücâhid Saîd b. Cübeyr, Atâ, İbrahim en-Nehâî, Mu-hammed b. Şîrîn, Ebû Hanife, Muhammed, Sevrî, Evzâî, ve ashâbdan Hz. Ömer, İbn Abbas, Hz. Ali ve İbn Ömer bu görüştedir.

Hafız İbn Hâcer bu hadîsin isnadının, hasen olduğunu söyler. Ancak râvîlerden Asım b. Ubeydullah zayıf olduğu için, bu hadîs de zayıftır.

Fakat bu hadîsteki manaya delâlet eden birçok hadîs vardır. Bunlardan birkaçını buraya aktaralım;

Aişe (r.anha) Rasûlullah (s.a.)’ın; “Oruçlunun en güzel özelliği dişle­rini misvaklamasıâır,” buyurduğunu söylemiştir.

Ishâk el-Havarizmî ile Asım el-Ahvel arasında şu konuşma olmuştur: İshâk sorar;

Oruçlu dişini misvaklar mı?

Evet,

Kuru misvakla mı, yoksa nemlisiyle mi?

Her türlüsüyle.

Öğleden Önce mi, sonra mı?

Her vakit.

Bunu kimden naklediyorsun?

Enes b. Mâlik vasıtasıyla Hz. Peygamberden. Ancak, Dârekutnî, îshâk el-Havarizmî’nin zayıf olduğu için, hadisle­rinin hüccet olamayacağını söyler.

imâm Şafiî’nin bir kavli ile Şafiî ulemâsının bazılarına göre; oruçlu kimsenin zevalden sonra dişlerini misvaklaması mekruh, zevalden Önce misvaklaması ise müstehâbdır. Misvâk’ın kuru veya ıslak olması arasında fark yoktur.

Ebû Sevr, Evzâî ve Muhammed b. Hasen de aynı görüştedir.

Bu görüşün en kuvvetli delîli Buhârî’nin rivayet ettiği şu hadîstir: “Muhammed’in hayatı elinde olan Allah’a yemîn ederim ki, oruçlunun ağzının kokusu Allah katında mis kokusundan daha güzeldir.”

Bu hadîsin meseleye delîl oluşu şu yöndendir: Hadîste Rasûlullah oruç­lunun ağız kokusunu övmüştür. Bu da daha çok öğleden sonra görülür. Öğleden sonra dişleri misvaklamak, ağız kokusuna mani’ olur. Onun için oruçlunun öğleden sonra dişlerini misvaklaması mekruhtur.

Ancak karşı görüş sahipleri, bu hadîsin işaret edilen görüşe delîl ola­mayacağım şu şekilde belirtmişlerdir:

Hz. Peygamber’in, oruçlunun ağız kokusunu övmesi, oruçlu olma­yanların onlarla konuşmayı terketmelerine manî’ olmak içindir. Ağız ko­kusunu teşvik için değildir. Üstelik dişleri misvaklamak, ağız kokusuna mani’ olmaz, dişlerin temizlenmesini sağlar. Ağız kokusuna sebep, mide­nin boşluğudur, tbn Hacer el-Askalânî gibi bâzı Şafiî alimler de yukarıda­ki hadîsin öğleden sonra dişleri misvaklamamn kerâhatine delâlet etmeye­ceğini söylerler,

Dârekutnî, Taberânî ve Beyhâkî’nin Habbâb vasıtasıyla Hz. Peygamber’den rivayet ettiği şu hadîs, bu görüşe delîl olma yönünden daha açıktır. Fakat hadîs zayıftır. Çünkü râvilerden Keysen el-Kassab’ın zayıf oldu­ğu, Dârekutnî ve îbn Maîn tarafından belirtilmiştir. Hadîs şöyledir: “Oruç tuttuğunuz zaman, dişlerinizi öğleden önce misvaklayınız, öğleden sonra misvaklamayınız. Çünkü oruçlunun öğleden sonra kuruyan dudakları, kı­yamet günü gözlerinin arasında iki nûr olur.”

İmâm Şafiî’nin bir görüşüne ve Ebû Şânıe Îbn Abdi-s-Selâm Nevevî gibi bazı Şafiî âlimlerine göre oruçlunun öğleden önce de sonra da dişleri­ni misvaklaması caizdir. Nevevî önceki görüş için; “bu nakil her ne kadar delîl i’tibariyle kuvvetli ise de garibtir,” der.

İmâm Mâlîk ve ashabı, Şa’bî, Katâde, Hakem b. Uteybe, Ebû Mey-sere, Ziyâd b. Hudeyr ve Hanefîlerden Ebû Yûsuf’a göre, misvak kuru ise öğleden önce veya sonra kullanılmasında mahzur yoktur. Islak olması halinde mekruhtur.

Ahmed b. Hanbel ve Ishâk b. Rahûye’ye göre zevalden sonra misvaklanmak her halükârda, öğleden önce de misvak nemli ise, mekruhtur.

Üzerinde diş macunu bulunmayan diş fırçası ile dişleri fırçalamak da aynen, misvak kullanmak hükmündedir. Ancak, üzerine diş macunu ko­nulur ve bunun bir azı boğaza giderse, oruç bozulur. Ama macundan bo­ğaza birşey gitmezse oruç bozulmaz. Fakat oruçlunun oruçlu iken diş ma­cunu ile dişlerini fırçalamaması daha ihtiyatlıdır. Diş macunu, dişin arası­na konan ilâç hükmündedir.[200]

Bazı Hükümler

Oruçlu iken dişleri misvaklamak müstehâbdır. Misvakın kuru veya ıslak, misvaklamanın da öğle­den önce veya sonra olması arasında fark yoktur.[201]

27. Oruçlu Hararetten Dolayı Vücuduna Su Dökebilir Ve İstinşakta Mübalağa Edebilir Mi?

2365. …Ebû Bekir b. Abdurrahman, Raşûluüah (s.a.)’uı asha­bından birisinin kendisine şöyle dediğini haber vermiştir;

Rasûlullah (s.a.)’m, Mekke’nin fethi yılındaki seferinde, insan­lara; oruçlarını açmalarını emrettiğini gördüm. Hz. Peygamber; “Düş­manınıza karşı kuvvetli olunuz,” buyurdu. Kendisi ise, oruç tuttu.

Ebû Bekir devamla şöyle dedi:

Hadîsi bana haber veren zât;:”Ben Rasûlullah (s.a.)’ı Arc deni­len yerde oruçlu iken, susuzluktan veya aşırı sıcaktan dolayı başına su dökerken gördüm,” dedi.[202]

Açıklama

İbn Abdi’I-Berr bu hadîsin sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîs-i şerifin ilk bölümünde, Peygamber (s.a.)’in, Mekke Fethi seferinde ashabına oruçlarını açmalarını emrettiği belirtilmekte­dir. Efendimizin bu emrine sebep, hemen peşinden gelen ifâdeden anlaşı­lacağı üzere, düşmana karşı kuvvetli bulunma mecburiyetidir. Râvî Hz. Peygamber’in ashabına oruçlarını açmalarını emrettiği halde, kendisinin oruca devam ettiğini bildirmiştir. Çünkü Ramazan içerisinde yolcu olan kişiye oruç tutmamak ruhsat olmakla beraber, tutmak daha efdaldir. As­habın oruçlarını açmalarına sebep teşkîl eden, düşmana karşı kuvvetli ol­ma esprisi, Hz. Peygamber için mevzu bahis değildir. Çünkü oruç, Rasû­lullah (s.a.)’ı zayıflatmaz, kuvvetlendirir, onun şevkim artırır. Visal orucu konusunda olduğu-gibi, Allah (c.c.) ona yardım edmektedir.

Hadîsin ikinci bölümünde, Hz. Peygamber’in Arc denilen yerde, oruçlu iken serinlemek maksadıyla başına su döktüğü ifâde edilmektedir. Hz. Pey­gamber’in böyle yapışı; oruçlunun başını yıkamasının caiz olduğunu gös­termek için olabileceği gibi, hararetinden dolayı serinleme ihtiyâcı hissettiğinden dolayı da olabilir. Rasûlullah’ın bu davranışı, oruçlu olan bir müslümanın susuzluk veya hararetten kurtulmak için başına soğuk su dökme­sinin caiz olduğuna delildir. İçlerinde Hanefî imamlarından Ebû Yûsuf’un da bulunduğu cumhûr-ı ulemâ bu görüştedir. Durr’ül-mulıtar adındaki eser­de, Hanefî mezhebinde ntüftabih olan görüşün, Ebû Yûsuf’un görüşü ol­duğu kaydedilir.

İmâm Azam Ebû Hanife’ye göre, oruçlunun serinlemek maksadıyla üzerine su dökmesi tenzîhen mekruhtur. Ebû Hanife’yi bu görüşe sevke-den sebep, bu davranışın ibâdetten sıkıntı duymaya sebep görünümünde oluşudur. Ayrıca, Hz. Peygamber’in oruçlu olanı hamama girmekten nehyettiği rivayet edilmiştir. Ebû Hanife, üzerinde durduğumuz hadîsteki dav­ranışı, bu işin caiz olduğu şeklinde yorumlamıştır.

Oruçlunun, serinlemek için su dökünmesini kerâhetsiz caiz görenler, Ebû Hanife’nin aklî delilini, hadîs karşısında gereksiz bulurlar. Hz. Pey­gamber’in oruçluyu hamama girmekten nehyettiği hadîsin zayıf olduğunu söylerler. “Hadîs sahîh bile olsa, aleyhimize delîl olamaz. Çünkü, su dökünmek serinlemek içindir. Hamama gitmek ise, iyice hararetlenmeye sebeptir” derler.[203]

Bazı Hükümler

1. Ramazanda yolcu olan kişi oruç tutmayabilir.

2. Müslüman, düşmanlarına karşı kuvvetli olmak için gerekli tedbirleri almalıdır.

3. Oruçlu olan kişi, serinlemek maksadıyla başına veya bütün bedeni­ne soğuk su dökebilir.[204]

2366. …Lakît b. Sabra (r.a.)’dan: demiştirki; “Rasûlullah (s.a.); “Oruçlu olduğun zaman hariç, buruna su verirken suyu iyice çek.”[205] buyurdu.”[206]

Açıklama

Bu hadîs-i şerîf, Ebû Davud’un Kitâb’ut-tahâresinde geçen uzunca bir hadîsin son bölümüdür.[207]

Hadîs-i şerîf; oruçlu olmayanların abdestte veya güsulde burunlarına su alırken, suyu iyice çekmelerinin müstehâb, oruçlular için ise, mekruh olduğuna delildir. Çünkü suyun fazlaca çekilmesi halinde suyun dimağa veya boğaza ulaşması ihtimali vardır.

Buruna su verirken, boğaza su kaçması halinde, Ebû Hanife, Mâlik, Müzenî ve bir kavlinde Şafiî’ye göre oruç bozulur ve kaza icâb eder.

Ahmed b. Hanbel, Evzâî, İshâk, Nasır ve Şafiî ulemâsına göre, oruç bozulmaz. Bu, unutarak yeyip içmeye benzer.

Hasen el-Basrî ve İbrahim en-Nehâî’ye göre, abdest veya gusül farz olmazsa, oruç bozulur. Aksi halde bozulmaz.

Hattâbî bu hadîsi şerhederken şöyle der;

“Bu hadîsten anlaşılan şudur; Dimağa ulaşan su oruçlunun kendi ha­reketi ile olursa, orucu bozar. Buna göre, oruçlunun kendi fiiliyle olup da dimağa ulaşan hukne v.s. gibi şeyler orucu bozar. Vücuda giren şeyin ağız yoluyla veya başka bir yolla girmiş olması farketmez. Taharette, is-tinşâkın farz olduğunu söyleyenler bu hadîsi delîl almışlardır. Bunlar der­ler ki; Eğer istinşâk farz olmasaydı, ihtiyaten oruçlu olanlar tamamen terk ederlerdi. Böyle olmayışı istinşâkm (buruna su vermenin) farz olduğuna delildir. Terki caiz olmaz. Ishâk b. Rahûye’nin mezhebi böyledir.”

Hadisin Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce tarafından yapılan rivayetlerin­de, buradaki ifâdeden önce, “abdesti kemâl üzere alınız,” ifâdesi yer almıştır.[208]

Bazı Hükümler

1. Oruçlu olmayanların abdest veya gusûlde burunlarına su verirken iyice çekmeleri müstehabdır.

2. Bu davranış, oruçlu olanlar için mekruhtur.[209]

28. Oruçlunun Kan Aldırması

2367. …Sevbân (r.a.)’dan, Peygamber (s.a.)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Kan alanın da kan aldıranın da orucu bozulmuştur.”[210]

(Ravî) Şeybân rivayetinde dedi ki; Ebû Kılâbe bana; “Peygam­ber (s.a.)’in azatlısı Sevbân Ebu Esma er-Rahabî’ye, bunu bizzat Rasûlullah’tan duyduğunu haber vermiştir.” dedi.[211]

Açıklama

Hadîste söz konusu olan kan alma, hacamat denilen ve özel bir âletle yapılan baştan kan almadır.  “Kan ala­nın da kan aldıranın da orucu bozuldu” sözünden Efendimizin maksadı, kan alan ve kan aldıranın oruçlarının bozulduğunu bildirmek değil» onla­rın oruçlarının bozulmak üzere olduğunu haber vermektir. Bu ifâde Arap­ça’da helak olmak üzere olan için kullanılan “falan helak oldu” tabirine benzer. “Kadılığa tayın edilen kişi bıçaksız olarak kurban edilmiştir” ha­dîsi de bu kabildendir.

Kan aldıranın orucunun bozulmak üzere olmasına sebep, kan aldır­ması yüzünden halsizleşmesi gücünün azalmasıdır. Kan alanın orucunun bozulmak üzere olması da şu yöndendir: Kanı alan kişi, kan aldıracak olanın başında açtığı yaraya bir borunun ucunu koyar, diğer ucunu da ağ­zına alarak emer. Bu emme esnasında boruya gelen kanın boğazına kaç­ması ihtimali vardır. Dolayısıyla kan alan kişinin orucunun bozulma tehli­kesi baş göstermiştir. Ama bu, orucun bozulduğunu göstermez. Tabii bu hadîste mevzû-i bahis olan kan alma, hacamat adı verilen baştan kan akıtılmasıdır. Günümüzde uygulanan ilmî yollarla damardan kan almanın, kan alanın orucuna hiç bir zarara olmaz. Kan aldıranın zaafiyetine sebep olacağı için, hadis sadece onun için geçerlidir.

Ulemânın cumhuruna göre, kan aldırmak orucu bozmaz. Boğazına ka­nın kaçmaması şartıyla kan alanın orucu da bozulmaz. Ancak Mâlik, Şa­fiî ve Sevrî’ye göre oruçlunun kan aldırması mekruhtur. Hanefîlere göre mekruh da değildir. Hanefîler Hz. Peygamber (s.a.)’ın oruçlu iken kan aldırdığım bildiren hadîs-i şerîfe dayanırlar. Ancak kan aldırmak oruçlu­nun zayıf düşmesine sebepse, Hanefîlere göre de mekruhtur.

Hz. Ali, Ebû Hureyre, Atâ, Evzâî, Ahmed, îshâk, Ebû Sevr, İbn Huzeyme, İbnü’l-Münzîr ve İbn Hıbbân hadîsin zahirine bakarak kan al­dırmanın orucu bozacağını söylemişlerdir. Cumhur, hadîsi yukarıda izah edilidği gibi anlamıştır. Ayrıca bu hadîsin mensûh olduğu da söylenmektedir.

Hattâbî, hadîsin anlaşılmasında yukarıda belirttiğimizin yanısıra şu yorumların da bulunduğunu söylemiştir:

“Hz. Peygamber (s.a.) “Kan aldıran ve kan alan kişilere akşam uğra­mış ve kan alan ve kan aldıran iftar vaktine erdi.” manasına olmak üzere buyurmuştur. Nitekim “Akşam vaktine girdi” mana­sına “sabaha ulaştı” manasına ise tabirleri kullanılır.

Peygamber (s.a.) bu sözüyle, kan alan ve aldıranı azarlamış ve onlara beddua etmiştir. Buna göre mana; “Onların oruçları bâtıl olmuştur, onlar sanki oruç tutmamışlardır” demek olur. Hz. Peygamber’in oruç tutan ki­şiye “O oruç ta tutmadı, iftar da etmedi” şeklindeki ifâdesi, bu tevcîhin delilidir.[212]

2368. …Şeddâd b. Evs (r.a.)';

“O (Şeddâd) Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yürürken…” diye ri­vayet etti ve bundan önceki Sevbân hadîsinin benzerini zikretti.[213]

Açıklama

Bu  rivayette, belirtildiğine göre;  Şeddâd b.  Evs.  (r.a.) Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yürürken, Efendimizin kendisine, “Kan alanın da, kan aldıranın da orucu bozuldu” buyurmuştur. Hadîsin lbn Mâce’deki rivayeti şu şekildedir: “Şeddâd b. Evs (r.a.) Ramazanın on sekizinci günü Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yürürken, kan almakta olan bir adama uğradı. Rasûlullah (s.a.) “Kan alanın da kan aldıranın da orucu bozuldu, buyurdu.”

Hâkim’in, Âsim el-Ahvel, Ebû Kılâbe, Ebi’I-Eş’as es-San’ânî e Şed­dâd senediyle yaptığı rivayete göre, kan aldıran zât, Ma’kıl b. Yesâr’dır.[214]

2369. …Şeddâd b. Evs (r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Ramazanın on sekizi geçmişti. Rasûlullah (s.a.) benim elimi tut­muş bir vaziyette Bakî’de, kan aldırmakta olan bir adama uğradı ve şöyle buyurdu: “Kan alanın ve kan aldıranın orucu bozuldu.”

Ebû Dâvud dedi ki;

Halid el-Hazzâ’ bu hadîsin bir benzerini Eyyûb’un isnadı ile Ebû Küâbe’den rivayet etmiştir.[215]

Açıklama

Bakî’, Üzerinde, ağaç veya ağaç kökleri bulunan geniş arazi demektir. Medîne kabristanının bulunduğu yere Bakîu’l-ğargâd denilir.

Kan aldıran zat, önceki rivayetin şerhinde işaret edildiği gibi, Hâ-kim’in rivayetine göre Ma’kıl b. Yesâr’dır. Ancak, Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinden kan aldıran zâtın, Şeddâd b. Evs’in bizzat kendisinin ol­duğu anlaşılmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in işaret edilen rivayeti şudur; “Şeddâd b. Evs (r.a.) şöyle demiştir: “Ramazanın on sekizinden sonra ben kan aldırırken Rasûlullah (s.a.) bana uğrayıp “kan alanın ve kan aldı­ranın orucu bozuldu” buyurdu.”

Ahmed b. Hanbel’in bu rivayeti ile, Hâkim’in rivâyetindeki farklılık göz önüne alınınca, hâdisenin iki defa tekrarlandığını söylememiz müm­kündür. Çünkü hadîslerin arası ancak bu şekilde te’lîf edilebilir. Yâni Hz. Peygamber (s.a.), önce kan aldırmakta olan Şeddâd’a, başka bir zaman da yine kan aldırmakta olan Ma’kıl’a uğramıştır. Kan alan ve aldıranın orucunun bozulması meselesi bu babın ilk hadîsinin şerhinde izah edilmiştir.

Ebû Dâvud, hadîsin sonunda; Bu hadîsin bir benzerini de Eyyûb es-Sahtiyânî’nin isnadı ile, Hâlid el-Hazzâ’ın Ebû Küâbe’den rivayet ettiğini söylemektedir. İşaret edilen bu rivayet, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ve Tahâvî’nin Şerhu meâni’l-âsâr’ında da mevcuttur. Bu rivayette, “Rasû­lullah (s.a.) Ramazanda kan aldırmakta olan bir adama uğradı…” denil­mektedir.

Buraya kadar geçen rivayetler, bir hadîsin dört ayrı rivayetidir. Bun­lardan ilki; Yahya b. Kesîr, Ebû Kılâbe, Ebû Esrhâ ve Sevbân; İkincisi, Yahya, Ebû Kılâbe, Şeddâd; Üçüncüsü, Eyyûb, Ebû Kılâbe, Ebu’l-Eş’as ve Şeddâd İsnâdları iledir. Görüldüğü gibi bütün isnâdlarda, Ebû Kılâbe mevcuttur. Ancak o, birincisinde hadîsi Ebü Esmâ’dan; ikincisinde, Şed-dâd’dan; üçüncü ve dördüncüsünde de Ebû’l-Eş’âs’dan almıştır.

İsnâddaki bu farklılık hadîsin zaafına değil, kuvvetine delâlet eder. Çünkü Ebû Kılâbe hadîsi dört ayrı kişiden rivayet etmiş oluyor.[216]

Bazı Hükümler

Buraya kadar olan rivayetlerden, oruçlu iken kan alma ve aldırmanın doğru bir davranış olmadığı anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.) kan alma ve aldırmanın orucu boz­duğunu söylemiştir. Ancak maksadı, ilk hadîsin şerhinde belirtildiği üzere, orucun bozulduğunu değil, bozulma tehlikesi ile karşı karşıya geldiğini ifâde etmektir.[217]

2370. …Rasûlullah (s.a.)’in azatlısı Sevbân (r.a.), Peygamber (s.a.)’in;

“Kan alanın ve kan aldıranın orucu bozuldu” buyurduğunu haber vermiştir.[218]

Açıklama

Hadîsin izahına gerek görmüyoruz.Çünkü oruçlunun kan aldırmasının hükmü,  bâbm ilk hadîsinin açıklamasında

geçmiştir.[219]

2371. …Sevbân (r.a.)’dan Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir;

“Kan alanın ve kan aldıranın orucu bozuldu.”

Ebû Dâvud dedi ki;

Sevbân’ın oğlu, bu hadîsin benzerini babasından o daMekhûl’den, MekhuVden önceki isimler aynı kalmak şartıyla rivayet etmiştir.[220]

Açıklama

Ebû Davud’un ta’Iik’inde geçen, Sevbân’ın oğlu aslında, Sevbân’ın oğlu Sâbit’in oğludur. Yâni Sevbân’ın to­runu Abdurrahman’dır. Musannif; Abdurrahman’ı dedesine nisbet et­miştir.

Görüldüğü gibi bu hadîs, lâfız ve manâ itibâriyle, öncekinin aynıdır. Ebû Davud’un hadîsi tekrarlaması, isnâdındaki farklılıktan dolayıdır, Bu­na göre; Sevbân (r.a.)’ın hadîsi, Ebû Davud’a üç ayrı yoldan intikâl et­miştir. Bu isnâdlar, hadîsin metninde görülmektedir.

Ebû Davud’un Sünen’inde, kan alan ve aldıranın orucunun bozuldu­ğunu bildiren hadisler Şeddâd ve Sevbân (r.anhümâ)’dan gelmiştir. Ancak burada olmamakla beraber, Nesâîde aynı manâyı ifâde eden haberler; Ebû Hureyre, Hz. Aişe, îbn Abbas, Bilâl, Ebû Musa, Ma’kıl b. Yesâr, Ali b. Ebî Talib, Üsâme b. Zeyd ve Ebû’d-Derdâ (r.anhüm) tarafından gel­miştir. Tirmizî’de; Rafî b. Hudeyc’den, İbn Adiyy’de; İbn Ömer ve Ebû Zeyd el-Ensârî’den, Ukaylî’de; İbn Mesûd’dan, Bazzâr’da da Semûre’den (r.anhüm) aynı manaya gelen rivayetler bulunmaktadır.[221]

29. Oruçlunun Kan Aldırması Konusunda Ruhsat

2372. …İbn Abbâs (r.a.)’dan rivâye tedüdiğine göre, Rasûlullah (s.a.) oruçlu iken kan aldırmıştır.[222]

Ebû Dâvûd der ki: Vüheyb b. Halid bu hadîsin benzerini aynı isnadla Eyyûb’dan, Cafer b. Rabîa ve Hişam yani İbn Hassan da İkrime vasıtasıyla İbn Abbas’dan rivayet etmişlerdir.[223]

Açıklama

Bu ve bu bâbda gelecek diğer hadîsler, oruçluyken hacamat aletiyle kan aldırmanın caiz olduğunu ve bu ha­reketin orucu bozmayacağını göstermektedir. Bundan önceki babın ilk ha­dîsinin açıklamasında ifâde edildiği gibi, ulemânın cumhuru bu görüşte­dir. Yine orada geçtiği gibi bazı âlimler oruçlu iken kan aldırmanın orucu bozmamakla beraber mekruh olduğunu söylerken, bazılanda kerâhati za­afa bağlamışlardır. Yânî, kan aldırmak oruçluyu zayıflatacak, halsiz kal­masına sebep olacaksa mekruh, aksi halde mekruh değil demişlerdir. Bu görüş Hanefîlere aittir.

Cumhûr-ı ulemâ bundan evvelki bâbda geçen ve kan aldırmanın oru­cu bozacağını bildiren hadisin mensûh olduğunu söylemişlerdir. Bu hadî­sin neshine delâlet eden haberler şunlardır:

Dârekutnî, Ebû Saîd el-Hudrî’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir;

“Rasûlullah (s.a.) oruçlunun öpmesine ve hacamat âleti ile kan aldır­masına ruhsat verdi.”

Dârekutnî bu hadîsin bütün ravîlerinin güvenilir kişiler olduklarını söyler.

Yine Dârekutnî, Enes b. Mâlik (r.a.)’ın şu sözlerini nakleder:

“Oruçlunun kan aldırmasının mekruh görülmesi ilk önce Cafer b. Ebî Tâlib için olmuştur. Rasûlullah (s.a.) ona, kan aldırırken uğramış ve bu ikisi yânî kan alan ve aldıranın oruçları bozuldu buyurmuş sonra ise, oruçlunun kan aldırmasına ruhsat vermiştir.”

Görüldüğü gibi bu haberin her ikisinde de, Hz. Peygamber’in oruçlu­nun kan aldırmasına ruhsat verdiği ifâde edilmektedir. Bir şey yasaklan­dıktan sonra, ona ruhsat verilmesi yasaklanan şeyin neshedilmiş olduğunu gösterir.

İbn Abbâs (r.a.)’dan gelen şu haber de, yukarıdaki hadîsî nesheden haberler arasındadır: “Rasûlullah (s.a.) oruçlu ve ihramh iken kan aldırdı.”

İbn Abbâs, ihramh olarak veda haccında Peygamber efendimizle be­raber olmuştur. Kan aldırmanın orucu bozduğunu bildiren hadîs ise Mek­ke fethi esnasında vârid olmuştur ki, İbn Abbâs’ın hadîsi daha sonradır.

Cumhurun, hacamatın orucu bozmadığına dâir karşı delillerinden bi­risi de Tahâvî’nin, zikrettiği şu haberdir: Hz. Peygamber (s.a.), kan aldı­rırken gıybet etmekte olan iki şahsa uğrayıp; “Kan alan ve aldıranın oruç­ları bozuldu” buyurmuştur. Efendimizin bu sözlerinin sebebi kan alma değil, gıybettir.

Tahâvî şöyle der: “bu manâ doğrudur. Onların oruçlarının bozulması yeme içme yoluyla bozulması gibi değil, gıybetleri yüzünden ecrinin yok olmasıdır. Bu, “yalan orucu bozar” denilmesine benzer. Bundan murâd, kazayı gerektiren bozulma değil, sevabın zâyî’ olmasıdır.”

Ebû Davud’un tâ’liki, İbn Abbâs hadîsinin çeşitli yollardan geldiğine işaret içindir.[224]

Bazı Hükümler

Oruçlu iken kan aldırmak orucu bozmaz.[225]

2373. …îbn Abbâs (r.anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) ihramda oruçlu iken hacamat aleti ile kan aldır­mıştır.[226]

Açıklama

Hadîs-i şerifte, Hz. Peygamber’in hem ihramlı hem de oruçlu iken kan aldırdığı ifâde edilmektedir. Şafiî ve Îbn

Abbilberr bu hadisenin, veda haccı esnasında olduğunu kaydederler.

Hadîsteki ifâdeden, Rasûlullah’ın, seferde iken oruçlu olduğu anlaşıl­maktadır. Zira, yolcu olmadan ihramlı olması mümkün değildir. Hz. Pey­gamber’in yolculuk esnasında nafile oruç tutmayı hoş görmediği göz önü­ne alınarak bu hadîste bir müşkil olduğu söylenmiştir. Hadîsin, Buhârî ve Ahmed b. Hanbel’deki rivayetlerinde, “Rasûlullah (s.a.) oruçlu iken kan aldırdı. Rasûlullah ihramlı iken kan aldırdı” denilmektedir. Bu riva­yet hâdîsenin iki defa tekerrür ettiğine delâlet eder. Buna göre Efendimi­zin, ayrı ayrı zamanlarda olmak şartıyla hem oruçlu iken hem de ihramlı iken kan aldırmış olduğu ortaya çıkıyor. Bu rivayet de üzerinde durduğu­muz hadîsteki müşkîli kuvvetlendirmektedir.

Ancak yine Buhârî ve Müslim’ce Hz. Peygamber’in sefer esnasında oruç tuttuğunu bildiren hadîsler vardır. İşaret edilen hadîste “Aramızda Rasûlullah (s.a.) ve Abdullah b. revâhâ’dan başka oruçlu olan yoktu” Duyurulmaktadır. Ebû Dâvud’da geçen 2365 numaralı hadîste de, Rasûlullah’ın, Mekke fethi seferinde, düşman karşısında kuvvetli olmaları için ashabına oruçlarını açmalarını emredip kendisinin ise, oruca devam ettiği bildirilmektedir.

Bu bâbîn ilk rivayeti ile Bûhâri ve Müslim’deki haberlerden anlaşıl­maktadır ki; Îbn Abbâs’ın bu hadîsinin dört vechi vardır; Bunlar;

1. Hz. Peygamber (s.a.) ihramda iken kan aldırmıştır. Bu, Buhârî ve Müslim’in rivayetleridir.

2. Efendimiz ,oruçlu iken kan aldırmıştım. Bu, üzerinde durduğumuz babın ilk hadîsinde görülmektedir.

3. Rasûlullah ayrı ayrı zamanlarda olmak üzere hem oruçlu, hem de ihramlı iken kan aldırmıştır. Bu da Ahmed b. Hanbel ve Buhârî’deki riva­yettir.

4. Hem oruçlu hem de ihramlı olduğu halde kan aldırmıştır.Bu da üzerinde durduğumuz rivayette görülmektedir. Rivayet bu şekliyle; Tirmizî, İbn Mâce, Tahâvî ve Beyhâkî’de de mevcuttur. Tirmizî bu hadîs için “hasen-sahîh” demektedir.

Ahmed b. Hanbel, Tavus, Atâ, Saîd b. Cübeyr gibi İbn Abbas’ın ashabına göre, Hz. Peygamber’in kan aldırırken oruçlu değil, sadece ih-râmlı olduğunu söyler.[227]

Bazı Hükümler

1. Oruçlu iken kan aldırmak orucu bozmaz.

2. İhrâmda iken kan aldırmak, saç kesmemek şar­tıyla caizdir, saç kesilirse onun cezası gerekir.[228]

2374. …Abdurrahman b. Ebî Leylâ, Rasûlullah (s.a.)’ın asha­bından bir zâtın şöyle dediğini rivayet etmiştir; Rasûlullah (s.a.) as­habına şefkat olarak (oruçlu iken) kan aldırmayı ve iftar etmeden üst üste oruç tutmayı men’ etti, ama bu iki şeyi devamlı haram kılmadı. Ashâb Rasûlullah’a;

Yâ Rasûlallah sen orucu sahura kadar uzatıyorsun, dediler.

“Ben sahura kadar uzatırım; ama Rabbim bana yedirir ve içi­rir”, buyurdu.[229]

Açıklama

Hadîs-i şerîfte, Hz. Peygamber’in iftar etmeden peşi peşine iki-uç gün oruç tutmayı ve kan aldırmayı müslümanlara nehyettiği bildirilmektedir. Bu; efendimizin ümmetine olan şefka­tinin eseridir. Peşi peşine oruç tutma meselesi “visal orucu” konusunda işlenmiştir. Hadîsin kan aldırmaya delâleti, oruçlunun kan aldırmasının caiz olduğu yönüyledir.[230]

2375. …Enes (b. Mâlik r.a.)’ şöyle demiştir: Biz (sahâbîler) oruçlu iken kan aldırmayı, sadece meşakkate düş­memek için (meşakkatten korkarak) terkederdik.[231]

Açıklama

Bu eser,  ashâb-ı kiramın oruçlu iken kan aldırmaktan kaçınmalarının sebebinin, hacamatın yasak oluşu değil, meşakkate düşmek korkusu olduğunu ifâde etmektedir. Buna göre zayıf­laması, halsizleşmesi söz konusu olan oruçlunun kan aldırması mekruh olmaktadır. Ama böyle bir korkusu olmayan için kerahet söz konusu de­ğildir. Bu, Hanefî mezhebinin görüşüne uygun düşmektedir.

Hz. Enes’in bu sözüne benzer eserler başka sahabîlerden de gelmiştir. Şu haberler bunlardan bâzılarıdır:

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) şöyle der;

“Biz oruçlunun kan aldırmasını ancak zaaf yüzünden men’ ettik.[232]

İbn Abbas (r.anhümâ):

“Ben, oruçlunun kan aldırmasını sâdece zaafa düşmesi korkusuyla kerih görürüm.”[233]

İmâm Mâlik de Muvatta’da şöyle der:

“Oruçlu için kan aldırmak ancak zayıflaması korkusuyla mekruh olur. Eğer bu korku olmasa mekruh değildir. Bir kimse Ramazanda kan aldırır ve orucu bozmazsa, ona kan aldırdığı günün orucunu kâza etmesini em­retmeyiz. Çünkü, oruçlunun kan aldırmasının mekruh oluşu orucun tehli­keye düşmesi dolayısıyladır.”

Bu eserin Buhârî’deki rivayeti şöyledir:

Sabit el-Bünânî şöyle demiştir:

“Enes b. Mâlik (r.a.)’e; Siz oruçlunun kan aldırmasını mekruh görür mü idiniz? diye soruldu. “Zayıflaması korkusu olmazsa, hayır” dedi.”[234]

Bazı Hükümler

Oruçlunun kan aldırması, onun halsizleşmesine,zayıflamasına sebepse mekruhtur. Değilse mekruh değildir.[235]

30. Ramazanda Gündüz İhtilâm Olan Oruçlu

2376. …Peygamber (s.a.)’in ashabından birisi, “Rasûlullah şöyle buyurdu’ ‘demiştir:

“(Kasıtlı olmadan) kusanın, ihtilâm-olanın ve kan aldıranın orucu bozulmaz.”[236]

Açıklama

Hadîsin senedinde sahâbînin ve hadîsi ondan işiten tâbiînin  isimleri zikredilmemiştir.  Adı  anılmayan  sahâbînin Ebû Saîd el-Hudrî, tabiînin de Atâ b. Yesâr olduğu Tirmizî’deki riva­yetten anlaşılmaktadır.

Münzîri, bu hadîsin hem bu hem de başka senedle yapılan rivayetinin sabit olmadığını söyler.

Tirmizî de bu konudaki hadîsi, Ebû Saîd el-Hudrî’den şu manâya gelecek şekilde rivayet ettikten sonra, bunun mahfuz olmadığını söyler.

Rasûlullah (s.a.); “Üç şey oruçlunun orucunu bozmaz: Kusmak, kan aldırmak ve ihtilâm olmak.”

Dârekutnî’nin rivayeti de Tirmizî’ninki gibidir.

Tirmizî şunları da kaydeder:

“Abdullah b. Zeyd, Abdülaziz b. Muhammed ve daha başkaları, bu hadîsi Zeyd b. Eslem’den mürsel olarak rivayet etmişler. Ebû Saîd el-Hudrî’yi anmamışlardır. Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem hadîs rivayetin­de zayıf sayılır.”

Beyhâkî de Abdurrahman b. Zeyd’in kuvvetli olmadığını söyledikten sonra, doğrusunun Süfyân es-Sevrî ve başkalarının Zeyd b. Eslem’den onun bir arkadaşından, onun da ashabdan birisinden yaptığı rivayet olduğunu söyler. Bu rivayet, Ebû Davud’un rivayetidir.

Hadîste kusma, kan aldırma, ve ihtilâm olmanın orucu bozmadığı ifâde edilmektedir. Hattâbî; “Eğer bu hadîs sabit ise, kusmadan maksad, kasdi olmayan kusmadır. Fakat hadîsin isnadında bilinmeyen bir adam var. Bu hadîsi Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem babası kanalıyla Atâ b. Yesâr’dan o da Ebû Saîd el-Hudrî vasıtasıyla Rasûlullah’dan rivayet et­miştir. Fakat, hadîsciler Abdurrahman’ın zayıf olduğunu söylerler,” der.

Kasdî kusmanın orucu bozup bozmayacağına dâir geniş açıklama ile­ride gelecektir. Kan aldırmanın hükmü ise, daha önce geçmiştir.

Bu bab başlığı, ihtilâm olmanın orucu bozmayacağına tahsis edilmiş­tir, thtilâm uykuda ve şahsın kendi arzusu ile vuku’ bulmadığı için, orucu bozmaz. Ancak guslü gerektirir.[237]

Bazı Hükümler

Oruçlunun kendi kasdı olmadan kusması, kan aldırması ve ihtilam olması orucu bozmaz.[238]

31. Oruçlunun Uykudan Önce Sürme Çekmesi

2377. …Abdurrahman b. Nûman b. Ma’bed b. Hevze’nin ba­bası vasıtasıyla dedesi Ma’bed b. Hevze b. Kays b. Ubâde el-Ensârî (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (s.a.); uykudan önce misk karıştırılmış ismid ile sürme çekmeyi emretmiş ve; “oruçlu ondan sakınsın” buyurmuştur.[239]

Ebû Dâvud dedi ki;

“Yahya b. Maîn bana, sürme hadîsini kastederek “o münkerdir” dedi.”[240]

Açıklama

İsmid, siyah renkte, sürme için kullanılan bir taştır.Bu hadîsde, Hz. Peygamber’in sürmeyi teşvik ettiği ancak oruçlunun sürme çekmesini nehyettiği görülmektedir.

Bu hadîs, bizzat Musannifin da işaret ettiği gibi, münker’dir. Çünkü râvîlerden Abdurrahman ve babası Nu’man zayıftırlar. Ancak sürme çek­meyi teşvik eden başka hadîsler vardır. Misal olarak bir kaçının tercemesini nakledelim:

İbn Mâce’nin rivayetine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Siz ismidle sürme çekmeye devam ediniz. Çünkü o gözü parlatır, saç bitirir.”

Beyhâkî îbn Abbas’dan şöyle rivayet etmiştir: “Rasûlullah (s.a.)’in sürmeliği vardı, her gece üç kere bir gözüne üç kere de diğer gözüne sür­me çekerdi.”

Yine Beyhâkî’nin İbn Abbas’dan rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) “sür­melerinizin en iyisi ismiddir. O gözü parlatır, saç bitirir,” buyurmuştur.[241]

Şüphesiz Hz. Peygamber’in, sürmeyi bu kadar tavsiye etmesi boşuna değildir. Onun birtakım faydalan vardır. Şerhlerde belirtilen faydalan şöyle özetlemek mümkündür:

Sürme gözü kuvvetlendirir. Misk ile karışık olanı, göz sinirlerini kuv­vetlendirir. Gözü temizler, gözde toplanan etleri giderir. Gözü parlatır. Balla karıştırılarak çekildiği takdirde baş ağrısına şifâdır. Hasılı, sürme ister sâde olsun, ister misk veya süzme balla karışık olarak kullanılsın, göz için son derece faydalıdır.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, bu hadîse göre Hz. Peygamber oruç­lunun sürme çekmesini nehyetmiştir. Bu, sürmenin orucu bozduğu sonu­cunu doğurur. İbn Ebî Leylâ, Süleyman et-Teymî, Mansûr b. el-Mu’temir ve İbn Şübrûme bu görüşü benimsemişlerdir. Bunlar bu hadîsin yanısıra, Buhârî’nin muallâk olarak, Beyhâkî ve Dârekutnî’nin de mevsûl olarak İbn-i  Abbas’dan  rivayet  ettikleri “oruç (bedene) girenden, abdest çıkandan bozulur,” manâsına gelen hadî­si de görüşlerine delîl alırlar. Ancak bu hadîste zayıftır. Çünkü senedinde, Fazl b. el-Muhtar ve Ibn Abbas’ın azatlısı Şû’be vardır. Bunların her ikisi de zayıftırlar.

Süfyân es-Sevrî ve İshâk b. Rahûye’ye göre oruçlunun sürme çekmesi orucu bozmaz, fakat mekruhtur.

Malikîlere göre, sürme boğaza ulaşırsa, kullanılması haramdır. Oruç bozulur ve kaza icâb eder. Boğaza ulaşıp ulaşmadığında şüphe edilmesi halinde mekruh olur.

Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre,, oruçlunun sürme çekmesi caizdir. Sürmeyi çeken sürmenin tadını boğazında hissetse bile orucu bozulmaz. Atâ b. Ebî Rebâh, Hasen el-Basrî, Nehâî, Evzâî, Eb.û Sevr, Enes b. Mâ­lik, İbn Ömer ve İbn Ebî Evfâ da bu görüştedirler.

Bu görüşte olanların dayandıkları hadîsler de şunlardır:

İbn Mâce’nin Hz. Aişe’den rivayetine göre; Rasûlullah (s.â.) rama­zanda oruçlu iken sürme çekmiştir.

Tirmizî’nin Enes b. Mâlik’ten yaptığı bir rivayet de şöyledir:

Bir adam Hz. Peygamber (s.a.)’e gelip. “Gözüm rahatsızlaştı, ben oruçlu iken sürme çekeyim, mi?” dedi. Rasûlullah (s.a.) “evet” buyurdu.

Beyhâkî’nin Ebû Râfiî’den rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.) oruçlu ike ngözüne sürme çekmiştir.[242]

Şunu belirtmek gerekir ki cumhurun delili olarak buraya aldığımız bütün hadîsler de zayıftırlar. Çünkü İbn Mâce’nin Hz. Aişe’den rivayet ettiği hadîsin senedinde, Saîd b. Ebî Saîd ez-Zebîdî vardır ve bu kişi meç­huldür. İmâm Nevevî, Mühezzeb Şerhinde; “Bütün hadîs hafızları, (hadî­sin râvîlerinden olan) Bakiyye’nin mechûl kişilerden yaptığı rivayetlerin merdûd olduğunda hemfikirdirler” der.

Tirmizî’den nakledilen ikinci hadîs için bizzat Tirmizî kendisi, “Enes hadîsinin isnadı kuvvetli değildir. Bu konuda Hz. Peygamber’den nakledi­len sahîh bir şey yoktur” demektedir.

Beyhâkî’den alınan son hadîs için de Ebû Hatîm; “Bu hadîs münkerdir” tâbirini kullanır.

Görüldüğü gibi bu konudaki hadîslerin hepsi az veya çok tenkîde uğ­ramaktadır. Fakat, oruçlu için sürme çekmenin mahzuru olmadığına delâ­let eden hadîsler çok olduğu için, biribirlerini takviye ederler. Üstelik birşeyi aslı üzere bırakmak esâstır. Orucun bozulduğunu ifâde eden sarîh bir şey olmadığına göre, onun devamına hükmedilmesi daha isabetlidir. Sürme çekmenin orucu bozduğuna işaret eden hadîslerin ikisi de za­yıftır. Sahîh oldukları kabul edilirse; bu bâbdaki hadîsin mendupluğu gös­terdiğine hükmedilir. Yânî, “oruçlunun sürme çekmemesi mendûptur” de­nilir, îbn Abbas’dan rivayet edilen ve orucun vücûda giren şeylerle bozul­duğunu ifâde eden hadîsin de, “sürmenin dışında vücûda giren şeyler­le…” şeklinde kayıtlanması mümkündür. Çünkü bizâtihî Hz. Peygamber, oruçlu iken sürme çekmiştir.[243]

2378.  …Ubeydullah b.  Ebî Bekir b. Enes, Enes b. Mâlik (r.a.)’dan, onun, oruçlu iken sürme çektiğini, rivayet etmiştir.[244]

Açıklama

Bu eser; oruçlunun, gündüz sürme çekmesinin caiz olduğu görüşünde olanlar için delildir. Çünkü Enes (r.a.)’in, böyle bir konuda kendi aklı ile hareket etmesi mümkün değildir. Yaptığı işte, mutlaka Rasûlullah’dan duyduğu bir şeye dayanmıştır.[245]

2379. …el-A’meş (Süleyman b. Mihran) demiştir ki: Ashabımızdan, oruçlunun sürme çekmesini mekruh gören hiç kimse görmedim. İbrahim (en-Nehâî) oruçlunun sabırla sürme çek­mesine ruhsat verirdi.[246]

Açıklama

A’meş’in; “ashabımız dediği zâtlar, Muhaddisler ve fakihlerdir.

Sabr; bir sürme maddesidir.

İbrahim en-Nehâî “sabr” denilen madde ile sürme çekmeyi caîz gör­düğüne göre, ismid denilen taş ile sürme çekmenin de caîz olması gerekir. A’meş, buna işaret için, Nehâî’nin görüşünü nakletmiştir.[247]

32. Oruçlunun Kendi İsteği İle Kusması

2380. …Ebû Hureyre (r.a.) “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Oruçlu iken istemiyerek kusan kimseye kaza gerekmez. (Ama) Kendi isteği ile kusarsa, orucunu kaza etsin.”[248]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bu hadîsin benzerini Ha/s b. Ğıyâs, Hi-şâm’dan rivayet etmiştir.”[249]

Açıklama

İstenmeyerek kusmaktan maksad, kişinin herhangi bir dahli olmadan, kusmuğun kendi kendine gelmesidir. Kendi isteği ile kusmak, parmak atma vesaire gibi bir yolla isteyerek kusmak­tır.

Bu hadîs-i şerif, mutlak olarak az veya çok, kendi kendine gelen kus­muğun orucu bozmadığına, istenilerek getirilenin ise, orucu bozduğuna delâlet etmektedir. Biz önce, kasdî ve iradî olmayan kusmayı inceleyeceğiz:

Kendi kendine gelip de önlenemeyen kusma dört mezhebe göre orucu bozmaz. Ağıza gelen kusmuğun geriye gitmesi halinde oruç bozulur ve kaza icâb eder. Ancak Hanefî imamlarından Ebû Yûsuf’la Muhammed arasında şu tafsilât göze çarpmaktadır:

Ebû Yûsuf, geriye giden kusmuğun ağız dolusu olması halinde oru­cun bozulduğuna hükmeder. İmâm Muhammed ise, geriye giden kusmu­ğun azlığına çokluğuna değil, geriye gidiş sebebine bakar. Muhammed’e göre kusmuk geriye kendi kendine giderse orucu bozmaz. Kişi yutarsa, o zaman orucu bozulur. Bu izahın ışığı altında, istifra eden bir oruçlunun kusmuğunun geriye gitmesi konusunda şu dört hâlin olabileceği düşünülür:

1. Kusma ağız dolusundan azdır ve kişinin müdahalesi olmadan kendi kenidne geriye gider. Bu durumda hem Ebû Yûsuf hem de Muhammed’e göre oruç bozulmaz.

2. Kusmuk ağız dolusu olmaz fakat kişi içeriye kendisi iade ederse, yâni yutarsa, oruç Ebû Yûsuf’a göre bozulmaz, Muhammed’e göre bozulur.

3. Kusmuk ağız dolusu olur ve içeriye kendi kendine giderse, İmâm Ebû Yûsuf’a göre orucu bozar, Muhammed’e göre bozmaz.

4. Kusmuk ağız dolusu olur ve içeriye kişinin isteği ile iade edilirse, her iki imâma göre de oruç bozulur.

Yukarıda işaret edildiği gibi kusmak sebebiyle oruç bozulursa, sadece kaza gerekir.

Hadîs-i şerifin devamında da yine mutlak olarak, kasden istifra etme­nin orucu bozup kazayı gerektirdiği ifâde edilmektedir. Ulemânın cumhu­ru bu görüştedir. Ancak önceki meselede olduğu gibi burada da Ebû Yû­suf’la Muhammed’in görüşleri arasında bazı farklar göze çarpmaktadır. Şöyleki;

Kasdî kusma ağız dolusu ise, ittifakla orucu bozar ve kazayı gerektirir.

Ağız dolusundan az olur ve içeriye kendi kendine giderse, İmâm Mu­hammed’e göre orucu bozar, Ebû Yûsuf’a göre bozmaz. Ağız dolusundan az olan kusmuk bile bile yutulursa, hem Ebû Yûsuf hem de Muhammed’e göre orucu bozar. Ebû Yûsuf’tan diğer bir rivayete göre ise oruç bozulmaz.

Bu anlattıklarımız, kusmuğun yemek, su veya safra olması halindedir. Balgam olduğu takdirde nasıl gelirse gelsin, orucu bozmaz.

İsteyerek kusmak, Atâ ve Ebû Sevr’e göre orucu bozar ve keffâreti gerektirir. Ancak bu görüşün delili yoktur.

İbn Mesûd, İkrime, Rabîâ ve Kâsım’a göre, kusmuk ister kendi ken­dine gelsin, ister kişinin isteğiyle olsun, geriye birşey gitmediği takdirde orucu bozmaz. Bunlar, Tirmizî’nin Ebû Saîd el-Hudrî’den merfû’ olarak rivayet ettiği “üç şey orucu bozmaz; kan aldırma, kusma ve ihtüâm ol­mak”, manâsındaki hadîse dayanırlar. Ancak bu hadîs, delîl olacak kadar sıhhatli değildir. Çünkü senedinde, Abdurrahman b. Zeyd b. Eşlem vardır ki o, zayıftır. Bunun için Tirmizî, “bu hadîs mahfuz değildir” demiştir.

Bu görüşler arasından en kuvvetlisi cumhurun görüşüdür. Gerçi cum­hura delîl olan bu (üzerinde durduğumuz) hadîs tenkide uğramıştır ama bu manâyı takviye eden eserler vardır, meselâ;

İmâm Mâlik ve İmâm Şafiî, İbn Ömer’in şöyle dediğini rivayet eder­ler; “Oruçlu iken kendi isteği ile kusan kişiye kaza gerekir. Kend isteği olmadan kusana ise, kaza yoktur.”

Hattâbî, oruçlu iken bile bile yemeyi isteyerek kusmanın sadece kaza­yı gerektirdiğim söylemiştir. Ancak yeri gelince izah edileceği üzere bu, bütün ulemânın ittifak ettiği birşey değildir. Meselâ Hanefîlere göre, kas-den yeme-içme hem kazayı hem de keffâreti gerektirir.[250]

Bazı Hükümler

Hadîse göre, kişinin kendi gayreti olmadan kusması orucu bozmaz, isteyerek kusması ise, orucu bozar ve kazayı gerektirir.[251]

2381. …Ma’dân b. Talha’dan rivayet edildiğine göre, Ebü-d-Derdâ ona, Rasûlullah (s.a.)’ın (kendi isteği olmadan) istifra edip, orucunu açtığını haber vermiştir.

Ma’dân şöyle der:

Dimeşk mescîdinde Peygamber (s.a.)’ın azatlısı Sevbân (r.a.)’la karşılaşıp kendisine;

Ebû-d-Derdâ bana, Rasûlullah (s.a.)’ın, istifra edip, orucunu açtığını haber verdi dedim.

Doğru söylemiş, ona abdest suyunu da ben döktüm, dedi.[252]

Açıklama

Dimeşk, bugün Şam denilen şehrin adıdır. Ma’dân b. Talha’nın Dimeşk mescidinde Sevbân’la karşılaşınca, Ebû-d-Derdâ’nın kendisine verdiği haberi söylemesi, haberin sıhhatini tahkîk içindir. O ana kadar bilgisinin, Ebû-d-Derdâ’nm bildirdiğinin aksine oldu­ğu için haberin sıhhatini araştırmak istemiş olması mümkündür.

Bu hadîsin zahiri, kişinin kendi isteği olmadan kusmasının, orucu bo­zacağı izlenimini vermektedir. Çünkü Hz. Peygamber istifra ettikten son­ra, yemek yemiştir. Buna göre, bu hadîsle önceki hadîs arasında bir tezat ortaya çıkmaktadır.

Bu meseleyi Tirmizî şu şekilde izah etmektedir:

“Hz. Peygamber nafile oruç tutmakta idi. İstifra edip halsiz kaldı, onun için, yemek yedi.”

Bu izaha göre, Hz. Peygamber’in yemesine sebep, istifrâsmdan dola­yı orucunun bozulması değil, halsiz kalmasıdır. Bu durumda hadîsler ara­sında bir tezat olmadığı ortaya çıkar.

Peygamber (s.a.)’in azatlısı Sevbân, Rasûlullah istifra ettikten sonra onun eline su döktüğünü söylemiştir. Döktüğü suyun abdest suyu olması muhtemel olduğu gibi, elini ve yüzünü yıkamak için alması da muhtemel­dir. Çünkü kelimesinin her iki manâya da ihtimâli vardır. Vedû’-nun, abdest suyu için kullanılması şer’î manasıdır. Terceme buna göre yapılmıştır. Diğeri ise lüğâvî manâsıdır.

Ebû Hanife, Ahmed b. Hanbel, tshâk b. Rahûye, tbnü’l-Mübârek ve Sevrî bu hadîs ile istidlal ederek kusmanın abdesti bozduğuna hükmet­mişlerdir. İmâm Şafiî ise, Sevbân’ın döktüğü su ile Hz. Peygamber’in sa­dece el ve yüzünü yıkadığını, dolayısıyla kusmanın abdesti bozduğuna delâlet etmediğini söyler. Buna göre Şafiî, Hz. Peygamber’in abdest aldığı­nın kabulü halinde, bu abdestin müstehâb olmak üzere alındığını söyler. Aliyyü’1-Kârî, Mirek’ten naklen bu ikinci izâhm daha muvafık olacağını, çünkü bir şeyi şer’î manâsıyla almak mümkünken lügâvî manâya gidilme­yeceğini söyler.[253]

33. Oruçlunun (Hanımını) Öpmesi

2382. …Aişe (r.anhâ)’dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) oruçlu iken öper ve kucaklardı. Ama o nef­sine (herkesten) daha çok sahipti.”[254]

Açıklama

“Kucaklardı” diye terceme ettiğimiz kelimenin kökü dir.Bu kelime esâg olarak, teni tene değdirmek, demektir. Tenasül organlarının biri birine dokundurulmasına da “fahiş mübâşere” denilir. Kur’an-ı Kerîm’de bu kelime, cinsî temas karşı­lığında kullanılmıştır. Burada kastedilen ilk manâ olmalıdır.

Hadîs-i şerîf, oruçlunun karışım öpmesinin veya onu çıplak veya gi­yinmiş olarak kucaklamasının orucunu bozmadığına delâlet etmektedir. Ancak bu, men’înin gelmemesi ile kayıtlıdır. Hz. Aişe’nin Peygamber (s.a.) için “ama o nefsine herkesten daha çok sahipti” demesi, bu hükmün sadece Hz. Peygamber’e ait olmasını gerektirmez. Nitekim, İmâm Mâlik’in, Muvatta’ında Atâ b. Yesâr’dan rivayet ettiği şu haber de buna delâlet etmektedir:

“Bir adam ramazanda oruçlu iken karısını öptü. Bundan son derece zevk duydu. Bunun hükmünü sorması için hanımım gönderdi. Kadın Rasûlullah (s.a.)’m hanımı Ümmü Seleme (r.anhâ)’mn yanına girip durumu anlattı. Ümmü Seleme, Hz. Peygamberin de oruçlu iken hanımlarını öp­tüğünü haber verdi. Kadın dönüp meseleyi kocasına anlattı. Bu durum o adamın endişesini artırdı ve;

Biz Rasûlullah (s.a.) gibi değiliz. Allah; Rasûlüne dilediğini helâl kı­lar, dedi.

Kadın tekrar Ümmü Seleme (r.anhâ)’ya döndü. Hz. Peygamber’i ya­nında buldu.

Hz. Peygamber;

Bu kadın ne istiyor? dedi.

Ümmü Seleme meseleyi anlattı.

Hz. Peygamber;

Benim de aynı şeyi yaptığımı söylemedin mi?

Söyledim, ama kadın kocasına gidip haber vermiş, adamın endişesi iyice artmış. Biz Rasûlullah (s.a.) gibi değiliz. Allah, Rasûlüne dilediğini helâl eder, demiş.

Peygamber (s.a.) öfkelenmiş ve;

“Vallahi ben, Allah’tan en çok çekineniz ve hadlerini en iyi bileninizim, buyurmuştur.”

Her nekadar bu haberin Muvatta’daki rivayeti mürsel ise de, Abdür-rezzâk, Musannef inde ve Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde mevsûl olarak rivayet etmişlerdir.

İbn Abdi’1-berr, bu haberle ilgili olarak şöyle der:

“Bunda, genç olsun ihtiyar olsun, oruçlu iken erkeğin karısını öpme­sinin caiz olduğuna delâlet vardır. Çünkü Hz. Peygamber kadına, kocası­nın genç mi yoksa ihtiyar mı olduğunu sormamıştır. Eğer genç ve ihtiyar arasında bir fark olsaydı, Rasûlullah sorardı. Çünkü o Allah’ın hükmünü beyân etmekle görevlidir. Âlimler, oruçlunun hanımını öpmesinin bizatihi mekruh olmadığında hem fikirdirler. Onu mekruh görenler daha ileriye götüreceğinden korkarak mekruh görmüşlerdir. Ben, öpmeyi caiz görüp de işi daha ileriye götürmemeyi şart koşmayan hiç bir kimseyi bilmiyo­rum. Öpmenin, orucunu bozacak sonuçlar doğuracağını bilen kimsenin bundan kaçınması gerekir.”

ilim adamlarının büyük çoğunluğu, oruçlunun karısını Öpmesinin kerâhetsiz caiz olduğu görüşündedirler. Sahâbî ve tâbiînlerin çoğunun yanı-sıra, Hanefî âlimleri, Ahmed b. Hanbel, İshâk b. Râhûye ve Dâvud ez-Zâhirî bu görüştedir. Ancak Hanefîlere göre; oruçlu olan kimse menîsinin gelmesi veya işi cinsî temasa götürmesi konusunda nefsinden emîn olmaz­sa, hanımını öpmesi mekruhtur. Aynı şekilde hanımının dudaklarını eme­rek öpmek veya tenasül organları biri birine dokunarak çırıl çıplak kucak­laşmak da mekruhtur.

İmâm Şafiî, Süfyân es-Sevrî ve Evzâî de, öpme konusunda gençle ihtiyarı farklı olarak ele almışlar, bunun gençler için mekruh, ihtiyarlar için kerâhatsiz mübâh olduğunu söylemişlerdir. İmâm Mâlik’den gelen bir rivayet de böyledir.

Nevevî, Müslim Şerhi’nde bu konuda şöyle der;

“Şafiî ve ashabı, öpmenin şehveti kabarmayan oruçlu için haram ol­madığını söylemişlerdir. Amâ evlâ olanı, öpmemesidir. Öpmenin oruçluya mekruh olduğu söylenemez. Âlimler; Hz. Aîşe’nin bunu Rasûlûllah’ın yap­tığını haber vermesine rağmen, öpmenin evlâ olana muhalîf olduğunu söy­lerler. Çünkü, Hz. Aîşe’nin de belirttiği gibi, Hz. Peygamber öpmeden ileri bir davranışa girmemekte kendisine güvenir, fakat başkaları böyle olmayabilir. Ama, öpmek bir kimsenin şehvetini tahrik ediyorsa, bizim ashabımıza (Şâfiîlere) göre, onun öpmesi haramdır. Tenzîhen mekruh ol­duğu da söylenir.”

İmâm Mâiik’in meşhur görüşüne göre; oruçlunun hanımını Öpmesi kendinden emîn olursa mekruh, olmazsa haramdır. İbn Vehb, İmâm Mâ-lik’ten, nafile oruçlarda bunun mübâh olduğunu nakleder.

İbn Hâcer’in ifâdesine göre; İbn Ebî Şeybe, Abdullah b. Ömer’in de öpmenin mekruh olduğu görüşünü benimsediğini nakleder.

İbnü’l-Münzîr, bir gurup ulemânın bunun haram olduğunu söyledik­lerini bildirir. Bu görüş sahipleri;”şimdi onlarla mü­başeret ediniz…”[255] âyetini gündüz mabâşeretin menedilişine delîl gös­terirler.

Bu görüşte olmayanlar, âyetteki mübaşeretten maksadın, cinsî temas olduğunu, Hz. Peygamber’in fiilinin öpmenin mübâh olduğuna delâlet et­tiğini söylerler.

Ebû Hureyre ve Sa’d b. Ebî Vakkas’a göre, oruçlu için ister nefsin­den emîn olsun, ister olmasın, ister genç olsun ister ihtiyar hanımını öp­mesi mubahtır. Bazı zahirî âlimler biraz daha ileri giderek bunun müste-hâb olduğunu söylerler.

Şureyh, İbrahim.en-Nehâî, Şa’bî, Mesrük, Muhammed b. el-Hanefîyye, Ebû Kılâbe ve Abdullah b. Şûbrume’ye göre ise, öpmek orucu bozar ve kazayı gerektirir. Bunlar İbn Mâce’nin Meymûne (r.anhâ) vasıtasıyla riva­yet ettiği ve öpmenin orucu bozduğunu ifâde eden hadîse dayanırlar. An­cak bu hadîsin ravîlerinden olan, Ebû Zeyd meçhuldür. Buhârî bu hadîs için; “münkerdir ben onu rivayet etmem. Ebû Zeyd’in ismini bilmiyorum, o meçhul biridir” demiştir, demekki, İbn Mâce’deki bu hadîsi delîl almak mümkün değildir.

Buraya kadar anlattıklarımızın hepsi öpme veya kucaklama esnasında menînin gelmemesi halindedir. Fakat menî gelirse, bütün âlimlere göre oruç bozulur ve kazaya ilâveten keffâretin de gerektiğini söylerler.

Menî değil de mezî gelirse; İmâm Mâlik, Ahmed b. Hanbcl ve İs-hâk’a göre yine oruç bozulur ve kazayı gerektirir. Böyle olacağını öpme­den veya kucaklamadan önce bilirse, kendisine bunları yapması haram olur.

Hanefî ve Şâfiîlere göre, öpme veya kucaklamadan dolayı mezî gelir­se, oruç bozulmaz.

Bir kimsenin, düşünme veya cinsel organı dahil bir kadına bakması sonucu menisi gelirse, Hanefî ve Şafiî mezheblerine göre orucu bozulmaz. Ancak Şâfiîlerde, bakma sonucu kendisinden mutlaka menî gelen bir kim­se, bunu bile bile yaparsa orucu bozulur.

Mâlikîlere göre; Erkek bakma veya düşünme sonucu boşalırsa, oruç bozulur ve kaza gerekir. Uzun zaman bakma veya düşünme sonucunda kendisinden rrienî gelmesi âdet olan kişinin, bunu bile bile yapmasıyla orucu bozulur ve keffâret gerekir. Ama böyle bir âdeti olmayan kişi, bakması sonucu boşalma gelirse, îbn Abdi’s-selâm’ın tercîhine göre, sâdece kaza gerekir.

Hanbelîlere göre; tekrar tekrar bakma sonucu menî gelirse, oruç bo­zulur ve kaza gerekir. Bir defa bakma sonucu menî gelirse, oruç bozulmaz.[256]

Bazı Hükümler

Kendisinden emin olan oruçlu kişinin hanımını öpmesi kerahetsiz caizdir.[257]

2383. …Âişe (r.anhâ)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) oruç ayında (Hanımlarını) öperdi.[258]

Açıklama

Hz. Âişe;  Rasûlullah’ın Ramazanda gündüzleri öptüğünü  belirtmek istemiştir.Bu  konuda  söylenilecek  şeyler önceki hadîsin şerhinde söylenmiştir.[259]

2384. …Âişe (r.anhâ)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) kendiside ben de oruçlu iken beni öperdi.[260]

2385. …Câbir b. Abdillah (r.a.);

Ömer b. el-Hattâb (r.a) şöyle dedi, demiştir:

“Ben oruçlu iken canım istedi ve (hanımımı) öptüm. Hemen Rasûlullah’a;

Ya Rasûlallah, bugün büyük bir iş yaptım. Ben oruçlu iken (hanımımı) öptüm, dedim.

“Sen oruçlu iken, ağzına su alıp çalkalasan ne olur? buna ne dersin?” dedi.

(Ravi) îsa b. Hammâd’ın rivayetinde Hz. Ömer, “birşey ol­maz”, demiştir.[261] Sonra her iki râvî ittifakla (Hz. Peygamber’in) şöyle buyurduğunu naklederler:

Öyleyse endişelenmekten vazgeç![262]

Açıklama

Hz. Peygamber bu hadîste öpmenin orucu bozmadığını bir benzetme ile bildirmiştir. Nasıl ki içmenin öncüsü olan ağıza su alma orucu bozmazsa, cinsî temasın Öncüsü olan öpme de bozmaz, demek istemiştir.

Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’in ağıza su almasının orucu bozmadığını söylemesinden sonra buyurmuştur. Bunun “vazgeç” manâsına isim fiîl olması muhtemel olduğu gibi, nin elifi hazfedilmiş soru edatı olup nin de elif yerine geçmiş olması da muhtemeldir. O za­man manâ, “o halde aralarında ne fark var” şeklinde anlaşılır.

Hadîsin Ahmed b. Hanbel ve Tahâvî’deki rivayetlerinde Efendimizin bu sözü şeklindedir. Bunun manâsı da; “Öyleyse ne soruyorsun yâ?” demektir.[263]

Bazı Hükümler

1. Oruçlunun karısını öpmesi orucuna zarar vermez.

2. Dinî bir meselenin hükmünü temsîl ve teşbihle anlatmak caizdir.[264]

34. Oruçlunun Tükrüğünü Yutması

2386. …Aişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) oruçlu iken kendisini öper ve dilini emerdi.[265]

Açıklama

Hadîs-i şeriften, Hz. Peygamber’in, muhabbetinden dolayı Hz. Aişe’yi oruçlu iken bile öptüğü ve dilini em­diği anlaşılmaktadır. Ancak hadîs pek kuvvetli değildir. Çünkü Muhammed b. Dînar ve Sa’d b. Evs, rivayetlerine i’tibâr edilen râvilerden değil­dirler, îbn Maîn; bu zâtlar için “zaîf” demiştir. Nesâî ve îbn Adiyy, bu hadîsteki “dilini emerdi” sözünü, Muhammed b. Dinar’­dan başka kimsenin rivayet etmediğini söylerler. Aynî de; sözü mahfuz değildir. Bunun isnadı da zayıftır. Kusur Muhammed b. Dî­nar, Sa’d b. Evs ve Mısda’ isnâdındadır. Bu hadîsi (Kütüb-i sitte içinde) sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir” der.

Ebû Davud’un bâzı nüshalarında hadîsin sonunda, Îbnü’l-Ârâbî’nin şu sözleri de yer almıştır: “Bana, Ebû Davud’un; bu isnâd sahîh değildir, dediği ulaştı.”

îbn Hâcer el-Askalânî de bu hadîsin isnadının zayıf olduğunu söyle­yenlerdendir.

Bu naklettiklerimizden üzerinde durduğumuz hadîsin ahkâmına esâs teşkîl edebilecek kuvvete sahip olmadığı anlaşılmaktadır.

Hadîsin sübûtu kabul edildiği takdirde, ilim adamları tarafından birkaç türlü izahı yapılmıştır. Buna göre;

a. Peygamber (s.a.)’in Hz. Aişe’yi öpmesi, oruçlu olmadığı zamanda olmuştur. Çünkü hadîste, dilini emmesinin oruçlu iken olduğuna dâir bir açıklık yoktur.

b. Şayet Peygamber (s.a.), Hz. Aişe’nin dilini emdiğinde oruçlu idiy­se, ağzında toplanan tükrüğü yutmamış tükürmüştür. Dolayısıyla Efendi­mizin midesine, Hz. Aişe’nin tükrüğü gitmemiştir.

c. Bu, Hz. Peygamber’e mahsûs bir ruhsattır. Ancak bu son îzah pek yaygın değildir.

îlim adamları, oruçlu iken başkasının tükrüğünü yutmanın orucu boz­duğunda görüş birliği içindedir. Yukarıdaki izahlara göre hadîste bu görü­şün zıddına delâlet edecek bir yön yoktur.

Başka birisinin tükrüğünü yutan oruçluya Şafiî ve Hanbelî mezheble-rinde sadece kaza gerekir. Mâlikîlere göre, bilerek ve kasden yutmuşsa keffâret gerekir, aksi halde sâdece kaza icâb eder.

Hancfîlere göre ise, kişi sevdiği birinin tükrüğünü yutarsa hem kaza hem.de keffâret îcab eder. Çünkü bundan zevk alır. Bir başkasının tükrü­ğünü yutması halinde ise, sâdece kaza îcâb eder.

Sâdece Öpmekten dolayı orucun bozulmadığı daha evvel belirtilmişti.[266]

35. Karısını Öpmenin Genç Oruçluya Mekruh Oluşu

2387. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, bir adam Peygamber (ş.a.)’e oruçlu için hanımı ile mübaşeretin hükmünü sordu. Efendimiz ona ruhsat verdi. Sonra bir başkası aynı şeyi sordu, onu da men’ etti.

Bir de ne görelim, izin verdiği yaşlı, men ettiği ise, gençti.[267]

Açıklama

Mübaşeretin manâsı 2382.  hadîsin şerhinde beyân edildiği  gibi,   bedeni  bedene  dokundurmaktır.  Yâni,   karı-

koca arasında cinsî temasın dışında olan sevişme, kucaklaşma, öpüşme mübaşerettir.

Rivayet, oruçlu iken hanımı ile sevişmenin şehveti sakin olan ihtiyar­lar için caiz, böyle olmayan gençler için ise, yasak olduğuna işaret etmek­tedir. Metinde de görüldüğü gibi, Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’in ruhsat verdiği şahsın yaşlı, men’ ettiğinin ise, genç olduğunu bildirmiştir. Bu keyfiyyet, Ahmed ve Taberânî’nin îbn Ömer’den rivayet ettikleri şu haberde daha bariz bir şekilde görülmektedir.”Biz Hz. Peygamber’in yanında idik. Bir genç gelip;

Yâ Rasûlallah! ben oruçlu iken (karımı) öpebilir miyim? diye sordu. Efendimiz:

“Hayır”, buyurdu.

Bilâhere yaşlı biri gelip;

Ben oruçlu iken (kanmı) öpebilir miyim? dedi. Hz. Peygamber;

“Evet”, buyurdu.

Biz birbirimize bakıştık. Rasûlullah (s.a.);

“Bir i birinize niçin baktığınızı biliyorum. Şüphesiz ki yaşlı nefsine sa­hip olur,” buyurdu.[268]

Oruçlunun hanımını öpmesi veya onunla oynaşmasının caiz olup olma­dığı konusunda, gençle ihtiyarın arasını ayırıp bunun yaşlılar için caiz, gençler için caiz olmadığını söyleyenlerin dayandıkları hadîslerden birisi budur.

Bu konuya ait fikhî bilgi 2382 numaralı hadîsin şerhinde geçmiştir.[269]

Bazı Hükümler

Nefsinden emîn olan yaşlı birisinin oruçlu iken hanımını öpmesi veya sevişmesi caizdir. Gencin öpmesi veya sevişmesi ise, caiz değildir.[270]

36. Ramazanda Geceyi Cünûb Olarak Geçirmek

2388. …Peygamber (s.a.)’in hanımları, Aişe ve Ümmü Seleme (r.AnhümâVdan; demişlerdir ki:

Rasûlullah (s.a.) -Abdullah el-Ezremî’nin hadîsine gö’re-“Ramazanda”[271] ihtilâmdan değil, cinsî temâsdan dolayı cünüb ola­rak sabahlar, sonra oruç tutardı.[272]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bunu yâni “Ramazanda cünüb olarak sabahlardı” sözünü söyleyen ne kadar da azdır. Hadîs aslında; “Rasûluilah (s.a.) oruçlu olduğu halde cünüp olarak sabahlardı/’ şek­lindedir.[273]

Açıklama

Hadîsin Buhârî’deki rivayeti şu mânaya gelecek şekildedir: “Rasûlullah (s.a.) ailesine temasından dolayı cünüb-ken, fecir doğar, sonra gusleder ve yıkanırdı.”

Nesâî’deki rivayete göre Ümmü Seleme (r.anhâ) şöyle demiştir: “Ra­sûlullah (s.a.) bana temâsdan dolayı cünüp olarak sabahlar, oruç tutar ve bana da tutmamı emrederdi.”

Hz. Peygamber’in kendisine gusûl gerekli olduğu halde sabahlama­sından maksat, fecrin doğduğu vakte, kadar guslünü geciktirmesidir. Gü­neşin doğmasına kadar değil, çünkü onun sabah namazım geçirmesi düşü­nülemez.

Haberde, Rasûlullah’ın cünüb olarak sabahlamasının, ihtilâmdan do­layı değil, hanımı ile temâsdan dolayı olduğu açıkça ifâde edilmiştir. Bu ifâde bize iki konuyu açıklamaktadır:

a. İhtilâm, şeytandan dolayı olur. Hz. Peygamber’e ise, şeytan yaklaşamaz. Ancak, uykuda görülen herhangi bir rüyadan dolayı men’înin gel­mesi, Peygamberler için de mümkündür.

b. Cinsî temas kasdî bir davramşdır. îhtilâm ise, insanın elinde olan bir şey değildir. Hadîste Hz. Peygamber’in, kendi kasdı ile cünüp olduğu halde sabahlayıp, oruca devam ettiği bildiriliyor. Öyleyse kasde dayanma­yarak ihtilâm olmaktan dolayı cünüb olan kişi de tereddütsüz orucuna devam edebilir. Ancak şunu unutmamalıdır; Rasûlullah’ın bu teması, oru­cun vakti girmeden (imsakten) önce vuku’ bulmuştur.

Hadîs-i şerîf hüküm yönünden; geceyi cünüp olarak geçirmenin oru­cun sıhhatine manî olmadığını ortaya koymaktadır. Bu hüküm cünüblüğün cinsî temâsdan veya ihtilâmdan olması, orucun farz veya nafile olma­sı hallerini kapsar. Güslün fecirden önce veya sonra olması da hükmü değiştirmez. Çünkü Hz. Peygamber’in ümmetine cevazı belirtmek için yaptığı bu hareket bütün bu ihtimâlleri içine almaktadır.

Ulemânın cumhurunun görüşü böyledir. Nevevî bu konuda icma’ ol­duğunu naklederken, İbn Dakîk el-îd, bunun icmâ’ veya icmâ’ gibi oldu­ğunu söyler. Tavus, Urve b. ez-Zübeyr ve İbrahim en-Nehâî, cünüp ola­rak sabahlandığı takdirde orucun sahîh olması için, fecirden önce yıkan­mayı şart koşarlar. Bunlara göre kasden guslün geciktirilmesi halinde oruç sahîh olmaz. Yine İbrahim en-Nehâî ve Hasen el-Basrî’den cünüp olarak sabahlamanın nafile oruçlara zarar vermemekle beraber, farz oruçların sıhhatine manî olduğu görüşü nakledilmiştir. Zahirîlerden tbn Hazm da, cünüp olarak sabahlayan kişi güneş doğmadan gusledip namazım kılarsa orucu sahîh, bunu yapmazsa sahîh değildir, der. Salim b. Abdillah ve Atâ b. Ebî Rebah’tan da cünüp olarak sabahlanması durumunda, oruca devam edileceği ancak sonra da kazasının gerektiği fikrinde oldukları riva­yet edilmiştir.

Cumhura muhalif olarak serdedilen bu görüşlerin sağlam bir dayana­ğı mevcut değildir. Gerçi bunlar, Ebû Hureyre’den gelen şu rivayete daya­nırlar: Rasûlullah (s.a.), “Her kim cünüp olarak sabahlarsa, artık onun için oruç yoktur.” buyurmuştur. Hadîsin Ahmed ve Hâkim’deki rivayeti de şu şekildedir: “Sabah namazı için ezan okunduğu anda, biriniz cünüp-se artık onun için oruç tutamaz.” Ancak cumhur, Ebû Hureyre’nin bu rivayetinin Hz. Aişe hadîsiyle neshedildiğini söyler.

“Oruç (ramazan) gecesi hanımlarınıza yaklaşmanız size helâl kılınmıştır.”[274] âyeti de nesh görüşünü takviye etmektedir. Çünkü bu âyet gecenin hepsinde, temasın caiz olduğunu gös­teriyor. Fecrin doğumuna çok yakın olan bölüm de gecedir, dolayısıyla oruçlu için cinsî temasın caîz olduğu zamandır. Bu esnada cinsî temâsda bulunan kişi zarurî olarak, cünüp olarak sabah vaktine girmiş olacaktır.

Ayrıca Müslim ve Beyhâkî de de İbn Cüreyc kanalıyla gelen bir riva­yette, Ebû Hureyre’nin, eski görüşten döndüğü ve o rivayeti bizzat Hz. Peygamber’den değil, Fazl b. el-Abbas’dan duyduğunu söylediği rivayet edilmiştir.

Ebû Hureyre hadîsinin mensûh olmadığı düşünülse bile, Hz. Aişe ve ÜmmüSeleme(r.anhümâ)’den gelen üzerinde durduğumuz hadîs daha ter-cîhe şayandır. Çünkü ailevî bir konuda, Rasûlüllah’m iki hanımının habe­ri, bir sahâbînin haberinden daha çok kabule şayandır.

Aklen de cünüp olarak sabahlamanın oruca manî’ olmadığı ortaya çıkar çünkü gusle sebep menînin gelmesidir. Gusletmekte boğaza su kaçmadıktan sonra orucu bozmaz. Nitekim, oruçlu iken gündüz ihtîlâm olan kişiye güsûl gerektiği halde, orucu ittifakla bozulmaz.[275]

Bazı Hükümler

1. Ramazan gecelerinde cinsî temas caizdir.

2. Cünüp olarak sabah vakti girerse bu orucun sıhhatine manî’ değildir.[276]

2389. …Peygamber (s.a.)’in hanımı Aişe (r.anhâ)’dan rivayet edildiğine göre; bir adam, kapıda durarak Rasûlullah (s.a.)’e;

Cünüp olarak sabahlıyorum, oysa oruç tutmak istiyorum (bu caiz mi?) dedi. Rasûlullah (s.a.):

“Oruç tutmak istediğim halde ben de cünüp olarak sabahla­rım. Yıkanır ve oruç tutarım.”

Yâ Rasûlallah! Sen bizim gibi değilsin, Allah senin geçmiş ve gelecek günâhlarını affetmiştir.

Rasûlullah (s.a.) öfkelendi ve:

“Vallahi ben, Allah’dan ençok korkanınız ve uyduğu (yaptığı) şeyi en iyi bileniniz olmayı umarım”, buyurdu.[277]

Açıklama

Hz, Peygamber soruya “caizdir” veya “caiz değildir” şeklinde  bir  karşılık  vermemiş,  kendi  yaptığını  anlata-

rak sanki fiilen cevâp vermiştir. Bu, cevâp olarak ikna edicidir.

Adamın, Rasûlullah’a “Sen bizim gibi değilsin. Allah senin geçmiş ve gelecek günâhlarını affetmiştir,” demesi, Hz. Peygamberdin, günâh işleyebileceği manâsına alınmamalıdır. Bundan maksad; “sen günâh işleme­din ve işlemezsin de” demektir. Çünkü Peygamberler günâh işlemezler.

Hz. Peygamber, adamın sorusuna verdiği cevâbın, kendine hâs oldu­ğunu zannetmesine sinirlenmiş ve kendisinin Allah’dan daha çok korktu­ğunu ve yaptığını daha iyi bildiğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in Allah’-dan korkması, Allah’ın bir azabına uğrayacağından korktuğu için değil, tâ’zîm korkusudur. Çünkü Efendimiz, azaba uğramaktan emindir.

Kâdî lyâz bu hadîs için şunları söyler:

“Bu hadîs; Hz. Peygamber’in yaptıklarının, kendisine has bir özellik olduğuna dâir bir delîl yoksa, ona uymanın vâcib olduğunu gösterir.Bu imâm Mâlik’in, Bağdatlı dostlarımızın çoğunun ve Şâfiîlerin ekserisinin görüşüdür. Şâfiîlerin büyük bir bölümü ise, bunun mendûp olduğunu söy­lerler. Bir grup ulemâ ise, Hz. Peygamber’in yaptığına uymanın vâcib ol­duğuna dâir bir delîl yoksa, Efendimizin o şeyi yapması, onun mübâh olduğuna delâlet eder demişlerdir.”

Bâzı usûlcüler, Hz.Peygamber’in ibâdet cinsinden olan davranışları­na uymanın vâcib olduğu görüşündedirler.

Bu hadîs, cünüp olarak sabah vaktine erişen kişinin oruca devam et­mesinin caiz olduğunu gösterir.[278]

37. Ramazanda (Gündüz Oruçlu İken) Karısıyla Cinsî Temasda Bulunanın Ödeyeceği Keffaret

2390. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan; demiştir ki:

Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelip;

Mahvoldum (Yâ Rasûlallah) dedi. (Rasûlullah);

“Derdin nedir? (ne oldu)”

Ramazanda (gündüz) hanımımla cinsî temasta bulundum.

“Azâd edecek kölen var mı?”

Hayır.

“Arka arkaya iki ay oruç tutabilirmisin?”

Hayır!..

“Altmış fakire yemek yedirebilir misin?”

Hayır.

“(Şurada) otur”.

Peygamber (s.a.)’e, içerisinde hurma olan büyükçe bir sepet ge­tirildi.

Peygamber (s.a.), adama;

“Bunu sadaka olarak dağıt!” buyurdu. Adam;

Medine’nin kara taşlarla kaplı iki yakası arasında bizden daha fakir bir aile yoktur.

Peygamber (s.a.) iki ön dişi görününceye kadar güldü ve;

“Öyleyse ailene yedir”, buyurdu.

Müsedded, bir başka yerde “iki ön dişi” yerine “azı dişleri” dedi.[279]

Açıklama

Sahîh hadîs kitaplarının tamamında yer alan bu hadîs kasden ramazan orucunu bozmanın keffâreti konusunda önemli bir kaymaktır. îzâhın ve diğer bazı kaynaklardaki farka işare­tin, daha kolay olması için hadîsi bölüm bölüm ele alıp incelemek istiyo­ruz. Böylece, bâzı noktalarda mezhebler arasında görünen farklılıklara ye­rinde işaret edeceğiz.

Ramazan’da gündüz hanımı ile temasta bulunup Hz. Peygamber’e gelen zâtın kim olduğu kesin olarak belli değildir. İbn Ebî-Şeybe gibi bâzı hadîsçilerin rivayetine dayanarak bu şahsın, Selmân veya Selem b. Sahr el-Beyâdî olduğunu söyleyenler varsa da, bu pek tutulmamıştır. Zîrâ, el-Askalânî’nin de belirttiği gibi, İbn Ebî Şeybe’nin rivayetinde adı geçen zâtın ramazanda gündüzün temâsda bulunduğu için değil, zihâr yaptığı halde, gece temas kurduğu için keffâret vermekle emrolunduğu belirtil­mektedir. Buna göre, Seleme olayı ile, üzerinde durduğumuz hadîste anla­tılan olay ayrı ayrıdır. Her iki vak’â kahramanının aynı kabileden olmala­rı, aynı keffâretle emrolunmaları ve her ikisinin keffâreti edaya muktedir olamamaları, hadiselerin aynı olmasını gerektirmez.

ibn Abdi’1-berr, Atâ el-Horasânî’nin biyografisinde Saîd b. Beşîr, Ka-tâde vasıtasıyla Saîd b. el-Müseyyeb’in mezkûr zât için; “O Selmân b. Sahrdır” dediğini kaydettikten sonra “zannediyorum bu vehmdir. Çünkü bilinene göre o, hanımına zihâr yapmış sonra ramazan gecesinde onunla cinsî temasda bulunmuştur.” der.

Hadîs-i şerifte belirtildiğine göre, adam Hz. Peygambere gelmiş ve “mahvoldum” demiştir. Bu, “helakime sebep olacak bir günâh işledim” manasına kullanılmıştır. Adam, yaptığı suçun büyüklüğüne işa­ret için böyle bir ifâde kullanmıştır. Bu ifâde Buhârî’nin tbn Ebî Hafsa’-dan gelen rivayetinde; “zannediyorum ben mut­laka helak oldum” şeklindedir. Dârekutnî’nin rivayetinde ise, “Ben mahvoldum ve mahvettim” ifâdesi yer almıştır. Ebû Dâvud’da 2394 numarada gelecek olan Hz. Aişe’nin rivayetinde ise adamın, “Yandım! Yâ Rasûlaliah!” dediği bildirilir.

Ebû Davud’un bu rivayetinde, gelen zâtın ramazanda hanımı ile te­mâsda bulunduğunu söylediği bildirildiği halde, bu temasın gündüz oldu­ğu kaydı yer almamaktadır. Adamın telâşından, bu temasın gündüz oldu­ğu anlaşılıyor. Buhârî’deki Hz. Aişe’nin rivayetinde ise, temasın gündüz olduğu açıkça belirtilmektedir.

Hz. Peygamber adamın yaptığını öğrenince, önce azâd edecek kölesi­nin olup olmadığını sormuş, ama “hayır” cevâbını almıştır. Buhârî’deki rivayetlerden birinde bu manâ; “ne kötü yap­mışsın, bir köle azâd et” şeklinde ifâdelendirilmiştir. Adamın “hayır” ce­vâbı, yine Buhârî’de “Hayır, vallahi, Yâ Rasûlaliah” şeklinde yer almıştır. İbn Ömer’in rivayetine göre ise adam; “Seni hak üzere gönderen Al­lah’a yemîn ederim ki hiç köleye sahip olmadım,” demiştir. Hz. Peygamber’in, mü’mîn, kâfir veya büyük küçük diye bir ayırım yapmadan “azâd edeceğin köle var mı?” veya “bir köle azâd et” buyurması, oruç keffâreti için müslüman veya kâfir, erkek veya kadın bir köle azâd etmenin yeterli olduğuna delâlet eder. Hanefî mezhebinin görüşü böyledir. Cumhur ise, kati keffâretini belirten âyet-i kerîmede zikredilen kölenin “mü’mîn” ola­cağına dâir kaydı göz önüne alarak, orucu bozma keffâretinde de azâd edilecek kölenin müslüman olmasını şart koşmuşlardır. Yâni, cumhura göre kasden orucunu bozan kişinin keffâret olarak azâd edeceği köle müslü­man olmalıdır.

Rasûlullah Efendimiz, gelen şahsın azâd edebileceği kölesinin olmadı­ğını öğrenince, peşi peşine iki ay oruç tutup tutamayacağım sormuş, adam buna da “hayır” cevâbını vermiştir. Buhârî’nin bir rivayetinde adamın cevâbı; “hayır gücüm yetmez”, İbn tshâk’dan gelen bir diğer rivâyetde ise, “başıma gelen şey ancak oruç yüzünden geldi” şeklindedir. Buna göre adam, “Zâten ben oruca dayanamadığını için bu duruma düştüm, iki ay nasıl sabredeyim?” demiş olmaktadır.

tbn Hâcer bu meseleyle ilgili olarak, İbn Dakîk el-îd’in şöyle dediği­ni nakleder:

“Hz. Peygamberin keffâret konusunda oruçtan, yemek yedirmeye geç­mesinde anlamayacak bir şey yok ama, İbn İshâk’ın rivayetine göre, ada­mın iki ay oruca dayanamama sebebinin, şehvetinin fazlalığından dolayı olmasını gerektirir. Şâfîîler için bundan bir görüş doğmuştur. Şöyle ki; şehvetî kuvvetli olduğu için, oruca dayanamayan kimseye nisbetle, bu bir özür sayılır mı? Yâni keffâret için orucu bırakıp yemek yedirme cihetine gidebilir mi? Onlara göre sahîh olan, bunun nazar-ı itibare alınabileceği­dir. Kölesi olduğu halde ona ihtiyâcı olan kişinin, bu köleyi azâd edeceği yerde oruç tutma cihetini seçmesinin caiz oluşu da bu meseleye iltihâkladır.

Hadîs-i şerifin bu bölümü, keffâret için tutulacak orucun peşi peşine, yâni arada fasıla olmadan tutulması gereğini ifâde ediyor. İbn Ebî Leylâ’­nın dışında bütün âlimlerin görüşü de böyledir. Cumhur peşi peşine tutu­lacak iki ayın birinin ramazan olmaması ve bu ayların içerisinde kurban bayramı, ramazan bayramı gibi oruç tutmanın yasak olduğu günlein bu­lunmamasını şart koşar. Keffâret orucuna başlayan bir erkek özürlü ve özürsüz iki ay bitmeden oruca ara verirse keffârete tekrar başlamak zo­rundadır. Kadınların ay halleri ise, orucun devamlılığına zarar vermez. Ay hali biter bitmez ara vermeden oruca devam ederler.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, kendisine gelen kişinin oruç tutamayacağını öğrenince bu sefer, altmış fakire yemek yedirip yediremeyeceğini sormuş­tur. Buhârî’deki bir rivayete göre, Hz. Peygamber adama emir sîgasıyla; “altmış fakire yemek yedir” buyurmuştur.

Bu hadîsin zahirine göre, keffâret olarak doyurulacak fakir sayısının altmıştan aşağı olmaması gerekir. Cumhur bu görüşe sahiptir. Hanefîlere göre ise, bir fakiri altmış gün doyurursa, altmış fakiri doyurmuş gibi olur. Çünkü fakir doyurmaktan maksad, ihtiyaç sahibinin ihtiyâcım gidermek­tir. Günlerin yenilenmesiyle ihtiyaç da yenilenir. Aynı fakir, ikinci gün başka bir fakir sayılır. Aitmiş fakire yedirilecek yemeğin tamamı bir gün­de bir fakire yedirilse tek fakir bir gün doyurulmuş sayılır. Esâs olan, fakirin doyacağı mikdarı fakirin eline vermektir. İllâ yemek yapıp veya ekmek alıp ona yedirmek şart değildir. Her gün için fakire verilmesi gere­ken mikdâr, bir fitre mikdârıdır. Fitre için alınacak ölçü, Kitâbü’z-Zekât’ın, Zekâtü’1-fıtr babında geçtiği gibi buğdaydan yarım sa’, arpa üzüm ve hur­madan bir sa’dir. Bir sa’ ise şer’î ölçüye göre 2.917 gram, dirhem-i örfiy-yeye göre ise 3.333 gramdır. Bu maddelerin yerine, kıymetleri de verilebilir.

İbn Dakîk el-îd cumhurun görüşünün daha isabetli olduğunu bildire­rek şöyle der: “Hadîste “yedirmek” masdarı, altmışa izafe edilmiştir. Bu altı fakire on gün yedirmek suretiyle tahakkuk edemez. Bunun caiz oldu­ğunu söyleyenler nassdan, bâtıl bir istinbatta bulunmuş olurlar…”

Herbir fakir için verilecek maddenin mikdârında âlimler fikir birliği içerisinde değildirler. Hanefîlerin görüşüne yukarıda işaret edilmiştir. Şafiî ve Mâlikflere göre, her memleketin meşhur ana gıda maddesinden (buğ­day, arpa, pirinç, hurma v.s….) hergün için bir müdd, yâni bir sa’m dört­te biri kadar verilmesi icâb eder. Şâfiîlerde bir sa’ 2.166 gramdır.

Han belilere göre ise, her fakir için verilecek mikdâr, buğdaydan bir müdd hurma ve arpadan yarım sa’ (iki müdd)dir.

Bu görüşlerden her birinin, hadîslerden dayanakları vardır. Ama, ko­nuyu dağıtmamak için bu hadîsleri burada nakletmiyoruz.

Hz. Peygamber orucu bozmanın keffâreti olarak sırayla; köle azâd etme, peşi peşine iki ay oruç tutma ve altmış fakiri doyurmayı emretmiş­tir. Ulemâ bunu şöyle açıklamakta;

“Ramazanda cinsî temâsda bulunan kişi orucun hürmetine saygı gös­termemiş, böylece, işlediği günâh sebebi ile kendisini helak etmiştir. Buna münâsib olan ceza;

a. Bir köle azâd etmekle olur. Çünkü Hz. Peygamber bir hadîsinde; “kim mü si uman bir köle azâd ederse, onun her bir uzvuna mukabil Allah azâd edenin bir uzvunu cehennemden azâd eder.” buyurmuştur. Ata’ dedi ki, “azâd edilenin tercine mukabil, azâd edenin fercî azâd olur,” buyurmuştur.

b. Oruçla olur. Çünkü ceza cinayetin cinsiyle ödenmiş olur. İki ay oluşundaki hikmet de şudur: Bir gün bir aya bedeldir. Diğer ay da cezadır.

c. Fakir doyurmakla olur ki bu altmış gün orucun her bir gününe karşı bir fakir doyurulması suretiyledir.”

Metinde görüldüğü gibi, adam Hz. Peygamber’in teklif ettiklerinin hepsine, olumsuz cevâb vermiştir. Bunun üzerine Efendimiz kendisine oturup beklemesini emretmiş, bir müddet sonra da Hz. Peygamber’e bir sepet dolusu hurma gelmiştir. Hurmayı getirenin ismi belli değildir. Ancak Buhârî’de, onun ensârdan olduğu belirtilir. Müslim’in Aîşe (r.anha)’dan ri­vayet ettiği hadîste Hz. Peygamber’e, içerisinde yiyecek olan iki sepetin geldiği bildirilir. Diğer rivayetlerin hepsinde ise, gelenin tek sepet olduğu belirtilir, tbn Hâcer rivâyetlerdeki bu farklılığı şöyle te’lîf eder: “Anlaşı­lan o ki, hurma bir sepet miktarı idi ancak hayvanın üzerinde taşıyabil­mek için iki sepete bölünmüştü. Muhtemel ki sepetler Rasûlullah’a getiri­lince biri diğerine boşaltılmıştır. İki sepet diyenler hurmanın getirildiği ilk hâli, bir sepet diyenler de sepetlerin biri birine boşaltılmasından sonraki hâli kasdetmişlerdir.”

Hz. Peygamber, kendisine gelen hurmayı adama verip, sadaka olarak dağıtmasını emredince, o zât, Medine’de kendisinden daha muhtaç bir ai­lenin olmadığını söylemiştir. Adamın bu sözü Buhârî’nin çeşitli rivayetle­rinde farklı biçimlerde ifâde edilmiştir. Efendimiz adamın bu cevâbına karşılık, azı dişleri görününceye kadar gülümsemiştir. Ebû Davud’un riva­yetinde Efendimizin ön dişleri görününceye kadar güldüğü ifâde edilmek­tedir. Fakat doğrusu, Buhârî’de olduğu gibi azı dişleri görününceye kadar gülümsemiş olmasıdır. Nitekim Ebû Davud’un üstâdlarından Müsedded de başka bir yerde “azı dişleri” ifadesini kullanmıştır. Zâten olayın geliş­me tarzrHz. Peygamber’in gülümsemesinin fazlaca olduğuna delâlet eder.

Hadîs-i şerifin delâlet ettiği hükümleri ve bu konulardaki farklı gö­rüşleri de şöylece Özetleyebiliriz:

1. Ramazanda gündüzün bilerek cinsî temâsda bulunan kişinin orucu bozulur ve kendisine keffâret gerekir.. Şa’bî, Saîd b. Cübeyr, Nehâî ve Katâde’nin dışındaki bütün âlimler bu görüştedirler. Yukarıda adını say­dığımız âlimler ise, sâdece kazanın gerektiğini söylerler. Fakat, üzerinde durduğumuz hadis ve benzerleri, onların aleyhine delildir.

Ramazan günü unutarak cinsî temâsda bulunanın orucu ise, bozul­maz. Bu cumhurun görüşüdür. Unutarak yemeye ve içmeye benzer.

Ahmed b. Hanbel’e göre, oruç bozulur ve keffâret gerekir. Atâ, Evzâî, Rabîa ve Sevri’ye göre ise, sâdece kaza gerekir.

Bir ramazanda bilerek cinsî temâsda bulunup, bunun keffâretini öde­yen fakat daha sonra temâsda bulunana ittifakla yeni bir keffâret gerekir. Önceki keffâreti ödemeden ikinci defa temâsda bulunana ise, Ebû Hani-fe’ye göre bir; Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre iki keffâret gerekir.

Ramazanda gündüz cima ettikten sonra bunun keffâretini ödemeden, tekrar cima edene tek keffâret gerekir. Bunda ittifak vardır. Ancak birin­cinin keffâretini ödedikten sonra aynı gün tekrar cinsî temasta bulunursa, Ahmed b. Hanbel’e göre ikinci bir keffâret gerekir. Diğer üç imâma göre bir şey lâzım gelmez.

2. Orucu bozmanın keffâreti, metinde belirtilen üç şeyle (köle azâd etme, iki ay oruç tutma ve altmış fakir doyurma) ve sırayla ödenir. Yâni öncekine gücü yeten kişi, sonrakine geçemez. Herkes istediği ile keffâreti­ni ödeyemez. Ebû Hanîfe, Şafiî ve Malikîlerden îbn Habîb bu görüştedir­ler. Hanbelîlerin meşhur görüşü de bu istikâmettedir. İmâm Mâlik ve ar­kadaşları ise, kulun muhayyer olduğunu, keffâretini bu üç şeyden dilediği İle ödeyebileceğini söylerler. İhtilâfa sebep, bâzı hadiselerde, keffâreti Ödeme yollarının birbirlerine muhayyerlik bildiren “veya” manasındaki ile bağlanmış olmasıdır. Hanefî, Şafiî ve Hanbelîler, kulun keffâreti Ödeme konusunda sırayı gözetmesinin şart olduğuna, üzerinde durduğumuz hadîs de keffâreti ödeme yollarının birbirlerine tertîb bildiren ile bağrlanmış olması ile kail olmuşlardır.

3. Hadîsin zahiri, cinsî temâsda keffâretin sadece erkeğe gerekli oldu­ğunu, kadına keffâretin gerekmediğini gösterir. Hz. Peygamber’in kendi­sine gelen zâtla konuşmasından bu anlaşılıyor. Evzâî, Hasen el-Basrî ve Şafiî’nin iki görüşünden sahîh olanı budur.

Hattâbî şöyle der; “Hz. Peygamber’in adama keffâreti emretmesi, kadına da onun misli bir keffâretin gerekli olduğunu gösterir. Çünkü şeri­at, tahsîse delâlet eden birşey olmadığı takdîrde, ahkâmında bütün insan­ları eşit tutmuştur. Kasden cinsî temas dolayısıyla erkeğe olduğu gibi kadı­na da kaza gerektiğine göre, erkeğe olduğu gibi kadına da keffâret gere­kir. Bu ulemânın çoğunun görüşüdür. Şâfıî, ikisi için bir keffâret yeterli­dir, der. Evzâî de aynı görüştedir. Ancak Evzâî’ye göre, keffâret oruçla ödeniyorsa hem kadının hem de erkeğin iki ay oruç tutmaları gerekir.”

Hattâbî, Şafiî ve EvzâTnin Hz. Peygamber’in erkeğe keffâreti emret­tiği halde, karısını mevzu bahis etmemesini kendilerine delîl aldıklarını belirterek şöyle der:

“Bana göre, Hz. Peygamber’in kadına âit bir keffâretten bahsetme­mesi ona keffâretin olmamasını gerektirmez. Çünkü kadının, hastalık, yol­culuk veya zorlanma gibi özür sahibi olması muhtemeldir.'”

Mâlikîlere göre; kadın kendi rızâsı ile cinsî temasa imkân vermişse ona da keffâret gerekir. Kocasının zorlaması ile mecbur kalmışsa, kadının keffâreti de kocasına âid olur.

Hanefî ve Han belilere göre, kadın kocasının zorlamasıyla cinsî tema­sa imkân vermişse ona keffâret gerekmez. Kendi arzusu ile temasa yanaş-mışsa, Hanefîlere göre ona da keffâret gerekir. Hanbelîlerden bu konuda iki ayrı rivayet gelmiştir.

4. Keffâreti hiçbir şekilde ödeme imkânına sahip olmayandan^ keffâ­ret düşmez, tmkân bulduğu anda ödemek üzere zimmetinde borç olarak kalır. Çünkü hadîste anlatıldığı üzere, cinsî temasda bulunan şahsın bütün mazeretlerine rağmen, Hz. Peygamber “peki öyleyse Allah affetsin” de­memiş, keffâreti ödeyebileceği bir imkân çıkıncaya kadar bekletmiştir.

Mâlikîlerden îsâ b. Dinar’a göre, ödeme imkânı olmayan için keffâ­ret düşer. îmâm Şafiî’nin iki görüşünden birisi de böyledir.

Bu hadîse göre keffâret gerektiren şey cinsî temâsdır. Orucu bozan başka şeylerden de keffâret gerekli midir, yoksa keffâret sâdece cinsî te­masa mı hastır, konusu mezhepler arasında ihtilaflıdır. Bu konudaki gö­rüşler, 2392. hadîsin şerhinde gelecektir.[280]

Bazı Hükümler

1. Açıkça söylenmesi çirkin olan konuların, kinaye yolu ile anlatılması caizdir.

2. Ramazanda oruçlu iken gündüz cinsî temâsda bulunana keffâret gerekir.

3. Bir günâh işleyenin pişmanlık duyması ye günâhını affettirme çare­lerini araması gerekir.

4. Keffâreti ödeme yolları sırasıyla; köle azâd etmek, iki ay peşi peşi­ne oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmaktan birisidir. Bir öncekine gücü yeten bir sonrakine geçemez.

5. Keffâret konusunda zorluk çekene yardımcı olmak gerekir.

6. Keffâret, kudret bulunduğunda edâ edilir.

7. Hîbe ve sadakanın kabulünde dil ile söylemek şart değildir. Fîlen kabz kâfidir.

8. Hakkında dünyevî bir ceza gerektirmeyen konularda, fetva sorana ceza verilmez, azarlanmaz.

9. Azı dişleri görününceye kadar gülmek caizdir.[281]

2391. …Zührî’den bu (önceki) hadîs mânâ olarak rivayet edil­miştir. Zührî bu rivâyetde şunu da ilâve etmiştir:

“Bu, (hurmayı kendi ailesine yedirmesi) sadece o şahsa özel bir ruhsattır. Eğer bugün bir adam öyle bir şey yapsa, onun için keffâretten kurtuluş yoktur.”

Ebû Dâvud dedi ki; “Bu hadîsi, Leys b. Sa*d, Evzâî, Mansûr b. el-Mu’temir ve Irak b. Mâlik, îbn Uyeyne’nin (hadîsinin) mânası ile rivayet etmişlerdir. Evzâî, rivayetine (Hz. Peygamberin); “Ve Allah’dan afv dile” (buyurduğunu) ilave etti.[282]

Açıklama

Bundan önceki hadîsin bu metindeki isnâd ile gelen rivâyetinde, Zührî’nin, hadîsin sonuna kendi görüşünü belirten bir ilâvede bulunduğu görülmektedir. Zührî bu ilâvesinde; Rasûlul-lah’ın kendisine gelen kişiye, hurmayı ailesine yedirmesini emredişini, on­dan keffâreti düşürme olarak telâkkî etmiş ve bunun o şahsa Özel bir izin olduğunu bildirmiştir. Zührî devamla, bugün bir adamın oruç bozması hâlinde kendisine mutlaka keffâretin gerekli olduğunu söyler.

Zührî’den gelen bu rivayetin tamamı Beyhâkî’nin Sünen’inde mevcut­tur, zührî’nin sözü çıkarılınca, önceki numarada geçen hadîsle aynı mana­ya gelen bu rivayeti burada zikretmeye gerek görmüyoruz.

Münzîrî, Zührî’nin bu sözü için, “Bu, delîli olmayan bir iddiadır,” demiştir.

Hattâbî de bu konuda şunları söyler: “Bu, Zührî’nin, ne delîl ne de şâhid getiremediği bir iddiadır. Başkaları da, Hz. Peygamber’in adama hurmayı ailesine yedirmesini emretmesi halinin mensûh olduğunu söyle­mişler fakat, onun neshine dâir bir haber zikretmemişlerdir. Bu konuda benim duyduğum en güzel söz, Ebû Ya’kûb el-Buveytî’nin şu sözleridir; “Hz. Peygamber’e gelen şahsa, bir köle azâd etmesi gerekli olmuştu. Bu şahsın köle satın alabilecek gücü olmadığı anlaşılınca oruç tut, denildi. Oruca gücü yetmeyince, altmış fakir doyurması emredildi. Yedirecek bir-şey bulamayınca da Hz. Peygamber onun sadaka olarak vermesi için ken­disine birşeyler verilmesini emretti. Bunun üzerine adam, Medine’de ken­disinden daha muhtaç kimsenin olmadığım söyledi. Hz. Peygamber “sa­dakanın en efdaii ihtiyatsızlıktan (ihtiyaç fazlasından) olanıdır” buyurdu ve başkalarına tasadduk edip de kendisini ve ailesini ihmâl etmesini uygun görmedi. Adam kendisine verilen yiyecekten ailesinin bir günlük azığı ek-silince, altmış fakire yetmez hale gelmiştir. Böylece o esnada adamdan keffâret düşmüştür. Adam, imkân buluncaya kadar, keffâret zimmetinde borç olarak devam eder. Hadîsde, o şahsa keffâretin gerekmediğine dâir bir işaret mevcut değildir.”

Hattâbî’nin naklettiği bu ifâdelerden anladığımıza göre; Zührfnin “bu ruhsat, o zâtın şahsına aittir…” şeklindeki sözlerinin delili yoktur. O zât için bir ruhsat da söz konusu değildir. Hz. Peygamber’e gelen şahıs efen­dimizin kendisine verdiği hurmadan-önce, ihtiyaç içinde olan ailesinin o günlük yiyeceklerini vermiş, dolayısıyla hurma keffârete yetecek meblâğ­dan düşmüştür. Böylece imkân bulacağı zamana kadar keffâret ertelenmiştir.

Ebû Davud’un rivayetin sonuna koyduğu ta’likte, önceki rivayetler­den farklı bir ilâve daha göze çarpmaktadır. Bu ilâve de, Evzâî’nin rivâye-tindedir. Buna göre, Hz. Peygamber kendisine gelen zâta, bozduğu oru­cun keffâret yollarını gösterdikten sonra, “ve Allah’dan af dile” buyur­muştur. Evzâî’nin bu rivayetinden anlaşıldığına göre, keffâretler birer ce­zadır. İfsâd sebebiyle doğan günâhlara bedel değildirler. Günâhların ba­ğışlanmasına vesile olacak şey tevbedir.

Ebû Davud’un bu ta’likte işaret ettiği hükmü içeren başka bir rivayet 2393 numarada gelecektir.[283]

2392. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, bir adam ramazanda orucunu bozdu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) ona; bir köleyi hürriyetine kavuşturmasını veya iki ay peşi peşine oruç. tutmasını veya altmış fakiri doyurmasını emretti.

Adam;

(Hiç birine) imkânım yok dedi. Hz. Peygamber;

“Otur” buyurdu. (Biraz sonra) Rasûlullah (s.a.)’e, içerisinde hurma olan bir sepet getirildi. Efendimiz adama;

“Bunu al, sadaka olarak dağıt!” buyurdu. Adam.

Yâ Rasûlallah! Benden daha muhtaç kimse yok, dedi.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, azı dişleri görününceye kadar güldü ve;

“Haydi onu sen ye,” buyurdu.

Ebû Dâvud dedi ki;

İbn Cüreyc bu hadîsi Zührî’den, Mâlik’in lâfzı ile şöyle rivayet etmiştir: “Bir adam orucu bozdu. Efendimiz kendisine; “Bır köleyi hürriyetine kavuşturman veya iki ay oruç tutman veya altmış fakir doyurman gerekir’9 buyurdu.[284]

Açıklama

Hadîsin bu rivayetinde, Hz. Peygamber’e gelen zâtın, ramazanda orucnu ne suretle bozduğu açıkça belirtilmemiş sâdece, “orucu bozdu” tâbiri kullanılmıştır. Ulemanın bir çoğu bu ifâdeyi göz önüne alarak, keffâfetin sâdece cinsî yakınlaşmaya has olma­yıp, kasdî olan yeme-içmenin de keffâreti gerektirdiğini söylemişlerdir. Ha­nefî âlimlerinin yanı sıra, Mâlikîler, Evzâî, Zührî, Süfyân es-Sevrî, îshâk, Atâ ve Hasen el-Basrî de bu görüştedir. Ancak Hanefîler kasden yenilen bir maddenin keffâreti gerektirmesi için, o maddenin âdeten gıda veya tedâvî maksadıyla yenilip içilen cinsden olmasını şart koşarlar. Buna göre; hamur yense veya kabuklu ceviz, çakıl v.s. yutulsa Hanefîlere göre, sâde­ce kaza icâb eder. Keffâret gerekmez.

Bu hadîsten başka Dârekutnî’deki şu haberler de yukarıdaki görüşün delilleri arasındadır.

Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) ramazanda bir gün orucunu bozan kişiye, Zıhâr keffâretini emretmiştir.[285]

Yine Ebû Hureyre’den rivayet edildi ki, bir adam ramazanda gündü­zün birşey yedi. Hz. Peygamber kendisine, bir köle azâd etmesini veya iki ay oruç tutmasını veya altmış fakiri doyurmasını emretti.[286]

Sa’d (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, bir adam Hz. Peygamber’e gelip, “Ramazan ayında birgün bilerek orucu bozdum” demiş. Peygam­berimiz de; “Bir köle azâd et veya peşi peşine iki ay oruç tut veya altmış fakiri doyur” buyurmuştur.

Yemenin ve içmenin de keffâreti gerektirdiğini savunan bu görüş sa­hipleri, aklî olarak da görüşlerini şöyle izah ederler;

Kasden yemek içmek, cinsî temasa benzer. Çünkü her ikisinde de ra­mazanın hürmetine riayetsizlik vardır. Bunlardan cinsî temas keffâreti ge­rektirdiğine göre yeme-içme de keffâreti gerektirir.

Şafiî ve Hanbelîlerle, Saîd b. Cübeyr, İbn Şîrîn, Nehâî ve Dâvud’ı Zahiriye göre, Ramazanda kasden yeyip içmekten dolayı,keffâret değil, sadece kaza gerekir. Keffâreti gerektiren şey sâdece cinsî münâsebettir. Bunlar, bu babın ilk hadîsi olan Ebû Hureyre hadîsini kendilerine delîl alırlar. Hatırlanacağı gibi o hadîste söz konusu olan şahıs »orucunu cinsî temasla bozmuş ve Hz. Peygamber kendisine keffâreti emretmiştir. Bu görüşte olanlar; mutlak olarak, orucunu bozduğu için kendisine keffâretin emredildiğini bildiren hadîslerdeki oruç bozmayı cinsî münâsebetle kayıtlamışlardır. Yânî o .hadîslerde anılan’ oruç bozma da cinsî temasla olmuş­tur derler. Yine bu görüşte olanlar, keffâretin kıyâsa aykırı olarak hadîsle sabit olduğunu ve hadîste keffârete sebep olan hadisenin cinsî temas oldu­ğunu belirterek, hadîsin temas etmediği konularda keffâretin olmadığını söylerler. Karşı görüş sahiplerinin oruca hürmetsizlik konusunda yemeyi içmeyi cinsî temasa benzetmelerini de kabul etmeyerek bunların aynı sevi­yede tutulamayacağını belirtirler.

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki yeme içmeden dolayı keffâreti gerekli görenler bu hükme sâdece kıyâs yoluyla gitmemişler, aksine onlar da hadîse dayanmışlar, fakat kıyâsla görüşlerini takviye etmişlerdir.

Hanefî Mezhebinin büyük fakîhlerinden Serahsî, Mebsût adındaki meş­hur eserinde yeme içmeden dolayı keffâreti izah ederken şöyle der;

“Bizim delillerimiz şunlardır;

Ebû Hureyre (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadîse göre, bir adam,

Ramazanda orucu bozdum demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.);

“Hastalık ve yolculuk olmadan mı?” diye sormuş, adamın,

Evet cevâbı üzerine;

“Bir köle azâd et” buyurmuştur. Ebû Davud’un zikrettiğine göre, bir adam,

Ramazanda bir şey içtim, demiş, Hz. Ali de;

Keffâret ancak; yeme içme ve cinsî birleşmeden dolayıdır, demiştir. Biz keffâreti, kıyasla değil, nassı delîl alarak gerekli görüyoruz.”

Ebû Davud’un, hadîsin sonuna aldığı ta’lîk, benzer ifâdelerle İmâm Mâlik’in Muvatta’ında ve Beyhâkî’nin Sünen’inde de mevcuttur. Bu riva­yetlerde orucu bozan kişinin keffâretinde izleyeceği yol için bir sıra öngö­rülmemiş, muhatap bu üç şeyden birisini yapmakta muhayyer bırakılmış­tır. Çünkü oruç keffâreti olan, köle azâd etme, iki ay oruç tutma ve alt­mış fakiri doyurma lafızları, birbirine “veya” manâsına gelip, muhayyer­lik ifâde eden, ile bağlanmıştır. Aslında hadîs metninde de bu anla­yışa sevkedecek bir ifâde tarzı vardır. Ancak keffâreti edada sıranın şart olduğuna delâlet eden hadîsler karşısında, bu rivayetler pek kuvvetli bu­lunmamış olacak ki Malîkîlerden başka bu görüşü benimseyen olma­mıştır.[287]

Bazı Hükümler

l. Omcu bozan herhangi bir şeyin ramazanda kasden ve özürsüz olarak yapılması halinde, kef­fâret icâb eder.

2. Oruç bozmanın keffâreti sırasıyla köle azâd etmek, iki ay oruç tutmak ve altmış fakiri doyurmaktır.[288]

2393. …Ebû Hureyre (r.a.)’dan; demiştir ki: “Ramazanda orucunu bozan bir adam Peygamber (s.a.)’e gel­di…” Ebû Hureyre bu (önceki) hadîste geçenleri haber verdi. An­cak bu rivayette o şunları söyledi: “Rasûlullah’a içerisinde onbeş sa’ kadar hurma olan bir sepet getirildi. (Hişâm’ın rivayetine göre Ebû Hureyre devamla Hz. Peygamber’in) şu sözlerini de ekledi: “(Bu hurmayı) hem kendin ye, hem de ailene yedir. Bir gün oruç tut ve Allah’dan af dile.”[289]

Açıklama

Bu hadîs Ebû Hureyre’den nakledilen, bundan Önceki hadîsin başka bir isnâdla gelen farklı bir rivayetidir. Metinde görüldüğü gibi bu rivayette ötekinden farklı olarak Ebû Hureyre, Hz. Peygamber’e getirilen sepetteki hurmanın takriben on beş sa’ olduğu­nu belirtmiş ve Hz. Peygamber’in, adama hurmayı verdikten sonra: “Ona ye ve ailene yedir, bir gün oruç tut ve Allah’dan af dile” buyurduğunu eklemiştir. Bezlû’l-mechûd sahibi Hz. Peygamber’den nakledilen bu son cümleyi ekleyenin râvîlerden Hişâm b. Sa’d olduğunu söyler. Tabîî bu, Ebû Hureyre’den nakil yoluyladır. Çünkü sahâbî râvî bildirmezse, Tebeu’t-tâbiînden sonra olan bir ravînın, Hz. Peygamber’in sözünden haberdâr olması mümkün olmaz.

Yukarıda da temas edildiği gibi bu haber bundan önce geçen hadîsin farklı bir rivayetidir. Ancak bu hadîsin rivayetlerinin çoğunda ve en sahîhlerinde, ne hurmanın miktarı ne bir gün oruç ne de Allah’dan af dile­me bahis konusudur. Fakat İmâm Mâlik’in Muvatta’mda bir gün oruç tutulmasını bildiren.Saîd b. el-Müseyyeb’den mürsel olarak (sahabe anıl­madan) nakledilmiş bir hadîs mevcuttur. Bu haber şu manadadır:

“Bir bedevi, bağrına vurarak, saçlarını yolarak ve kul mahvoldu di­yerek Rasûlullah’a geldi. Rasûlullah (s.a.) kendisine:

“Bu halin ne?” diye sordu.

Ramazanda oruçlu iken aileme yaklaştım.

“Bir köle azâd edebilir misin?”

Hayır,

“Bir deve kurban edebilir misin?”

Hayır.

“(Öyleyse) otur.”

Hz. Peygamber’e bir hurma sepeti getirildi. Efendimiz;

“Bunu al, fakirlere dağıt.”

Benden daha muhtaç kimse yok.

“Öyleyse onu ye ve bozduğun günün yerine bir gün oruç tut.”[290]

İbn Mâce’de de yine Saîd b. el-Müseyyeb’in Ebû Hureyre’den naklet­tiği bir hadiste Hz. Peygamber’in, “Onun yerine bir gün oruç tut” buyur­duğu belirtilmektedir.[291]

Bu hadîsler ramazanda bilerek, orucunu bozan kişiye keffâretin yanı-sıra o gününü de kaza etmesi gerektiğine-delâlet etmektedir. Dört mezhe­bin de görüşü bu merkezdedir, tmâm Şafiî’den, kazanın gerekmediği şek­linde bir rivayet nakledilmişse de bu zayıftır.

Evzâî’ye göre, keffâret, köle azadı veya fakir doyurarak ödenmişse, orucun bozulduğu gün kaza edilecektir, tki ay oruçla ödenirse kazaya ge­rek yoktur.

Üzerinde durduğumuz metinde diğer rivayetlerden farklı olarak önce de bildirildiği gibi Hz. Peygamber’e getirilen sepetteki hurmanın on beş sa’ kadar olduğu da belirtiliyor. Şâfiîler bunu esâs alarak, keffâretin faki­re tasadduk ile yapılması halinde, her fakir için bir müdd olmak üzere altmış fakire sadaka verileceğini söylemişlerdir. Çünkü bir sa’ dört müd-dür. O zaman on beş sa’ altmış müd eder. Gelen hurma onbeş sa’ olduğu­na göre, altmış fakirden her biri için bir müdd düşer.

Hattâbî; îmâm Şafiî’nin bu görüşünü verdikten sonra şöyle der: “…an­cak Seleme b. Sahr ve Evs b. Sâmit’in, keffâret-i zıhar konusundaki haberlerinde rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber onlardan birine, altmış fakire bir vesk mikdârı yedir (tasadduk et) buyurmuştur.” Bir vesk de altmış sa’ eder. Bir başka haberde de Hz. Peygamber’e bir sepet getirildiği bildirilir. Muhammed b. İshâk b. Yesâr rivayetinde bu sepeti otuz sa’ ile izah etmiştir. Her ne kadar Ebû Hureyre’nin hadîsindeki râvîler daha meşhur iseler de, bu haberlerin râvîleri de kusursuzdur. İhtiyatlı olan, günlük keffâreti bir müdde inhisar ettirmemektir. Çünkü Rasûlullah’a getirilen sepetteki tahmin edilen on beş sa’ hurmanın hükümde, vâcîbin tamamın­dan az olması muhtemeldir. Efendimiz, ona imkân bulduğu zaman keffâ-retin tamamını ödemek üzere şimdilik o hurmayı dağıtmasını emretmiş olabilir. Bu, bir kimseye altmış dirhem borcu olduğu halde onbeş dirhem getirip “şunu al” demeye benzer. Bunun manâsı; onbeş dirhem alınca geriye kalandan kurtuldum demek değildir.”

Hattâbî’nin bu sözlerinden onun da günlük keffâret miktarının bir sa’ olduğu görüşünü benimsediği anlaşılmaktadır. Bu konuda mezheplerin görüşleri babın ilk hadîsinin açıklamasında geçmiştir.[292]

Bazı Hükümler

1. Oruç keffâreti sadaka ile ödenecekse, altmış fakır için on beş sa  verilecektir.Bu,  Şafiilerin görüşüdür.

2. Oruç bozmanın keffâretinin yanısıra bozulan günün orucu kaza edilecektir.

3. Orucu bozan kişi, kaza ve keffâretle iktifa etmeyip, tevbe istiğfar etmelidir.[293]

2394. …Peygamber (s.a.)’ın hanımı Aişe (r.anha)’nın şöyle de­diği rivayet edilmiştir:

Bir adam ramazanda mescidde olan Rasûlullah (s.a.)’e gelip;

Yandım! Yâ Rasûlallah! dedi.

Peygamber (s.a.) derdinin ne olduğunu sordu. Adam;

Aileme yaklaştım, dedi. Hz. Peygamber;

“Öyleyse sadaka ver!” buyurdu. Adam;

Vallahi benim hiçbir şeyim yok ve ona  gücüm yetmez, dedi.

Peygamber (s.a.):

“O halde otur.” buyurdu.

Adam oturdu. O böyle beklerken, üzerinde yiyecek olan eşeğini süren bir adam çıkageldi. Rasûlullah (s.a.);

“Biraz evvelki yandım diyen nerede?” buyurdu. Adam ayağa kalktı, Peygamber (s.a.);

“Bunu sadaka olarak dağıt.” buyurdu. Adam

Bizden başkasına mı? Yâ Rasûlallah! Vallahi biz açız, hiçbir şeyimiz yok!., dedi. Peygamber (s.a.)

“(Haydi) onu siz yeyiniz.” buyurdu.[294]

Açıklama

Bu babın ilk hadîsinde işaret edildiği gibi Ebû Hureyre (r.a)’mn rivâyetindekî “helak oldum” şeklindeki ifâde bu hadîste “yandım” olmuştur. Bu ifâde Türkçe’de olduğu gibi üzün­tüyü gerektiren veya sonunda cehennemde yanmaya sebep olacak olan dav­ranışlar için kullanılmıştır.

Hz. Aişe’nin bu rivayetine göre, Peygamber (s.a.) kendisine gelen şahsa orucu bozma keffâreti olarak, (köle azâd etme ve iki ay orucu tutmayı hiç anmadan) doğrudan doğruya sadaka vermesini emretmiştir. Bâzı âlimler bu rivayeti göz önüne alarak, ramazan günlerindeki cinsî temâsdan dolayı gerekli olan keffâretin sadece fakir doyurmak veya sadaka vermek­le ödeneceğini söylemişlerdir. Ancak bu rivayet, muhtasar olduğu için böyle bir görüşe mesned olması mümkün değildir. Rivayetin tamamı, İbn Hu-zeyme’nin Sahih’inde Buhârî’nin Tarih’inde ve Beyhâkî’de şu şekildedir: “Rasûlullah (s.a.) Medîne’deki Fâri’in gölgesinde iken kendisine Benî Be-yâda Kabîlesi’nden bir adam gelip;   .

Yandım, ramazanda aileme yaklaştım dedi. Hz. Peygamber;

“Bir köle azâd et” buyurdu. Adam;

Onu bulamam dedi. Efendimiz bu sefer;

“Altmış fakir doyur” buyurdu…”[295]

Beyhâkî, “Bu rivayetteki ilâveler, Ebû Hureyre’nin zabtının daha sahîh olduğuna delâlet eder” der. Bilindiği gibi, Ebû Hureyre’nin rivayetin­de, iki ay oruç da emredildiği halde, Hz. Aişe’den gelen rivayette mevcut değildir.

Ebû Hureyre’nin rivayeti ile Hz. Aişe’nin rivayetinde anlatılan hâdise aynıdır. Beyhâkî’nin de işaret ettiği gibi, Ebû Hureyre, Hz. Aişe’nin zaptedemediği bâzı şeyleri zaptetmiştir. Bu bakımdan, bu konuda delîl olacak olan hadîs, Ebû Hureyre’nin rivayetidir.[296]

Bazı Hükümler

Bu rivayetten, öncekilerden farklı olarak iki mes’ele daha çıkartılabuır:

1. Fetva vermek maksadıyla camide oturulabilir.

2. Bir kimseye yemîn teklîf edilmeden, yemîn etmesi caizdir.[297]

2395. …Muhammed b. Avf, Saîd b. Ebî Meryem, İbn Ebfz-Zînâd, Abdurrahman b. el-Haris, Muhammed b. Ca’fer b. ez-Zübeyr, Abbâd b. Abdullah senediyle, Aişe (r.anhâ)’dan önceki hadîse riva­yet edilmiştir. Bu rivayette Hz. Aişe, “İçerisinde yirmi sa’ olan bir sepet getirildi” demiştir.[298]

Açıklama

Abdurrahman b. el-Hâris’den gelen bu farklı rivayette Hz. Aişe, Rasûlullah’a gelen sepetin yirmi sa’ miktarında olduğunu söylemiştir.

Hasen el-Basrî bu rivayete dayanarak, vâcîb olan keffâretin, kırk ki­şiyi doyurmak olduğunu ve her fakire yarım sa’ verileceğini söyler.

Ancak her ne kadar bu’rivayet Buhârî’nin Târih’inde varsa da zayıf­tır. Çünkü senedindeki, Abdurrahman b. el-Hâris tenkîd edilmiştir.

Bu rivayetin sahîh olduğu kabul edilirse o zaman, farklı rivayetlerin arası şu şekilde te’lîf edilebilir: Gelen sepetteki hurma aslında yirmi sa’ olup, orucunu bozan şahsa onbeş sa’ verilmiş olabilir. Üstelik bunun bir takdîr farkı olması da mümkündür. Yâni sepetin, bâzıları yirmi sa’hk, bazıları da onbeş sa’hk olduğunu tahmîn etmiş olabilirler. Ama her hal-ü kârda, gelen hurmanın onbeş sa’ ve dağıtılacak fakir sayısının altmış ol­duğu daha kabule şayandır. Çünkü bunu ifâde eden hadîsler daha çoktur.[299]

38. Kasden Oruç Bozan Hakkındaki Ağır Tehdîd

2396. …Ebû Hureyre (r.a.) “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu.” demiştir:

“Bir kimse, Allah’ın tanıdığı bir ruhsat olmadan, ramazanda bir gün orucunu bozarsa, bütün ömrün (yılın) orucu o günün yerini tutmaz.”[300] buyurdu.[301]

Açıklama

Bu hadîs, ramazanın ve ramazanda tutulan orucun fazîletine delâlet etmektedir. Maksat, ramazanda bozulan orucun kazasının mümkün olmadığı değil, ramazandaki fazilet ve bereke­tin hasıl olmadığını ifâde eder. Gerçi hadîsin zahirî manâsını alıp, bozulan orucun kazasının mümkün olmadığını söyleyenler varsa da bu görüş pek tutunamamıştır.

Âlimler arasında, bozulan bir orucun kazasının üç günde, on iki gün­de, otuz günde hattâ bin günde mümkün olduğu söyleyenler olmuşsa da bu görüşlerin hepsinin dayanakları çok zayıftır.

Bu konuda alınacak sağlam görüş, dört mezhep imamının görüşüdür. Bilindiği gibi mezhep imamlarının ittifakı ile, bilerek ve kasden orucunu bozan kişiye o günün kazası gerekir. Hangi çeşit bozmaların keffâreti ge­rektirdiği konusunda farklı görüşler vardır. Ayrıca, orucun hürmetine riâ­yet edilmediği için tevbe istiğfar edilmelidir. Tabiî bunlarla ramazanda kaçırılan savâbın telâfisi mümkün değildir. Zâten hadîs-i şerîfte ifâde edi­len de budur. Ama kişinin oruç borcu ödenir.[302]

Bazı Hükümler

1. İbâdeti vaktinde yapmanın fazîleti büyüktür.

2. Kasden orucu bozmanın günahı büyüktür.

3. Ramazanda bozulan bir orucu, fazilet ve bereket açısından ömür boyu tutulacak oruç karşılamaz.[303]

2397. …(Bu hadisin), Âhmed b. Hanbel; Yahya b. Saîd’den, Yahya: Süfyândan, Süfyân; Habîb’den, o; Umâra’dan, Umara da İbn’ül-Mutavvıs’dan rivayet etmişlerdir:

(Habîb b. Ebî Sabit); İbnü’l-Mutavvis’le karşılaştım, bana ba­bası vasıtasıyla Ebû Hureyre (r.a.)’den, Hz. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu haber verdi, diyerek İbn Kesîr ve Süleyman’ın (bun­dan önceki) hadîslerinin bir benzerini rivayet etti.

Ebû Dâvud dedi ki:

“Süfyân ve Şu’be’den “İbnu’l-Mutavvis mi yoksa Ebu’l-Mutâvvis mı olduğunda ihtilâf edildi.”[304]

Açıklama

Bundan önce, Süleyman b. Şû’be ve Muhammed b. Kesîr tarafından Musannif a gelen hadîsin bir benzeri de Ahmed b. Hanbel tarafından nakledilmiştir. Bu rivayet işte buna işaret için kitaba alınmıştır.

Ebû Davud’un hadîsin sonuna aldığı ta’likten anladığımıza göre, râ-vîler hadîsin senedinde zikredilen bir zâtın Îbnü’l-Mutavvıs mı yoksa Ebû’l-Mutavvıs mı olduğunda Şu’be b. el-Haccâc ve Süfyân es-Sevrî’den riva­yetlerinde ihtilâf etmişlerdir. Süleyman b. Harb rivayetinde; “Şu’be’den o da İbnü’l-Mutavvıs’dan”, Muhammed b. Kesîr ise, “Şûbe’den o Ebû’l-Mutavvıs’dan” demiştir. Yahya b. Saîd de, ‘Sufyân’dan, o İbnu’l-Mutavvıs’dan “Muhammed b. Beşşâr ise, Süfyândan, o da Ebû’I-Mutavvıs’dan” demişlerdir. Yânı bâzı râvîler Şube ve Süfyân’ın hadîsi İbnü’l-Mutavvıs’dan işittiğini söylerken, bâzıları Ebü’l-Mutavvıs’dan işit­tiklerini söylemişlerdir.[305]

39. Unutarak Yiyen Oruçlunun Durumu

2398. …Ebû Hüreyre (r.a)’dan; demiştir ki: Bir adam Peygamber (s.a.)’e geldi ve; ‘ “-Yâ Rasûlallah! Ben oruçlu iken unutarak yedim, içtim” de­di, Rasûlullah (s.a.);

“Sana Allah yedirip, içirdi.”[306] karşılığım verdi.[307]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için “Hasen-sahih” demiştir. Peygamber (s.a.)’in, oruçlu olduğunu unutarak yeyip içen şahsa “sana Allah yedirdi, içirdi” buyurması, unutarak yeyip içmenin orucu bozmadığına delâlet etmektedir. Yedirme, içirme fiilleri de doğrudan doğ­ruya Allah’a nisbet edilmiştir. Zira kulun unutma konusunda hiçbir ihti­yarı yoktur. Dolayısıyle unutarak yapılan bir hareket cinayet sayılmaz. Ama kişinin kendi ihtiyarı ile yaptıkları, zahirî olarak kula nisbet edilir. Âlimlerin büyük çoğunluğu, bu hadisi delil kabul ederek yeme, içme ve cinsî temas gibi orucu bozan herşeyin unutularak yapılması ile orucun bozulmayacağını söylemişlerdir. Hanefî ve Şafiî mezhebleri ile Hasen el-Basrî Mücâhid, Evzâî, Ebu Sevr, Atâ, Tavus ve İbn Ebî Zi’b bu görüşte­dirler.

imam Malik ve Râbia b. Ebî Abcfirrahman’a göre ayırım yapılmadan tüm orucu bozan şeylerin unutularak yapılması orucu bozar ve sadece ka­zayı gerektirir. Bunlar imsakin orucun rüknü olma noktasından hareketle “nasıl ki namazın unutularak da olsa bir rüknü terkedildiğinde namaz sahih olmazsa, unutularak bozulan günün orucu da sahih olmaz” derler. Bu görüşte olanlar açıklamakta olduğumuz hadis ve benzerleri için, “Bun­lar âhad haberlerdir kaideye muhaliftirler” derler. Ancak bu tasvib edil­meyen bir gerekçedir. Çünkü hadis, oruç konusunda başlıbaşına bir kaidedir.

Bazıları bu hadisteki, “Sana Allah yedirip içirdi” ifâdesinin nafile oruçlarla ilgili olduğunu, bazıları da bu ifadenin, “Allah sana bu fiilinden dolayı günah yazmaz” anlamına geldiğini söylerler. Fakat bu anlayışda unutarak yemenin, orucu bozacağı görüşünü takviye etmez. Çünkü rama­zanda, unutarak yeme ve içmenin orucu bozmayacağını ifade eden başka hadisler bulunmaktadır;

Dârekutnî, Hâkim ve Beyhakî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur; “Ramazan ayında unutarak orucu bozan kişiye kaza da keffâret de gerekmez.”[308]

“Ahnıed b. Hanbel, Ata ve İbn Mâcişûn’a göre, unutarak yemek içmek orucu bozmaz ama unutarak cinsi temasda bulunmak orucu bozar ve hem kaza hem de keffâreti gerektirir. Bunlar bundan önceki babda geçen Ebu Hureyre hadisine dayanırlar. Hadisi delil alış tarzları şudur: “Hanımıyla cinsî temasta bulunup da bunu haber veren şahsa Hz. Pey­gamber bilerek mi yoksa unutarak mı olduğunu sormadan doğrudan doğ­ruya keffâreti emretmiştir. Şayet bilerek yapılan temasla unutarak yapılan arasında fark olsaydı, Rasûlullah bunu araştırırdı. Evet imam Ahmed’in meseleye bakışı böyledir. Ancak bu delil de kuvvetli değildir. Çünkü Efen­dimize gelen şahsın “mahv oldum” veya “yandıni” demesi, onun bilerek temas kurduğunu gösterir. Ayrıca hadisin bir rivayetinde Rasûlullah’ın “Allahtan af dile” buyurduğu da kayd edilir. Bu da o şahsın bile bile cinsî temasda bulunduğunu gösterir. Çünkü tevbe ve istiğfar ancak bilerek işle­nen günâhlardan dolayı gerekir.[309]

Bazı Hükümler

1. Allah kullarına lutüfkardır.

2. Unutularak yeme, içme ve cinsi münasebette bulunmak orucu bozmaz.[310]

40. Ramazan Orucunun Kazasını Geciktirmek

2399. …Aişe (r.anha) şöyle demiştir:

“Benim ramazandan oruç borcum olurdu da Şaban gelinceye kadar onu kaza edemezdim.”[311]

Açıklama

Hadisten anladığımıza göre Aişe (r.anha) özrü dolayısıyla Ramazanda tutamadığı oruçlarını ancak ertesi ramazandan önceki Şa’bari ayında kaza edebiliyormuş. Buna sebeb Aişe (r.an-ha)’nm, Peygamber (s.a)’in ihtiyaçlarıyla meşgul olması, bütün benliğini onu memnun etmeye adamasıdır. Nitekim Buhârî’nin rivayetinde Yahya b. Said, Hz. Aişe’nin şabana kadar kazayı geciktirme sebebinin, onun Hz. Peygamber’in hizmetiyle meşguliyeti olduğunu söylemektedir.

Aişe (r:anha)’nm, orucunu kaza etmek için Rasûlullah’tan izin istedi­ği takdirde onun izin verip kendisine ihtiyaç duyduğunda buna imkân bu­lamamasından korktuğu için izin istememesi de mümkündür.

Orucunu Şaban ayında kaza etmesi ise iki türlü izah edilebilir:

1. Şabanda Hz. Peygamber de her aydakinden daha çok oruç tutardı. Dolayısıyla o oruçlu iken Hz. Aişe de borcunu kaza ediyordu.

2. Yeni Ramazana az bir zaman kaldığı için artık mecburen kaza ediyordu.

Gerçi yukarıya’yazılanlardan ramazanda geçirdiği orucu ancak Şa­banda kaza edebilenin sadece Hz.Aişe olduğu şeklinde bir izlenim ortaya çıkabilir. Fakat vakıa böyle değildir. Durum diğer hanımları için de aynı­dır. Nitekim Sahih-i Müslim’deki bir rivayette Hz. Aişe, ramazanda oruç­larını tutamayan Peygamber hanımlarının ancak Şabanda oruçlarını kaza edebildiklerini söylemektedir.

Hadis-i şerîf, ramazanda tutulamayan orucun kazasının bir özür anında Şa’bana kadar geciktirmenin caiz olduğuna açıkça delâlet etmektedir. Alim­ler bukonuda görüş birliği içindedirler. Yine Hz. Aişe’den Tirmizînin riva­yet ettiği şu hadis de aynı hükme delâlet etmektedir: “Ramazandan bor­cum olan orucu ancak Şabanda kaza edebilirdim. Hz. Peygamberin vefa­tına kadar durumum böyleydi.”

Herhangi bir meşru özür olmadığı halde orucun kazasını geciktirme­nin hükmü ise, âlimler arasında ihtilaflıdır:

Cumhur-u ulemâya göre; Ramazanda hastalık, hayız, sefer (vs.) gibi meşru bir mazeret dolayısıyla oruç tutulmamışsa kazanın geciktirilmesi ca­izdir. Fakat ertesi ramazandan önce borç olan oruçların tutulabileceği ka­dar bir zaman kaldığında o andan itibaren hemen kaza etmek gerekir.

Şafiîlere göre, ramazanda oruç özürsüz olarak terkedilmişse rama­zandan sonra derhal kaza edilmelidir.

Hanefilere göre ise, ister özürlü veya özürsüz, ramazanda tutulama­yan oruç ölünceye kadar kaza edilebilir. Bu her hangi bir zamanla kayıtlı değildir. Ancak kişinin orucu kaza etme azminde olması gerekir.

Davud-ı Zahiri’ye göre ise, ramazanda özürlü veya özürsüz terkedilen orucun derhal kaza edilmesi gerekir.

Ramazanın kazasında “süreklilik şartı var mıdır, yoksa peyderpey kaza edilebilir mi?’* konusu da ihtilaflıdır. Cumhura göre Peyder pey kaza edi­lebilir. Yani bir ay borcu olan kişi üç gün tutup beş gün tutmadan veya başka şekillerde borcunu kaza edebilir. Çünkü âyet-i kerimede ramazanda tutulmayan oruçların diğer günlerde kaza edilebileceği belirtilmiş, sıradan ve süreklilikten söz edilmemiştir.

Dârekutni’nin Ibn Ömer’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber Ramazanın kazası sonunda “istersen ayn ayrı günlerde, istersen peşi peşi­ne tut” buyurmuştur.

Hz. Ali, Aişe, îbn Ömer, Urve b. Zübeyr, Hasen el-Basrî ve Dâvud-i Zâhirî’den, kazada sürekliliğin şart olduğu rivayet edilir. Dârekutnî ve Bey-hakî de Ebû Hureyre’den bu görüşü destekleyen bir hadis rivayet etmekte iseler de hadisin isnadındaki Abdurrahman b. İbrahim zayıftır. Dolayısıy­la bu hadis delil olmaya elverişli bulunmamıştır.

Üzerinde durduğumuz hadisde ramazanın kazasının Şabana kadar ge­ciktirilmesi konu edilmektedir. Peki ertesi ramazan girdiği halde kaza edil-memişse durum ne olacaktır?

Hanefilere göre borç orucun kazası zamanla kayıtlı olmadığı için ra­mazandan sonra kaza edilir. Bu gecikmenin başkaca bir cezası yoktur.

İmam Şafiî, Mâlik, Ahmed, Tavus, Hasen el-Basrî, Nehâî, ve Evzâî gibi ulemaya göre yolculuk, hastalık vs. gibi bir özür sebebiyle kaza edile­memişse ramazan orucu tutulur, ramazan bittikten sonra eskiden kalma borç kaza edilir. Bu geciktirmeden dolayı da fidye gerekmez.

İbn Abbas, İbn Ömer, Said b. Cübeyr ve Katâde’ye göre ise, giren ramazan tutulur, eski borcu için fidye verilir. Artık kaza edilmez.

Eğer geçmiş orucun kazası özürsüz olarak geciktirilmiş ve daha kaza edilmeden ertesi ramazan girmişse, İbn Abbas, Ebû Hureyre, Atâ b. Ebî Rabah, Zührî, Evzâî, Malik, Sevrî, Ahmed b. Hanbel ve îmam Şafiî’ye göre, kişi ramazan orucunu tutar, sonra borcu olan orucu kaza eder ve borcu olan her bir gün için bir müd(sa’ın dörtte biri) yiyecek maddesi fidye verir.

Fidye konusunda Hz. Peygamber’den duyulmuş bir hadisi mevcut de­ğildir. Ancak sahabilerden nakledilen eserler va’rdır. Bunlardan Dârekut-nî’nin rivayetine göre tbn Abbas şöyle der: “Bir ramazanın orucunu diğer ramazan gelinceye kadar ihmal eden kimse yetiştiği ikinci ramazanın oru­cunu tutsun, sonra geçirdiğini kaza etsin ve her gen üçin bir fakire yemek yedirsin.”[312]

Bazı Hükümler

1. Aişe (r.anha)’nın sene içerisinde nafile oruç tutmadığı anlaşılmaktadır.Çünkü o, Hz.Peygamber’in hizmetinde kusur etmemek için farz olan kaza borcunu bile Şaban ayına kadar geciktirdiğine göre nafile oruç tutmadığı açıkça bellidir.

2. Tutulamayan bir ramazan orucunun kazası fevrî değildir.Zaman içerisinde kaza edilebilir.[313]

41. Oruç Borcu Olduğu Halde Ölen Kimsenin Durumu

2400. …Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur.

“Bir kimse üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, velisi onun yerine orucunu tutar.”[314]

Ebû Dâvud, “Bu nezir hakkındadır ve bu Ahmed b. Hanbel’in görüşüdür” dedi.[315]

Açıklama

Peygamber (s.a.) üzerinde oruç borcu olarak Ölen kişinin orucunu velisinin tutacağını bildirmiştir.

Veli: Fıkıh terimi olarak, velayet hakkına sahip olan yani, başkası hakkında söz sahibi olan kişiye denir. Velilik, yakınlık sırasına göre önce baba tarafından olan akrabaya sonra da ana tarafından olan akrabaya geçer. Sarihlerden kimi burada kastedilen velinin, asabe (baba tarafından olan akraba) olmasa bile, her türlü akraba olduğunu söylerler. Bazıları ise, veli ile sadece asabenin, bazıları da vârisin kast edildiği görüşündedirler.

Bazı nüshalarda kişinin ölümünden sonra velisi tarafından tutulacak olan orucun nezir orucu olduğu Ebû Dâvud tarafından ifâde edilmiştir. Ancak ulemanın büyük çoğunluğu bu orucu sadece nezre tahsis etmemek­te, ramazan, keffâret ve nezir gibi farz veya vâcib oruçların tümüne şâmil olduğunu söylemektedirler. Fakat bazıları, “velinin oruç tutması”nı haki­ki manasına aldıkları halde, bazıları bunun fidye vermek veya fakir do­yurmakla olacağını söylerler. Şimdi bu görüşlerin sahiplerini ve delillerini ele alalım:

Ebu Sevr, Tavus, Hasen el-Basrî, Zührî, Katâde, Hammad b. Süley­man ve Leys b. Sa’d ile imam Şafiî’nin evvelki görüşüne göre, bir kimse üzerinde oruç borcu olduğu halde ölürse, velisi onun yerine oruç tutabilir. İmam Şafiî, bu görüşünü hadisin sıhhatine bağlayarak şöyle demiştir: “Be­nim söylediğimin hilâfına Hz. Peygamber’den bir hadîs sabit olmuşsa, be­ni taklid etmeyiniz, hadisi alınız” Bu görüşün delili, üzerinde durduğumuz hadisin zahiridir.                                                  ‘

Zahirî mezhebi âlimlerine göre, ölenin orucunu velisinin tutması vâ-cibtir. Bunlar hadisteki “onun yerine velisi tutar” ifâdesinin emir mana­sında olduğunu söylerler.

Hanefî ve Maliki mezheplerine, imam Şafiî’nin sonraki görüşüne, Ev-zâî ve Sevriye göre ise, ölenin yerine hangisi olursa olsun, oruç tutulamaz. Çünkü oruç bedenî bir ibâdettir..Namazda caiz olmadığı gibi oruçta da niyabet caiz değildir. Hz. Peygamberin bu hadisindeki “Velisi onun yeri­ne oruç tutsun” sözünü, “velisi onun yerine oruç yerine geçecek bir şey yapsın” diye anlamışlardır. Üstelik bir çok hadiste Peygamber (s.a.) hiç kimsenin başkasının yerine oruç tutmayacağım bildirmiştir. Şimdi bu ma­nadaki hadislerden bir kaçını görelim:

İbn Abbas (r.a.)’dan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edil­miştir:

“Kimse kimsenin yerine namaz kılamaz ve kimse kimsenin yerine oruç tutamaz.” (Nesâî Sünen-i kebirinde rivayet etmiştir.)

İbn Ömer, Rasûlallah’ın şu sözünü nakleder:

“Bir kimse üzerinde ramazan orucu borcu olduğu halde ölürse, onun için her günün yerine bir fakir doyurulsun.”[316]

Aişe (r.anha) şöyle demiştir: “Ölülerinizin yerine oruç tutmayınız, on­ların adına yemek yediriniz, (sadaka veriniz)”.

Görüldüğü gibi bu hadisler ve buraya almadığımız aynı manadaki bir çok haber, ölenin yerine oruç tutulamayacağını fakat sadaka verilebileceğini bildirmektedirler.

Hanefilere göre oruç borçlusu olarak ölen kişi ölmeden önce borcunu kaza etmeye ister muktedir olsun ister olmasın vasiyet etmişse, velisi her gün için bir fitre mikdarı sadaka verecektir. Vasiyet etmemişse, dilerse verir, dilemezse vermez. Ama vasiyette bulunması onun için vâcibtir.

İmam Malik’e göre verilecek sadakanın miktarı hergün için bir müd’dür.

Şafiîlere göre bir kimsenin kaza borcu bulunur veya oruç nezreder fakat hastalık vs. gibi meşru bir özür sebebiyle orucunu kaza edemeden ölürse, kendisine fidye lâzım gelmez, Allah katında mes’ul da olmaz, ama borcunu ödeyebilecek durumda olduğu halde, orucunu tutmadan ölecek olursa, ister vasiyet etsin ister etmesin, mirasından hergün için bir müd miktarı sadaka verilir. Verilecek sadaka o memleket ahalisinin beslendiği ana gıda maddesinden olur. Şafiî’nin sonraki görüşüne uymamasına rağ­men Şafiîlere göre, ölenin akrabalarından biri veya onun izni ile bir baş­kası, ölenin borcu olan her gün için oruç tutabilir. Nevevî Minhac’da Şa­fiî’nin ilk görüşünün daha sahih olduğunu söyler.

Ahmed b. Hanbel, İshak ve Ebü Ubeyd’e göre, ölenin oruç borcu nezirden dolayı ise, velisi o orucu tutar. Ramazan orucu ise, hergün için bir müd miktarı fakirlere sadaka verir. Bunlara göre ibâdetin hafifliğine göre niyabet câzidir. Nezir ramazan orucundan daha hafif olduğu için nezirde niyabet caiz olur, ramazan orucunda olmaz. Ayrıca bunlar Sahihi Müslim’deki İbn Abbas’dan gelen şu hadisi de görüşlerine delil gösterirler:

Bir kadın Peygamber (s.a.)’e; “Benim annem, üzerinde nezir orucu borcu olduğu halde öldü. Onun yerine oruç tutayım mı?” diye sordu .Efendimiz:

“Annenin birine borcu olsa ödemez misin?” buyurdu. Kadın:

Evet, (öderim) dedi. Bunun üzerine Rasülallah (s.a.):

“Annenin yerine oruç tut” cevâbını verdi.

Ancak ulemâ bu hadisin muzdarip oludğunu söyleyerek[317] hüccet ol­maya elverişli saymamışlardır. Buharî’deki aynı manayı ifâde eden haber­ler de aynı kaynaktan geldikleri için onlar da muzdarib kabul edilmiştir. Buharı şârihi Aynî bazı kişilerin hadisteki ızdırabın, hadisin delil olmasına mâni teşkil etmediğini söylediklerini hatırlatarak “nasıl manî olmaz, ızdı-rab bir vehmin eseridir, vehm ise, hadisi zayıflatan âmillerdendir” der.[318]

Bazı Hükümler

Bir kimse oruç borcu olduğu halde ölürse, ya­kın akrabası onun yerine oruç tutar. Konu ihti­laflıdır. Tafsilat açıklamada geçmiştir.[319]

2401. …tbn Abbâs (r.anhuma)’dan; demiştir ki: Bir  adam  ramazanda hastalanır,  sonra  orucunu  tutmadan ölürse[320] onun yerine yemek yedirilir, (sadaka verilir). Artık onun kazası yoktur. Eğer kişinin nezir borcu varsa velisi onu kaza eder.[321]

Açıklama

Bu eserde İbn Abbas, nezirle ramazan orucu arasını ayırmakta kişinin edâ edemediği nezir borcunun velisi tarafından oruç tutarak ramazandan dolayı olan borcunun ise, fidye ile öde­neceğini söylemektedir. Bilindiği gibi bu görüşü Hanbeliler de benimse­mişlerdir. Ancak bu eser, mevkuf olduğu için delil olamaz.[322]

42. Yolculukta Oruç

2402. …Aişe (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre Hamza el-Eslemî Rasûlallah (s.a.)’a:

Ya Rasûlallah! Ben sürekli oruç tutan bir adamım. Yolculukta da oruç tutabilir miyim? diye sordu. Peygamber (s.a.):

“İstersen tut, istersen tutma.” karşılığını verdi.[323]

Açıklama

Bu hadiste Hamza el-Eslemî’nin Hz. Peygamber’e yolculuk  esnasındaki  ramazan  orucunu  mu,  yoksa  nafile orucumu sorduğu konusunda bir açıklık yoktur. Ancak bundan sonra ge­lecek olan hadisten, Hamza’nın sorusunun ramazan orucu ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Tabiî sorunun birisi ramazanla diğeri de nafile oruçla il­gili olmak Üzere iki defa sorulmuş olması da muhtemeldir. Ancak yolcu­luk ânında ramazan orucu tutmanın mükellefin isteğine bırakıldığı anlaşıl­maktadır. Zâten pek azı müstesna, ulemanın çoğunluğu hadislerin göster­diği istikâmette görüş beyan etmişlerdir. Sadece İbn Abbas ve İbn Ömer’­den seferde oruç tutmanın yeterli olmadığı, sonradan kaza edilmesi gerek­tiği rivayet edilmiştir.

Ancak âlimler, seferde oruç tutmanın mı, yoksa tutmamanın mı daha efdal olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir.

Hattâbî bu görüşleri ve sahiplerini üç maddede özetlemiştir. Şöyleki:

1. Oruç tutmamak efdaldir. Îbnu’l-Müseyyeb, Şa’bi, Evzâî, Ahmed b. Hanbel, ve İshak b. Râhûye bu görüştedirler. Sahih-i Müslim’deki Ham-za’dan rivayet edilen bir hadis bu görüşü te’yid eder. Çünkü işaret edilen rivayette Hz. Peygamberdin Hamza el-Eslemî’ye; “O Allah’tan bir ruhsat­tır, kim onu alırsa iyidir. Kim de oruç tutmak isterse ona da günah yoktur” buyurduğu kaydedilir.

2. Yolculukta oruç tutmak daha efdaldir. Bu da Enes b. Mâlik, Os­man b. Ebi’l-As, en-Neahî, Said b. Cübeyr, imam Malik, Sevrî, Şafiî ve Hanefilerin görüşüdür. Bu görüşe göre üzerinde durduğumuz hadisin nafile ile ilgili olduğu söylenebilir. Çünkü sürekli oruç tutmak ramazanda değil, nafile oruçla olur. İbn Dakiki’1-tyd, bu hadisin ramazanla ilgili ol­duğuna dâir bir açıklık olmadığını söyler. Ancak önce de işaret ettiğimiz gibi bundan sonra gelecek olan hadis ve yukarıya Müslim’den aktardığı­mız cümle, mânâ olarak ramazan orucuyla ilgili ve bu hadisdeki mânâya uygundur.

Bu iki görüş ve delilleri daha geniş olarak bundan sonraki bâbda ge­lecektir.

3. Mükellef hangisi kolayına gelirse öyle hareket eder. Bu görüş de Mücâhid, Ömer b. Abdilaziz ve Katâde’den nakledilmiştir. Bakara sûresi­nin, “Allah sizin için kolaylık diler güçlük dilemez” mânâsına gelen 185. âyeti bu görüşün delilidir.

Yukarıdakilerden farklı olarak yolculuktaki oruç konusunda bir gö­rüş daha varsa da, pek rağbet görmemiştir. Ubeyde es-Selmanî, Ebu Mic-lez ve Süveyd b. Ğafele’den nakledilen bu görüşe göre ramazan girdikten sonra yolculuğa çıkan kişinin oruç tutmaması caiz değildir. Bunlar “siz­den aya erişen oruç tutsun” manasındaki âyete dayanırlar.

Memleketinde iken ramazan girdiği halde bilâhere yolculuğa çıktığın­da orucunu bozduğuna dâir Hz. Peygamber’den o kadar çok hadis vardır ki bu anlayışa hak vermek mümkün değildir. İşaret edilen âyet-i kerime ise, kendisinde oruca mâni bir özür olmadığı halde ramazana erişen kişi­lerle ilgilidir.

Bu hadisde Hamza el-Eslemî’nin sürekli oruç tuttuğu ifâde edilmiştir. Ama bu süreklilik, Rasûlallah’ın men’ettiği ömür orucu manasına gelmez. Çünkü öyle olsaydı, Efendimiz bunu hatırlatırdı. Zâten orucun sürekli olması, ömür boyu olmasını gerektirmez. Faraza üç ay, beş ay peşi peşine oruç tutar ama bu ömür boyu sürmez.[324]

Bazı Hükümler

Ramazanda şer’î manada müsafir  sayılacak ölçüde bir yolculuğa çıkan kışı, isterse orucunu tu­tar, isterse tutmaz. Sonradan kaza eder.[325]

2403. …Hamza b. Muhammed b. Hamza el-Eslemî babasın­dan, dedesi (Hamza el-Eslemî)’nin şunları haber verdiğini rivayet etmiştir:

Hamza dedi ki Rasûlallah (s.a.)’a:

Ya Rasûlallah! Benim bir devem var, onu çalıştırıyorum, kira­cılık yapıyorum, üzerinde yolculuğa çıkıyorum. Ancak bazan bu aya, yani Ramazana rastlıyor. Ben gencim, kendimi güçlü hissediyorum. Ya Rasûlallah, bana oruç tutmam, orucu geciktirip de üzerime borç olmasından daha ehven geliyor. Oruç tutmam mı, yoksa tutmamam mı daha çok sevap getirir? diye sordum,

“Hangisini istersen onu yap, ey Hamza!” buyurdu.[326]

Açıklama

Bu hadis önceki hadisin daha mufassal bir rivayeti görünümündedir. Ancak isnadı farklı olduğu için aynı hadistirler denemez. Fakat her iki hadisteki olay aynı sahâbî ile yani Hamze el-Eslemî ile ilgilidir.

Görüldüğü gibi bu hadiste öncekinden farklı olarak, Hamza el-Eslemî’nin devesi ile yük taşıyarak geçimini te’min ettiği ve bu yüzden yolculuğa çıktığı ifade edilmektedir. Ayrıca bu hadiste Hamza’mn sorusu­nun ramazan orucu ile ilgili olduğu açıkça görülmektedir.

Hamza (r.a.)’mn sorusunda kendisinin yolculuk esnasında oruç tut­mak istediği ve bunu Hz. Peygamberce söylediğini anlıyoruz. Rasûlallah bu isteği bildiği halde her hangi bir tarafa meyletmeden, karşısındakini muhayyer bırakmıştır. Bu soru ve cevap ramazanda yolculuğa çıkan kişi için hem oruç tutmanın, hem de tutmayıp kazaya bırakmanın caiz olduğu­na delildir.[327]

2404. …İbn Abbas (r.anhuma)’dan; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) Ramazan ayında Medine’den Mekke’ye doğru (yola) çıktı. Usfan’a gelince (Orada) bir (su) kab(ı) istedi ve insanla­ra göstermek için (su dolu kabı) ağzına götürdü, (ve içti).

İbn Abbas şöyle dedi:

“Rasûlullah (s.a.) (yolculukta) bazan oruç tutar, bazan tutmaz­dı. O halde isteyen oruç tutsun, isteyen tutmasın.”[328]

Açıklama

Hadiste konu edilen sefer, Hz. Peygamber’in Mekke Fethi için çıktığı seferdir. Nitekim bu Buharı ve Müslim’in rivayetlerinde açıkça ifade edilmektedir.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber oruçlu olduğu halde Medine’den çı­kıp Mekke’ye doğru yol almış Usfan denilen yere varınca istediği bir su kabını ağzına götürerek içmiş ve bunu ashabına da göstermiştir. Bundan maksadı yolculuk esnasında orucun terkedilebileceğini fiilen onlara gös­termektir.

Usfan Mekke’ye üç konak mesafede bir yerin adıdır. Usfan’ın yerin­de Buhari’deki ve Müslim’deki bir rivayette Kedîd, Müslim’deki diğer bir rivayette ise Kurâü’l-ğamîm isimleri yer almıştır. Bunlar da birer mevki adlarıdır. Kedid, Usfan ile Medine arasında Kuraü’l-ğamîm ise, Usfan’ın önündedir. Bu her iki yer de Usfan’ın mülhakatından olduğu için rivayet­ler arasında ihtilâf olduğu söylenemez.

Ebû Davud’un rivayetinde Hz. Peygamber’in eline aldığı kabı ağzına kaldırdığı belirtildiği halde, Buhari’deki rivayette bu, “eline aldı, kaldırdı” şeklinde ifâde edilmiştir. Askalanî, kaldırmanın zâten el ile olduğuna işa­ret ederek, Buhâri’deki bu rivayetin müşkil olduğunu söyler. Daha sonra da insanlara göstermek için elini sonuna kadar kaldırdığını ifâde edip Ebû Davud’un rivayetinin daha açık olduğunu bildirir.

Ahmed b. HanbeFin rivayetinde Hz. Peygamber’in bu hareketinin öğle sıcağında olduğu belirtilmiş ve susuzluktan ashabın düştüğü güç du­rum tasvir edilmiştir.[329]

Bazı Hükümler

Ramazanda yolculuğa çıkan  kişi geceden  niyet etmiş bile olsa, yolda orucunu açabilir.Bu, cum­hurun görüşüdür. Hanefîlere göre, oruca niyet edilmiş ve o gün yola çıkılmışsa o günün orucu bozulmaz. Bozulursa, sadece kaza gerekir.[330]

 

2405. …Enes b. Mâlik (r.a)’den; demiştir ki: Rasülullah (s.a.) ile birlikte ramazanda yolculuk yaptık. Bir kıs­mımız oruç tuttu, bir kısmımız tutmadı. Oruç tutan tutmayanı, oruç tutmayan da tutam ayıplamadı.[331]

Açıklama

Hadisin Müslim’deki Ebu Said’den gelen rivayetinde “yolculuk yaptık” sözünün yerine “biz Rasûlullah’la birlikte gazaya giderdik” ifâdesi yer alır. Ayrıca o rivayette, kendisini güçlü hissedenlerin oruç tuttukları ve bu tavrın güzel olduğu, zayıf hissedenlerin ise, oruç tutmadıkları ve bu tavrın da güzel olduğu belirtilir.

Bu hadis de Öncekiler gibi Ramazandaki yolculuk esnasında oruç tut­manın da tutmamanın da caiz olduğuna delâlet etmektedir.[332]

2406. …Kaze’a (b. Yahya)’dan; demiştir ki:

Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’nin yanına gittim. İnsanlar onun etra­fında toplanmışlardı[333] ve onlara fetva veriyordu. Yalnız kalmasını bekledim. Yalnız kalınca ona yolculukta ramazan orucunu sordum, şöyle dedi:

“Fetih yılı Rasûlullah (s.a.)’la birlikte yola çıktık. Rasûhülah (s.a.) da biz de oruç tutuyorduk. Nihayet bir yere varınca Efendimiz:

“Şüphesiz düşmanınıza yaklaştınız, Oruçlu olmamanız, sizin da­ha kuvvetli olmanızı sağlar,” buyurdu. İçimizde hem oruçlu olanlar hem de oruçlu olmayanlar olduğu halde sabahladık. Sonra tekrar yürüdük ve başka bir yerde durduk. Bu sefer Peygamber (s.a.):

“Siz düşmanınıza baskın yapacaksınız. Oruçlu olmamanız sizin daha kuvvetli  olmanızı  sağlar.  Onuiı  için  oruçlarınızı  açınız!” buyurdu.

Bu, Rasûlullah (s.a.)’dan bir azîmet oldu.[334]

Ebu Said şöyle dedi: “Ben bundan (azimetten) önce de sonra da Rasûlullah’la birlikte (yolculukta) oruç tuttuğumu biliyorum.”[335]

Açıklama

Hadis-i şerifteki Hz. Peygamber’in ashabından oruçlannı açmalarını istediği adı verilmeyen yer, Usfan, Kedîd veya KurâVl-ğamîm’den birisidir. 2404 numaradaki İbn Abbas hadisinin çeşitli rivayetlerinden böyle anlaşılmaktadır.

Bu hadiste, babın diğer hadislerinden farklı olarak, Hz. Peygamber’­in ashabına orucu açmalarını emrettiği görülüyor. Buna sebep, hadis met­ninden anlaşılacağı gibi düşmanla karşılaşma esnasında kuvvetli olma za­ruretidir. Şüphesiz tokun gücü ile açın gücü denk olamaz.

Hadis-i şeriften, belirtilen yere varıncaya kadar hem Hz. Peygamber’­in hem de ashabın oruçlu olduklarını anlıyoruz. Bu, yolculuk esnasında oruç tutmanın daha efdal olduğunu, gösterir.[336]

Bazı Hükümler

1. Hz.Peygamber ashabına karşı pek şefkatli idi.

2. Yolculuk  esnasında,   zaruret  olmadan  kimse orucunu açması için zorlanamaz.

3. Kötülükleri defetmek maslahatları celbetmekden daha üstündür.[337]

43-44. (Yolculukta) Oruç Tutmamayı Tercih Etmek[338]

2407. …Câbir b. Abdullah (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.), etrafı kalabalık (bir insan topluluğu) olan ve ken­disine (Ramazan da aşırı sıcak dolayısıyla) gölge yapılan bir adam görüp; “yolculukta oruç tutmak sevap değildir” buyurdu.[339]

Açıklama

Hadis-i şerifte anlatılan olayın bir yolculuk esnasında  olduğu bizatihi Hz. Peygamber’in sözünden anlaşılmaktadır. Taberî’nin Ka’b b. Âsim el-Eş’arî’den rivayet ettiği şu haber ise, daha geniş ve daha açıktır. “Çok sıcak bir havada Rasûlullah (s.a.) ile birlikte yolculuk yaptık. Aniden topluluktan bir adamın bir ağacın gölge­sine girip hastanın yatışı gibi yan üstü yattığını gördük, Rasûlullah (s.a.):

“Arkadaşına ne oldu, derdi ne?” diye sordu.

O hasta değil, oruçlu. Kendisini güneş çarptı, dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“Yolculuk esnasında oruç tutmanız iyilik (sevap) değildir. Allah’ın size tanıdığı ruhsala sarılınız” buyurdu.

Görüldüğü gibi Taberi’nin bu rivayeti, hadiseyi daha etraflıca anlat­maktadır.

Bu hadis-i şerifte bahsi geçen zâtın kim olduğu kesin olarak belli de­ğildir. Ebu İsrail olduğunu söyleyenler olmuşsa da bu doğru bulunmamış­tır. Çünkü Ebu İsrail’in başından geçen benzeri olay, yolculukta değil, Medine’de olmuştur. Bu hâdise Hatib’in, İbn Abbas’dan rivayet ettiğine göre şöyledir:

Rasûlullah (s.a.) cuma günü (insanlara) hutbe okuyordu. Kureyşli Ebu İsrail adındaki adama gözü ilişti. (Rasûlullah onun hakkında) “Bu oruç tutmayı, güneşin altında ayakta durmayı konuşmamayı ve oturmamayı adadı” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber; “Otursun, konuşsun, göl­gelensin ve iftar etsin’* buyurdu.

Görüldüğü gibi hadis-i şerifteki olay ile Ebû İsrail’in başından geçen olay arasında hiçbir benzerlik mevcut, değildir.

Hadis-i şerifin z,âhiri yolculuk esnasında oruç tutmanın iyi olmadığı­na delâlet etmektedir. Bazı zahirilerle bazı Şiîler bunu esas alarak, “yolcu­lukta oruç iyilik olmadığına göre, günahtır. Dolayısıyla ramazanda yolcu iken tutulan oruç, ramazan orucu yerine geçmez” demişlerdir.

Bu görüş Ebu Hureyre, Hz. Ömer, İbn Ömer, Zührî ve Abdurrahman b. Avf dan nakledilmiştir. Hatta Abdurrahman’ın “Seferde oruç tut­mak hazarda tutmamak gibidir” dediği rivayet edilir.

Bu görüş sahipleri üzerinde durduğumuz hadisin yanı sıra, daha önce geçen ve Rasûlullah’ın Mekke fethi seferinde ashabına oruçlarını bozdurt-tuğunu bildiren hadîse de dayanırlar. Çünkü hadîsin Müslim ve Tahavî’-deki rivayetlerinde Efendimizin, oruçlarını bozmayanlar için; “onlar âsi­lerdir, onlar âsilerdir” buyurduğu nakledilir. Yine Buharı ve Müslimdeki Enes’ten nakledilen bir hadisin sonundaki Rasûlullah’ın; “orucu açanlar bugün ecri alıp götürdüler” sözü de bu görüşün delillerindendir.

Ahmed b. Hanbel, Evzaî, İshak b. Rahûye’ye göre seferde oruç tut­mamak efdal olmakla beraber tutmak da caizdir. Çünkü tutmak, ruhsata uymaktır.

Bundan önceki babın ilk hadisinin açıklamasında da belirtildiği üzere Ebû Hanife, İmam Malik ve İmam Şafiî’nin de dahil bulunduğu cumhura göre, gücü yeten kişinin yolculuk esnasında oruç tutması tutmamasından daha efdaldir.

Bu görüşte olanlar, üzerinde durduğumuz hadis ve benzerleri hakkın­da farklı izahlarda bulunmaktadırlar.

Hattabî bu hadis için şöyle der. “Bu hadis bir sebep üzerine söylen­miştir. Dolayısıyla hükmü o gibi hallere münhasırdır. Sanki efendimiz “oruç yolcuyu böyle güç durumlara düşürüyorsa, yolcunun oruç tutması sevap değildir,” demiştir.

Hz. Peygamber’in Mekke fethi seferinde oruçlu oluşu ve Hamza el-Eslemî’yi oruç tutup tutmama konusunda muhayyer bırakması izahımızın delilidir. Eğer oruç tutmak sevab olmasaydı, Rasûlullah onu muhayyer bırakmazdı”

İmam Şafiî bu hadisteki “sevap olmama” tabirinin ruhsatı kabulden kaçınanlarla ilgili olduğunu söyler.

Tahavî bu hadisteki “birr-sevap”dan maksatın en kâmil manâsıyla “birr” olduğunu, gayenin yolculuk ânında oruç tutmanın sevap olmayışı­nı ifâde olmadığını söyler.

Cumhur, Rasûlullah’ın oruçlarım bozmayanlar için “onlar âsilerdir, onlar âsilerdir” buyurmasını, onların Hz. Peygamberin emrine muhalefet etmelerine bağlamışlardır.

Efendimizin “bugün orucu açanlar, ecri alıp götürdüler” beyânı ise, şöyle izah edilir. Bunlar oruçlulara hizmet ettikleri için böyle de­nilmiştir. Bu söz, oruç tutanların sevaptan mahrum olduklarını ifâde için değildir. Eğer öyle olsaydı, Hz. Peygamber oruç tutanları tasvip etmezdi. Çünkü Efendimizin, kötülüğe kayıtsız kalması düşünülemez.

Yolculuk esnasında orucu caiz görmeyenlerin dayandıkları delillerden biri de “Sizden, hasta veya yolcu olan başka günlerde tutsun”[340] mealin­deki âyet-i kerimedir. Onlar âyeti, “yolcunun oruç tutamayacağı” şeklin­de anlamışlardır. Cumhura göre ise, âyetin mânâsı, “sizden hasta ve yol­cu olup da oruç tutmayanlar, başka günlerde oruçlarını tutsunlar” şek­lindedir.

Cumhurun, yolculukta orucu caiz görmekle beraber oruç tutmamayı daha efdal görenlere cevabı bundan sonraki bâbda gelecektir.[341]

Bazı Hükümler

Sıkıntıya sebep olacaksa, yolculuk esnasında oruç tutmamak, tutmaktan daha iyidir.[342]

2408. …Benû Kuşeyr’in kardeşleri Abdullah b. Ka’b oğulların­dan birisi olan Enes b. Malik’in[343] şöyle dediği rivayet edilmiştir;

Rasûlullah (s.a.)’uı atlıları bize (kabilemize) baskın yaptı. Ben de Rasûlullah (s.a.)’uı yanına gittim. O yemek yiyordu. Bana:

“Otur, şu yemeğimizden biraz ye!” buyurdu.

Ben oruçluyum, dedim.

“Otur sana namaz ve oruçtan bahsedeyim, şüphesiz Allah müsâfirdetı namazın bir kısmım veya yarısını, müsafir ve emzikliden veya hamileden orucu kaldırdı,” buyurdu.

Vallahi Efendimiz ya onun (emzikli ve hâmile) ikisini birden ya da bîrini söyledi.

Enes devamla şöyle der:

(O zaman) Rasûlullah (s.a.)’ın yemeğinden yemediğim için ken­di kendime teessüf ettim.[344]

Açıklama

Râvi Enes b. Malik’in mensup olduğu kabilenin adının geniş olarak belirtilmesi  onun diğer Enes b.  Mâliklerle karıştırılmaması içindir. Diğer Enes b. Mâlik’ler dipnotta gösteril­miştir.

Enes (r.a.) kendilerine Hz. Peygamberin süvarilerinin baskın yaptık­larını söylemektedir. Hadisin devamında ise, Enes’in o zaman müslüman olduğunu anlıyoruz. O halde Hz. Peygamber’in askerleri müslümanlara nasıl saldırabilir? diye bir sorunun akla gelmemesi mümkün değil. Bu muh­temel soruya iki türlü cevap verilebilir.

1. Rasûlullah (s.a.)’ın atlıları Enes (r.a.)’in kabilesinin müslüman ol­duklarını bilmiyorlardı onları kâfir sanarak baskın yapmışlardır.

2. Enes kendisi müslüman olmakla beraber, kabilesi henüz müslüman olmamıştı, dolayısıyla müslümanlar müslüman bir topluma değil, kâfir bir topluma baskın yapmışlardır.

Hadisin Ahmed b. HanbePin Müsned’indeki rivayetinde Hz. Enes’in Rasûlullah’ın yanına komşusundan aldığı bir deve ile Nesâîdeki rivayetin­de ise, kendi devesiyle geldiği de kaydedilir. Görüldüğü gibi Ebû Dâvud’-da bu konuda hiç bir kayıt yoktur.

Râvî Enes (r.a.) Hz. Peygamberin yanına geldiğinde Efendimiz ye­mek yemekte olduğuna göre zaman ramazan değildi. Enes’in tuttuğu oruç, nafile veya ramazanın haricindeki bir borç oruçtu. Çünkü ramazanda Hz. Peygamber’in yemek yemesi hiç bir şekilde düşünülemez. O halde Hz. Rasülullah’ın Enes’e “otur da sana namazdan oruçtan bahsedeyim” bu­yurup musâfirin namaz ve orucundan bahsetmesi, Enes’in o anki orucuna has değildir. Ama Enes’in o zamanki orucu Rasûlullah’a bu mevzuyu ha­tırlatmış olabilir.

Metinde görüldüğü gibi Efendimiz önce Cenab-ı Allah’ın, misafirin namazının yarısını kaldırdığını söylemiştir. Kitâbü’s-Salat’ın misafir na­mazı ile ilgili bölümünde izah edildiği üzere bu dört rekatli farz namazlar­la ilgilidir. îki veya üç rekath farz ve vâcib namazlarda ya da kaç rekat olursa olsun sünnetlerde bir kısaltma bahis konusu değildir. Müsâfir, sün­neti kılarsa, tüm kılacaktır. Dört rekatli farz,namazı iki rekat kılar.

Hz. Peygamber daha sonra müsâfirden ve emzikli veya hâmile kadın­dan orucun da kaldırıldığını söylemiştir. Râvi Hz. Peygamberin müsâfirle birlikte emzikliyi mi, hamileyi mi yoksa her ikisini birden mi andığını tam olarak hatırlayamamış ve bunu bizzat kendisi ifâde etmiştir. Bu bölüm Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel’in rivayetlerinde hem emzikli hem de hâmi­le, aynı hükmün içinde yer almıştır. Emzikli ve hâmile kadınlarla müsâfir­den orucun kaldırılması müsâfirden namazın yarısının kaldırılmasından farklıdır. Çünkü müsâfir namazın rekatlerinin yarısını terk edince bir da­ha onu kaza etmez. Özürleri sebebiyle oruçlarım tutamayanlar ise, bilâha­re kaza ederler.

Hattâbî bu meseleye şu sözleriyle işaret eder:

“Bu sözün dizilişi ifâdede uyumlu, hükmünde ise farklı şeyleri bir araya getirmiştir. Çünkü ramazandan kaldırılan kısım için kaza yoktur. Oruç ise, seferde müsâfire ruhsat olarak düşer, sefer hali sona erince, kaza etmesi gerekir. Hâmile ve emzikli de aynı şekilde oruç tutmaz sonra kaza eder.”

Emzikli ve hamilelerin ramazan orucunu tutmadıkları takdirde yapa­cakları şey, oruç konularının 3. babında geçmiştir.

Hadisin sonunda râvi Hz. Peygamber’in dâvetine uyup da sofraya oturmadığı için olan pişmanlığını belirtmektedir. Bu, Efendimizin davetini reddettiği için veya onunla birlikte yemek yemek şerefini kaçırdığı için

olmalıdır.[345]

Bazı Hükümler

1. Bir meseleyi bilen kişi bilmeyene öğretmelidir.

2. Musafırın dört rekatlı farz namazları iki rekat kılması meşrudur.

3. Yolculuk esnasında oruç tutmak şart değildir.

4. Emzikli ve hamileler oruç tutmayıp sonra kaza edebilirler.[346]

45. Yolculukta Oruç Tutmayı Tercih Edenler[347]

2409. …Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan; demiştir ki:

Çok sıcak bir günde, Rasûlullah’ın savaşlarından birinde onun­la birlikte yola çıktık. O kadar ki, her birimiz sıcağın şiddetinden dolayı elini -veya avucunu-[348] başına koydu. İçimizde Hz. Peygam­ber (s.a.) ve Abdullah b. Ravaha’dan başka oruçlu kimse yoktu.[349]

Açıklama

Hadis-i” şerîfte bahis konusu edilen savaşın hangi savaş olduğu tam olarak belli değildir. Mekke fethi seferi veya Bedir savaşı olduğu hakkında görüşler varsa da isabetli değildir. Çün­kü Abdullah b. Revâha Mekke fethi seferinden önce, Muta Muharebesin­de şehid olmuştu. Ebu’d-Derdâ da Bedir savaşında henüz müslüman ol­mamıştı.

Bu seferin ramazan haricinde olup Rasûlullah (s.a.)’in nafile oruç tut­tuğu da söylenemez. Çünkü Müslim’in rivayetinde seferin Ramazan’da olduğu açıkça ifâde edilmektedir.

Hadis-i şerif gücü yetenlerin ramazanda yolcu da olsalar oruçlarını tutmalarının efdal olduğuna delildir. Gücü yetmeyenler için ise, hüküm tam tersinedir. Hanefî, Malikî, Şafiî mezheblerinin bu görüşte olduğu da­ha önce belirtilmişti.[350]

2410. …Seleme b. el-Muhabbak (r.a.)’dan; “Rasûhüiah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Kendisini, doyacağı yere kadar götürecek bir bineği olan kişi ramazana nerede erişirse, orucunu tutsun.”[351]

Açıklama

Hadiste söylenilmek istenen şudur: Bir kimsenin yolculuğu uzun bile olsa, kendisine sıkıntı vermiyorsa, orucunu tutsun. Bu izaha göre “oruç tutsun” emrinden nedb kastedildiği an­laşılır. Çünkü yolcu için oruç tutmama ruhsatının illeti meşakkat değil, yolculuktur.

Hadisin kısa mesafelerle ilgili olduğunu anlamak da mümkündür. O zaman hadisin mânâsı “kendisini aynı günde yerine ulaştıracak bineği olan kişi oruç tutsun” şeklinde olur. Bu durumda “oruç tutsun” emri vücûb ifâde eder.

Hadis meşakkat olmadığı takdirde seferde oruç tutmanın daha efdal olduğuna delildir. Ancak zayıftır. Çünkü râvilerden Abdüssamed b. Ha-bib tenkide uğramıştır. Buharî onun hadisinin münker olduğunu söyler. Ahmed b. Hanbel de kendisini zayıf kabul eder.[352]

2411. …Nasr b. Muhacir, Abdüssamed b. Abdilvâris, Abdüs Samed b. Habîb, babası (Habib) ve Sinan b. Seleme senediyle, Sele­me b. Muhabbâk’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Yolculukta iken ramazana erişen kişi” (Bundan sonrasında) Râvi önceki hadisin mânâsını zikretti. [353]

Açıklama

Görüldüğü gibi bu rivayet önceki rivayetin başka bir isnadla gelen biraz farklı bir şeklidir.Ötekinde Rasûlullah’ın “ramazana nerede erişirse…” buyurduğu nakledildiği halde, burada, “seferde iken ramazana erişen…” buyurduğu ifâde edilmektedir.

Diğer rivayetin zayıf sayılmasına sebeb olan Abdüssamed b. Habib bu rivayetin isnadında da olduğuna göre, onun için söz konusu olan zayıf­lık bunun için de geçerlidir.[354]

46. Yolcu Yola Çıktığında Orucunu Ne Zaman Açar?

2412. …Ca’fer b. Cebr’den; demiştir ki;

Rasûlullah (s.a,)’m sahâbisi Ebû Basra el-Ğıfâri ile bir gemide beraberdik. Ramazanda Füstad’dan (hareket ettik). Gemi demir al­dı (az) sonra Ebu Basra’nın sabah yemeği getirildi.

(Râvi) Cafer,[355] hadisinde, devamla şöyle dedi. Ebu Basra da­ha evleri geçmeden sofrayı istedi ve;

Yaklaş dedi.

Sen evleri görmüyor musun? dedim. Ebu Basra ise;

Rasûlullafr’ın sünnetinden yüz mü çeviriyorsun? karşılığım verdi ve yedi[356] der.[357]

Açıklama

Hadisin Ahmed b. Hanbel’in Müsned*indeki rivâyetinde, buradaki “Ebu Basra el-Gıfârî ile beraberdik” sözünün yerindeki ifâde şöyledir: “Ebu Basra ile birlikte ramazanda Füstad’-dan îskenderiyye’ye (giden) bir gemiye bindik” bu rivayetten, gidilen ye­rin tskenderiyye olduğu anlaşılıyor. Geminin kalktığı yerin ise Füstad ol­duğu bütün rivayetlerde açıktır.

Füstat: Aslında şehir manasındadır. Özel manası ise, Kahire ile eski Mısır arasındaki bir şehrin adıdır. Hz. Ömer devrinde müslümanların Mı­sır’da ilk fethettiği şehir burasıdır. Burayı 639 senesinde Amr b. el-Âs fethetmiştir.

Hadis-i şeriften, gemi demir alır almaz daha evleri geçmeden, Ebû Basra el-Ğıfarî’nin yemeğin isteyip yediği anlaşılıyor. Onun Füstad’da, mu­kim mi yoksa müsâfir mi olduğuna dair bir açıklık yoksa da Ca’fer b. Cebr’in “evleri görmüyor musun?” sorusundan .geceden niyetli olduğu ortaya çıkıyor.

Hadisin zahiri, yolculuğa çıkan kişinin çıktığı şehrin evlerini geçmese bile orucunu açabileceğini göstermektedir. Hasan el-Basrî ve Atâ bu gö­rüştedir. Hatta Hasen el-Basri’ye göre yolculuğa çıkacak kişi daha evinde iken yiyebilir. Tirmizî’nin Muhammed b. Ka’b’dan rivayet ettiği bir ha­berden Enes b. Mâlik’in de bu görüşte olduğunu anlıyoruz.

Ulemanın cumhuruna göre ise, şehrin evleri geçilmeden oruç bozul­maz. Bu hadis, Ebû Basra el-Ğıfarî orucunu açtığı zaman geminin, evleri geçmemiş olduğunda kesin nass değildir. Çünkü onun iftarının gözden kaybolmamış biie olsa, evler geçildikten sonra olması muhtemeldir. Hattâ bu anlayış Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinde açıkça görülmektedir. Bu rivayette “Evlerimiz henüz bizden gaib olmadı” denilmektedir. Buna göre Ebû Dâvud’daki “Daha evleri geçmeden sofrayı istedi” ifâdesi evlere olan yakınlıklarından kinayedir.

Yine bu hadis, geceden oruca niyetlenip sonra yola çıkan bir müsfair için gündüzün orucu bozmasının caiz olduğunu gösterir. Cumhurun görü­şü de bu merkezdedir. Hanefilere göre ise, geceden niyetlendikten sonra yolculuk sebebiyle oruç bozuimaz. Ancak bozulursa keffâret değil, sâdece kaza gerekir.

Bezlü’l-Mechûd sahibi bu hadisle ilgili olarak şu mütalaada bulunur:

“Bu hadis Hanefüerin görüşüne zıt düşmektedir. Ebu Basra, Fustad’da mukim de olsa, müsafir de olsa durum budur. Bu ihtilafa şu şekillerde cevap verilebilir:

a. Ebu Basra’nın görüşüne göre, bir kişi ister yolculukta olsun ister mukim, geceden oruca niyet ettiğinde gündüz yola çıkarsa, orucunu açma­sı caizdir. Onun, bu uygulamanın Rasûlullah’ın sünneti olduğu yolundaki istidlali, kendi içtihadı olmalıdır. Zira bu konuda Hz. Peygamber’den ge­len bir nass mevcut değildir.

b. Ebû Basra’nın Füstad’ta mukim olup geceleyin yola çıkmış olması mümkündür. Bu durumda geceden niyet etmemiş gemiye binip yola çıkın­ca da müsâfir olmuş olur.

c. Ebû Basra, Füstat’da müsafir olup, geceden oruca niyet etmemiş olabilir. Bu caizdir.

Mukîm olduğu halde geceden oruca niyet edip gündüz yolculuğa çı­kan kişi, Ahmed b. Hanbel, Şa’bî ve îshâk’m dışındaki ulemaya göre orucunu bozamaz, o günkü orucunu tamamlaması gerekir.

Hattâbî, Ahmed b. Hanbel ve onun görüşünde olanlar için şöyle der: “Bunlar yolculuğu, oruçlu olarak sabahlayıp sonra o gün hastalanana ben­zettiler. Çünkü hastanın orucunu açmaya hakkı vardır. Hem müsafir, hem de hastaya orucunu açma ruhsatı olduğu için hastalıkta olduğu gibi yolcu­lukta da orucun açılabileceğini söylerler. Ben derim ki yolculuk hastalığa benzemez. Çünkü yolculuk kişinin kendi fiilidir. Hastalık ise, kendi ihti­yarı olmadan meydana gelen bir haldir. Onun için hastalık konusunda mazurdur. Ama yolculukta mazur değildir.”[358]

Bazı Hükümler

1. Müsâfir olan bir kimse bulunduğu yerde geceden oruca niyetlenip gunduz yolculuğa çıkar­sa, cumhura göre orucunu açabilir. Hanefilere göre açamaz.

2. Mukim, aynı durumda olursa, Cumhura göre orucunu açamaz. Ahmed b. Hanbel, Şa’bî ve Nehaîye göre açabilir.

3. Yolculuğa çıkan kişi cumhura göre şehrin evlerini geçmedikçe oru­cunu açamaz. Hasen el-Basrî ve Atâ’ya göre ise, daha evleri geçmeden açabilir.[359]

47. Oruç Açmayı Mümkün Kılan Yolculuğun Mikdarı

2413. …Mansur el-Kelbî’den rivayet edildiğine göre; Dıhye b. Halife[360] (r.a.) bir kerre ramazanda Dimeşk’in bir köyünden, Füs-tâd’tan Ukbe (veya akabe)ye kadarki bir mesafeye -bu üç mildir-(yolculuğa) çıktı. Sonra o ve onunla beraber bazı insanlar oruçlarını açtılar. Bazıları ise, iftar etmemeyi uygun buldular.

Dıhye köyüne dönünce “Vallahi bugün görebileceğime hiç ihti­mal vermediğim bir şey gördüm. Şüphesiz bir grub Rasûlullah (s.a.)’in ve ashabının yolundan yüz çevirdiler, -bunu oruç tutanlar için söylüyor- Sonra, Allahım! beni yanına al (ruhumu kabzet)” dedi.[361]

Açıklama

Dıhye (r.a.)’nın yola çıktığı söylenip adı verilmeyen köy kendi ikametgâhı olan Mizze köyüdür. Bu köy şimdi “Şam”denilen Dimeşk şehrinin bahçeleri arasında büyük ve zengin bir köydür. Dimeşk şehrine uzaklığı yarım fersah kadardır.

Hz. Dihye bir ramazan günü bu köyden çıkmış ve takriben Füstad’-dan Ukbe (veya akabe) köyüne kadarki mesafe kadar yol aldıktan sonra orucunu açmıştır. Râvi bu mesafenin üç mil kadar olduğunu söylemektedir.

Füstad, bundan önceki hadisin açıklamasında belirtildiği gibi Mısır’­daki bir şehrin adıdır. Mısırda müslümanların eline ilk geçen şehir burasıdır.

Hadisin Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki rivayetinde “Dıhye (r.a.) ramazanda bir köyden Ukbe köyüne yakın bir yere doğru (yola) çıktı” denilmektedir. Ancak bu rivayette bir kusur olsa gerektir. Çünkü buna göre Ukbe köyünün Şam yakınlarında olması gerekir. Oysa Mü’cemu’l-Büldân’da böyle bir köy ismi mevcut değildir.

Metinde görüldüğü ezere Dıhye (r.a.) üç mil kadar bir mesafe aldık­tan sonra oturup iftar etmiştir. Yanındakilerden bir kısmı Dıhye’ye uya­rak orada oruçlarını açtıkları halde bir kısmı iftar etmeyerek oruca devam etmişlerdir.

Dıhye bunların oruçlarını bozmamalarını yolculuk esnasındaki ruh­sattan yüz çevirmeleri olarak telakki etmiş ve ayıplamıştır. Hatta bu hali Hz. Peygamber’in ve ashabının sünnetine muhalefet saymış, böyleleri ara­sında yaşamaktansa ölmenin daha hayırlı olduğunu ifâde etmiştir.

Dıhye’nin “Allahım beni yanma al” demesi, dünyadan bıktığı için veya bir dünya sıkıntısının verdiği acıdan dolayı değildir. Başından geçen olaya şaşkınlığından dolayı söylenmiş bir sözdür. Dolayısıyla bu, tslâmın men’ettiği “ölümü temennî etme” konusuna girmez.

Bu haberin zahiri ramazanda orucu açma ruhsatım doğuran yolculu­ğun bir mesafe ile kayıtlı olmadığına veya bu mesafenin çok kısa olduğu­na delâlet etmektedir. Zahirîlerin görüşü bu hadisin hükmüne uygundur. Bunlara göre yolcunun, orucunu açabileceği yolculuğun en kısa mesafesi, üç mildir. Hattâ zahirîlerden îbn Hazm bir mili kâfi görür.

Cumhur-ı ulemâya göre ise, orucun açılabileceği mesafe namazın kı-saltılabileceği mesafedir. Ulemanın, namazın kısaltılabileceği mesafe ko­nusundaki ihtilâfı orucun açılabilmesi konusunda da geçerlidir. Bilindiği gibi sefer mesafesi Hanefilere göre üç günlük bir yoldur. Bu yaya yürü­yüşle 18 saatlik bir mesafedir. Bir yayanın saatte 5 km. yürüdüğü hesaba katılarak sefer mesafesi 90 km. olarak takdir edilmektedir. Ancak bazı hanefı fakihleri sefer mesâfesini gün ile değil, fersahla takdir ederler. Bu takdirde sefer müddeti onsekiz fersahtır. Bu da aşağı yukarı 90 km.’lik bir mesafedir.

İmam Mâlik, Ahnıcd b. Han bel, Lcys, Evzaî ve tmam Şafiî’ye göre,

sefer mesafesi 16 fersahtır ki, 48 mil eder. Bunun bu günkü ölçülerle kar­şılığı Ömer Nasuhi Efendinin hesabına göre 80.5 km. eder. Ancak Şafiî kitablarında bir milin 4000 adım her adamın da üç ayak olduğu ifâde edilmektedir. Günümüz Şafiî âlimleri buna dayanarak sefer mesafesini 144 km. olarak takdir etmişlerdir.

Cumhur, üzerinde durduğumuz hadîs-i şerifi şu şekilde anlamıştır:

Hadisteki Dıhye (r.a.)’nın yemeğini yediği yer, yolculuğunun son bul­duğu yer değildir. O aslında daha uzağa gidecektir. Hadiste belirtilen yer­de durup yemeğini yemiş, sonra yoluna devam etmiştir. Ancak gideceği yer, haberde yer almamıştır.

Burada akla, “Dıhye kendi köyünden yola çıktığına göre oruca niyet­li olması gerekir. Niyyetli olan kişi yola da çıksa orucunu bozamaz. O halde Dıhye nasıl yemek yiyebilir?” şeklinde bir soru gelebilir. Buna şu şekilde cevap verilmektedir:

Dıhye (r.a.)’nın henüz fecirden önce yola çıkıp belirtilen yere varınca yemeğini yemiş olması muhtemeldir. Buna göre Dıhye daha oruca niyet etmeden yola çıkmış olur.

Dıhye (r.a.)’nın oruca devam edenleri kınaması, onların azîmeti ter­cih etmiş olmalarından dolayı değil, ruhsattan yüz çevirdiklerindendir.

Hattabî Hadisin isnadında meşhur olmayan bir şahsın bulunduğunu, dolayısıyla hadisin zayıf olduğunu söyler. Bezlü’l-Mecbud sahibi, Hattabî’nin bu sözünün tüm âlimlerce benimsenmediğini belirterek “Her ne ka­dar Îbnü’l-Medinî önün hakkında “zayıftır” demişse de el-Aclî “sika” demiştir” der.[362]

Bazı Hükümler

1. Ramazanda yolcu olan kişinin oruç tutmaması caizdir.

2. Bir kimsenin dinin esaslarına aykırı davranışta bulunanları kına­ması caizdir.[363]

2414. …Nâfi’den rivayet edildiğine göre, İbn Ömer (r.anhuma) Ğâbe’ye kadar gider, fakat orucunu bozmaz, namazı da kısaltmazdı.[364]

Açıklama

Ğabe; Medine yakınlarında Şam istikâmetinde bir yerin adıdır Medine’ye takriben on iki mil mesafededir. Eseren İbn Ömer’in bu mesafeyi sefer mesafesi saymadığı anlaşılmaktadır.

Ebû Davud’un bu eseri buraya almasından maksadı, bundan önceki hadiste geçen hükmü tanımadığına işaret olsa gerekir. Takrir adındaki kitabta önceki hadisteki üç milin takdiri de adı geçen şahabının içtihadı ol­duğu ya da orasının yolun sonu olmadığı şeklinde anlaşılabileceği ifâde edilir.[365]

48. “Ramazanın Tamamını Tuttum” Diyen Kişinin Durumu

2415. …Ebu Bekre (r.a.)’den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) “Sizden biri; “Ramazanın tamamında oruç tuttum ve tama­mında namaz kıldım”, demesin.” (Râvî derki:) “Rasûlullah (s.a.) kişinin nefsini tezkiye etmesini hoş görmedi de ondan mı, yoksa uykudan ve istirâhatten kaçış olmayacağı için mi (böyle) söyledi bil­miyorum.”[366]

Açıklama

Görüldüğü gibi Hz.  Peygamber, bir kimsenin ramazanın tümünü oruçla ve namazla geçirdiğini söylemesini menetmiştir. Râvi bu men’in sebebini beyan ederken iki ihtimalden bah­setmiştir.

Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinden bu açıklamayı yapan râvinin Hasan el-Basrî olduğu anlaşılmaktadır.

Râvinin beyân ettiğine göre, Hz. Peygamberin bu yasağına sebeb olan ihtimaller şunlardır:

1. Kişinin nefsini tezkiye etmesini, Efendimizin hoş görmemesi.Çün­kü bu riya ve kendini beğenmeye sebeb olur.

2. Araya mutlaka uyku gireceği için söz yalanla sonuçlanmış ola­caktır.

Bu ikinci şık daha çok namazla ilgilidir. Çünkü uyku oruca mâni değildir. Öyleyse uyku sadece “devamlı namaz kıldım” sözünü asılsız kı­lar. Ancak Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde “uyku ve gafletten kaçınmak mümkün değildir” denilmektedir. Bu ifâde hem namaz hem de oruçla İlgili olabilir. İnsan uyku sebebiyle devamlı namaz kılamayacağı gibi gaf­let sebebiyle de oruca yakışmayan davranışlarda bulunabilir. O halde “ra­mazanın tamamında oruç tuttum” şeklideki bir iddia doğru olamaz.

Hasen el-Basrî’nin temas etmediği üçüncü bir ihtimâle göre Hz. Pey­gamberin mezkur nehyine sebep, oruç ve namazın kabul edildiğinin kesin olmayışı gösterilebilir.[367]

Bazı Hükümler

Bir kimsenin belirli bir zamanı anarak “devamlı oruç tuttum veya devamlı namaz kıldım deme­si caiz değildir.[368]

49. Ramazan Ve Kurban Bayramlarında Oruç Tutmak

2416. …Ebu Ubeyd’den; demiştir ki:

Ömer (r.a.) ile birlikte bayramda bulundum. Hutbeden önce namaz kıldırdı. Sonra (kalkıp) şöyle dedi:

“Şüphesiz Rasülullah (s.a.) bu iki günün orucunu nehyetti. Çün­kü kurban bayramı günü kurbanlarınızın etlerinden yiyeceğiniz gün­dür. Ramazan bayramı ise, oruçlarınıza son verişinizdir.”[369]

Açıklama

Tüm kütüb-i sitte’de yer alan bu hadise göre Hz. Ömer Önce Hz. Peygamber’in bayram günlerinde oruç tutmayı men’ettiğini bildirmiş, sonra bunun sebeplerini beyân etmiştir. Şunu da ifade edelim ki, buradaki bayram günlerinden maksad, ramazan ve kurban bayramlarının birinci günleridir. Kurban bayramının diğer günle­rinin hükmü bundan sonraki babda gelecektir.

Hz. Ömer’in ifadesine göre Orucun, kurban bayramında men’edilmesine sebeb kurban etinden yenilemeyeceği endişesidir. Çünkü kurban cenab-ı Allah’ın bir ziyafetidir. O günde oruç tutmak cenab-ı Hakk’ın ziyafetin­den yüz çevirme sayılır. Onun için kurban bayramında oruç tutmak caiz değildir.

Orucun Ramazan Bayramında men’edilmesi ise, o günün oruca son verme günü oluşu sebebine dayanır. Tirmîzî’nin rivayetinde bu günün mü’minlerin bayramı olduğuda ilâve edilmiştir. Ayrıca ramazan bayramı günü oruç tutulursa, farz oruç nafile oruçla karışacak ve bunları biri birinden ayırmak zor olacaktır.

Hadîs-i şerîf müslümanların iki dînî bayramında oruç tutmalarının haram olduğuna delildir. Orucun kaza, keffâret, nezir (adak) ve nafile olması hükmü değiştirmez. Bu hadisin ifâde ettiği hükme delâlet eden da­ha birçok sahih hadis vardır. Onun için âlimler bu günlerde oruç tut­manın haram olduğunda icma etmişlerdir. Ancak bugünlerde oruç tutma­yı adayan kişiye orucun vâcib olup olmayacağı konusunda âlimler farktı görüştedirler:

Ulemanın çoğunluğuna göre böyle bir adak adayana oruç vâcib değil­dir. Çünkü masiyette adak sahih olmaz dolayısıyla böyle birinin bayram günlerinde oruç tutamayacağı gibi bilâhere kaza etmesi de gerekmez.

Bunlar Ahmed b. Hanbel ve Sünen sahihlerinin rivayet ettikleri şu hadise dayanırlar: “Masiyette nezir olmaz onun keffâreti yemin keffâretidir.”

Buharî ve Beyhakî’den nakledilen şu haber de bu görüşün delillerindendir:

Bir adam İbn Ömer’e;

Falan gün sana oruçlu olarak geleceğim diye adakta bulunan bir ki­şinin o gün bayrama rastlarsa ne yapacağını sormuş. İbn Ömer de:

“Şüphesiz Allah’ın Rasûlunde sizin için iyi bir örnek vardır”[370] mâ­nâsına gelen âyeti okuyup “Rasûlullah (s.a.) kurban ve ramazan bayramı günlerinde oruç tutmaz ve o günlerde oruç tutmayı emretmezdi” cevabını vermiştir.

Hanefîlere göre ise, bayram günü oruç tutmayı adayan kişiye oruç vâcib olur. Ancak ö gün oruç tutmak haram olduğu için bayram günü tutmaz, bilahere kaza eder. Çünkü kişi meşru bir oruç adamıştır. Bayram­da orucun yasak oluşu nezrin dışındaki bir sebebe bağlıdır. O da Allahın ziyafetinden yüz çevirmektir. Onun için nezri sahihtir, fakat günaha düş­memek için bayram günü tutmaz, bilâhare kaza eder. Buna rağmen bay­ram günü oruç tutarsa adağını yerine getirmiş ama günaha girmiş olur.

Hanefilerle karşı görüştekilerin arasındaki ihtilâf şuradan kaynaklan­maktadır:

Nehy, nehyedilenin fesadını gerektirir mi, gerektirmez mi?

Çoğunluğa göre gerektirir, Hanefilere göre gerektirmez.

Buharî’nin Ziyad b. Cübeyr’den naklettiği şu haber bu görüşü destek­lemektedir:

Bir adam İbn Ömer’e gelip; “Bir kimse pazartesi günü oruç tutmayı adadı. O gün de bayrama rastladı ne yapsın? diye sordu. İbn Ömer şu karşılığı verdi:

Allah nezirlerin yerine getirilmesini emretti. Allah Rasûlü ise, bugün­lerde oruç tutmayı men’etti.”

Bu rivayete göre İbn Ömer, soru sahibine açıkça fetva vermemekle beraber orucu bayramdan başka bir günde kaza etmesini îma etmiştir.

Demek oluyor ki, bir kimse muayyen bir gün oruç tutmayı adar fakat o gün bayrama rastlarsa, ittifakla bayram günü tutması haramdır. Ancak Hanefîlere göre başka bir günde kaza eder. İmam Şafiî’nin iki görüşün­den birisi de böyledir. Hatta Bezlıf 1-MechûcTun ta’likinde Mâlikilerin bir kavli ile Hanbelî’lerin görüşünün de böyle olduğu kaydedilir. Ta’liki ya­pan zat, karşı görüşün cumhura nisbet edilmesine şaştığını ifâde eder.

Diğer âlimlere göre ise, kaza gerekmez.[371]

Bazı Hükümler

1. Bayram günleri Allah’ın kullanna  ziyâfet gün­leridir.

2. Allah’ın ziyafetinden yüz çevirmek caiz değildir.

3. Ramazan ve kurban bayramı günlerinde oruç tutmak haramdır.[372]

2417. …Ebû Said el-Hudrî (r.a.)’den; demiştir ki;

Rasûlullah (s.a.) iki günün orucundan men’etmiştir: (Bunlar) ramazan ve kurban bayramı günleridir. İki türlü giyinişten men’et-miştir: (Bunlar) tek bir kumaşa bürünerek (ellerini çıkaracağı bir açıklık bırakmamak) ve tek elbise içerisinde dizleri dikerek oturmaktır. İki vakitteki namazdan da men’etmiştir: (Bunlar da) sabahtan ve ikindiden sonradır.[373]

Açıklama

Hadisin Müslim ve Tirmizî’deki rivayetlerinde sadece ramazan ve kurban bayramı günlerindeki oruca ait nehy yer almaktadır. Giyinme konusu ve nehyedilen namaz vakitleri ile ilgili bölüme temas edilmemektedir.

Tirmizî hadis için “hasen-sahihtir. Ehl-i ilim katında amel buna göredir” der.

Ebû Said el-Hudrî (r.a.) orucun yanı sıra Rasûlullah’ın iki türlü giyi­niş ve iki vakitteki namazdan da men’ettiğini bildirmiştir. Bu giyiniş şekil­leri şunlardır:

1. es-Sammâ: Bu terimin izahı iki türlü yapılmaktadır:

a. Tercemeye geçtiğimiz şekilde çarşaf gibi büyükçe bir kumaş parçasına bürünmek ve kolların dışarıya çıkarılması için bir delik bırakmamak. Bu şekildeki bir örtünmede ellerin çıkartılması icabettiği zaman eteklerin toplanması gerekir. Bu da avret mahallerinin açılmasına sebeb olur. Onun için Hz. Peygamber bu giyiniş tarzından men’etmiştir.

b. Tek bir kumaşa bürünüp bir ucunu omuzlardan birisi üzerine at­mak, bu şekildeki bir örtünme de avret mahallinin açılmasına sebeb ölür.

2. el-İhtibâ: Aslında bu terim, bir örtünme şekli karşılığı değil, oturuş biçimi karşılığı kullanılır. Şekli şöyledir: Kişi kalçaları üzerine oturur, diz­lerini diker ve bir bez veya iple dizlerini beline bağlar. Hz. Peygamber bir kimsenin üzerinde tek bir entari veya peştemal gibi bir elbise varken ihtibayı men’etmiştir. Çünkü bu da avret mahallerinin görülmesine sebeb olur.

Bu izahlardan anladığımıza göre, Rasûlullah (s.a.) bir müslümam av­ret yerinin görünmesine sebeb olacak şekilde giyinmekten men’etmiştir. Dolayısıyla avret yerlerinin görünmesine sebeb olacak her türlü giyiniş bu yasağın hükmüne girer.

Hadiste geçtiği üzere Hz. Peygamberin men’ettiği şeylerden birisi de sabah ve ikindi namazlarından sonra nafile namazı kılmaktır. Bu konu kitabü’s-Salat’da geçmiştir.[374]

Bazı Hükümler

1. Ramazan ve kurban bayramı günleri oruç tutmak haramdır.

2. Kişinin avret mahallini gösterecek bir elbise giymesi haramdır.

3. Sabah namazının farzından sonra ve ikindi namazı kılındıktan son­ra nafile namaz kılmak mekruhtur.[375]

50. Teşrik Günlerinin Orucu

2418. …Ümmü Hâni’nin azatlısı Ebu Mürre[376]‘den rivayet edil­diğine göre Abdullah b. Amr b. el-As’la birlikte Abdullah’ın babası Amr b. el-As’ın huzuruna girmiş. Amr b. el-As (r.a.) onlara yemek getirip:

Ye! demiş.Abdullah:

Ben oruçluyum.

Amr: Ye, bugünler Rasûlullah (s.a.)’in bize oruç tutmamayı emre­dip, tutmayı men’ettiği günlerdir.[377]

Râvi Mâlik dedi ki; O günler teşrik günleridir.[378]

Açıklama

Teşrik günleri: Zilhicce ayının on bir, on iki ve on üçüncü günleri yani kurban bayramının iki, üç ve dördüncü günleridir. Bu günlerde kurban etleri kurutulmak üzere güneşin altına serildiği için bu isim verilmiştir.

Ebü Dâvud’daki metne göre Ebu Mürre hadisi Amr b. el-As (r.a.)’dan doğrudan doğruya kendisi, İmam Malik’in rivayetinde ise Amr b. el As’ın oğlu Abdullah vasıtasıyla nakletmektedir.

Bu haberden anladığımıza göre Ebû Mürre ile Abdullah b. Amr b. el-As teşrik günleri içerisinde Amr b. el-As’ın yanma varmışlar. Abdullah oruçlu imiş. Bu yüzden babasının ikram ettiği yemeği oruçlu olduğunu söyleyerek yemek istememiş. Bunun üzerine Amr b. el-As (r.a.) Hz. Peygamber’in teşrik günlerinde oruç tutmayı men’ettiğini haber vermiş. Bu rivayette Ebu Murre ile Abdullah’ın, Amr b. el-As’ın yanına girdiği gün­lerin teşrik günleri olduğu râvîlerden Malik tarafından açıklanmıştır. An­cak Hz.Peygamber’in bizzat teşrik günlerini anarak o günlerin oruç günleri değil, yeme-içme günleri olduğunu bildirdiği hadisler de vardır. Meselâ bundan sonra gelecek olan hadis bunlardandır. Ahmed b. Hanbel’in Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.)’dan rivayet ettiği bir haberde de Hz. Peygamberdin Sa’d b. Ebî Vakkas’a teşrik günlerinin oruç günleri değil, yeme içme gün­leri olduğunu halka ilan etmesini emrettiği rivayet edilmektedir. Yine Ah­med b. Hanbel ve İmam Müslim’in Ka’b b. MahVten rivayet ettikleri bir haber de Sa’d b. EbiVakkas’ın rivayetine benzemektedir, Enes b. Mâ­lik de; “Rasûlullah (s.a.), senede beş gün oruç tutmayı yasak etti. Bunlar ramazan bayramı, kurban bayramı ve üç günlük teşrik günleridir” demiştir.

Bu haberler Teşrik günlerinde oruç tutmanın caiz olmadığını göster­mektedir. Ali b. Ebî Tâlib, Davud-ı Zâhiriî, Hasen el-Basrî, Atâ, Leys b. Sa’d, îbn Aliyye, tmam Azam Ebu Hanife ve talebeleri, Îbnu’l-Münzir ve Şâfiîlerin meşhur görüşü bu şekildedir.

îmam Malik, Evzâî ve îshak’ ve imam Şafiî’nin evvelki görüşüne gö­re, temettü’ haccı yapıp da hedy bulamayan ve Zilhicce’nin onundan önce üç gün oruç tutamayan kişi teşrik günlerinde oruç tutabilir. Bu görüş aynı zamanda Hz. Aişe, Abdullah b. Ömer ve Urve b. Zübeyr’den de nakledil­miştir. Bu görüş sahibleri Buhârî’de bulunan ve İbn Ömer’den nakledilen şu esere dayanırlar.

“Umre ile haccı birleştirenler Arafe gününe kadar oruç tutsun. Hedy bulamamış ve (arafe gününe kadar) oruç tutmamışsa Mina (teşrik) günle­rinde oruç tutar.”

Yine Buhâri’nin İbn Ömer ve Hz. Aişe’den naklettiği şu haber de bu görüş için delildir. “Hedy bulamayanlar hâriç, teşrik günlerinde oruç tutmaya izin verilmedi.”

Zübeyr b. el-Avvâm, Ebu Talha ve Esved b. Yezid’e göre ise teşrik günlerinde oruç tutmak mutlak olarak caizdir. Her halde bu günlerin oru­cunun men’edildiğni gösteren hadisler bu zatlara ulaşmamıştır.

Aynî, teşrik günlerinin orucu konusunda dokuz ayrı görüş nakletmiş-tir. Bunların en meşhurları yukarıda nakledilenlerdir. Aynî, bu günlerde orucun menedildiğine dair otuz kadar sahâbiden nakil olduğunu söyleye­rek buna rağmen orucu caiz görenlere şaşkınlığını ifâde eder.[379]

Bazı Hükümler

Teşrik günlerinde oruç tutmak caiz değildir. Bundan evvelki babın hadisleri de göz önüne alınınca ramazan bayramında bir gün, kurban bayramında da dört gün oruç tut­manın caiz olmadığı ortaya çıkmaktadır.[380]

2419. …Ukbe b. Amir (r.a.)’den; demiştir ki; Rasûlullah (s.a.); “Arafe, kurban bayramı ve teşrik günleri biz mü si uman) arın bayramıdır. Bu günler yeme ve içme günleridir.”[381]

Açıklama

Hadisin zahiri, hadiste belirtilen günlerde oruç tutmanın caiz olmadığına delalet etmektedir. Ramazan ve kurban bayramlarının birinci günlerinde oruç tutulamayacağında tüm âlimler görüş birliğine varmışlardır. Teşrik günlerinin orucu ile ilgili açıklama, önceki hadisin şerhinde verilmiştir. Arafe gününün orucu ile ilgili bilgi 2440. hadiste gelecektir. Burada şu kadarını söyleyelim: Şevkanî bu konu­daki farklı rivayetleri birleştirerek arafatta vakfe hâlinde olanın arafe gü­nü oruç tutmasının mekruh, başkaları için ise, müstehab olduğunu söyler.

Hattâbî, bu hadisin teşrik ve bayram günlerinde oruç tutmamanın gerekli oluşunun illeti gibi olduğuna işaret eder ve şöyle der: “Bu günlerde oruç tutmak nafile olarak da nezr olarak da caiz değildir. Temettü’ haccı yapan kişi Zülhiccenin on gününde oruç tutmadığından bugünlerde onun da oruç tutması caiz değildir.”

Hadiste belirtilen günlerin bayram oluşu, arafe günü oruç tutmaya mâni değildir. Anılan günlerin yeme-içme günleri oluşu ile ilgili ifade de, bayram ve teşrik günleri ile ilgilidir.[382]

Bazı Hükümler

1. Arefe, bayram ve teşrik günleri müslümanlar için bayram günleridir.

2. Anılan günler yeme-içme günleridir. Dolayısıyla bu günlerde, oruç tutmak caiz değildir. Arafe gününde oruç tutmanın hükmü ile ilgili geniş bilgi 2440. hadisin açıklamasında gelecektir.[383]

51. Sadece Cuma Günü Oruç Tutmanın Yasak Oluşu

2420. …Ebû Hureyre (r.a.)’den; “Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Sizden biriniz bir gün önce veya bir gün sonrasında tutmadan (sadece) Cuma günü oruç tutmasın.”[384]

Açıklama

Tirmizî bu hadis için hasen-sahih demiştir. Hadisin Buharı’deki rivayetinde orucu  nehyeden  kelime te’kidli olarak şeklinde nefy olarak “oruç tutmaz” şeklin de vârid olmuştur.

Hadisin zahirine göre sadece cuma günü oruç tutmak yasaktır ama perşembe veya cumertesi günlerinden birisinin de ilâve edilmesi halinde bu yasak ortadan kalkar.

Âlimler hadisteki yasağın delâlet ettiği hüküm konusunda değişik gö­rüşlere sahip olmuşlardır. Hatta bazı âlimler kendilerine bu hadis ulaşma­mış olacak ki, bu günde oruç tutmanın iyi olmadığı görüşüne hiç iştirak etmemişlerdir. Bu konuda ortaya atılan görüşlerin en önemlileri şunlardır:

1. Hadisteki yasak doğrudan doğruya sadece cuma günü oruç tutma­nın haram olduğunu gösterir. O halde bir gün öncesinden veya sonrasın­dan ilave yapılmadan sadece cuma günü oruç tutmak haramdır. Bu görüş Ashabtan Hz. Ali, Ebû Zerr, Ebu Hureyre ve Selman-ı Farisî ile Zahirî mezhebi âlimlerinden tbn Hazm’a aittir.

Bu görüş sahipleri, üzerinde durduğumuz hadisin yanısıra şu hadisle­re de dayanırlar:

Muhammed b. Abbâd’dan rivayet edilmiştir der ki; “Cabir (r.a.)’e, Rasûlullah (s.a.) cuma günü oruç tutmaktan nehyetti mi? diye sordum. “Evet” dedi” (Bu hadisi Buharı, Beyhaki ve Darimî rivayet etmişlerdir.)

Cüveyriye bint Haristen rivayet edildiğine göre, bir cuma günü oruçlu iken Peygamber (s.a.) yanma girmiş ve Cüveyriye’ye;

“Sen dün oruç tuttun mu?” diye sormuş. Cüveyriye de:

Hayır, cevabını vermiş.Hz. Peygamber tekrar:

“Yarın tutmak istiyor musun?” demiş.Cüveyriye yine:

Hayır, karşılığını vermiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):

“Öyleyse orucunu boz” buyurmuştur.[385]

2. Sadece cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Bu görüş Şafiî ve Hanbelilerle Zührî, Muhammed b. Şîrîn ve Tavus’a aittir. Bunlar sadece cuma günü oruç tutmayı meneden hadisleri kerahete hamletmişlerdir.

3. Cuma günü oruç tutmak her halükârda mekruhtur. Yani ister tek başına olsun isterse bir gün evvel ve sonrasıyla birlikte tutulsun hüküm aynıdır. Nehaî, Şa’bî, ve Mücâhid bu görüştedirler.

4. Cuma günü oruç tutmak kerâhetsiz olarak caizdir. Bu konuda cu­ma gününe önünden veya sonradan bir gün eklenmesi ile eklenmemesinde fark yoktur. İmam Âzam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Muhammed bu görüştedirler. Aynı görüş, İbn Abbâs ve Muhammed b. Münkedir’den de rivayet edilmiştir.

İmam Malik Muvatta’ında; “ben ilim erbabından ve kendisine uyulanlardan hiç birinin cuma günü oruç tutmaktan menettiklerini bilmiyo­rum. O gün oruç tutmak iyidir,” demektedir.

Bu görüş sahipleri Tirmizî, Nesâî ve İbn Hibban’ın rivayet ettikleri şu hadise dayanmışlardır:

İbn Mes’ûd (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, “Peygamber (s.a.) her ayda üç gün oruç tutardı. Cuma günleri hemen hemen hiç iftar et­mezdi”.[386]

el-Aynî, bu hadisin Hz. Peygamber’in sadece cuma günleri oruç tut­tuğuna delâlet etmediğini, aksine Efendimizin tek başına cuma günü oruç tutmayı men etmesinin ,onun cumadan bir gün evvel veya sonrasıyla bir­likte oruç tutmuş olduğunu gösterdiğini söyler.

Âlimler cuma günü oruç tutmakta hiç bir sakınca görmeyen bu gu­ruptaki imamlara o günün orucunu nehyeden bu hadislerin ulaşmamış ol­masının muhtemel olduğunu söylerler ve; “Eğer ulaşsaydı, muhalefet etmeyeceklerdi” derler.

Nevevî, İmâm Mâlik’in yukarıdaki sözleri için şunları söyler; “Sün­net, Mâlik’in görüşünden daha önce gelir. Cuma günü orucunun yasak­landığı sabittir. Mâlik bu yasağın kendisine ulaşmamış olmasında ma’zurdur.”

Hanefî fıkıh kitaplarından Tecnîs’de, Ebû Yûsuf’un, “cuma orucuna birgün daha ilave etmenin daha ihtiyatlı olduğunu” söylediği kaydedilir. Yine Hanefî fıkıh kitaplarından Nehr, Bahr ve Dürrü’I-Muhtar’da ise, Ebû Hanîfe’nin görüşüne uygun olarak sâdece bir gün de olsa cuma günü oruç tutmanın mendup olduğu söylenir. Nuru’1-izah da ise, sadece cuma günü oruç tutmanın mekruh olduğu belirtilir.

Yukarıya aktardığımız görüşlerden anlaşıldığı gibi âlimlerin ekserisine göre sadece cuma günleri oruç tutmak mekruhtur. Beziu’l-mechûd sahibi, bu mekruhun cumhura göre tenzîhen mekruh olduğunu söyler. Cuma gü­nü tutulan oruçla birlikte, bir gün evvel veya bir gün sonra oruç tutmakta hiç bir sakınca yoktur.

Cuma günü orucunun men’edilişindeki hikmet konusunda da farklı görüşler ortaya atılmıştır. Bunların en önemlileri de şunlardır:

a. Cuma günü bayram günüdür ve bayram günleri oruç tutulmaz. Nitekim Ahmed b. Hanbel ve Hâkim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; “Cuma günü bayram gü­nüdür. Bayram gününüzü oruç günü yapmayınız. Bir gün önce ve bir gün sonrasında da tutarsanız başka.”

îbn Ebî Şeybe’nin Hz. Ali’den naklettiği şu ifâdeler de bu görüşü takviye etmektedir; “Sizden bir kimse, ay içerisinde nafile oruç tutmak isterse perşembe günü tutsun, cuma günü tutmasın çünkü cuma günü yeme-içme ve zikir günüdür.”

Cuma gününün bayram oluşu ramazan ve kurban bayramları ile aynı manada değildir. Çünkü o bayramlarda, öncesi ve sonrası ile de olsa, hiç­bir şekilde oruç tutulması caiz değildir.

b. Cuma gününde başka günlerde olmayan bir ibadet vardır. Ayrıca bu gün zikir ve ibâdetlerin çokça bulunduğu bir gündür. Oruç insanı zayıf düşürür.[387]

Bazı Hükümler

Sadece cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Bir gün evveli veya bir gün sonrasında oruç tutulur­sa, cumanın orucu kerahetsiz caizdir.[388]

52. Sâdece Cumartesi Günleri Oruç Tutmanın Yasak Oluşu

2421. …Abdullah b. Büsr es-Sülemî[389] kızkardeşi (Yezid’in riva­yetine göre) Samma’dan Rasûlullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu ri­vayet etmiştir:

“Cumartesi günü size farz kılınanın dışında oruç tutmayınız. Sizden biriniz (orucu bozmak için) üzüm çubuğu kabuğu veya bir ağaç dalından başka birşey bulamazsa, onu çiğnesin (orucu bozsun).”

Ebû Dâvud,  “Bu hadis neshedilmiştir.” dedi.[390]

Açıklama

Tirmizî, bu hadis için “hasendir” dedikten sonra şu mutalaayı  yürütür: “Bu hadisteki kerahetin manası,  insanın sadece cumartesi günü oruç tutmasıdır. Çünkü yahudiler cumartesi gününe ta’zim ederlerdi.”

Münzirî de şöyle der: “bu hadis Abdullah b. Büsr vasıtasıyla Hz. Peygamberden ve Sammâ vasıtasıyla Rasûlullah’ın hanımı Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir. Nesâî bu hadisler muzdaribtir demiştir.”

Hadis-i şerifin zahiri cumartesi günleri nafile oruç tutmanın caiz ol­madığına, ramazan, keffâret ve nezir oruçlarının ise, tutulabileceğine işa­ret etmektedir. Fakat bazı rivayetlerde Peygamber (s.a.)’ın bu günde oruç tuttuğu bildirilmektedir. Meselâ Nesâî, Beyhakî, Hâkim ve İbn Hibbân’ın Küreyb’den rivayet ettikleri bir habere göre; Ashabdan bazıları Hz. Pey-gamber’in en çok oruç tuttuğu günleri sorması için Kureyb’i, Ümmü Sele­me (r.anha)ya gönderirler. Ümmü Seleme, Küreyb’in sorusuna; “Cumar­tesi ve pazar günleri” karşılığını verir. Küreyb hadiseyi naklen şöyle de­vam ediyor: “Ben; beni gönderenlerin yanına döndüm. Sanki söylediğimi beğenmediler ve hepsi birden kalkıp Ümmü Seleme’ye varıp sordular. O da Küreyb doğru söylemiş, Hz. Peygamber o günler müşriklerin bayram günleridir ben onlara muhalefet etmek istiyorum, buyurdu” dedi.”

Tirmizî de Aişe (r.anha)’dan Rasûlullah (s.a.)’ın bir ay cumartesi pa­zar ve pazartesi, diğer ay da sah, çarşamba ve perşembe günleri oruç tut­tuğunu rivayet etmiştir.

Ancak Hz. Peygamberdin cumartesi günü oruç tutmayı nehyettiğini gösteren hadis ile kendisinin o gün oruç tuttuğunu ifade eden hadisler arasında bir tezat yoktur. Çünkü Hz. Peygamber cumartesi günleri bir gün sonrası olan pazar günüyle birlikte oruç tutmuş, sadece cumartesi gü­nünün orucunu ise, men’etmiştir. Bu da, hadisler arasında çelişki olmasını gerektirmez.

Hanefî, Şafiî Hanbeli mezhepleri, üzerinde durduğumuz hadisi esas alarak sadece cumartesi günleri oruç tutmanın mekruh olduğu sonucuna varmışlardır.

İmam Malik ve bir grub âlim, cumartesi günü başka gün eklenmeden de olsa, oruç tutmanın mekruh olmadığı görüşündedirler. Bunlar izahım yapmakta olduğumuz hadisin mensuh olduğunu, değilse zayıf olduğunu ileri sürerler İmam Malik, bu hadisin yalan olduğunu, çünkü Ebû Dâvud’da Abdullah b. Büsr’ün kız kardeşi Samma vasıtasıyla Hz. Peygamber’den, İbn Hıbban da Abdullah’ın babası Büsr’den, bir başka yerde ve Abdullah b. Büsr’ün kız kardeşi Samma’dan onun da Hz. Aişe’den ri­vayet ettiğini bu sebeple hadisin “muzdarib” olduğunu söyler.

Ancak İmam Mâlik’in her iki iddiası da kabule şâyân değildir. Çün­kü hadisin neshedildiğine dair hiçbir işaret yoktur. Eğer bu hadisin yuka­rıda Ümmü Seleme’den nakledilen hadisle neshedildiğini kasdetmişse, bu kabul edilmez. Çünkü önceden de belirtildiği üzere Ümmü Seleme hadi­sinde Hz. Peygamber’in cumartesi ve pazar günleri oruç tuttuğu bildiril­mektedir. Üzerinde durduğumuz hadisteki cumartesi günü orucunun neh-yedilmesinin de sadece cumartesiyle ilgili olan oruç olarak te’vili müm­kündür.Birbirleri arasında tezat görünümü olan hadisleri te’vil mümkün­se, nesh yönünü araştırmadan te’vil etmek d’aha evlâdır.

Hadiste ızdırap olduğu için bunun zayıf sayılması da isabetli değildir. Çünkü ızdırap sahâbîler arasındadır ve sahâbîlerin hepsi âdildirler. Onun için bu, hadisin sıhhatine zarar vermez.

Metinde görüldüğü gibi Ebû Dâvud da bu hadisin mensûh olduğunu söylemiştir.

Telbîs adındaki kitapta, “Ebû Dâvud bu hadisin mensuh olduğunu iddia etmiştir. Ancak bundaki nesh yönü açık değildir” denildikten sonra şu mütalaa yürütülmüştür: “Ebû Davud’un nesh görüşüne varışı, Hz. Pey­gamber’in önce ehl-i kitaba muvafakat etmeyi sevdiği sonra ise, “onlara muhalefet edin” buyurmuş olmasından dolayı olabilir. Hz. Peygamber’in cumartesi günü orucunu nehyetmesi ilk hale, o günde oruç tutması da sonraki hale muvafık olur. İşte nesh yönü bu olabilir.”

Bu izah, Ebû Davud’u hadiste nesh olduğu görüşüne götüren düşün­cenin ne olduğunu açıklamaktadır.[391]

Bazı Hükümler

Cumartesi günleri nafile oruç tutmak mekruhtur.Fakat ramazan orucu,  keffaret orucu ve nezir oruçlarını tutmakta hiç bir sakınca yoktur.[392]

53. Sadece Cuma Ve Cumartesi Günleri Oruç Tutmakta Ruhsat

2422. …Cüveyriyeıbint Haris[393] (r.anha)’dan rivayet edildiğine göre, Cuma günü Cüveyriye oruçlu iken Peygamber (s.a.) onun ya­nına girip; “Dün oruç tuttun mu?” diye sormuştur.

Cüveyriye:

Hayır, demiş. Peygamber (s.a.);

“(Peki) yann tutmayı arzu ediyor musun?”, buyurmuştur. Cü­veyriye: “Hayır” demiş. Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“(O zaman) orucunu boz,” buyurmuştur.[394]

Açıklama

Bu hadisi Buharî “cuma gününün orucu cuma günü oruçlu  olarak  sabahladığında  birgün  evvel  oruç  tutmamışsa sonraki günde tutmak istemiyorsa orucunu açması gerekir” adındaki başlık altında zikretmiştir.

Ebû Davud’un bâb başlığı olarak koyduğu “bunda ruhsat” cümlesin­deki “bunda” sözünden maksadın ne olduğunda değişik görüşler vardır.

Bezlu’l-mechûd sahibi bu sözün sadece cumartesi günü oruç tutmaya işaret olduğunu söylerken, Menhel sahibi bu işaretin hem cuma hem de cumartesi günleri oruçlarını işaret kabul edilmesinin daha münasib oldu­ğunu söyler. Avnü’l-Mabudda ise bu konuda hiçbir açıklama mevcut de­ğildir. Biz tercememizi el-Menhel sahibinin tercihine uygun olarak yap­tık.

Hadîs-i şerif hadd-i zatında sadece cuma günü oruç tutmanın caiz olmadığına delâlet etmektedir. Bu bakımdan bu hadisin “sadece cuma gü­nü oruç tutmanın yasak oluşu” adındaki babda yer alması daha uygundu. Herhalde hadisin buraya alınması hadisi yazan katibin bir hatası olmalı­dır. Nitekim Beyhaki bu hadisi sadece cuma günü oruç tutmayı meneden başlık altında vermiştir. Sünen-i Ebû Davud’u istinsah eden katibin, hadi­si bu başlık altına koyması, başlıktaki işaret ismi (“bunda” sözü)nin sade­ce cumartesi günü orucu ile ilgili olduğu kanaatini benimsemesinden olabilir.

Hadis-i şerif bir kimsenin ibâdet zannederek başladığı bir ameli aksi ortaya çıktığı takdirde kesmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü Rasûlullah ibâdet maksadıyla cuma günü oruca başlayan Cüveyriyye (r.anha)’ya bir gün evvel tutmadığını ve birgün sonra da tutmak niyetinde olmadığını öğrenince, orucunu bozmasını emretmiştir.

Yine hadis-i şerif bir gün evveli veya birgün sonrası ile beraber olması şartıyla cuma günü ve cuma ile beraber olmak şartıyla da cumartesi günü oruç tutmanın caiz olduğuna delâlet etmektedir. Ama hadiste sadece cu­martesi günü oruç tutmanın caiz olmadığına dair hiç bir işaret mevcut değildir. O bakımdan başlıktaki işaret ismini sadece cumartesi günüyle ilgili görmek pek isabetli değildir.[395]

Bazı Hükümler

1. Bir gün evvel veya bir gün sonrasıyla birlikte olmak şartıyla cuma günü oruç tutmak caiz­dir. Ama böyle olmazsa sadece cuma günü oruç tutulmaz. Bu konu geniş olarak bir evvelki bâb’da izah edilmiştir.

2. İbâdet maksadıyla bir amele başlandığında o amelin işlenmemesi-nin daha doğru olduğu ortaya çıkarsa, amel bozulur.[396]

2423. …İbn Şihâbdan rivayet edildiğine göre; kendisine cumar­tesi günü orucunun nehyedildiği söylenince: -Bu zayıf (Hımsî) bir hadistir, derdi.[397]

Açıklama

Eserde söz konusu edilen hadis 2421  numarada geçen Abdullah b. Büsr hadisidir. îbn Şihab o hadisi senedindeki Sevr b. Yezid ve Halid b. Ma’dan’dan dolayı zayıf saymıştır. Çünkü Zührî, bu zatların zayıf olduğu kanaatindedir. İşaret edilen hadisin izahın­da da temas edildiği üzere İmam Malik de bu hadis için “bu yalandır” demişti. Tirmizî ise, hadisin hasen olduğunu söylüyor bu farklı görüşlere sebep, mânânın açık olmaması olsa gerektir.

Avnu’l-Ma’bûd, sahibi, yukarıda adı geçen râviler için, bazı âlimlerin sağlam dediklerini, bazılarının ise, tenkid ettiklerini söyler.

Bezlu’l-Mechûd sahibi ise bu şahıslarla ilgili olarak şöyle der: “Her ikisi de güvenilir kişilerdir. Ben onların hıfz ve adaletleri konu­sunda lâf eden hiç kimseyi bulamadım. Ancak âlimler Sevr’in Kaderiyye görüşünde olduğunu söylüyorlar. Evzâî onun aleyhinde konuşmuş ve onu hicvetmiştir. Bu, Kaderiyecilik sebebiyle olan konuşma ve hicivdir. Halid b. Ma’dan hakkında bir şey söyleyeni ise görmedim. Kütüb-i Sitte sahiple­ri onun hadisini rivayet etmişlerdir. Buharî ve Sünen sahipleri de Sevr’in hadisini rivayet etmişlerdir. Bu hadisi zayıf kabul etmek ravi hakkındaki sözden dolayı değil, Fethü’l-Vedûd sahibinin dediği gibi, mânâsının açık olmamasından dolayıdır.”[398]

2424. …Evzâî’den; demiştir ki:

“Bunu, yani îbn Büsr’ün, cumartesi günü orucu hakkındaki hadisini onun yayıldığını görünceye kadar gizlemeye devam ettim.”[399]

Ebû Dâvud,  “Malik bu yalan (uydurma)’dır dedi” der.[400]

Açıklama

Bu eserde de Evzâî 2421 numaradaki Abdullah b. Büsr hadisinin zayıf olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onun hadisi söylemeyip gizlemesine sebep bu kanaatidir.

Hadisin zayıf olduğunu söyleyenlerin kanaatine esas olan sebepleri ve bunlar hakkındaki mütalaaları, hem işaret edilen hadisin şerhinde, hem de bundan evvelki eserin izahında ortaya koyduk.

Ebû Davud’un bu eserleri kitabına almaktaki maksadı, onun da hadi­sin zayıf olduğu kanaatinde olduğuna işaret içindir.[401]

54. Bütün Sene (Nafile) Oruç Tutmak

2425. …Ebu Katâde (r.a.)’den rivayet edildiğine göre,

Bir adam Rasûlullah (s.a.)’a gelip:

Ya Rasûlallah, sen nasıl oruç tutarsın? diye sordu.

Peygamber (s.a.) adamın bu sözüne öfkelendi. Ömer (r.a.) bu durumu görünce:

Biz Allah’ı Rab, İslamı dîn ve Muhammed (s.a.)’i Peygamber olarak seçtik. Allah’ın gazabından ve Rasülünün öfkesinden Al­lah’a sığınırız, dedi.

Ömer bu sözü Rasûlullah (s.a.)’ın öfkesi yatışıncaya kadar söy­lemeye devam etti. Sonra Ömer:

Ya Rasûlallah (s.a.)!.. Bütün seneyi oruçla geçiren kimsenin durumu ne olacak? dedi.

Peygamber (s.a.):

“Oruç da tutmamıştır, iftar da etmemiştir,” Müsedded, Rasûlullah’ın “Oruç’tutmadı, iftar da etmedi” veya “ne oruç tutmuş, ne de iftar etmiştir” buyurduğunu söyledi.[402] -Tereddüd eden Gaylandır-.Ömer (r.a.):

Ya Rasûlallah! iki gün oruç tutup bir gün tutmayanın durumu nedir?

Rasûlullah (s.a.):

“Buna kimsenin gücü yeter mi?”

Ya Rasûlallah! Birgün oruç tutup bir gün tutmayanın hâli nedir?

“Bu, Dâvud (a.s.)’un orucudur.”

Ya Rasûlallah! Bir gün oruç tutup iki gün tutmayana ne dersin?

“Benim buna gücümün yetirilmesini isterdim.”

Rasûlullah (s.a.) sonra şöyle buyurdu:

“Her ay üç gün ve ramazandan ramazana oruç tutmak var ya, işte bu tüm senenin orucu demektir. Ben Allah’ın arefe günü orucunu ondan önceki ve sonraki seneler(in günahlarına) keffâret kılacağını ümid ederim. Allah’ın aşure günü orucunu da ondan Ön­ceki sene(nin günahlarına) keffâret kılacağını umarım.”[403]

Açıklama

Hadisin Sahih-i Müslim’de iki ayrı rivayeti vardır. Bunlardan birisi Ebû Davud’un rivayetinin aynısı diğeri ise biraz farklıdır.

Peygamber (s.a.)’e gelip onun nasıl oruç tuttuğunu soran zâtın kim olduğu tesbit edilememiştir.

Metinde görüldüğü üzere Rasûlullah Efendimiz adamın, “sen nasıl oruç tutarsın?” sorusuna öfkelenmiş. Hz. Ömer de onun öfkesini yatıştır­maya çalışmıştır. Hz. Peygamber’in Öfkesine sebeb olan şey, imam Nevevî’nin ifadesine göre şudur:

Efendimiz adamın sorusunu hoş görmedi. Çünkü o vereceği cevaptan bir zararın doğmasından korktu. Zira soranın, Hz. Peygamber’in verdiği cevaba göre hareket etmesinin vacip olduğunu zannetmesi veya onu azımşaması ya da her şeyi bırakıp Rasûlullah’ın verdiği cevaba göre hareket etmesi mümkündü. Halbuki soru soran kişiye uygun olan, soruyu kendisi­ne tahsis etmesi, “nasıl oruç tutayım” veya “kaç gün oruç tutayım” şek­linde sormasidir. Böylece kendi durumuna göre cevap almış olur. Gerçek şu ki Peygamber (s.a.) fazlaca oruç tutmazdı. Çünkü o müslümanların ve misafirlerin işleriyle meşgul olurdu. Ayrıca o her hangi bir müslümanın bu konuda kendisine uyup da zarar görmesini istemezdi. Üstelik onun orucu her zaman aynı hal üzere olmazdı. Duruma göre değişirdi. Bazan çoğalır, bazan azalırdı.

Nevevî Rasûlullah’ın öfkesini bu şekilde izah etmiştir. Bunlara ilave­ten Hz. Peygamber’in ümmetine farz olur korkusuyla bazı nafileleri terkettiğini de söyleyebiliriz. Nitekim ramazanda teravihi devamlı olarak kıl­mamış ve ‘size farz kılınıp da sizin eda edemeyeceğinizden korktum” bu­yurmuştur.

Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.)’in öfkesi geçince senenin tamamını oruç­la geçiren kişinin durumunun nasıl, iyimi, kötü mü? olduğunu sormuş, Hz. Peygamber de, “O, oruç da tutmamıştır, iftar da etmemiştir” buyur­muştur. Bu sözün manası, “Tam manasıyla sevap olacak şekilde oruç tut­muş sayılmaz. Yemeği-içmeyi terk ettiğinden dolayı iftar da etmemiştir” demektir.

Şerhü’s-Sünne’de Hz. Peygamber’in bu sözü şöyle izah edilmiştir:

“Devamlı oruç tutan kişi oruca alıştığı için fazlaca sevap almasını gerektirecek derecede meşakkate katlanmamış demektir. Dolayısıyla, o sanki oruç tutmamış gibidir. İftar ettiği zaman da iftar edenlerin ulaştığı rahat ve lezzete erişemez. Onun için de iftar etmiş sayılmaz.”

Yine Şerhü’s-Sünne’de Hz. Peygamber’in sözünün “O oruç tutmasın, iftar de etmesin” manasına beddua olmasının da mümkün olduğu söylenir.

Hadisteki bu ifâdenin zahiri, senenin tümünü oruçla geçirmenin caiz olmadığına delâlet etmektedir.

İshak, Mâlikîlerden İbnu’I-Arabî ve zahirîler bu hadisi esas alarak senin tümünde oruç tutmanın mekruh olduğu görüşüne varmışlardır. Aynı görüş Ahmed b. Hanbel’den de rivayet edilmiştir.

Zahirîlerden îbn Hazm ise, bu orucun haram olduğu görüşündedir. İbn Hazm’ın delili Ahmed b. Hanbel, İbn Hıbbân, îbn Hüzeyme ve Bey-hakî’nin Ebu Musa’dan rivayet ettikleri şu hadistir: Rasûlullah (s.a.); “Se­nenin tamamını oruçla geçirenin üzerine cehennem şöylece daraltılır” bu­yurdu ve elini yumdu.

Bu rivayete göre, cehennemin onun üzerine daraltılmasına sebep, insanın devamlı oruç tutmak suretiyle nefsine eza vermesi, Hz. Peygamber’in sünnetinden yüz çevirmesi ve sünnetten başka şeyin daha efdal olduğu­na inanmasıdır.

Ulemânın büyük çoğunluğuna göre oruç tutulması yasak olan günle­rin dışında bütün seneyi oruçlu geçirmek caizdir. Bu görüş Hz. Ömer, oğlu Abdullah, Ebu Talha el-Ensâri, Hz. Aişe ve birçok sahâbîden nakle­dilmiştir. Bunların delilleri de Ahmed b. Hanbel, Ibn Hıbbân ve Beyha­kî’nin Ebü Mâlik el-Eş’ari’den rivayet ettikleri şu hadistir: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz cennette içleri dışarıdan dışları da içeriden görünen odalar vardır. Allah onları yumuşak sözlü olan, yemek yediren, peşi peşine oruç tutan ve geceleyin herkes uyurken namaz kılanlara hazır­lamıştır.”[404]

Peşi peşine oruç tutmak senenin tamamında oruç tutmayı da içine alır.

Yine Beyhakî’nin Urve (r.â-)’den rivayet ettiğine göre, Hz. Aişe (r.anhâ) seferde ve hazarda sene boyu oruç tutardı.[405]

Ebu Talha el-Ensarî ve Hamza b. Amr’m da oruç tutulması yasak olan günlerin dışında, yıl boyu oruç tuttukları ve Hz. Peygamber’in ken­dilerini bundan men’etmediği rivayet edilmiştir.

Bu görüşte olanlar sene boyu oruç tutmayı men’eden hadisleri şöyle anlamışlardır:

Bu hadislerde kasdedilen mana, oruç tutulması yasak olan günler de dahil senenin tümünü oruçlu geçirmektir. Bu anlayış Hz. Aişe’ye aittir. Îbnu’l-Münzir ve bir grub ulema bu anlayışı benimsemişlerdir.

Yıl boyu orucunu men’ eden hadislerin bundan zarar gören veya de­vamlı oruç sebebiyle kendilerine borç olan bazı görevleri yapamayanlara hamledileceğim söyelyenler de vardır. Abdullah b. Ömer’in çok oruç tut­ması sebebiyle ömrünün sonunda zayıf düşüp ruhsatı kabul etmediğine pişmanlık duyması bu anlayışa güç katmaktadır.

Bu görüşte olanlar, Ahmed b. Hanbel, tbn Hıbbân, Ibn Huzeyme ve Beyhakî’nin rivayet ettikelri “Tüm sene oruç tutanlar üzerine cehen­nem daraltılacaktır…”[406] manasına gelen hadisi de şöyle izah ederler:

“Hadisteki manasınadır. Bu durumda hadisin mâ­nâsı “tüm sene oruç tutanlara cehennem daraltılır da oraya girmezler,” şeklinde olur.”

tbn Huzeyme, bu hadisin manasını, Müzenî’ye sormuş o da şu karşılığı vermiştir:

“Mânâ zahirine göre olsa gerektir. Çünkü Allah’a karşı ibadeti artı­ran kişinin, Allah mertebesini yükseltir” İmam Gazali ve daha başka âlimler, bu anlayışı beğenmişlerdir. Çünkü oruç tutan kişi oruçla nefsine şehvet yollarını daraltınca, Allah da ona cehennemin yollarını daraltır. Cehen­nemde ona yer bırakmaz.

Hz. Ömer, Rasûlü Ekrem’e “sene boyu orucu” sorup cevabını aldık­tan sonra iki gün oruç tutup bir gün tutmayanın durumunu sormuş, Rasûlullah’da, “buna bir kimsenin gücü yeter mi?” cevabını vermiştir. Hz. Peygamber’in sorusu, inkâr içindir. Yani buna hiç kimsenin gücü yetmez, demektir. Hz. Peygamberin bu ifadesinden de yıl boyu orucu tutmanın men’edilmesinin sebebi ona güç yetmeyeceği olduğu anlaşılır. Bu durumda gücü yeten kişi için yıl orucunun yasak olmaması gerektir.

Hz .Ömer daha sonra bir gün oruç tutup bir gün tutmayanın duru­munu sormuş, Hz. Peygamber de “Bu, Davud’un orucudur” buyurmuş­tur. 2427 numarada gelecek olan Abdullah b. Amr hadisinden anlaşıldığı üzere, en efdal oruç budur. Çünkü bunda hem ibâdet hem de âdet yönleri gözetilmektedir. İşlerin en hayırlısı orta hallisidir, en kötüsü de ifrat veya tefrite kaçanıdır.

Ömer (r.a.)’in son sorusu da bir gün oruç tutup iki gün tutmayanın durumu olmuştur. Hz. Peygamber de bu soruya “Ben ona gücümün yetirümesini isterdim” şeklinde cevap vermiştir. Bazı nüshalarda Rasûlullah’-ın cevabı ; “buna güç yetirmeyi isterdim” şeklinde vârid olmuştur.

Hz. Peygamber’in buna gücünün yetmediğini ihsas ettirecek tarzda bir cevap vermesi, ümmeti adınadır. Yoksa Rasûlallah’ın buna da daha fazlasına da gücü yeterdi. Buna rağmen Efendimizin sene boyu oruç tut­tuğu ve bütün gece namaz kıldığı sabit olmamıştır. Bunu terketmesi ken­disine uyulup da ümmetine meşakkat vermemek içindi. Efendimiz ibâdet­te orta bir yol tutmuştur. Hem oruç tutmuş, hem iftar etmiş, geceleri de hem namaz kılmış hem de uyumuştur.

Hz. Ömer’in soruları bitince Rasûlullah (s.a.) her ayda üç gün ve ramazanda tutulan oruçların senenin tümünü oruçlu geçirmeye bedel ol­duğunu söylemiştir.

Her aydaki Üç gün orucun kamerî ayların 13, 14, ve 15 (eyyâm-i biyz)in-deki oruçları mı, yoksa rastgele üç gün mü olduğu konusunda bir işaret yoktur: O halde bu oruç, ayın herhangi bir zamanında tutulan üç günün orucudur. Tabii bu üç gün ramazanın dışındaki aylarla ilgilidir. Çünkü ramazanın tümünde oruç tutmak zâten farzdır. O halde ameller on misli ile mükafatlandırıldığına göre her ay üç gün oruç tutan tüm seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur. Yani o kadar sevap alır.

Ramazan orucu farz olduğu için onun sevabı nafile oruçtan daha faz­ladır. Öyleyse ramazanda tutulan oruçtan elde edilecek sevabı da en âz sene boyu oruç tutmanın sevabına denktir, hatta daha fazladır.

Hz. Peygamber Arafe günü orucunun da kendinden önceki ve sonra­ki senenin günahlarına keffâret olacağını ümid ettiğini bildirmiştir. Bu gü­nahlardan maksat, küçük günahlardır. Çünkü büyük günahları ancak tevbe veya Allah’ın bağışlaması siler. Küçük günahı olmayanların varsa bü­yük günahları hafifletilir. O da yoksa derecesi yükseltilir.

Hz. Peygamber’in bu sözü arafe günü oruç tutmaya teşvik etmekte­dir. Ama bu, hac’da olmayanlar içindir.

Aşure günü orucu da geçmiş senenin günahlarına keffârettir.[407]

Bazı Hükümler

1. Gereksiz sözlere öfkelenmek caiz ve tabiîdir.

2. Öfkelenenin yanında olan kışının edebe riayet ederek, onun öfkesini yatıştırmaya çalışması gerekir.

3. Câhillere efdal olan şeylerin öğretilmesi gerekir.

4. Ara vermeden senenin tümünü oruçlu geçirmek mekruhtur.

5. Zorluk vermiyorsa senenin üçte ikisini oruçlu geçirmek meşrudur.

6. Bir gün oruç tutup, birgün iftar etmek nafile orucun en efdalidir.

7. Her ay üç gün oruç tutmak teşvik edilmiştir.

8. Arefe ve aşure günlerinin orucu teşvik edilmiştir.

9. Allah (c.c.) dilerse az amele de çok amel sevabı verir.[408]

2426. …Musa b. İsmail, Mehdî’den, Mehdi, Ğaylân’dan öaylân Abdullah b. Ma’bed ez-Zimmânî’den, o da Ebu Katâde (r.a.)’den bu (yukarıdaki) hadisi rivayet etmişlerdir. Musa b. İsmail, rivayetin­de şunları da ilave etmiştir:

Ömer (r.a.):

Yâ Rasûlallah! Pazartesi ve Perşembe günlerinin oruçlarını iyi görür müsün? (bu günlerin oruçlarına ne dersin?), diye sordu.

Peygamber (s.a.);

“Ben o (pazartesi) gün de doğdum, ve Kur’an-ı Kerim bana o günde indirildi,” buyurdu.[409]

Açıklama

Bu hadis bir önceki hadisin farklı bir rivayetidir.Ebû  Dâvud hadisi üç ayrı üstaddan dinlemiştir.Bunlar Süleyman b. Harb, Müsedded ve Musa b. İsmail’dir. Bundan evvelki hadis Süleyman b. Harb ve Müsedded’in rivayetleri idi. Bu üzerinde durduğu­muz ise, Musa b. İsmail’in rivayetidir. Musa’nın rivayetinde diğerlerinin rivayetlerinde olmayan bir bölüm bulunduğu için musannif bu rivayeti ayrı bir hadis olarak kitabına almıştır. Bu fazlalık Hz. Ömer’in pazartesi ve Perşembe günleri hakkındaki sorusu ve Rasûlullah’ın cevabından oluş­maktadır.

Hz. Peygamber Ömer’in pazartesi ve perşembe günlerinin oruçları ko­nusundaki sorusuna, “Ben o günde doğdum ve Kur’an bana o günde indirildi” cevabını vermiştir. Bu, söz konusu günün kutsiyeti ve ibâdet edilmeye ne kadar lâyık olduğuna işaret içindir. Çünkü Allah (c.c.) bu günde kullarına iki büyük nimet ihsan etmiştir. Birisi âlemlere rahmet olan Hz. Peygamber, diğeri de insanlığın hayat düsturu olan Kur’ân-ı Kerime­dir. Hz. Peygamber doğrudan doğruya, “evet o günlerde oruç iyidir,’ buyurmayıp, pazartesi gününün önemine işaretle o gündeki ibâdetin ehem­miyetini daha beliğ bir şekilde ifâde etmiştir.

Hadiste Efendimiz “ben o günde doğdum…” buyurmuştur. O gün pazartesi günüdür. Çünkü buna işaret eden bir çok sahih hadis vardır. Halbuki soruda pazartesi ve perşembenin müştereken zikredildiği görül­mektedir. Bu durumda Hz. Ömer iki günün orucunu sormuş Rasûlullah ise, sadece günün birinden bahsetmiş olmaktadır. Bu da pek uygun bir şey değildir. Onun için âlimler, bu hadisteki “perşembe günü”nün zikrini vehm olarak telakki etmişlerdir. Yani hadisin aslında Hz. Ömer’in sorusu sadece pazartesi günü ile ilgili idi, râvilerden birisinin vehmi olarak per­şembe de zikredildi” demişlerdir. Nitekim Sahih-i Müslim’deki Züheyr b. Harb, Abdurrahman b. Mehdi, Mehdi b. Meymûn, Ceylân, Abdullah b. Ma’bed ez-Zimmânî, Ebu Katâde senediyle gelen rivayet: “Rasûlullah (s.a.)’e pazartesi gününün orucu soruldu o da; “Ben o günde doğdum, ve bana o günde inzal edildi buyurdu” şeklindedir. Yine Müslim’de aynı konudaki uzunca bir hadisin sonuna “bu hadisin Şu’be’den gelen rivayetinde, Şu’-be, “pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmanın hükmü de soruldu” dedi. Ama biz perşembenin zikrini bir vehm olarak gördüğümüz için, bu bölümü hadisin içine almadık” denilmektedir.

Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, rivayetin aslı sadece pazartesi gününün orucuna ait olan soru ve cevabı ihtiva etmektedir. Perşembe bir vehm olarak sonradan metne girmiştir. Fakat pazartesi ve perşembe günlerinde tutulan orucun faziletine dair Üsame b. Zeyd’in rivayet ettiği ayrı bir ha­dis vardır. 2436 numarada gelecek olan o hadiste, bu günlerdeki orucun önemine sebeb olarak kulların amellerinin Allah’a pazartesi ve perşembe günleri arz edildiği gösterilmektedir.[410]

2427. …Abdullah b. Amr b. el-As (r.anhuma)dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) bana rastladı ve:

“Senin “Ben geceleri (hep) namaz kılacağım gündüzleri de oruç tutacağım” dediğini haber almadım mı, zannediyorsun” buyurdu.

(Râvi) dedi ki, zannediyorum Abdullah b. Amr:

Evet ya Rasûlallah öyle dedim, dedi.

Rasûlullah (s.a.);

“Namaz kıl ama uyu da. (Bazan) oruç tut, (bazan) tutma. Her ay üç gün oruç tut. Bu bütün senenin orucu gibidir,” buyurdu.

Abdullah dedi ki:

Yâ Rasûlallah, benim bundan daha fazlasına gücüm yeter dedim.

Peygamber (s.a.):

“Bir gün oruç tut, iki gün tutma,” buyurdu,

Benim bundan daha fazlasına (da) gücüm yeter, dedim.

“Bir gün oruç tut, birgün tutma. Bu orucun en doğrusu (mu’-tedili)dur. Dâvud (a.s.)’ın orucu budur,” buyurdu.

Ben, bundan daha efdaline muktedirim, dedim.

Rasûlullah (s.a.);

“Bundan daha efdali yoktur.” buyurdu.[411]

Açıklama

Hadis-i şerifte anlatılanların izaha muhtaç bir yönü yok Abdullah b. Amr’m sözünü Hz. Peygamber (s.a.)’e haber veren Bu-harî’nin bir rivayetinden anladığımıza göre, babası Amr b. el-As’dır. Ab­dullah b. Amr kendisini tamamen ibâdete verip, hanımını ihmal ettiği için, babası Amr b. el-As, Abdullah’ın durumunu Hz. Peygamber’e anlatmış. O da Abdullah’a yaptığının doğru olmadığını söylemiş en çok bir gün oruç tutup, bir gün tutmamasını emretmiştir.

Hz. Peygamber’le Abdullah b. Amr arasında geçen konuşma, Buhari’de bir kaç ayrı rivayet şeklinde varid olmuştur. Bunlar arasında bâzı lâfzı farklılıklar varsa da sonuçları itibarıyla aynıdır. Bazılarında Hz. Pey-gamber’in; “Sende vücudunun, gözünün, hanımının, misafirinin de hak­lan vardır’* şeklindeki sözleri yer almıştır, bazılarında ise, yer almamıştır. Buhari’deki aynı hadise ile ilgili rivayetlerin bir kısmı da, diğerlerine nisbetle daha kısadır.

Abdullah îbn Amr’ın bu hadisesi ile ilgili bilgi 1388. hadisin açıkla­masında geçmiştir.

Hadîsin Buharî’deki bir rivayetinin sonunda Abdullah b. Amr’m yaşlandıktan sonra; “Keşke ben, Hz. Peygamber’in ruhsatım kabul etseydim” dediği, Müslim’deki bir rivayetin sonunda da “Rasûlullah’ın bana söyle­diği üç günü kabul etseydim, bu bana ailem ve malımdan daha sevimli olurdu’* dediği kaydedilmektedir. Bu ilâvelerden, Abdullah b. Amr’ın bir-gün oruç tutup bir gün iftar ederek, ömrünün sonuna geldiği fakat yaşla­nınca farz ibâdetleri bile edadan âciz kalarak, “keşke ben gün aşırı değil de, ayda üç gün oruç tutmakla iktifa etseydim” diyerek pişmanlık göster­diği anlaşılmaktadır.

Hadis-i şeriften nafile oruçların en faziletlisinin birgün oruç tutup bir gün tutmama şeklinde olan Dâvud (a.s.)’un orucu olduğunu anlıyoruz. Buhârî’deki rivayetlerin bazılarında bu açıkça ifade edilmektedir. Bunlar­dan birinde Hz. Peygamber’in; “Bir gün oruç tut, bir gün tutma. Bu Dâvud (a.s.)’un orucudur o en efdal oruçtur” buyurduğu ifade edilmektedir.

Bu hadis, senenin tümünü oruçlu geçirmenin mekruh olduğunu söyle­yenlerin delillerindendir ve bunların en sahihidir. Cumhurun bu manadaki hadisleri anlayış tarzlarım bu babın ilk hadisinin şerhinde açıklamıştık.[412]

Bazı Hükümler

1. İbadette ifrat ve tefrike kaçmamalı, mutedil olan tercih edilmelidir, insanda vücudunun, aile­sinin ve diğer insanların hakları vardır. Onlara karşı olan görevleri aksata­cak tarzda ibâdet efdal ibâdet değildir.

2. Nafile oruçların en üstünü bir gün oruç tutup bir gün tutmamaktır.

3. Birisinin yanlış davranışından haberdar olan kişi o davranışı dü­zeltmeye çalışmalıdır.[413]

55. Haram Aylarda Oruç

Haram aylar: Kamerî aylardan Zülka’de, Zülhicce, Muharrem ve Re-ceb aylandır. Bunlardan ilk üçü peşi peşine, Receb ise, ayrıdır. Allah (c.c.) Tevbe suresinin 36. âyetinde bu aylarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Hakikatte ayların sayısı Allah yanında, Allah’ın kitabında -ta gökleri ve yeri yarattığı günden beri- on iki aydır. Onlardan dördü haram olanlar­dır. İşte bu, en doğru hesabtır. O halde (bilhassa) bunlarda (o haram aylarda) nefislerinize zulmetmeyin. (Bununla beraber) müşrikler sizinle nasıl topyekun harb ederlerse, siz de onlarla topyekûn harb ediniz. Bilin ki Allah, (fenalıklardan) sakınanlarla beraberdir.”

Araplar daha İslâmiyet gelmeden önce Haram ay denilen bu aylan kutsal tanır ve bu aylarda savaştan, yağmacılıktan kaçınırlardı. Bu aylar­da Mekke’de panayırlar kurulur ve Arabistanın çeşitli yerlerinden gelenler hem bu panayırlarda alış-veriş ederler, hem de Kabe’yi ziyaret ederlerdi. Ayrıca bu aylarda şiir okuma yarışmaları da yapılırdı. Bu bakımdan adı geçen ayların kültürel yönden de ayrı bir değeri vardı.

Ancak Araplar zamanla bazı mülahazalarla bu ayların yerini değiştir­meye ve aylardaki hürmeti başkalarına aktarmaya başladılar. Meselâ Mu­harrem ayındaki hürmeti Safer ayma çevirdiler. Bu hal Mekke’nin fetih yılı olan H. 8. yıla kadar devam etti. Nihayet Tevbe Suresinin 37. ayeti indi ve aylar hakiki yerlerine konuldular. îşâret edilen âyeti kerimenin meali şöyledir:

“(Haram ayları) geciktirmek ancak küfürde bir artış (sebebiyle)dir. Onunla kâfirler şaşırtılır, onlar bunu bir yıl helâl, bir yıl haram sayarlar ki Allah’ın haram kıldığına sayıca uysunlar da, (varsın) Allah’ın haram ettiğini helal kılmış olsunlar! Bu suretle de onların amellerinin kötülüğü kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah o kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez.”

İlk devirlerde İslâmiyet de bu aylarda savaşın haramlığını aynen ka­bul etmiş sonraları ise bu hüküm neshedilmiştir. Atâ ise, neshedilmediği görüşündedir.[414]

2428. …Mucîbe el-Bâhiliyye’nin babası-veya amcası-[415] ndan ri­vayet ettiğine göre:

O (Bahiliyye’nin babası veya amcası) Rasûlullah (s.a.)’e geldi sonra (memleketine) döndü, Adam bir sene sonra hal ve şekli değiş­miş bir vaziyette Peygamber (s.a.)’e yine gelip:

Beni tamyormusun? Ya Rasûlallah? dedi.

Peygamber (s.a.):

“Sen kimsin?”

Ben sana geçen sene gelen Bâhiliy’yim.

“Seni ne değiştirdi? (Seni bu hale getiren ne?) Halbuki sen güzel görünüşlü idin!” buyurdu.

Senden ayrılalı sadece geceleri yedim (senden ayrıldıktan sonra devamlı oruç tuttum). Rasûlullah (s.a.);

“Kendine niçin azabettin?” buyurdu ve şöyle devam etti:

“Sabır (ramazan) ayı ve her aydan bir gün oruç tut!”Adam:

Bana artır çünkü bende (buna) kuvvet var.

” (Ramazandan sonra her ay) iki gün tut.”Bana artır.

“(Ramazandan sonra her ay) üç gün tut!”Bana artır.

Peygamber (s.a.) üç parmağını yumup açarak işaret edip:

“Haram aylardan (bu kadar) tut ve terket, haram aylardan (bu kadar) tut ve terket, haram aylardan (bu kadar) tut ve terk et,” buyurdu.[416]

Açıklama

Görüldüğü gibi hadisin râvisi Mücîbe el-Bâhilîyye*nin hadisi babasından mı yoksa amcasından mı rivayet ettiği konusunda şüpheye düşülmüştür.

Nesâî’nin rivayetinde Mücîbe’nin amcasından rivayet ettiği belirtilmek­tedir, tbn Mâce’nin rivayeti ise, aynen Ebû Dâvud’daki gibidir. Ahmed b. Hanberin rivâyetide, “BâhiIeli ihtiyar bir kadın olan Mücîbe, babasın­dan veya amcasından” şeklindedir.

Mücîbe el-Bâhiliyye’nin babası Abdullah b. Haris el-Ensâri’dir. Kün­yesi Ebû Cehm, veya Ebu Mucîbe’dir. îbn Hıbbân bu zatı, sahâbîler ara­sında saymış, Ebu Ömer, tanımadığını söylemiştir. îsâbe’de “O Mucibe el-Bahiliyye’nin babasıdır” denilmektedir.

Mucibe’nin amcasının kim olduğu ise, tespit edilememiştir.

Hadisten anlaşıldığına göre, Mücîbe el-Bâhiliyye’nin babası veya am­cası bir sene Hz. Peygamber’e gelmiş, onunla görüştükten sonra memleke­tine geri dönmüş. Ertesi yıl aynı zat yine Peygamberimiz’e gelmiş fakat, Rasûlullah kendisini tanıyamamıştır. Buna sebeb adamın bir önceki sene­ye nisbetle oldukça zayıflamış ve benzinin solmuş olmasıdır. Hz. Peygam­ber bu kadar zayıflamasına sebebin ne olduğunu sorunca adam: Rasûlul-lah’ın yanından ayrılalı devamlı oruç tuttuğunu söylemiş, Efendimiz de bunu tasvib etmeyerek; “Nefsine niçin azâb ettin?” buyurmuştur. Daha sonra da adama yol göstermek üzere ramazan aylarında ve buna ilâveten her ayda bir gün oruç tutmasının yeterli olduğunu söylemiştir. Fakat adam kendisinin daha çok oruç tutmaya muktedir olduğunu, onun için orucu artırmasını isteyince ramazandan başka aylarda ikişer gün tutmasını söyle­miştir. Ama adam bununla da yetinmemiş daha fazla oruç tutmak istediğini söylemiştir. Bu sefer Hz. Peygamber, üç parmağını açıp yummak su­retiyle işaret ederek, haram aylarda, “bu kadar tut, bu kadar tutma” buyurmuştur. Bu, “Eğer daha fazla oruç tutmak istiyorsan, haram aylar­da üç gün oruç tut, üç gün tutma sonra tekrar üç gün tut ve üç gün terket. Bu hal üzere haram ayların yarısını oruçla geçir” demektir.

Peygamber (s.â.)’m bu son sözüne göre bir yıl içerisinde tutulacak olan nafile oruçların son haddi 81 gün olmuş olmaktadır. Haram, ayların her birinde 15 gün olma küzere tamamında 60 gün, geri kalan yedi aydan her birinde de üçer günden 21 gün daha eklenince tamamı 81 gün etmiş olur.

Hz. Peygamber’in üç parmağını yumup açarak; “Haram aylardan bu kadar tut, sonra terket” şeklindeki sözünü, “Haram ayların ilk üçü olan Zülka’de, Zülhicce ve Muharrem’in tamamında tut, sonra terk et” manasında anlayanlar da olmuştur. Aynı sözü izah için başka ihtimaller üzerinde durulmuşsa da kayda değer görülmemiştir.

Hadis-i şerifte, Hz. Peygamber ramazan ayı için “sabır ayı” tabirini kullanmıştır. Çünkü insan, ramazanda yemeyi içmeyi terketmek üzere nefsin isteklerini hapsetmekte, bu istekler karşısında sabır göstermektedir.[417]

Bazı Hükümler

1. Hz. Peygamber’in ümmetine olan şefkati bü-yuktur.

2. Bir toplumun lideri o toplumun fertlerinin halleri ile ilgilenmelidir.

3. Bir kimsenin nefsine zarar verecek ölçüde peşi peşine oruç tutması doğru değildir.

4. Hadiste haram aylarda oruç tutmaya teşvik edilmiştir. Ancak bu aylarda tutulacak olan oruçlar peşi peşine üç günü geçmemeli; arzu edilir­se, bir müddet ara verildikten sonra tekrar tutulmalı. Ancak bu hüküm, Zülhiccenin ilk on gününün dışındaki günlerle ilgilidir. Çünkü Zülhiccenin on gününde peşi peşine oruç tutulur.[418]

56. Muharrem Orucu

2429. …Ebû Hureyre (r.a.) “Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı Muhar­rem’in orucudur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da ge­celeyin kılınan namazdır.”

(Ravi) Kuteybe, “(Ramazan) ayı(mn orucu” yerine sadece “(ramazan(ın orucu)” dedi.[419]

Açıklama

Sahih-i Müslim’de hadisin iki ayrı rivayeti daha vardır.Bunlardan birisi aşağı yukarı buradakinin aynısıdır. Diğeri ise, şöyledir: “Hz. Peygamber’e farz namazlardan sonra hangi nama­zın ve ramazan ayından sonra hangi orucun daha üstün olduğu soruldu. O’ (s.a.)’da; “farz namazlardan sonra en üstün namaz gece yansında kılı­nan, ramazandan sonra en üstün oruç da Allah’ın ayı Muharremin oru­cudur,” karşılığını verdi.”

Hadiste Muharrem ayı için *’Allah’ın ayı” denilmesi, bu ayın şerefine işaret içindir.

Hadisin zahirinden anlaşıldığına göre ramazan ayından sonra en efdal pruç, Muharrem ayının orucudur. Yani bu ayın tamamını oruçlu ge­çirmektir. Tirmizî’nin Ali (r.a.)’den rivayet ettiği şu hadi sde bu anlayışı takviye etmektedir:

Ben Rasûlullah’ın yanında otururken bir adam O’na;

Ya Rasûlallah! Ramazan ayından sonra hangi ayı oruçlu geçirmemi emredersin? diye sordu.

Peygamber (s.a.) de:

“Eğer ramazan ayından sonra oruç lutac aksan Muharrem’i tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. O ayda birgün varki, Allah o günde bir kavmi affetmiştir, diğer bir kavmi de affeder” buyurdu.

Bu hadisden Ramazandan sonraki en efdal oruçtan maksadın, Muharrem’in tümünde tutulan oruç olduğu anlaşılmaktadır.

Yine Tirmizî’deki bir başka hadiste ise Peygamber (s.a.) kendisine sorulan bir soru üzerine, “Ramazandan sonra en efdal orucun Şaban oru­cu olduğunu” bildirmiştir. Buna göre Ramazan’dan sonraki en efdal oru­cun Muharrem orucu olduğunu bildiren hadislerle, Şaban orucu olduğunu ifâde eden hadis arasında bir tezat ortaya çıkmaktadır. Ancak Tirmizî’nin Şa’ban orucu ile ilgili hadisi zayıftır. Bu bakımdan Muharrem orucunun faziletine delâlet eden hadise muarız olamaz.

Yine bu hadisin en efdal orucun bir gün oruç tutup birgün tutmama şeklindeki Davud orucu olduğu ifâde eden hadislere de ters düştüğü şek­linde düşünceler olabilir. Tahâvî bu ihtimale cevaben, Müşkilu’1-Asar adın­daki eserinde, üstünlüğün vakitlere ve keyfiyete itibarla olduğunu söyler.

Açıklamakta olduğumuz hadisteki Muharrem orucundan maksadın, muharremin tamamında oruç tutmak değil de, muharremdeki oruç veya özellikle aşure günü orucu olması da muhtemeldir. Bu anlayışa göre de, bu hadiste daha evvel geçen ve arefe günü orucunun kendisinden evvelki ve sonraki senelerin günahlarına keffâret olduğunu belirten hadis arasında bir tezatın olduğu söylenemez. Çünkü hadiste arefe günü orucunun efdal olduğunu belirten açık bir ifâde mevcut değildir. O günün orucunun gü­nâhlara keffâret olması en üstün olmasını gerektirmez. Üstelik aşure oru­cu, her müslümanın tutması istenilen bir oruçtur. Arafe günü orucu ise, hacılar için mekruhtur. O halde aşure günü orucu, arafe orucundan daha efdaldır.

Hadîs-i şerifte Peygamberimiz, farz namazlardan sonra en efdal na­mazın da gece namazı olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade gece namazının farz namazların önünde ve sonunda kılınan revatip sünnetlerinden de üs­tün olmasını gerektirir. Çünkü gecenin ortasında herkes uyurken uyku bö­lünerek kılınan namazda diğerlerinden’daha fazla sıkıntı vardır. Ayrıca bu namazda riya vs. düşünülemez. Bunun için Şâfiîlerden Mervezî, gecele­yin kılınan teheccüd namazının revatip sünnetlerden daha faziletli olduğu­nu söylemiş, Nevevî de bu görüşün daha uygun ve daha kuvvetli olduğunu belirtmiştir.

Âlimlerin çoğu ise, revâtib sünnetlerin daha efdal olduğu kanaatinde-dirler. Bu görüşte olanlar hadisin manasını, “gece namazı, farz ve farzla­ra bitişik sünnetlerden sonraki namazların en efdalidir” şeklinde anlamış­lardır.  .

Ebû Dâvud, hadisin sonunda bir rivayet farklılığına işaret etmiştir. Şöyleki;

Hadis-i Ebû Davud’a nakleden râvilerden Müsedded, Hz. Peygamber’in “Ramazan ayı orucundan sonra en faziletli oruç Allah’ın ayı Muharremdin orucudur” buyurduğunu, Kuteybe ise, “şehr” (ay) kelimesini anmadan “Ramazandan sonra en faziletli oruç Al­lah’ın ayı Muharrem orucudur” buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Fark, bir kelimesinin söylenip söylenmemesinden ibarettir.[420]

Bazı Hükümler

1. Ramazan ayından sonraki oruçların en efdali Muharrem ayı orucudur.

2. Gecleyin kılınan teheccüd namazı nafile namazların en efdalidir.[421]

2430. …Osman Ebu Hakîm’den, demiştir ki:

Said b. Cübeyr’e Receb ayının orucunu sordum. (Cevaben) de­di ki:

Ibn Abbas (r.anhuma) bana şöyle haber verdi;

“RasÛlullah (s.a.) (bazan) oruç tutardı, o kadar ki biz “(artık) iftar etmeyecek”[422] derdik.[423] Bâzanda.oruç tutmazdı da biz (artık) oruç tutmayacak derdik.[424]

Açıklama

Hadîs-i şeriften anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) nâfile oruç tutmaya başladığı zaman epey devam eder ve ashabdan bazıları “galiba RasÛlullah hiç ara vermeden devamlı oruç tutacak’ ‘derlermiş. Efendimiz bir de orucu kesti mi, uzun müddet tutmaz ve ashab onun, bir daha oruç tutmayacağını zannederlermiş. Yani Hz. Pey-gamber’in oruçlu günleri de, oruç tutmadığı günleri de uzun zaman de­vam edermiş.

Metinde anlaşıldığına göre Ibn Cübeyr Hz. Peygamberdin bu orucu­nu, receb ayının orucu konusundaki bir soruya cevap olarak nakletmiştir. Bundan Hz. Peygamber’in Receb ayındaki orucu böyleymiş gibi bir sonu­ca varılmaktadır. Hadisin Müslim’deki bir rivayetinde îbn Hakîm’in İbn Cübeyr’e sorusunu Receb ayında sorduğu da ifade edilmektedir.

Buhârî’nin Hz. Aişe’den yaptığı rivâyetelrde ise, nafile oruca başladı­ğı zaman buna uzun müddet devam edişi sonra da uzun müddet oruç tutmayışı onun devamlı halidir. Yani receb ayma mahsus değildir. Müs­lim’in bir rivayetinde de hiç receb anılmadan, “Hz. Peygamber (s.a.) ramazandan başka hiçbir zaman bir ayı baştan sona oruçlu geçirmedi. Oruç tuttuğu zaman öyle tutardı ki bir kimse, hayır vallahi bir daha orucu bı­rakmayacak derdi, orucu bıraktığında da öyle bir bırakırdı ki, bir insan hayır vallahi bir daha oruç tutmayacak derdi.” Buhârî’deki bir rivâyetde aynen böyledir.

Bu rivayetlerden anlaşıldığına göre Ibn Cübeyr’in kendisine receb ayı­nın orucunu soran şahsa tbn Abbas’dan duyduğu bu haberi nakletmesi receb ayı üe başka aylarda tutulan nafile oruçlar arasında fark olmadığına işaret içindir.

Sünen-i İbn Mâce’de, Ibn Abbas (r.anhuma)’dan Peygamber (s.a.)’in receb orucunu nehyettiğini ifâde eden bir rivayet vardır. Ancak o hadisin râvileri arasındaki Davud b. Atâ tenkid edilmektedir. Bu yüzden, işaret edilen hadis, zayıf kabul edilmektedir, tbn Mâce’deki bu hadisin sahih olması halinde, nehy başka zamanda değil de sadece receb ayında oruç tutmaya hamledir.

Ahmed’b. Hanbel “Sadece receb ayım baştan sona oruçla getirmek mekruhtur. Ama bayram ve teşrik günleri dışında senenin tamamını oruç­la geçiren kimsenin recepte oruç tutmasında beis yoktur. Sadece recep ayı­nı oruçla geçirmek isteyenler ramazana benzememesi için bir kaç gün tutmazlar” der.

Receb ayında tutulan oruçlar ve edilen ibadetlerin fazileti konusunda hadis kitaplarında bazı rivayetlere rastlanmaktadır. el-Menhel sahibi bun­ların bir kısmının bâtıl, bir kısmının da zayıf olduklarını söyler ve misal olmak Üzere bir çok hadis nakleder. Bunlardan ikisi şöyledir:

1. Taberânî Said b. Ebî Raşid’den Hz. Peygamber’in şöyle buyurdu­ğunu nakleder:

“Receb ayında bir gün oruç tutan, sanki tüm sene oruç tutmuş gibidir.

Bu ayda bir hafta oruç tutana cehennemin kapıları kapanır, sekiz gün oruç tutan için de cennetin sekiz kapısı açılır. Ongun oruç tutan, Allah*tan neyi isterse, Allah ona verir. Onbeş gün oruç tutana da sema­dan birisi, geçmiş günahların bağışlandı, amele yeniden başla diye sesle­nir. Buna ilâve edene de Allah ilave eder.”

Bu hadis bâtıldır. Hafız Ibn Hacer, “Bu sözlerin uydurma olduğunda hiç şüphe yok” der.

2. BeyhakFnin Enes (r.a.)’den rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz cennette receb adında bir nehir vardır, onun suyu sütten çok daba beyaz ve baldan daha tatlıdır. Recebte bir gün oruç tutana Allah bu sudan içirir.”

Bu hadis de zayıftır.

Ibnü’s-Sübkî, Muhammed b. Mansûr es-Sam’ânî’nin “Receb ayının orucunun müstehap olduğu konusunda sabit bir sünnet yoktur bu konuda rivayet edilen tüm hadiSler zayıftır” dediğini nakleder.

Ibn Hacer eserinde şöyle der:

“Recebin fazileti, tamamının orucu, onda bazı günlerin orucu ve mu­ayyen bir gecenin namazı, konusunda delil olmaya elverişli hiçbir hadis vârid değildir.”

Nevevî de üzerinde durduğumuz hadisi şerhederken şunları söyle­mektedir:

“Zahir olan şu iki Said b. Cübeyr’in bu istidlalden maksadı recebin Orucu konusunda ne bir teşvikin, ne de bir nehyin olmadığına işarettir. Akdine recep orucunun hükmü, diğer aylardaki orucun hükmü gibidir. Özel olarak receb ayının orucu konusunda ne teşvik ne de sakındırma mahiyetinde bir hadis mevcut değildir. Ama orucun aslı menduptur. Sünen-i Ebû Dâvud’da Hz. Peygamber’in haram aylarda oruç tutmayı teşvik eden bir hadîsi vardır. Receb ayı da haram aylardandır.”

Receb ayında oruç tutmayı teşvik mâhiyetinde sahih bir hadis bulun­mayıp bu konudaki rivayetlerin bâtıl olduğu konusunda bir çok eserler, risaleler yazılmıştır. Fakat bunlar içerisinde en güzeli yukarıya naklettiği­miz Nevevî’nin sözleridir. Yeni bir ibâdet ihdas etmemek ve Hz. Peygam­ber’in yasağı bulunmaması kaydıyla, Allah rızası, için tutulan orucun zara­rı olmaz, sevabı olur.[425]

57. Şaban Ayının Orucu

2431. …Aişe (r.anha)’nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rasûlullah (s.a.)’a en sevimli ay Şaban (yani) onda oruç tut­maktı. Sonra onu ramazana ulardı.”[426]

Açıklama

Hadisten Peygamber (s.a.)’in nafile oruç tutmayı en çok sevdiği ayın Şaban ayı olduğu anlaşılmaktadır. Bundan evvelki bâbda ramazan ayı orucundan sonra en faziletli oru­cun Muharrem ayının orucu olduğunu bildiren bir hadis geçmişti. Burada “Peki madem ramazandan sonra en efdâl oruç muharrem orucu idi de, Hz. Peygamber niçin Şabanda daha çok oruç tutardı?” şeklinde bir soru akla gelebilir. Bu muhtemel soruyu âlimler iki şekilde cevaplandırmışlardır:

1. Muharrem ayındaki orucun fazileti Hz. Muhammed’e ancak öm­rünün sonunda bildirilmiş olabilir.

2. Hz.Peygamberin Muharrem ayında bir takım özürleri çıkıyordu.Bu yüzden muharremde fazlaca oruç tutamıyordu.

Peygamber (s.a.)’in Şaban ayında her zamankinden daha fazla oruç tutmasmdaki hikmet, konusunda da birtakım görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bunlar içerisinde en sahihi Ebû Dâvud ve Nesâî’nin Usâme b. Zeyd’-den rivayet ettikleri şu haberde bildirilen hikmettir:

Üsame (r.a.) dedi ki:

Peygamber (s.a.)’e “Yâ Rasûlallah! Ben senin hiç bir ayda Şabandaki tuttuğun kadar oruç tuttuğunu görmedim? dedim.

“Bu ay Receble Ramazan arasında insanların kendisinden gafil ol­dukları bir aydır. Bu ayda ameller âlemlerin Rabbine yükseltilir. Ben ame­limin oruçlu iken Rabbime arz edilmesini isterim.” buyurdu.[427]

Bu hadis açıkça gösteriyor ki, Hz. Peygamberdin Şaban ayında her zamankinden fazla oruç tutmasmdaki hikmet, amellerin bu ayda Alan (c.c.)’a arz edilmesi ve Efendimizin amellerinin oruçlu iken arz edilmesini istemesidir.

Hadisin sonunda Hz. Aişe, Rasûlullah’ın Şaban orucunu, ramazan orucuna uladığım haber vermektedir. Bu daha önce geçen ve, “bir iki günle ramazan orucunun önüne geçmeyiniz” (Hadis no. 2335) mânâsına gelen hadise ters düşmez. Çünkü bu hadisteki nehy, Şabanın tümünü ve­ya ekserisini oruç tutmayıp da ihtiyaten ramazandan bir iki gün önce oruç tutanlarla ilgilidir. Nitekim orada gerekli bilgi verilmiştir.[428]

Bazı Hükümler

1. Şaban avında çokça oruç tutmak teşvik edil­miştir.

2. Bir kimse Şabanın tamamını veya ekserisini oruçla geçirdiğini tak­dirde, bu ayın orucunu ramazan ayı ile birleştirmesi caizdir.[429]

Şevval Ayının Orucu[430]

2432. …Ubeydullah b. Müslim el-Kuraşî, babasının[431] şöyle de­diğini rivayet etmiştir:

Rasûlullah (s.a.)’a tüm seneyi oruçlu geçirme(nin hükmünü)yi sordum -veya soruldu- da;

“Şüphesiz senin üzerinde ailenin hakkı vardır. Ramazanı ve peşinden geleni bir de her çarşamba ve perşembeyi tut, işte o zaman sen bütün sene oruç tutmuş (gibi) olursun” buyurdu.[432]

Ebû Dâvud dedi ki: ”Ona (Muhammed b. Osman’a) Zeyd el-Akelî muvafakat, Ebu Nuaym ise muhalefet etmiştir. Ebu Nuaym “(Ravi) Müslim b. Ubeydullahtır. demiştir.”[433]

Açıklama

Bu hadis-i şerifi tüm seneyi oruçlu geçirmenin mekruh olduğunu söyleyenlerin delilleri arasındadır. Peygamber (s.a.) kendisine yıl orucunu soran kişiye cevaben, “şüphesiz senin üzerin­de ailenin hakkı vardır” cevabını vermiştir. Bu söz, ibarede yer almayan bir cümlenin illetidir. Mana “Senin tüm seneyi oruçlu geçirmen caiz değil­dir. Çünkü üzerinde ailenin hakkı vardır” şeklinde olmuş olur.

Bu ifâdeden anlaşıldığı üzere senenin tamamını oruçla geçirmenin ca­iz olmamasındaki hikmet, orucun kişiyi zayıflatması ve bu yüzden ailesine karşı olan vazifelerini yapmasına engel olmasıdır.

Hz. Peygamber, kendisine soru soran zata “tüm sene orucunu” men’-ettikten sonra tüm seneyi oruçla geçirmiş gibi sevab almanın yolunu gös­termiştir. O da ramazanı müteakib günlerin orucu ile her çarşamba ve perşembe günlerinin oruçlarıdır.

Ramazanı müteakib günlerin orucundan maksat, Şevvalde tutulan al­tı gün oruç olsa gerektir. Eğer öyle ise, ameller on katı ile mükafatlandırılacağına göre ramazan orucu ile bu altı günün orucu tüm seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almaya sebeptir. Çarşamba ve perşembe günü tutulan oruçlar da daha çok sevaba vesile olur. Her hafta çarşamba ve perşembe günleri oruç tutulduğunda ayda sekiz gün oruç tutulmuş olur.

“Cümlesindeki fiilin, fail olan gizli zamirinin ramazana, mefûl olan bariz zamirinde Şabana gitmesi mümkündür. Bu durumda mana, Ramazanın takib ettiği ay” olmuş olur ki, o da Şaban’dır. Bu görüşü benimseyenlere göre, Şaban ayının orucu teşvik edil­mektedir.

Bu durumda hadisin “şaban ayının orucu” başlığı altına konulması isabetli olmuş olur.[434]

Bazı Hükümler

1. Senenin tamamında oruç tutmak mekruhtur.

2. Ramazan ayından sonraki ay, (bazılarına gö­re Önceki) Çarşamba ve Perşembe günleri oruç tutmak, bütün sene oruç tutmanın sevabını almaya sebeptir.

3. İnsanın ailesine karşı bir takım vazifeleri vardır. Bu vazifeleri yap­masına engel olacaksa, nafile ibâdetle meşgul olması doğru değildir.[435]

58. Şevval Ayında Altı Gün Oruç Tutmak

2433. …Rasûlullah (s.a.)’m dostu Ebu Eyyûb (r.a.) Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Bir kimse ramazanı oruçlu geçirir, sonra peşinden Şevvalden de altı gün tutarsa, tüm sene oruç tutmuş gibi olur.”[436]

Açıklama

Hadis-i şerif ramazandan sonraki Şevval ayında altı gün daha oruç tutan kimsenin sanki bütün sene oruç tut­muş gibi ecir alacağını ifade etmektedir. Bunu her sene yapan da ömür boyu oruç tutmuş gibi olur. Buna sebeb amellerin on katı ile sevaplandırılacağı esasıdır. Ramazanın orucu on ayın orucuna, sonraki altı gün de iki ayın orucuna bedel olur. Bunun tamamı da on iki ay, yani bir senedir, îbn Mâce’nin bir rivayetinde bu manaya da işaret edilmektedir.

Bazı âlimler her ay Üç gün oruç tutanın da tüm seneyi oruçla geçirmiş gibi olacağını bildiren hadâsleri de göz önüne alarak bu hadiste belirtildiği şekilde oruç tutan kişinin .tüm sene farz oruç tutmuş gibi sevab elde ede­ceklerini söylerler. Farz ibâdetin sevabı nafile ibadetinkinden daha fazla olur.

Bu hadis-i şerif, Şevval ayında altı gün oruç tutmanın müstehab oldu­ğuna delâlet etmektedir. Tabiatiyle Şevval ayının ilk günü ramazan bayra­mı olduğu için o gün oruç tutulmaz.

İmam Şâfîî, Ahmed b. Hanbel, Davud-ı Zahirî ve daha bir grup âlim, Şevval ayındaki altı gün orucun müstehab olduğu görüşündedirler.

Bu orucun meşru oluşundaki sır şudur: Ramazanın peşindeki bu oruç, farz namazların peşinden kılınan sünnet namazları gibidir.Nasıl ki bu sün­netler, farzlarda olması muhtemel kusurları telafi ediyorsa, Şevvalde tutu­lan oruç da ramazan orucunda bulunması muhtemel kusurları telafi eder.

İmam Şâfîî, efdal olanın bu orucu ramazan bayramının hemen peşin­de başlayıp hiç ara vermeden tamamlamak olduğunu söyler. Ravzatü’n-nediyye adındaki kitapta “Hadisin zahirinden anlaşıldığına göre Şevval ayının ister başında, ister ortasında, ister sonunda olsun ve ister peşi peşi­ne, ister aralıklı olarak olsun bu ayda tutulan altı gün oruç yeter” denil­mektedir.

Ahmed b. Hanbel de peşi peşine tutma ile aralıklarla tutma arasında farkın olmadığını söyler.

İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve Ebû Yusuf, Şevval ayında altı gün oruç tutmanın mekruh olduğu görüşündedirler. İmam Mâlikin Mu-vatta’dakî beyânına göre, bu orucu mekruh saymasına sebeb, kendisinden evvel bu orucu tutan hiç kimse olmadığı için bu orucun bid’at oluşudur. İmam Malik ayrıca cahil insanların bu orucu da ramazandan kabul etme­lerinden korktuğunu söyler.

Bazı Hanefî ve Malikî kitaplarında ise, Şevval ayında altı gün oruç tutmanın mendup olduğu söylenir. Meselâ Nuru’I-Izâh ve Şerhi Merakı’ 1-felah’da mendup oruçlar sayılırken, Şevval ayında altı gün oruç da zikredilir.

Meraku’l-felah’ın haşiyesinde Tahtavî, Bahr’de “Şevval ayında altı gür oruç tutmak, imam Ebu Hanifeye göre ister peşi peşine, ister ayrı ayrı olsun mekruhtur. Ancak sonraki âlimler bunda bir mahzur görmemişlerdir” denildiğini nakleder. Tenvir ve Şerhinde de; “Şevvaldeki altı gün orucunu fasılalarla tutmak menduptur, ancak muhtar olan görüşe göre, Ebu Yusuf’un hilâfına peşi peşine tutulmasında da beis yoktur” denilir.

İbn Abidin de sonra gelen Hanefi âlimlerinin bu altı günün orucunda bir sakınca görmediklerini söyler.

el-Menhel sahibi “Hanefî ve Maliki mezhebindeki sonradan gelen âlim­ler, imamlarının sözlerini ramazandan sonra hiç ara vermeden altı gün daha oruç tutmaya hamletmişlerdir. Yahud da bu hadis kendilerine ulaş­mamıştır, ulaştığı halde hadisi sahih kabul etmemiş de olabilirler. Çünkü râviler arasında tenkide tabi tutulan Sa’d b. Said vardır” der.

Yukarıdaki izahtan anlaşıldığı üzere, islam ulemasının çoğuna göre Şevval ayında altı gün oruç tutmak menduptur. Bu orucun peşi peşine veya fasılalarla olması arasında fark yoktur.[437]

59. Peygamber (S.A.) Nasıl Oruç Tutardı?

2434. …Peygamber (s.a.) hanımı Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki: Rasûlullah  (s.a.)  (öyle)  oruç  tutardı  ki  biz,   “artık  orucu bırakmayacak” derdik. (Bir de bıraktı mı) o kadar (uzun zaman) tutmazdı ki (bu sefer de) “Artık (hiç) oruç tutmayacak” derdik. Ben Peygamber (s.a.)’in ramazan dışında hiç bir ayı baştan so­na oruçlu geçirdiğini bilmiyorum. Ben onun hiç bir ayda Şabandakinden daha fazla oruç tuttuğunu da görmedim.”[438]

Açıklama

Hadis-i şerifte Hz. Peygamber’in nafile oruç konusundaki bir kaç tavrını anlamaktayız. Bunlar:

a. Peygamber (s.a.) arzu ettikçe nafile oruç tutardı. Nafilede bir zorunluk olmadığı için tamamen kişinin istek ve arzusuna bağlıdır. Efendi­miz de bazan oruç tutmaya bir başlar ve sahâbiler “her halde Rasûlullah hiç ara vermeden devamlı oruç tutacak’ ‘diyecek hâle gelinceye kadar de­vam ederdi. Orucu bıraktığı zaman da uzun süre ara verir ve sahâbiler Peygamberimizin bir daha oruç tutmayacağını zannederlerdi.

Aynı manayı ifade eden bir haber İbn Abbas’dan nakledilmiştir.[439]

b. Peygamber (s.a.) ramazanın dışında hiç bir ayda baştan sona oruç tutmazdı.

Hadisin bu bölümü 2336 numarada geçen Ümme Seleme’nin rivayeti­ne ters düşer gibi görünmektedir. Çünkü o rivayette Ümmü Seleme’nin (r.anha) Rasûlullah (s.a.)’in Şaban ayının dışına hiçbir ayı baştan sona oruçla geçirmediğini, Şabanı ramazana eklediğini söylemektedir. Bu ha­diste ise ramazandan başka hiçbir ayda baştan sona oruç tutmadığı belir­tiliyor.

Âlimler Ümmü Seleme’nin rivâyetindeki, Şabanı tüm oruçlu geçir­mekten maksadın, Şabanın çoğunu oruçla geçirmek olduğunu, benzeri ifâ­delerin Arabçada kullanılmakta olduğunu söylerler.

Tirmizî’nin rivayetine göre îbn Mübarek bu konuda şöyle demektedir:

“Arapçada bir kimse bir ayın çoğunu oruçla geçirirse, o ayı oruçla geçirdi demek caizdir. Aynı şekilde gecenin çoğunu namazla geçiren kimse için de falan bütün gece namaz kıldı” denilebilir. Halbuki adam gecenin bir bölümünü yemek yeme ve başka işleriyle geçirmiş olabilir.”

Tirmizî İbnu’l-Mübârek’in bu iki hadisin aynı mânâya geldiğini söy­lediğini de nakleder.

Bazı âlimler ise, Hz. Peygamber’in bir sene Şaban’ın bütününü oruç­la geçirdiğini, bir sene de bazı günlerinde oruç tuttuğunu söylerler.

Hz. Peygamber bazan Şaban’ın başında, bazan ortasında bazan da sonunda oruç tutardı, diyenler de vardır.

Rasûlullah’ın Şaban orucunu Ramazana eklemesinden maksad da Şa­banda oruç tuttuğu günlerle ramazan arasındaki yakınlıktır.

Bu izahlardan anlaşıldığı üzere, işaret edilen iki hadis arasında herhangi bir tezat söz konusu değildir.

c. Peygamber (s.a.)’in en çok nafile oruç tuttuğu ay Şaban ayıdır.

Hz. Peygamber’in bu ayda her zamankinden daha çok oruç tutması­nın sebebinin ne olduğu 2431 numaralı hadisin açıklamasında geçmişti. Eh kuvvetli sebep orada belirtilen olmakla birlikte şu ihtimalleri de göz önünde bulunduranlar vardır.

1. Şabanda çok oruç tutması ramazanı tazim içindir.

2. Rasûlullah, her ay üç gün oruç tutardı. Bir özrü sebebiyle daha önceki aylarda tutamadığı günleri Şaban ayında kaza ederdi.

3. Şabanda insanlar gafil olduğu için Hz. Peygamber onlara örnek olmak isterdi.

4. Sene içerisinde öleceklerin isimleri Şaban ayında yazılır. Nitekim Peygamber (s.a.) Hz. Aişe’ye, “Yâ Aişe! Bu ayda ölüm meleğinin ruhları­nı alacağı kimselerin isimleri yazılır. Beri ismimin oruçlu iken kaydedilme­sini isterim” buyurmuştur.

5. Hz. Peygamber’in hanımları, geçen ramazanda tutamadıklar,oruçları Şaban ayında kaza ederlerdi. Hz. Peygamber de onun için bu ayda çok oruç tutardı.[440]

Bazı Hükümler

1. Nafile ibâdetleri ifâ konusunda belirli zamanlana  kayıtlı  kalınmayabilir.Bu,  kışının  arzusu­na bağlıdır,

2. Şaban ayında nafile oruç tutmak başka zamanlara nisbetle daha efdaldir.[441]

2435. …Musa b. Îsmail-Hammad-Muhammed b. Amr-Ebû Seleme-Ebu Hüreyre (r.a.) senediyle Hz. Peygamber (s.a.)’den ön­ceki hadisin manasında (bir hadis daha rivayet edilmiştir).

Bu rivayette Muhammed b. Amr: “O, pek azı müstesna (Şaba­nı) oruçla geçirirdi. Hattâ onun tümünde oruç tutardı” cümlelerini de ilâve etmiştir.[442]

Açıklama

Ebû Hureyre (r.a.)’den gelen bu rivayetten anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) bazan Şabanın çoğunda bazan da tamamında oruç tutardı.

Ebû Hureyre’nin önce Hz. Peygamber’in Şaban’ın çoğunda oruç tut­tuğunu daha sonra ise tümünü oruçla geçirdiğini haber almış olması da muhtemeldir.

Peygamber (s.a.)’in Şaban ayındaki orucu konusunda geniş bilgi 2336 2431 ve 2434 numaralı hadislerin açıklamalarında geçmiştir.[443]

60. Pazartesi Ve Perşembe Günlerinde Oruç Tutmak

2436. …Üsâme b. Zeyd (r.a.)’in azatlısından[444] rivayet edildiğine göre, kendisi, Usâme (r.a.) ile birlikte Kura vadisine Usâme’nin bir malını istemeye gitti. Üsame Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tu­tuyordu. Azatlısı kendisine:

Sen çok yaşlı birisi olduğun halde niçin Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutuyorsun? dedi.

Üsâme, şu cevabı verdi:

Rasûlullah (s.a.) Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutardı. Kendisine bunun sebebi soruldu. O da; “Şüphesiz kulların amelleri pazartesi ve perşembe günleri arz olunur” buyurdu.[445]

Ebû Dâvud dedi ki: Hişam ed-Destüvâî “Yahya’dan o da Ömer b. Ebi’i-Hakem’den” demiş (Eban’ın rivayetini takviye et­miştir.[446]

Açıklama

Kura vadisi Medine-Şam arasındaki bir vadinin adıdır.Bu vadide bir çok köy vardır. Burasını, Peygamber (s.a.) H. 8. senede Hayber’in fethinden sonra zabtetmiş, sonra da ahalisi ile cizye vermeleri şartıyla anlaşma yapmıştır.

Hadisten anlaşıldığı gibi, Üsâme b. Zeyd yaşı oldukça ilerlemiş oldu­ğu halde azatlı kölesi ile birlikte Kur’â vadisi denilen yere bir malını iste­meye gitmiş ve yolda pazartesi, perşembe günleri oruç tutmuş. Azatlısı Usâme’nin bu durumunu yadırgayıp ilerlemiş yaşına rağmen anılan gün­lerde oruç tutmasının sebebini sormuş. Üsâme, Hz. Peygamber’in de aynı günlerde oruç tuttuğunu, bunun sebebini soranlara da “o günlerde amel­lerin arz olunduğunu*’ söyleyerek cevap verdiğini bildirmiştir.

Tirmizinin, Ebû Hureyre’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygam­ber: “Ameller, Pazartesi ve perşembe günleri Allah’a arz olunur. Ben ame­limin oruçlu olduğum halde arz-edilmesini isterim” buyurmaktadır.[447]

Müslim’deki bir rivayet de şöyledir: “İnsanların amelleri her hafta iki defa pazartesi ve perşembe günleri arz olunur. Kardeşi ile arasında düşmanlık bulunan kuldan başka her mü’min bağışlanır. Biri birine düşman olanlar için bunlar anlaşıncaya kadar bekleyiniz, denilir.”[448]

Bunlardan başka iki hadisten birisinde amellerin akşam ve sabah Al­lah (c.c.)’a yükseltildiği, birisinde de senenin amellerinin Şaban ayında arz edildiği bildirilmektedir.

Bu hadislerden akşam ve sabahla ilgili olanında amellerin yükseltildi­ği, diğerlerinde ise arz edildiği ifade ediliyor. Yükseltilme ile arz edilme olayı ayn şeyler olduğu için amellerin akşam sabah yükseltildiğini bildiren hadisle, diğerleri arasında bir ihtilaf söz konusu değildir. Aliyyü’1-Kari “Yükseltilen ameller toplanır ve bugünlerde arz edilir” der.

Amellerin pazartesi ve perşembe günleri arzedildiğini bildiren hadisle Şaban da arz edildiğini bildiren hadis arasında da bir ihtilaf yoktur. İbn Hacer’in ifâdesine göre, hadislerin te’lifi şöyledir:

Ameller iki şekilde arz edilir. Bunlardan birincisi haftalıktır. Her haf­ta pazartesi ve perşembe günleri ameller ayrı ayrı arz edilir. İkincisi de seneliktir. Şaban ayında ve topluca arz edilir.

Fethü’l-Vedûd adındaki kitapta “amellerin günlük olarak akşam ve sabah, haftahk olarak pazartesi ve perşembe, senelik olarak da Şaban ayında arz edilmesi muhtemeldir” denilmektedir^

Hadis-i şerifte pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya teşvik edil­mektedir. Aynı manaya gelen daha başka hadisler de vardır. Buraya misâl olarak iki tanesinin manalarını yazalım:

Hafsa (r.anha) şöyle demiştir:

“Peygamber (s.a.) yatağına uzandığı zaman sağ elini sağ yanağının altına koyardı ve o, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı”[449]

Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilmiştir. Dedi ki:

RasûhıHah (s.a.) pazartesi ve perşembe günleri oruç tutardı. Sebebini sordum. “Ameller pazartesi ve perşembe günleri arz edilir”, buyurdu.”[450]

Ebû Dâvud, hadisin sonunda Destuvâi’nin de Yahya kanalıyla, Ömer b. Ebi’l-Hakem’den rivayet ettiğini söylemektedir. Ebû Davud’un bu ta’li-ki kitabına almaktan maksadı, bir ihtilafa işarettir. Çünkü bazı rivayetler­de Yahya’dan sonra Ömer b. Ebi’l-Hakem anılmadan, Kudame’nin azatlı­sına geçilmektedir.

Ebû Dâvud kitabına aldığı metinde Ebân’ın Yahya’dan, Yahya’nın da Ömer b. Ebi’l-Hakem’den rivayet ettiğini söylemiş, sonunda da Destuvaî’nin de aynısını söylediğini kaydederek sözlerini takviye etmiştir.[451]

Bazı Hükümler

Kulların hafta içinde işledikleri Pazartesi ve Perşembe. günleri Allan a arz edilir. Onun için anı­lan günlerde oruç tutmak menduptur.[452]

61. Aşr (Ongun) Orucu

“Aşr”dan maksat, Zilhicce ayının dokuz günü ile Muharrem ayının onuncu günü olan Aşure günüdür. Yani burada Zilhicce ayının ilk dokuz günü ile aşure günü orucundan bahsedilecektir.

Bazı şerhlerde bu başlığın izahı olarak “Zilhicce’nin on gününün orucu” denilir. Ancak maksat o olması gerektir. Çünkü Zilhiccenin onuncu günü kurban bayramının birinci günüdür. Bayram’da oruç tutmak ise, haramdır.[453]

2437. …Rasûlullah (s.a.)’ın hanımlarından birisinin[454] şöyle de­diği rivayet edilmiştir:

“Peygamber (s.a.) Zilhiccenin dokuz günü, aşure günü ve her ay ayın ilk pazartesi ve perşembe günleri (olmak üzere) üç gün oruç tutardı.”[455]

Açıklama

Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Peygamber (s.a.) bazı günlerde oruç tutarmış bu günler:

a. Zilhicce ayının ilk dokuz günü. Bu oruç Zilhiccenin birinden doku­zuna kadar devam eder.

b. Aşure günü. Bilindiği gibi bu gün Muharrem ayının onuncu günüdür.

c. Ayın ilk pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere üç gün. Ebû Davud’un eldeki mevcut tüm nüshalarında “İlk pazartesi ve

perşembe” denilmektedir. Nesâî’nin bir rivayeti de bu şekildedir. Ancak buna göre her ayda tuttuğu oruç üç gün değil, iki gün olmaktadır. Çünkü bir pazartesi ile bir perşembe iki gün eder. Halbuki hadîsin üst tarafında “her ay üç gün” denilmekte idi. Buna göre ortaya bir müşkil çıkmaktadır. Bu müşkilin hallinde iki görüş ileri sürülmektedir.,Bunlar:

1. İlk pazartesi demek, ilk iki pazartesi demektir. Bu durumda mana “her ay ilk iki pazartesi ve bir perşembe olmak üzere üç gün” olur.

2. Perşembe mânâsına gelen el-hamis kelimesinin başındaki el, cins içindir.Dolayısıyla birden fazla Perşembe için kullanılması caiz­dir. Bu durumda hadisin mânâsı, “her ay, ayın ilk pazartesi ve iki per­şembesi olmak üzere üç gün” olmuş olur. Nitekim, Nesâî’nin bir rivaye­tinde bu hadis; “Rasûlullah (s.a.), aşure günü, Zilhiccemden dokuz gün ve her ay, ayın ilk pazartesi ve iki perşembe olmak üzere üç gün oruç tutardı” şeklinde vârid olmuştur.

Yine Nesâî’nin, İbn Ömer (r.anhuma)’dan rivayet ettiği bir haberde şöyle denilmektedir: “Peygamber (s.a.) her ay, ayın başındaki ilk pazarte­si onu takib eden perşembe olmak üzere üç gün oruç tutardı.”

Ahmed b. Hanbel’in rivayetinde de perşembe günü iki defa tekrarlan­mıştır.

Nesâî’nin Ümmü Seleme (r.anha)’dan rivayet ettiği bir haberde ise, perşembe değil de pazartesi iki defa tekrarlanmaktadır. Nesaî’deki bu ha­dis şöyledir: “Rasûlullah (s.a.) ilk perşembe, pazartesi ve yine pazartesi olmak üzere her ay üç gün oruç tutmayı emrederdi.”

Bu rivayetlerin hepsi birden göz önüne alınırsa denilebilir ki, Hz. Pey­gamber (s.a.) her ay üç gün oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Bu üç gün pazartesi ve perşembe günlerinde tutulur. Ama ya bir pazartesi iki per­şembe, ya da iki pazartesi bir perşembe olmak üzere üç güne tamamlanır.

Hadisten elde edilecek hüküm, anılan günlerde tutulan orucun efdal olduğudur.[456]

2438. …İbni Abbas (r.a.)’dan, demiştir ki: Rasûlullah (s.a.);

“Kendisinde amel-i sâlih işlenen günlerin Allah katında en se­vimlisi şu günlerdir -yani Zilhiccenin (ilk) on günü-“

Ya Rasûlullah! Allah yolunda cihad da mı (O günler kadar sevimli değildir.)?! dediler.

Efendimiz (s.a.);

“Allah yolunda cihad da! Ancak canı ve malı. ile cihada gidip de bunlardan bir şey döndürmeyen müstesna” diye cevap verdi.[457]

Açıklama

Hadis-i şerif Zilhicce ayının on gününde yapılan ibâdetlerin sevabının başka günlerde yapılan ibâdetlerin sevabından daha fazla olduğuna delâlet etmektedir.

Aynî bu konuda şunları söyler:

“Bu hadisten anlaşıldığına göre bazı yerler başkalarına nisbetle daha üstün olduğu gibi, bazı zamanların da başka zamanlara üstünlüğü vardır. Zilhiccenin on günü de senenin diğer günlerinden daha faziletlidir. Bu üs­tünlüğün faydası şurada görülür:

Bir kimse en faziletli günlerde oruç tutmayı veya başka bir ibâdeti adaşa, adağını bu günlerde yerine getirir. Eğer en faziletli bir günde oruç veya ibadeti adamışsa, o adağını da Arafe (kurban bayramından önceki) günü yerine getirir. Çünkü Zilhicce ayının on gününden en efdali arafe günüdür. Eğer haftanın en efdal gününü kast ederse, o zaman Cuma günü olur.

Bu hadîsten anlaşıldığına göre belirtilen günlerin ibâdeti, Allah yo­lunda cihaddan daha üstündür. Nitekim sahâbîlerin cihadla ilgili sorusu ve Hz. Peygamberdin cevâbı.bu hükmü daha açık olarak ortaya koymuş­tur. Hem cam, hem de malı ile Allah için savaşan ve kendisi şehid olan ve malı düşman tarafından zaptedilen kişi ise, bundan müstesnadır.

Peygamber (s.a.)’in işaret edilen günlerdeki ibâdetin cihaddan bile fa­ziletli olduğunu bildirmesinden maksadının, hac ibâdetini engelleyeceği için sadece o günlerdeki cihadla ilgili olması muhtemeldir. Çünkü Hz. Pey-gamber’in en üstün ibâdetin Allah yolunda cihad olduğunu belirten hadis­leri vardır. Nitekim Buhârî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadise göre; “Bir adam Peygamber (s.a.)’e gelip:

Ya Rasûlallah! Bana cihada denk bir ibâdet göster, demiş. Hz. Pey­gamber de:

“Öyle bir ibadet bulamıyorum. Sen, mücahid savaşa gittiğinde mes­cidine girip bıkmadan namaz kılmaya, ara vermeden oruç tutmaya mukte­dir misin? Bunu kim yapabilir ki?” cevabını vermiştir.

Görüldüğü üzere Ebû Hureyre’den rivayet edilen bu hadis açık bir şekilde en efdal ibâdetin Allah yolunda cihad olduğunu gösterir. Bu du­rumda açıklamakta olduğumuz İbn Abbas hadisiyle Buhâri’deki Ebu.Hureyre hadisi arasında bir zıddiyet görünmektedir.

Hadisler arasında var gibi görünen bu ihtilâfı bir kaç yolla gidermek mümkündür:

1. Yukarıda da belirtildiği gibi, Zilhiccenin on günündeki amellerin cihaddan da üstün olması, başka zamanlardaki değil, sadece bu günlerde­ki cihadla ilgilidir. Çünkü bu günler hacc ibâdetinin yapılacağı günlerdir. O günlerdeki savaş kişinin haccetmesine imkân vermez.

2. Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği ve cihadın üstünlüğünü bildiren ha­dis, âmindir. îbn Abbâs’ın hadisi onu tahsis etmektedir. Sanki Peygambe­rimiz, “Ben Zilhiccenin on günündeki ibadet hariç, cihada denk veya on­dan daha üstün bir ibâdet bulamıyorum” buyurmuştur.

3. Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivâyetindeki cihad’dan maksat, bu hadiste de belirtildiği gibi canı ve malı ile cihada gidip kendisinin şehid olduğu ve malının düşmanlar tarafından alındığı cihaddır. Bu şekildeki cihadın en üstün ibâdet olduğu zâten üzerinde durduğumuz İbn Abbas hadisinde de görülmektedir.[458]

Bazı Hükümler

1. Bazı zamanlar diğer zamanlara nisbetle daha fa­ziletlidir.

2. Zilhiccenin on gününde yapılan ibâdetin sevabı fazladır.

3. Hadis cihadın faziletine ve fazilet yönünden farklı cihadlar olduğu­na delâlet etmektedir.

4. Cihadın en faziletli olanı, mal ve can feda edilerek yapılanıdır.[459]

62. Zilhiccenin On Gününde Oruç Tutmamak

2439. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir, ki: “Rasülullah (s.a.)’ı Zilhiccenin on gününde oruç tutarken hiç görmedim.”[460]

Açıklama

Hz.  Aişe’nin bu sözleri ile önceki babın ilk hadisinde belirtilen haber birbirine Uymamaktadır. Çünkü o hadiste Hz. Peygamber’in Zilhicce’nin dokuz gününde oruç tuttuğu bildirildiği halde, bu haberde Hz. Aişe, Rasûlullah’ın Zilhicce’nin on gününde oruç tuttuğunu hiç görmediğini söylemektedir.

Haberler arasındaki bu muhalefetin arasını bulmanın yolu şudur: Hz. Aişe’nin, RasÛlullah (s.a.)’ın o günlerde oruç tuttuğunu görme­mesi, Efendimizin oruç tutmamış olmasını gerektirmez. Hz. Aişe bildiğini haber vermiştir. Peygamber (s.a.) belirtilen günlerde devamlı olarak oruç tutmazdı. Bazan tutar, bazan terk ederdi. Bu farklı rivayetlerden anlıyo­ruz ki, Aişe (r.anha) oruç tutmayışına, evvelki haberi nakleden hanımı da tutuşuna muttali olmuşlar ve her biri bildiğini haber vermiştir.[461]

63. Arafe Günü Arafatta Oruç Tutma

2440. …İkrime’den; demiştir ki:

“Biz Ebû Hureyre’nin evinde onun yanında idik. Ebû Hureyre (r.a.) bize, Rasûlullah (s.a.)’ın, Arafe günü Arafatta oruç tutmayı nehyettiğini haber verdi.”[462]

Açıklama

M Haberden anlıyoruz ki Hz.Peygamber (s.a.) Arafe günü Arafatta vakfede olanların oruç tutmalarını men etmiştir. Çünkü Arafat, bol bol dua edilecek, zikir yapılacak bir yerdir. Oruç kişiyi halsiz düşüreceği için onun dua ve zikrine mâni olur.

Âlimler Arafe günü Arafat’ta oruç tutmanın hükmünde ihtilaf etmiş­lerdir.

Yahya b. Said el-Ensari, hadisin zahirini alarak arafe günü Arafat’ta oruç tutmanın haram olduğunu söylemiştir.

Ebu Hanife, Malik, Şâfiîler, Servi ve ulemanın cumhuru, hacılar için arafe günü Arafat’ta oruç tutmamanın müstehab olduğu görüşündedirler. Bu görüş Ebu Bekir, Ömer, Osman, İbn Ömer (r.anhum) gibi büyük sa-hâbîlerden de rivayet edilmiştir. Darimî’nin rivayet ettiği bir habere göre İbn Ömer’e, Arafe günü oruç tutmanın hükmü sorulmuş o da şu cevabı ver­miştir: “Peygamber (s.a.) ile birlikte haccettim. Oruç tutmadı. Ebu Bekir-le beraber hac ettim oruç tutmadı, Ömer’le beraber hac ettim, oruç tutma­dı, Osman’la beraber haccettim o da oruç tutmadı. Ben de tutmam, tutulmasını emretmem ama men de etmem.”

Peygamber (s.a.)’in Arafe günü Arafat’ta orucu nehyetmesi kerahete hamledilmiştir. Bu konuda Hattâbî şöyle der:

“Bu, istihbaba delalet eden nehydir. (O günde oruç tutmamak müstehabtır) İhram’da olan kişiye o günün orucun nehyedilmesi, onun güçten düşerek dua edememesi korkusundan dolayıdır. Ama güçlü olup oruç tut­tuğu takdirde oradaki dua ve ibâdetlerini ihmal etmesinden korkulmayan kişinin oruç tutması daha iyidir.

Ahrned b. Hanbel; “Gücü yeten kimse oruç tutar. Tutmayan için de bir şey yoktur. Çünkü bu gün kuvvete ihtiyaç duyulan gündür”, der. İshak, “Hacıların o günde oruç tutmalarını müstehab görürdü. Atâ, “kış­ları oruç tutarım, yazlan tutmam,” derdi. Malik ve Süfyan, hacıların oruç tutmamalarını tercih ederdi. Şafiî’de böyledir.”

Îbnû’l-Münzir, İbnu’z-Zübeyr, Osman b. Ebil-As, Hz. Aişe ve Ishak’ın Arafe orucunu müstehab saydıklarını nakleder. Muhtemelki bu zatlar Hz. Peygamber’in orucu nehyetmesini oruç sebebiyle halsiz kalıp, Arafat-taki ibadeti ihmal edeceklerle ilgili görmüşlerdir.

Arafe günü orucunu teşvik eden ve mutlak men’eden hadisler de var­dır.

Müslim’in Ebu Katâde’den rivayet ettiği bir hadiste Hz. peygamber şöyle buyurmuştur:

“Arafe günü orucunun kendisinden önceki ve sonraki senenin günah­larına keffâret olacağını umarım.”

Ebû Davud’un Ukbe b. Âmir’den rivayet ettiği bir hadiste ise,[463] Rasûluüah’ın şöyle buyurduğu ifâde ediliyor:

“Arafe günü, Kurban bayramı günü ve teşrik günleri, biz müslümanlarııı bayramıdır. O günler, yeme-içme günleridir/’

Bu durumda Arafe gününün orucu ile ilgili olarak Peygamber (s.a.)’den üç ayrı rivayet bulunmaktadır. Bunlardan birinde oruç mutlak olarak teş­vik edilmekte, birisinde mutlak men’edilmekte, birisinde de sadece Ara­fat’taki hacılar için men edilmekte, başkaları söz konusu edilmemektedir.

Hafız İbn Hacer, bu konuda şöyle der: “Cumhura göre, “Arafe gü­nü oruç tutmak, Arafat’ta vakfeye mâni olacak derecede bedeni yormu­yorsa, kişi hacda da olsa bu oruç müstehabtır. Bunlar, Ebu Katâde’nin rivayet ettiği Arafe orucunun, önceki ve sonraki seneye keffâret olacağını Allah’tan umarım, manasmdaki hadise dayanırlar. Ukbe b. Amr’ın merfu olarak rivayet ettiği, “Arafe bayram ve teşrik günleri biz müslümanların bayramımızdır. Onlar yeme-içme günleridir.” manasına gelen hadis şöyle izah edilir:

Bu hadiste Arafe günü orucunu nehyeden açık bir ifâde yoktur. Çün­kü o günün bayram oluşu, oruca mani olmaz. Ayrıca onun Arafat’takilere has olması da mümkündür. Hadisteki “o günler yeme-içme günleridir” ifâdesi de kurban ve teşrik günleri ile alâkalıdır”.

Bu hadislerin arası şu şekilde te’lif edilir: Arafe günü, hacda olma: yanların oruç tutmaları müstehabdır. Arafatta vakfede olup, halsiz düşe­ceğinden korkulanlar için ise mekruhtur. Arafat’ta vakfede olup da halsiz düşmeyenler için oruç mubahtır.[464]

Bazı Hükümler

Arafe günü Arafat’ta vakfede olanların oruç tutmalan mekruhtur.[465]

2441. …Ümmü’1-Fadl bint Hâris’den rivayet edildiğine göre, (Bazı) insanlar, onun yanında Arafe günü Rasûlullah (s.a.)’ın oruçlu olup olmadığı konusunda münakaşa ettiler. Bir kısmı: “O oruçlu” derken, bazıları da  “Oruçlu değil” dediler. Bunun üzerine Ümmü’1-Fadl, Hz. Peygamber (s.a.)’e Arafat’da devesinin üzerinde durmakta iken, bir bardak süt gönderdi. Rasûlullah (s.a.)’da (sütü) içti.[466]

Açıklama

Haberden anlaşıldığı üzere sahâbiler, Peygamber (s.a.)’ in arafe günü Arafat’ta iken, oruçlu olup olmadığı konusunda münakaşa etmişlerdir. Bu, Hz. Peygamber’in daha önceleri se­ferde olmadığı zamanlarda Arafe.günleri oruç tuttuğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in oruçlu olmadığını iddia edenler, Rasûlullah’ın se­ferde olması dolayısıyla oruçlu olmadığı kanaatine varmışlardı. Çünkü se­ferde olan kişinin nafile bir yana farz orucu bile tutmamasına ruhsat vardır.

Oruçlu olduğu kanaatinde olanlar da onun seferde değilken arefe gün­leri oruçlu olduğunu bildikleri için iddialarında ısrar ediyorlardı.

Ümmü’1-Fadl bu münakaşa üzerine gerçeği anlamak için Peygamber (s.a.)’e bir bardak süt göndermiş. Rasûlullah da bu sütü içmiştir. Bu du­rumda Peygamber (s.a.)’in arafe günü Arafat’ta oruçlu olmadığını gösterir.

Arafe günü orucunun hükmüne dair görüşler bundan evvelki hadisin açıklamasında geçmiştir.[467]

Bazı Hükümler

1. Hükümlerin fiilen gösterilmesi, sözle ifâdesinden daha iyidir.

2. Toplantı yerlerinde yeme içmede mahzur yoktur.

3. Dindarlığı bilinen bir kadından hediye kabul etmek caizdir.

4. Müslümanlar Hz. Peygamber’i kendilerine örnek almalıdırlar.

5. Hz. Peygamber’in yaşayışını incelemek ve o konuda araştırma yap­mak caizdir.

6. Bir meselenin hükmünü soru sormadan başka yollarla öğrenmek de caizdir.[468]

64. Aşurâ Günü Orucu[469]

Aşure gününün tayini konusunda iki ayrı görüş vardır. Kimi âlimlere göre Aşure günü, Muharrem ayının 9. günü, kimilerine göre 10. günüdür. Bu ihtilâfa sebep bu konudaki haberlerin farklı anlaşılması ve kelimenin aslının arapçadaki    kullanılışıdır.[470]

SahâbiNve Tâbiu’nun büyük çoğunluğu ile imam Mâlik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre, aşure günü Muharrem ayının 10. günüdür: arapçada on manasına gelen kelimesinden alınmıştır. Bu durumda gün, geçmiş geceye izafe edilmiş olur.

Tirmizî’nin İbn Abbas (r.anhuma)’dan rivayet ettiği şu haber bu gö­rüşü kuvvetlendirmektedir: “Rasûlullah (s.a.) Aşure gününün (yani) onuncu günün orucunu emretti.”

İbn Abbas (r.anhuma) Aşure gününün, Muharremin dokuzuncu gü­nü olduğu görüşündedir. Bu durumda gün, sonraki geceye izafe edilmiş olur.

Müslim, Ebü Dâvud ve Tirmizî’nin rivayetlerine göre Hakem b. el-A’rac şöyle demiştir:

“İbn Abbas’ın yanına vardım. O zemzemin yanında rîdasım yastık edinmiş uzanıyordu. Kendisine:

Bana aşure gününü haber ver hangi gün oruç tutayım? dedim.

Muharrem’in hilalini gördüğün zaman say, dokuzuncu günü oruçlu olarak sabahla, dedi.

Rasûlullah (s.a.) böyle mi yapardı? dedim.

Evet, dedi.

Bu haber, aşure gününün Muharrem ayının dokuzuncu günü olduğu­nu gösterir. Ancak bu, muteber değildir. Çünkü Peygamber (s.a.) sadece Muharremin 10. günü oruç tutrnuş ömrünün sonunda da dokuzuncu günü de tutmaya azmetmiş, fakat nasib olmamıştır. Nitekim bir sonraki babda bu konuyla ilgili hadis gelecektir.

İbn Abbas’ın, “Dokuzuncu gün oruçlu olarak sabahla” sözü, aşure gününün Muharremin dokuzuncu günü olmasına delil teşkil edemez. Çün­kü onun dokuzuncu günü oruçlu olmayı onuncu güne eklemek için emret­miş olması mümkündür. Ahmed b. Hanbel’in İbn Abbas’tan rivayet ettiği şu haber de bu ihtimali güçlendirir: “Aşure günü oruç tutunuz ve yahudîlere muhalefet ediniz. Ondan bir gün önce veya bir gün sonra da oruç tutunuz.”

Demek oluyor ki, Aşure günü âlimlerin büyük çoğunluğuna göre Mu­harrem ayının onuncu günüdür.[471]

2442. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki:

“Aşure günü Kureyşlilerin câhiliye devrinde oruç tuttukları bir gündü. O günde Peygamber (s.a.) de oruç tutuyordu. Rasûlullah (s.a.), Medine’ye gelince aşure günü (yine) oruç tuttu ve o günün orucunu emretti. Ramazan orucu farz kılınınca artık farz oruç ra­mazan oldu ve aşure terk edildi. (Bundan sonra) isteyen o gün oruç tuttu1, isteyen tutmadı.”[472]

Açıklama

Hadis-i şerifte önce câhiliyye devrinde Kureyşlilerin ve Hz.Peygamber’in aşure gününde oruç tuttukları bildirilmektedir.Kureyşlilerin o günde oruç tutmaları Hz. İbrahim ve Hz. İs­mail gibi eski Peygamberlerin şeriatlerinden kendilerine gelen haberlerden dolayı olsa gerektir. Kureyşliler aşure gününü, o günde Kâbenin örtüsünü örtmek suretiyle de tazim ediyorlardı.

Hz. Peygamber’in câhiliye devrinde oruç tutması da Peygamberlikle görevlendirilmeden önceki devre ile ilgilidir. Peygamberlikten sonra ve hic­retten önceki devre ile ilgili olması da mümkündür. Oruç hadd-i zatında hayırlı bir amel olduğu için cenab-ı Allah kendisine izin vermiştir.

Rasûlullah (s.a.) Medine’ye hicret buyurduktan sonra da Aşure gün­leri oruç tutmaya devam etti ve sahabîlere o gün oruç tutmalarını emretti. Yahudiler de aşure günü oruç tutuyorlardı. Peygamber (s.a.) ashabına, Aşure orucunu emrederken, Yahudilerle uygunluk sağlamayı da istemiştir. Çünkü Efendimiz, hicreti tâkib eden zamanda Allah’ın kendisini men’et-mediği konularda ehl-i kitaptan olanların amellerine uygun ameller işle­meyi uygun buluyordu. Nitekim kıblenin değiştiğini bildiren.âyet gelme­den önce, ehl-i kitabın kıblesi olan Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılıyor­du. Ama sonraları onlara muhalefet etmeyi daha üstün tuttu.

Buhârî’nin İbn Abbas’dan rivayet ettiği ve Ebû Dâvud’da da gelecek olan bir haberde belirtildiğine göre Peygamber (s.a.) Medine’ye geldikle­rinde Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını gördü ve:

“Bu ne?” diye sordu,

Bu mübarek bir gündür. Bu günde Allah, tsrail oğullarını düşmanla­rından kurtardı da Hz. Musa oruç tuttu, dediler. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber:

“Ben Musa’ya sizden daha çok müstahakkım,” buyurdu ve o günün orucunu tutup ashabına da emretti.

Müslim’in Ebu Musa (r.a.)’dan rivayet ettiği bir haberde de Aşure gününün, Yahudilerin değer verdiği bir bayramları olduğu bildirilmekte­dir. Bu, Yahudilerin o günü oruç tutmadıkları mânâsına gelmez, nitekim yine Sahih-i Müslim’deki bir rivayette Hayberlilerin Aşure günü bayram edip oruç tuttukları bildirilmektedir.

Hadis-i şerifin devamında, Ramazan orucu farz kılınınca artık farz orucun ramazan orucu olduğu ve Aşure orucunu isteyenin tutup, isteyenin tutmadığı beyan edilmektedir. Bilindiği gibi Ramazan orucunun farz edili­şi Hicretin ikinci yılında olmuştur.

Bu hadis Aşure gününün mübarek bir gün olduğunu göstermektedir. Aşure orucunun, Ramazan orucu farz kılınmadan ye farz kılındıktan son­raki hükmüne geçmeden önce bu günü değerli kılan hadiselerin ne olduğu­na kısaca bir göz atalım:

Hadisin tercümesine başlamadan önce Aşure gününün, Muharremin 9. günü mü, yoksa 10. günü mü olduğu konusunda farklı görüşler oldu­ğunu ve ulemanın çoğunluğuna göre bu günün Muharrem’in onuncu günü olduğu belirtilmişti. On manasına gelen “aşr” kelimesinden dolayı bu is­mi aldığına da işaret edilmişti. Bazı âlimlere göre ise, Muharrem ayının onuncu gününe Aşure günü denilmesi, o günde on Peygambere on tane büyük ihsanda bulunulmasından dolayıdır. Aşure gününün değerim yücel­ten bu ihsanlar şunlardır:

1. Âdem (a.s.)’ın tevbesi bu günde kabul edilmiştir.

2. Nuh (a.s.)’ın gemisi bugünde karaya çıkmıştır.

3. İbrahim (a.s.) bu günde dünyaya gelmiştir.

4. Yâkub (a.s.)’ın gözleri Aşure günü görmeye başlamıştır.

5. Yunus (a.s.) balığın karnından bugün kurtulmuştur.

6. Yusuf (a.s.) kuyudan Aşure günü çıkmıştır.

7. Hz. Musa, Firavn ve ordusundan Aşure günü kurtulmuştur.

8. Dâvud (a.s.)*ın tevbesi bugünde kabul edilmiştir.

9. Hz. İsa o günde doğmuş o günde göklere çıkartılmıştır.

10. Muhammed (s.a.)’ın gelmiş geçmiş bütün günâhları aşure günün­de affedilmiştir.

Buharı şârihi Aynî’nin bildirdiğine göre bazı âlimler, tdris Peygambe­rin semaya kaldırılışının, Eyyub Peygamber’in hastalıktan kurtuluşunun ve Süleyman (a.s.)’a saltanatın ihsan edilişinin de bugünde olduğunu söy­lerler.

Peygamber (s.a.) torunu, Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid edilişi de Aşure gününe, yani Muharrem’in onuncu gününe rastlar. Ancak adı ge­çen güne gösterilen saygı, bu yüzden değildir. Çünkü Kerbelâ hâdisesi Hic­retin 61. yılında olmuştur. Halbuki bu günü Peygamber (s.a.) hicretten itibaren hatta daha önceleri kutsal saymış ve oruç tutmuştur. Üstelik bir günün kutsallığı, o günde olan kötü hadiselerden çok sevindirici, hayırlı hâdiselerden dolayrolur. Nitekim Hz. Peygamberdin doğum gecesi olan Mevlid tüm İslam âleminde ihtifallerle anıldığı halde, vefat günü hiç anıl-mamakta hattâ halk tarafından bilinmemektedir bile. Yukarıda görüldüğü gibi aşure gününde Peygamberlerin karşılaştıkları hadiseler hep ihsandır, sevindirici şeylerdir. Kerbelâ hâdisesi ise, bütün müslümanlann büyük bir üzüntüyle andıkları hiç hatırlamak istemedikleri acı bir hâdisedir. O halde Aşure günü tutulan orucun Kerbelâ hâdisesi ve Hz. hüseyin’in şehîd edilişi ile hiçbir ilgisi yoktur. Aşure gününü Kerbelâ hadisesi yüzünden kutsallaş­tırmanın ve bu yüzden oruç tutmanın îslâmî ve dinî hiç bir yönü olmadığı gibi, bir bid’at olması hasebiyle İslama aykırıdır da.

Üzerinde durduğumuz hadisin zahirinden anlaşıldığına göre, Aşure orucu önceleri farzdı. Ramazan orucu farz kılınınca neshedildi. İmam-ı Azam Ebû Hanîfe ve Şâfiîlerden bazıları bu görüşü benimsemişlerdir. Ba­zı Şâfiîler ise, Aşure orucunun başlangıcından beri sünnet olduğunu, an­cak Ramazan farz kılınmadan önce müekked olduğu halde Ramazanın farz kılınışından sonra müstehap hâle geldiğini söylerler.

Aşure orucunun önceleri farz iken Ramazan orucunun farz kılınması İle neshedildiği şeklindeki görüş daha kuvvetlidir. Çünkü bu hükmü kuv­vetlendiren bir çok hadis vardır. Bir kaç tanesinin anlamı şöyledir:

Seleme b. Ekvâ’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.)’ı, Aşure günü insanlara; “Yiyen (oruca niyetlenmeyen) tamamlasın veya oruç tut­sun, hiç yemeyen de artık yemesin (oruç tutsun)” diye ilan etmesi için bir adam gönderdi.

Esma el-Eslemî şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.) beni kavmimden müslümân olanlara gönderdi ve şöyle dedi; “Kavmine Aşure günü oruç tutmalarını emret. Onlardan o günün başında yemiş (oruca niyetlenme­miş) olanları bulursan, kalanında tutsunlar”.

Câbir (r.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a.) bize Aşure orucunu emrediyor, ona teşvik ediyor ve ona ahid alıyordu. Ramazan orucu farz kılınınca bize emretmedi* Neh-yetmedı ve bizden onun içinahid de almadı.”

Yukarıda naklettiğimiz hadisler ve daha başkaları Aşure orucunun önceleri vacib olduğunu göstermektedir.

Aşure orucunun vacib olmadığına işaret eden hadisler de vardır. Me­selâ Buharî’nin, Muaviye b. Ebû Süfyan’dan rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bu Aşure günüdür. Gerçi ben oruçluyum ama Allah o günün orucunu bize farz ki I m anı ıştır. Sizden dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.”

Bu hadiste kastedilen, Aşure günü orucunun devamlı olarak farz kılınmayışıdır. Ramazan Orucunun farz kılınmasından önceki devrin hükmü değil, Hz. Muaviye’nin Mekke fethi yılında Resûlullah’a sahâbî oluşu da bu anlayışa güç katar. Halbuki yukarıda geçen ve Aşure orucu ile ilgili ilanları bildiren haberler, hicretin ikinci yılında olmuştur.

Sahih-i Müslim’de de îbn Ömer (r.a)’den Hz. Peygamber (s.a.)’in, “Aşure günü câhiliye insanlarının oruç tuttukları bir gündür. Sizden o gün oruç tutmak isteyenler tutsun, istemeyenler de tutmasın” buyurduğu bildirilmektedir. Bu hadiste Aşure orucunun hiç farz olmadığını göster­mez çünkü bu sözün ramazan orucu farz kılındıktan sonra söylenmiş ol­ması muhtemeldir. Hattâ farklı rivayetlerin arasını te’lif bakımından bu şekilde anlamak gereklidir.

Aşure günü orucu konusundaki hadislerin tümü göz önüne alınınca anlaşılmış oluyor ki; “Aşure orucu önceleri müekked sünnetti. Bu neshe-dildi ve müstehab olarak kaldı” şeklindeki anlayış zayıftır. Aksi farz olu­şu neshedilmiş ve kuvvetli bir sünnet olarak hükmü devam etmektedir. Hz. Peygamberin vefatından bir yıl önce bu orucu tutup seneye dokuzun­cu günü de tutmayı, istemesi bunu gösterir.

Aşure günü oruç tutmanın faziletine delâlet eden daha bir çok hadis vardır. Bu hadislerden bir kaç tanesi Sünen-i Ebû Dâvud’da bu ve bundan sonraki bablarda gelecektir. Diğer hadis kitaplarında bu konuda vârid olan hadislerin birkaçı da şunlardır:

Ebu Katâde’den Rasûlullah (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiş­tir; “Aşure orucunun, ondan önceki bir senenin günahlarına keftâret ola­cağını zannederim.”

Hz. Ali den rivayet edildiğine göre, bir adam Hz. Peygamber’e: Ramazandan sonra bana ne zaman oruç tutmamı emredersin? diye sor­muş. Hz. Peygamber de şu cevabı vermiştir:

“Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. O ayda öyle bir gün var ki, Allah o günde bir kavmin tevbelerini kabul etmiş, bir kavminkini de kabul edecektir”

Aşure günü oruç tutmak sünnettir. Bu konuda bütün âlimler müttefiktirler. Ancak ileride geleceği üzere yahudilere benzememek için sadece aşure günü değil, bir gün önce veya sonrasıyla birlikte tutulur.[473]

Bazı Hükümler

1. Aşure orucu, eski şeriatlerden beri tutulan bir oruçtur.

2. Aşure orucu daha önce farzdı. Ramazan orucu farz kılındıktan sonra farz oluşu meshedildi. Hükmü sünnet olarak devam etmektedir.

3.  Hadis, aşure orucunun faziletine delâlet etmektedir.[474]

2443. …îbn Ömer (r.a.)’den; demiştir ki:

Aşure (günü), câhiliye devrinde oruç tuttuğumuz bir gündü. Ra­mazan (orucu) farz kılınınca, Rasûlullah (s.a.); “Bu (gün)Allah’ın günlerinden bir gündür. Dileyen o gün oruç tutar, dileyen tutmaz.” buyurdu.[475]

Açıklama

îbn Ömer’in, “Câhiliyye devrinde oruç tutardık” sözü Sahih-i Müslim’de, “Araplar câhiliye devrinde oruç tutardı” şeklindedir.

Hz. Peygamber’in, “Bu gün, Allah’ın günlerinden bir gündür” bu­yurması o güne değer verdiğini gösterir. Aksi halde bu sözü söylemesine gerek olmazdı. Çünkü bütün günler Allah’a aittir ve Müslümanlar bunu bilmektedirler.

Rasûlullah (s.a.)’in “İsteyen oruç tutar, isteyen tutmaz” buyurması da o günün orucunun farz olmadığına işaret içindir. O günün orucunun ehemmiyetinin olmadığına delâlet etmez.[476]

2444. …İbn Abbas (r.anhumâ)’dan; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gelince Yahudileri, Aşure günü oruç tutarlarken buldu. Bunun sebebi sorulduğunda Yahudîler:

Bu (gün) Allah (c.c.)’ın Fir’avn’e karşı Musa’ya yardım ettiği gündür.

Biz onu tazim için bugün oruç tutuyoruz” dediler. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.) “Biz Musa’ya sizden daha yakın (ve daha müstehak)ız” buyurdu ve Aşure orucunu emretti.[477]

Açıklama

Hadis-i şerifin, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki bir rivayetinde Yahudiler’in Aşure günü oruç tutmalarının sebebini açıklarken söyledikleri, “Bu gün Allah’ın Firavn’e karşı Musa’ya yardım ettiği gündür”, sözlerine ilâveten “Ve o gün geminin Cûd? üzerin­de durduğu gündür. Nuh o gün şükür olarak oruç tuttu” dedikleri de yer almaktadır.

“Hz. Peygamber Aşure orucunu emretti” şeklindeki ifade de Buha­rı’de “Rasûlullah Aşure orucunu tuttu ve tutulmasını emretti” şeklindedir.

Hadisin ilk bakışta anlaşılan ifadesinden sanki Hz. Peygamber Medi­ne’ye geldiğinde Yahudiler Aşure orucu tutuyorlarmış da onları oruç tu­tarlarken bulmuş gibi bir mânâ anlaşılmaktadır. Fakat vakıa böyle değil­dir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Medine’ye Rebiülevvel ayında gelmişti ve o zaman Muharrem ayı çoktan geçmişti. O halde hadisin metninde bir hazf söz konusudur. Mânâ, “Rasûlullah (s.a.) Medine’ye gelip Aşure gününe kadar kaldı ve Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrendi” şeklinde anlaşılmalıdır. Hz. Peygamber Yahudilerin Aşure günü oruç tuttuklarını Medine’ye geldikten sonra öğrendiği için hadisin metni bu mânâyı ifadeye müsaittir.

Yahudiler Aşure günü oruç tutmalarına sebeb olarak, Hz. Musa’nın Firavn’dan kurtuluşu olduğunu söyleyince “biz ona sizden daha yakınız” buyurarak o da oruç tutmuş ve sahâbîlerine de oruç tutmalarını emretmiş­tir. Çünkü Yahudiler Musa (a.s.)’nın dinini tahrif etmişlerdi. Dinin asılla­rı itibariyle, Hz. Musa’nın şeriatı ile bizim dinimiz arasında fark yoktur. Üstelik biz Hz. Musa’ya inen kitabın aslına inanmaktayız.

Burada “Peygamber (s.a.)’ın Firavn’dan kurtuluşu konusunda nasıl olur da Yahudilerin sözlerine inanır?” şeklinde bir soru hatıra gelebilir. Ancak Peygamber (a.s.)’in ashabına aşure orucunu emretmesi, Yahudile­rin sözlerine inandığı mânâsına gelmez. Çünkü onun gerçeği vahyle öğren­miş olması mümkün olduğu gibi, Hz. Musa’nın o gün Firavn’dan kurtu­luşunu eskiden Yahudi olup da İslama girenlerden öğrenmiş olması da mümkündür.

Bilindiği gibi bundan önce geçen iki hadiste câhiliye devri araplarının Aşure gününde oruç tuttukları bildirilmektedir. Bu durum bu ve önceki hadisler arasında bir zıddiyetin olmasını gerektirmez. Çünkü aynı şeyi bir­den fazla kişinin değişik maksatlarla yapması mümkündür. Müşrik Arap­lar, kendilerine Hz. İbrahim’in dininden kalma bir âdet olarak, Yahudi­ler, Hz. Musa ve israil oğulları Firavn’ın zulmünden kurtuldukları için oruç tutmuş olabilirler.

Hz. Peygamber’in, Yahûdiler’in Aşure günü oruç tutmalarının sebe­bini sorması onun o ana kadar aşure orucuna tamamen yabancı olmasını gerektirmez. Nitekim daha önce geçen hadislerde Peygamber (s.a.)’in Mek­ke’de iken Aşure günü oruç tuttuğu belirtilmişti. O halde Peygamber (s.a.)’in Yahudilerin orucu ile ilgili sorusu o orucu tutuş sebeplerini öğrenmektir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi ayrı ayrı toplumların aynı günü değişik sebeplerden dolayı kutsal saymaları mümkündür.[478]

Bazı Hükümler

1. Müslüman olmayan bir toplumun iyi bir davranışı adet  edinmeleri  müslümanların  o hareke­ti yapmalarına mâni değildir.

2. Aşure güne oruç tutmak sünnettir.

3. Müslümanların, geçmiş Peygamberlerin başlarından geçen hatırala­rı yâd etmeleri caizdir.[479]

65. Aşûre’nin (Muharremin) Dokuzuncu Gün(ü) Olduğuna Dair Rivayetler

2445. …Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (s.a.) Aşure günü oruç tutup bize de tutmamızı em­rettiği zaman kendisine:

Ya Rasûlallah! Bu gün Yahudilerle Hıristiyanların tazim ettik­leri bir gündür, dediler.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.):

“Öyleyse gelecek sene biz de (Muharrem’in) dokuzunda tuta­rız”, buyurdu.

Fakat ertesi yıl gelmeden Peygamber (s.a.) vefat etti.[480]

Açıklama

Hadisin Müslim’deki rivayetinde Peygamber (s.a.)’in “gelecek seneye biz de dokuzunda tutarız” sözünden sonra bir de “inşallah” sözü yer almaktadır. Yani bu cümlenin Sahih-i Müsİim’deki ifâdesi; “İnşallah gelecek sene biz de 9. gün tutarız” şeklindedir.

Hadisten Aşure gününü hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların kut­sal bir gün kabul ettikleri anlaşılıyor. Yahudilerin kutsal saymalarının se­bebi, daha önce de geçtiği gibi Hz. Musa’nın ve İsrail oğullarının adı ge­çen günde Firavn’ın ordusundan kurtulmuş olmalarıdır.

Aşure gününe Hıristiyanların saygı göstermelerinin sebebinin ne oldu­ğuna dair açık ve kesin bir bilgi mevcut değildir. Ancak bazı âlimler, Hz. Musa’nın şeriatının bazı hükümlerinin, Hz. İsa’nın şeriatında da devam ettiğini göz önüne alarak Hz. İsa’nın da adı geçen günde oruç tutmuş olabileceği ihtimalinden bahsederler.

Hattâbî, Peygamber (s.a.)’in “gelecek seneye biz de dokuzuncu günü tutarız” sözünü izah ederken şunları söyler:

Peygamber, (s.a.)’in bu sözünün iki mânâya ihtimali vardır:

1. Bu sözüyle Yahudilere muhalefeti kastetmiş olabilir. Bu konuda başka hadisler de vârid olmuştur. (Aşure gününü 9. gün olarak almıştır.)

2. Aşure gününü Yahudilerin kabul ettikleri gibi onuncu gün olarak kabul eder. Ancak o güne bir evvelki günü (Muharrem’in dokuzuncu gü-nü)de ekler. Sanki Efendimiz bir gün evveli veya sonrasını eklemeden sa­dece aşure günü oruç tutmayı hoş görmez. Bu, cuma gününün orucuna Perşembe veya Cumartesi günlerinni orucunu eklemeye benzer. Buna göre sanki “Öyleyse seneye 9. günü de oruç tutarız” buyurmuştur.

Bu konuda üçüncü bir şık daha vardır. O da şudur: Bazı lügat âlim­leri Aşure sözünü, develerin suya gitmeleri ile ilgili olarak söylenen “Işâr” sözünden geldiğini zannetmişlerdir. Bunlara göre “Aşr” dokuz gündür. Çünkü onlar suya varış gününü de susuzluk içinde hesab ediyorlardı. Meselâ, birgün develeri suya götürseler, sonra iki gün otlakta kalıp tekrar suya götürseler, “dördüncü günü suladık” diyorlardı. Halbuki bu gün dördüncü değil, üçüncü gündür. Otlakta üç gün kalıp da dördüncü günü suya götürdüklerinde, “beşinci gün suya gittik” diyorlardı. Bu hesaba gö­re Aşure Muharremin dokuzuncu günü olmaktadır. Zira îbn Abbas, “Aşure günü dokuzuncu gündür der.”

Aşure gününün tâyini konusunıfe âlimlerin görüşleri daha önce geç­mişti. Hatırlanacağı üzere âlimlerin büyük çoğunluğu Aşure gününün, Mu­harrem’in 10. günü olduğunu söylerler. Buna göre Peygamber (s.a.)’in ertesi yıl dokuzunda oruç tutmayı istemesinden maksadı, Hattâbî’nin iza-hındaki ikinci şıktır. Yani Yahudilere benzememek için bir gün öncesiyle birlikte oruç tutmak istemesidir. Çünkü Hz. Peygamber hicretin ilk za­manlarındaki davranışlarında ehl-i kitaba muvafakati istemekte idiyse de, sonraları onlara muhalefeti tercih etmiştir.

İmam Nevevî de bu hadisle ilgili olarak şunları söylemektedir: Bu hadis, Peygamber (s.a.)’in, dâima Muharem’in 9. günü tutmadığı­nı göstermektedir. Böylece onun 10. gün oruç tuttuğu ortaya çıkar. îmam Şafiî, diğer Şafiî âlimleri, Ahmed b. Hanbel, İshak ve diğer âlimler muharrem’in 9. ve 10. günlerinde oruç tutmayı müstehab kabul etmişlerdir. Çünkü Peygamber (s.a.) Muharrem’in 10. günü oruç tutmuş, sağ kalırsa, 9. günü de tutmaya niyyet etmiştir.”[481]

Bazı Hükümler

1. Aşure günü hem müslümanların hem de Yanudılerle Hıristiyanların saygı besledikleri bir gün­dür.

2. Aşure günü oruç tutmak müstehabtır. Bununla birlikte buna bir gün evvelini de eklemek gerektir. Yani Muharrem’in dokuz ve onuncu günleri oruç tutulur.

3. Peygamber (s.a.) dini konularda Yahudi ve Hıristiyanlara benze­memeyi arzulardı.[482]

2446. …Hakem b. el-A’rac[483] şöyle demiştir: İbn Abbas (r.anhuma) Mescid-i Haram’da ridasını yastık edin­miş (uzanmış) bir halde iken yanma vardım ve kendisine Aşure günü orucunu sordum:

“Muharrem’in hilâlini gördüğün zaman say. Dokuzuncu gün olduğu zaman, oruçlu olarak sabahla,” dedi.

Muhammed (s.a.) böyle mi oruç tutardı? dedim,

“Muhammed (s.a.) böyle oruç tutardı,” dedi.[484]

Açıklama

Haberin zahirî mânâsı, Aşure gününün muharremin dokuzuncu günü  olduğuna  delâlet etmektedir.Ancak  bu Aşure gününün Muharremin110. günü olduğunu belirten hadis ve haberlere ters düşmektedir. Fakat âlimler Haberin manasının, zannedildiği gibi aşu­renin, Muharrem ayının dokuzuncu günü olduğuna delâlet etmediğini söy­leyerek, sözlerini destekler mahiyette izahlarda bulunurlar.

İbnü’l-Münzir bu haberin izahında şöyle der: “Bunun mânası şudur: Kişi 9. günü takib eden gecede oruca niyet eder”.

İbnü’l-Hacer de Hz. Peygamber (s.a.)’in bir önceki hadiste geçen “ge­lecek seneye biz de dokuzuncu gün tutarız” sözünü hatırlatarak îbnü’l-Münzir’in görüşünü te’yid eder.

Bâzı âlimler ise, İbn Abbas’ın sözünü şu şekilde izah etmişlerdir:

İbn Abbas (r.anhuma) kendisine soru soran kişiye Aşure gününü de­ğil, Aşure orucunun tutulacağı günü anlatmak istemiştir. O günde doku­zuncu gündür. Çünkü adamın sorusu Aşure günü ile ilgili değil, Aşure orucuyla ilgilidir. Nitekim haberin, Müslim ve Beyhakî’deki rivayetlerine göre, gelen şahıs Aşure orucunu sorunca, İbn Abbas:

“Hangi halini soruyorsun” diye sormuş adam da;

Orucunu, hangi gün oruç tutacağımızı cevabını vermiştir. Soru soran şahsın;

Muhammed (s.a.) böyle mi oruç tutardı? şeklindeki sorusuna İbn Abbas’ın

Evet demesinin manası da “Evet, yaşasaydı, böyle tutardı” şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) bundan önce geçen hadiste ertesi yıl dokuzuncu güne oruç tutmayı arzulamıştı.

Beyhakî, bu hadisin sonunda şunları söyler:

“Sanki İbn Abbas (r.anhuma) o zatın onuncu günle birlikte oruç tut­masını istemiştir. Cevabındaki, “evet” sözüyle de Hz. Peygamberin dokuzuncu-günün orucuna azmi konusunda rivayet edilen hadisi kast etmiştir.”

Beyhakî bu sözlerine Abdurrezzak tarikiyle İbn Cerir’den, onun da Atâ’dan rivayet ettiği şu haberle delil getirmiştir! Ata, İbn Abbas’ın, “Do­kuzuncu ve onuncu günleri oruç tutun, Yahudilere muhalefet edin” dedi­ğini işitmiştir.

Bu izahlar, haberin, aşure gününün muharrem ayının 9. günü oldu­ğuna delâlet etmediğini göstermektedir.[485]

66. Aşure Orucunun Fazileti

2447. …Abdurrahman b. Mesleme’nin, amcasından[486] rivayet et­tiğine göre, Eşlem kabîlesi(nden bir grub) Rasûlullah (s.a.)’a geldi. Rasûlullah (s.a.) kendilerine:

“Bu gününüzde oruç tuttunuz mu?” diye sordu. Gelenler: Hayır, dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.): “Öyleyse, günün kalanını (oruçlu olarak) tamamlayın ve onu (bilahere) kaza ediniz” buyurdu.[487]

Ebû Dâvud dedi ki:  “O günden maksat Aşure günüdür.”[488]

Açıklama

Ebû   Davud’un  metninden  farklı  olmakla  birlikte aynı manayı  ifâde eden  sözlerle bu  hadisi  Buharî,  Beyhakî ve Dârimî de rivayet etmişlerdir. Buhârî’nin rivayeti şu anlamdadır;

“Peygamber (s.a.) Eşlem kabilesinden bir adamı, “Bugün Aşure gü­nüdür, o ana kadar yiyip içen, günün kalanında yemeyi içmeyi bıraksın, o ana kadar yiyip içmeyen de oruç tutsun” diye (haber etmek üzere) gön­derdi.”

Ebû Davud’un, hadîsin sonuna koyduğu talikten de anlaşıldığı üzere, hadiste söz konusu edilen gün, Aşure günüdür.

Hadis, Aşure günü orucunun faziletine delâlet etmektedir. Bu hadis, “Aşure orucu, önceleri farzdı. Ramazan farz kılınınca, farz oluşu neshedildi” diyenlerin görüşünü destekler, mahiyettedir. Çünkü hiç baş­lanılmamış bir ibâdetin kazası ancak farz ve vâcib ibâdetler için söz ko­nusudur.

Aşure orucunun hiç bir devirde farz olmayıp öteden beri müstehap olduğunu söyleyenler, bu hadisteki emri istihbaba hamletmişlerdir.

Hattâbî bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Hz. Peygamber’in, “günün kalanım (oruçla) tamamlayın” şeklinde­ki emri, vacib kılma değil, müstehab olduğuna işarettir. Çünkü ibâdet vakitleri için gözetilip ihmal edilmeyen zamanlar vardır. Hz. Peygamber (s.a.) bu emirleri iie onlara vaktine ulaştıklarında gafil olmamaları için Aşure gününün faziletini anlatmak istemiştir…”

Hattabî’nin ifâdesine göre Hz. Peygamber’in “günün kalanını oruçla tamamlayın” sözü, Ramazanda gündüzün seferden gelip de oruçlu olma­yan kişinin günün geri kalanında bir şey yeyip içmemesi gerektiği görü­şünde olan Hanefiler için delildir. Yine Hattâbî, Hanefiierİn bu hadisi delil olarak farz oruca ilk vaktinde değil de daha sonra niyet etmeyi caiz gördüklerini ancak Hz. Peygamberin “onu kaza ediniz” sözünün bu istid­lalin doğru olmadığına delâlet ettiğini söyler.

Hadis-i şerifteki Hz. Peygamber’in, “günün geri kalanını (oruçla) tamamlayınız” sözünden maksat, günün geri kalan kısmında yemeyi iç­meyi terketmeleri içindir. Bu, oruç yerine geçmez. Çünkü orucun belli bir başlama ve bitim vakti vardır. Orucun başlama vakti fecrin doğuşu bitim vakti de güneşin batışıdır. Zaten o günkü yemeyi içmeyi terk etmek oruç sayılsaydı, Hz. Peygamber sonradan kaza edilmesini emretmezdi. Hz. Pey­gamber’in yemeyi ve içmeyi terk etmeleri konusundaki emirleri güne saygı için olmalıdır.

Bu hadis Aşure günü orucunun faziletine açık bir şekilde delâlet et­mektedir. Bütün islam âlimleri de bu konuda hem-fikirdirler.

Aşure günü ile ilgili olarak dinimizin diğer bir tavsiyesi de o günde aile efradına ikram, onlara birşeyler alma yedirme ve giydirmedir. Bu konuda da bir çok hadisler vardır. Meselâ Beyhakî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Aşure günü, aile efradına fazlaca ikramda bulunan kişiye Allah senenin kalan kısmımda bol bol verir.”

Medhal adındaki kitapta Aşure günü aile efradına, fakirlere, akraba­ya ve yetimlere sadaka ve ikramda bolluk göstermenin mendup olduğu kaydedildikten sonra, bunun tekellüfe kaçılmamak şartıyla kayıtlı olduğu belirtilip, Hatta bazı âlimler sırf halk tarafından öyle davranılmasının ge­rekli olduğu zannedilmesin diye o günde her zamankinden farklı bir şey yapmamışlardır.

Aşure günü için özel bir yemek mevcut değildir. Günümüzde pişirilen ve Aşure adı verilen tatlının herhangi bir dinî dayanağı yoktur. Eskilerin bu güne saygı olarak yaptıkları bol bol ibâdet etmektir.

Aşure günü aile efradına ikramı çoğaltmayı teşvik eden hadislerle, o günün orucunu tavsiye eden hadis arasında her hangi bir tezat söz konu­su değildir. Çünkü ailenin nafakasını artırma ve onlara ikram, sadece ye­mek yedirmekle olmaz. Giyim eşyaları almak, para vermek de bir ikram­dır. Ayrıca o gün alınıp hazırlanan yiyecekleri iftarda yemek veya oruç tutmayan küçüklere yedirmek de mümkündür.[489]

Bazı Hükümler

1. Aşûre Sünü mübârek bir gündür. O gün oruç tutmak müstehabtır.

2. Oruç tutulması gereken bir günde sabahleyin oruca başlanmamışsa günün kalanında yeme-içme terkedilir. Bu o güne saygı ifadesidir. Fakat sonra kaza edilir.[490]

67. Bir Gün Oruç Tutup Bir Gün Tutmamak

2448.  …Abdullah b. Amr’dan, demiştir ki:

Rasülullah (s.a.) bana, “Allah’a en sevimli oruç, Davud’un oru­cudur. Allah’a en sevimli namaz, Davud’un namazıdır. Gecenin (ilk) yarısında uyur, üçte birinde namaz kılar, altıda birinde yine uyur­du. Bir gün oruç tutmaz, bir gün tutardı.” buyurdu.[491]

Açıklama

Hadisin  Buharî’de  değişik  bablarda  bir  kaç tane  rivâr yeti vardır.   Bu rivayetler arasında bazı  ifade farklılık­ları oimakla birlikte hepsinde Peygamber (s.a.) Abdullah b. Amr’dan Hz. Davud’un yaptığı gibi bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını istemiştir.

Buharî’nin rivayetlerinde Hz. Davud’un namazından bahsedilmemekte, sa­dece “hem namaz kıl, hem de uyu” ifâdeleri yer almaktadır. Yalnız Buharî ve Müslim’deki rivayetlerden birinde Hz. Peygamberdin Abdullah b. Amr’a ayda bir defa Kur’an-ı Kerimi hatmetmesini istediği, Abdullah’ın süreyi kısaltmasını istemesi üzerine, “bir haftaya” veya “üç gün”e kadar indiği ifâde edilir. Bu mânâya delâlet eden rivayetler Ebû Dâvud’da geçmişti.[492]

Müslim’deki rivayetlerde de bazı ufak-tefek farklılıklar mevcuttur. An­cak bu farklılıklar, hadisin ifade ettiği mânâda değişiklik yapacak oranda değildir. Buharî’nin ve Müslim’in bir rivayetinde hadisin sonunda “Düş­manla karşılaştığı zaman kaçmazdı” sözü de yer almaktadır.

Üzerinde durduğumuz hadis uzunca bir hadisin son bölümüdür. Da­ha önceleri de geçen[493] bu hadis mânâ o larak şöyledir:

Peygamber (s.a.) Abdullah b. Amr b. el-Asâ’ın gündüzleri devamlı oruç tutup geceleri Kur’an okuduğunu ya da yaşadığı müddetçe gündüzle­ri oruç tutup geceleri namaz kılmak üzere kendi kendine söz verdiğini duyar. Abdullah’ı çağırıp bu tutumunun doğru olmadığını, çünkü buna gücünün yetmeyeceğini söyleyerek bazan oruç tutup bazan tutmamasını, dolayısıyla her ay üç gün oruç tutmasının yeterli olduğunu söyler. Fakat, Abdullah, gücünün daha fazlasına yeteceğini öne sürerek bunu kısaltması için Hz. Peygamber’e ricada bulunur. Hz. Peygamber tfe Hz. Davud’un tuttuğu şekilde bir gün oruç tutup bir gün tutmamasını söyler. Abdullah daha fazla oruç tutmak istediğini söylerse de Hz. Peygamber buna izin vermez ve Davud’un orucundan daha üstün bir oruç olmadığını bildirir. Hadisin bazı rivayetlerinde Abdullah’ın Kur’an-ı Kerim’i hatmedişinden de bahsedilir. Abdullah Kur’an-ı Kerimi her gece hatmedermiş. Hz. Pey­gamber, kendisinden önce, ayda bir defa hatmetmesini istemiş, fakat Ab­dullah b. Amr’ın süreyi kısaltması için yaptığı müracaatlar sonunda bazı rivayetlerde en son “bir hafta”ya bazılarına göre de “üç gün”e kadar inmiştir. Bu Jconu yukarıda işaret edilen numaralarda geçen hadislerin iza­hında geniş olarak ele alınmıştır.

Hadisin, üzerinde durduğumuz rivayetinde Abdullah’ın Kur’ân-ı Ke­rîmi hatmedişinden bahsedilmemekte, sadece gecenin belirtilen bölümünde namaz kılmasının istendiği bildirilmektedir. Demin de işaret edildiği gibi, Buharîde namazla ilgili bölüm “Namaz da kıl, uyu da” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Bir gün oruç tutup bir gün tutmamanın faziletindeki hikmet, bu oru­cun nefse ağır gelmesi ya da bu şekilde hem ibâdete hem de dünyadaki diğer sorumluluklara zaman ayrılması yönünden olsa gerektir. Çünkü in­san bir gün oruç tutup bir gün tutmasa nefsin oruca alışmış olması söz konusu olamaz. Her oruç tutulan günde sanki ilk defa oruç tutuluyormuş gibi olur. Bu da nefse ağır gelir. Bir ibadeti ifa için katlanılan zorluk ne kadar fazla olursa, sevabı da o kadar çok olur. Ancak bunun mânâsı, kolayca yapılması mümkün ibâdetleri zorlaştırmak değil, haddi zatında zor olan ibâdeti yapmaktır. Çünkü Allah kulları için güçlük değil kolaylık diler.

Gecenin bir kısmında uyuyup bir kısmında ibâdet etmekte de aynı hikmetler geçerlidir. Çünkü bu şekilde hem ibâdet edilip hem de vücûdun ihtiyacı olan istirahat temin edilmiş olur. Üstelik önce uykuya dalıp sonra nefsin istememesine rağmen ibâdete kalkmak sonra da yine yatıp peşinden sabah namazına kalkmak da nefse ağır gelir. Bu da çokça sevabı gerekti­ren bir şeydir.[494]

68. Her Ay Üç Gün Oruç Tutmak

2449. …Milhan el-Kaysî[495]‘den; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) bize bîyd günleri: ayın onüç, ondört ve onbe-şinci günleri oruç tutmamızı emrederdi. Rasûlullah;

“Onlar tüm sene gibidir” buyurdu.[496]

Açıklama

Bîyd günleri: Hadisin metninden de anlaşıldığı gibi kamerî aylarln  13,   14,  ve  15.  günleridir. Anılan günlere bu ismin verilmesine sebeb, bu günlerin gecelerinin ayın tam olarak gö­rünmesinden dolayı aydınlık olmasıdır. Çünkü bîyd, beyazlık aydınlık de­mektir.

Şafiî âlimlerinden bazıları bîyd günlerinin, ayın 12, 13, ve 14 günleri olduğunu söylerler.

Hadis-i şeriften her ayın 13, 14 ve 15’inde oruç tutmanın, bir senenin orucuna bedel olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ameller on katı ile mükafatlandırıldığına göre her ay üç gün oruç tutan, tüm sene oruç tutmuş gibi sevap alır. Buna ömür boyu da devam eden kişi de tüm ömrünü oruçla geçirmiş gibi olur.

Hanefi, Şafiî ve Hanbelîlerle Mâlikîlerden İbn Hubeyd, bîyd günle­rinde oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Diğer mâlikîlere göre ise, her ayda üç gün oruç tutmak müstehab, bunun bîyd günlerine tahsisi ise, mekruhtur. Üzerinde durduğumuz hadis ve benzerleri Mâlikilerin aleyhine delildir.

İbn Rüşd, Malikîlerin bîyd günlerindeki orucu mekruh görmesinin insanların bunu vâcib zannetmeleri korkusundan dolayı olduğunu söyler.[497]

Bazı Hükümler

1. Ameller en az on katı ile mükafatlandırılırlar.

2. Kameri ayların 13, 14, ve 15. günleri oruç tut­mak müstehabtır.[498]

2450. …Abdullah (b. Mesud) (r.a.)’den; demiştir ki; Rasûlullah (s.a.) üç gün -yani her ayın aydınlık günlerinde[499]

oruç tutardı.[500]

Açıklama

Hadis-i şerifte geçen ve  “aydınlık günleri”  diye terceme ettiğimiz kelimesi aslında atın alnındaki be­yazlık manasındadır. Aydınlık beyazlığa benzediği için bu kelime ile ifâde edilmiştir.

Bu hadiste geçen “aydınlık (ğurre) günleri”nden maksadın ne oldu­ğunda iki ayrı görüş vardır:

Bunlardan Süyûtî’nin tercih ettiği birinci görüşe göre, bu günler bîyd günleri, yani her ayın 13, 14, ve 15. günleridir. İbnu’1-Esir de, Nihâye’de aynı manayla izah etmiştir. Bu mana önceki hadise de uygun düşmekte­dir. Nesâî’nin Milhan (r.a.)’dân rivayet ettiği bir hadiste de bu kelime ayın on üç, ondört ve on beşi ile izah edilmektedir.

Aliyyü’l-Kâri’nin tercih ettiği diğer görüşe göre ğurre günlerinden mak­sat, ayın ilk günleridir. Çünkü bir şeyin ğurresi onun önüdür.

Bu hadis, her ay üç gün oruç tutmanın fazîletine delâlet etmektedir. Aynı şekilde ayda üç gün oruç tutmanın faziletini bildiren başka hadisler de vardır. Fakat bunların birinde, bu günlerin bir hafta Pazartesi ve Perşembe, sonraki haftada da Pazartesi günleri, birisinde bir ayda, Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günleri, diğer ayda da Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri olduğu bildirilmektedir. Üzerinde durduğumuz babın hadisleri de bu üç günü aydınlık günler olarak izah etmektedir. Müslim’in ve Ebû Davud’un Hz. Aişe’den ve Buhârî ve Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri hadislerde ise, Hz. Peygâmber’in her ay üç gün oruç tuttuğu fakat bunun zamanını tâyine aldırış etmediği bildirilmektedir. Bu durumda hadisler arasında bir tezat söz konusu olmaktadır.

Şevkanî bu konuda şöyle der:

“Âlimler her ay tutulması müstehab olan üç günün tayini konusunda ihtilâf etmişlerdir. Ömer b. el-Hattab, İbn Mesud, Ebu Zer gibi sahâbîler, bazı meşhur tabiiler ve Şâfiîler bu günleri bîyd günleri olarak tefsir etmişlerdir. Hz. Aişe’den rivayet edilen ve Peygamber (s.a.)’in ayın hangi kısmında oruç tuttuğuna aldırmadığım bildiren hadise nazaran bu görüş müşkil gelmektedir. Bu müşkil şu şekilde halledilebilir: Hz. Peygamberin karşısı­na bir çok işler çıkıyor ve bu günlere riâyete imkân vermiyordu. Yahut da Hz. Peygamber’ her an oruç tutmanın caiz olduğuna işaret için ayın herhangi bir gününde oruç tutuyordu. Bunların tümü onun için efdaldir Hz. Peygamberdin emrettiği şey, ümmetine haber verdiği ve onlara tayin ve tavsiye ettiğidir. O bakımdan üç gün sözü muayyen günlerle kayıtlanır.

İbrahim en-Nehaî ve başkaları, bu üç günün ayın sonunda olduğunu söylerler. Hasen el-Basrî ve bir grub âlim ayın başında olduğu kanaatinde-dirler. Hz. Aişe ve bazı kişiler bir ay Cumartesi, Pazar ve Pazartesi günle­ri sonraki ayda da Sah, Çarşamba ve Perşembe günleri olduğu görüşünü tercih etmişlerdir.”

Hanefilere göre her ayda üç gün oruç tutmak menduptur. Bu günle­rin de ayın 13, 14, ve 15’ine rastlaması ayrıca menduptur. Buna göre ayın herhangi üç gününde oruç tutana bir mendub sevabı verilir. Bu üç günü bîyd günlerine denk getirene de ayrıca bir mendûb sevabı daha verilir.

Şevkânî daha sonra şöyle denildiğini söyler. “Alimlerin çoğuna göre her ayda üç gün oruç tutmanın mendûb oluşu ile bîyd günlerinde oruç tutmanın mendub oluşu ayrı ayrı şeylerdir.”

Bezlu’l-Mechud sahibi bu görüşün sahih olduğunu çünkü burada mutlakı, mukayyede hamletmenin mümkün olmadığını söyler.

Peygamber (s.a.)’in ayın belirli günlerinde oruç tutmayı tavsiyesi, üm­metine ait, kendisinin bu günlere itina etmemesi ise hepsinin caiz olduğu­na işaret için şahsına ait bir iş olması da mümkündür.[501]

Bazı Hükümler

Her ay üç gün oruç tutmak ve bu günleri bîyd günleri denilen, ayın on uç, ondört ve on beşin­ci günlerine denk getirmek menduptur.[502]

69. (Her Ay Üç Gün Oruç Tutmanın) Pazartesi Ve Perşembe Günleri Olduğunu Söyleyenler

2451. …Hafsa (r.anha)’dan; demiştir ki: Rasûlullah (s.a.) ayda birinci hafta Pazartesi ve Perşembe, son­raki hafta da Pazartesi olmak üzere ayda üç gün oruç tutardı.[503]

Açıklama

Hadis-i şerîf, Peygamber (s.a.)’in her ay tutmayı âdet edindiği üç gün orucun, Pazartesi ve Perşembe günlerinde olduğuna delâlet etmektedir. Bu üç günün tâyini konusunda bundan evvelki hadiste tafsilat verilmiştir.

Hadis ayrıca Pazartesi ve Perşembe günlerinde tutulan oruçların fazi­letine de delâlet etmektedir.[504]

2452. …Huneyde el-Huzâî, annesinin şöyle dediğini rivayet et­miştir;

Ümmü Seleme (r.anha)*nın yanına gidip (nafile) orucu sordum: “Rasûlullah (s.a.) bana her ay üç gün oruç tutmamı emretmiş­ti. O günlerin ilki Pazartesi ve Perşembedir” dedi.[505]

Açıklama

Sünen-i Ebû Davud’un bazı nüshalarında hadisin sonunda bir “Perşembe” kelimesi daha vardır. Buna göre Hz. Peygamber’in orucu birinci hafta Pazartesi ve Perşembe, ikinci hafta da Perşembe günü olmak üzere üç gün olmuş olur.

İmam Nesâî’nin rivayet ettiği şu hadis Perşembe’nin iki defa tekrar­landığı nüshaları te’yid etmektedir: “Rasülullah (s.a.) Zilhicceden dokuz gün, Aşure günü ve her ay bir Pazartesi, iki Perşembe olmak üzere üç gün oruç tutardı.”

Nesaî’deki bu rivayet Hz. Peygamber’in her ay tuttuğu üç gün oru­cun, ilk hafta Pazartesi ve Perşembe, sonraki hafta da Perşembe günlerin­de olduğunu gösterir. Bundan evvelki hadiste ise Peygamber (s.a.)’in oru­cunun ilk hafta Pazartesi ve Perşembe günleri, sonraki haftada ise, Pazar­tesi günü olduğu belirtilmekte idi. Bu farklı rivayetlerden anlaşılıyor ki Hz. Peygamber her iki şekilde de oruç tutmuştur. Zaten bu bir nafile oruç olduğu için belirli bir zamanda tutulması şart değildir.

Bu konu ile ilgili bilgi, bundan önceki babın hadisleri açıklanırken verilmiştir.[506]

Bazı Hükümler

Pazartesi ve Perşembe günlerine denk getirerek her ay uç gün oruç tutmak menduptur.[507]

70. Hz. Peygamber (S.A.)’In (Üç Günlük Oruç İçin) Ayın Herhangi Bir Bölümüne İtina Etmediğini Söyleyenler

2453. …Muâze (r.anha)’dan; demiştir ki:

Aişe (r.anha)’ye:

Rasûlullah (s.a.) her aydan üç gün oruç tutar mıydı? dedim.

Evet dedi.

Ayın hangi günlerinde tutardı? dedim.

“Ayın hangi günlerinde tuttuğuna aldırış etmezdi”, dedi.[508]

Açıklama

Hadis-i şerîfin zahirinden  Peygamber (s.a.)’in  her ayın üç gününde oruç tuttuğu fakat bu günleri ayın her han­gi bir bölümüne denk getirmeye özenmediği anlaşılmaktadır.

Hadisteki bu ifade ve mânâ, Maliki âlimleri için delildir. Çünkü on­lar ay içerisinde tutulan orucu belirli günlere tahsis etmenin mekruh oldu­ğu görüşündedirler. Ancak bundan evvelki geçen hadislerde Peygamber (s.a.)’in bîyd (ayın 13, 14, 15.) günlerinde veya bir hafta Pazartesi ve Perşembe, diğer haftada da sadece Pazartesi günleri oruç tuttuğu belirtil­mektedir. Bu durumda hadisler arasında bir ihtilâf söz konusudur. Bu ihtilâfın halli konusunda söylenenler ve her ay tutulan bu üç günlük oruç konusunda âlimlerin görüşleri 2450 no’lu hadisin açıklamasında geçmiştir.[509]

71. Oruca Niyet

2454. …Peygamber (s.a.)’in hanımı Hafsa (r.anha)’dan Rasû-lullah (s.a.)’m şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Fecirden önce oruca niyet etmiyen kimsenin orucu yoktur.”[510]

Ebû Dâvud dedi ki: “Bu hadisin benzerini Leys ve îshak b. Hâzim de Abdullah b. Ebî Bekir’den rivayet etmişlerdir. Ma’mer, Zübeydî, İbn Uyeyne ve Yunus el-Eyli ise, ZührVden Hafsa’ya mev­kuf olarak rivayet etmişlerdir.”[511]

Açıklama

Hadisi rivayet eden râvilerden bir kısmının nakline göre hadis merfu’dur. Yani metin bizatihi Peygamber (s.a.)’e aittir. Hz. Hafsa, Hz. Peygamber’in sözünü nakletmektedir. Bazı râvile-rin rivayetine göre ise, hadis mevkuftur. Yani metindeki söz Peygamber (s.a.)’e değil, Hz. Hafsa’ya aittir. Musannif Ebû Dâvud hadisin sonuna koyduğu talikle rivayetler arasındaki bu farklılığa işaret etmiştir. Ancak kendisi merfu’ olanı tercih etmiş ve onun metnini vermiştir.

Hadis-i şerifin zahiri, ayırım yapılmadan fecirden önce niyet edilme­den hiç bir orucun sahih olmadığına, dolayısıyle orucun sahih olması için geceden niyetlenmenin şart olduğuna işaret etmektedir. Metindeki, “onun için oruç yoktur” ifadesi bunu göstermektedir. Çünkü meşhur kâidöye göre siyakı nefiyde, nekre umûm ifade eder. Bu ifadedeki “oruç” sözü de nekredir, nefyden sonra gelmiştir. Dolayısıyla umum ifâde eder ve bütün oruçları içine alır. İbn Ömer, Câbir b. Zeyd, Mâlik ve Leys b. Ebî Zi’b bu görüşü benimseyenlerdendir.

İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre, nafile oruçlara geceden niyet etmek şart değildir. Farz oruca ise, geceden niyetlenmek gerekir. Bu görüş sahipleri farz oruç konusunda bu hadise, nafile konusunda da bundan sonra gelecek olan hadise dayanmaktadırlar. Çünkü o hadiste, Peygamber (s.a.)’in nafile oruca gündüzün niyetlendiği bildirilmektedir.

Hanefilere göre, Ramazan orucu ve muayyen nezir gibi belirli bir za­manda tutulması gereken farz ve vâcib oruçlarla, her türlü nafile oruca güneşin zevalinden biraz önceye (kaba kuşluğa) kadar niyet etmek caizdir. Fakat kaza ve keffâret oruçları ile muayyen bir güne bağlı olmayan adak oruçlarına geceden niyet etmek şarttır. Bu görüş sahiplerinin delilleri şun­lardır:

1. “Fecirde, siyah iplik-beyaz iplikten ayrılıncaya kadar yeyiniz, içi­niz. Sonra da geceye kadar, orucu tamamlayınız.”[512] mealindeki âyet.

Bu âyette Allah fecrin doğmasına kadar yemeyi içmeyi mubah kılmış, sonra da orucu tamamlamayı emretmiştir. Buna göre fecirden sonra niy-yet azimet olmuştur.

2. Buharı ve Müslim’in Seleme b. el-Ekva’dan rivayet ettikleri şu ha­disi: “Rasûlullah (s.a.), Eşlem kabilesinden bir adama: (O ana kadar) ye­miş olanların günün kalanında bir şey yememelerini, yememiş olanların da oruç tutmalarım ilan etmesini emretti. O gün aşure günü idi.”

3. Hz. Aişe’den rivayet edilen şu hadis, “Rasûlullah (s.a.) bir gün bana geldi ve yanınızda yiyecek bir şey var mı? buyurdu. Ben de hayır dedim.

“O halde ben oruçluyum.” dedi.

Hadisin bu mânâya gelen sözleri Müslim ve Tirmizî’deki rivayettir. Ebû Davud’un bundan sonra gelecek olan rivayeti ise, biraz farklıdır.

Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsi ya açıkça ya da zımnen fecir doğ­duktan sonra nafile oruca niyetlenilebileceğini göstermektedir, ramazan ve muayyen nezir oruçları zâten belirli günlerle kayıtlandığı için kuşluk vaktine kadar bir şey yeyip içmeyen o günün orucuna niyetlenmiş olur.

Hadis-i şerifin ihtiva ettiği diğer bir hüküm de şudur: Ramazan ayı için ayın başında genel bir niyet sahih değildir. Her gün için ayrı bir niyet gerekir. Ulemânın cumhuru bu görüşe sahiptir. Maliki mezhebine göre ise, Ramazanın ilk gecesinde bütün Ramazan ayı için niyetlenmek yeterli­dir. Ancak hergün için yeniden niyet edilmesi müstehabtır. Mâlikiler oru­cu hacc ve namaz ibâdetine benzetirler ve bu görüşe varmışlardır. Ancak bu istidlal, ulema arasında rağbet görmemiştir.[513]

Bazı Hükümler

1. Oruca geceden niyet edilmelidir.

2. Ramazanın her günü için ayrı bir niyet gerekir.Ramazan ayının tamamı için tek niyet kâfi değildir.[514]

72. Geceleyin Niyeti Terk Konusunda Ruhsat

2455. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) yanıma geldiği zaman!

“Yanınızda yiyecek bîr şey var mı?” der. Biz de “Hayır” de­diğimizde,

“(O halde) ben oruçluyum” buyurdu.

Veki (Süfyan’dan fazla olarak) şunları da ilâve etti:

(Hz. Aişe devamla şöyle dedi:)

Başka bir gün Rasûlullah (s.a.) bizim yanımıza geldi:

Ya Rasûlallah bize Hays yemeği hediye edildi,, onu senin için sakladık, dedik.

“Getirin” buyurdu.[515]

Talha dedi ki:

Rasûlullah (s.a.) oruçlu idi, orucunu bozdu.[516]

Açıklama

Hays yemeği: Hurma, çökelek ve yağdan yapılan bir yemektir. Hadisin Sahih-i Müslim’de iki ayrı rivayeti vardır. Bu rivayetlerin ikisi de Ebû Dâvud’daki rivayetten biraz farklıdır. Ancak bu farklılık, hadisin delâlet ettiği hükme tesir edecek şekilde değildir.

Ebü Dâvud’daki Hz. Peygamber (s.a.)’in oruçlu iken orucunu açtığı­na dair olan ifade râvilerden Talha’ya aittir. Müslim’in rivayetlerinden birinde ise, bizzat Peygamber (s.a.)’in, “ben oruçlu idim” buyurduğu be­lirtilmektedir.

Hadis-i şerif, fıkıh açısından iki önemli konuyu ihtiva etmektedir.

Bunlar:

1. Nafile oruca gündüzün niyet etmek de caizdir. Bu konuda âlimle­rin görüşleri bundan önceki hadisin açıklamasında belirtilmiştir. Burada şunu da ilâve edelim ki oruca gündüzün niyeti caiz görenlere göre kişinin o ana kadar bir şey yeyip içmemiş olması şarttır. Aksi halde oruç tutmuş sayılmaz.

İmam Nevevî bu hadisin şerhinde şöyle der:

“Bu hadis nafile oruca gündüzün zevalden önce niyetin caiz olduğu konusunda cumhur için delildir. Diğerlerinin, Peygamber (s.a.)’in “yanı­nızda yiyecek bir şey var mı?” sorusunu, Efendimiz geceden oruca niyet­lenmişti. Ancak kendisinde zayıflık hissedince orucu bozmak istedi şeklin­deki te’villeri fâsid bir te’vil ve zorlamadır.”

2. Nafile oruca niyet etmiş olan kimse akşam olmadan orucunu boza­bilir. Çünkü Peygamber (s.a.) daha önceden oruca niyetlenmiş olduğu halde Hays adı verilen yemeği isteyerek orucunu bozmuştur.

Aliyyü’1-Kari bu konuda Mirek’in şu sözlerini nakleder:

“Hadis, nafile orucu bozmanın caiz olduğunu gösterir. Âlimlerin ço­ğunun görüşü de böyledir. Ebû Hanife, bunun bir özür varsa caiz olduğu­nu, özürsüz yere bozmanın caiz olmadığını söyler”

Kadı Iyâz de şöyle der:

“Hadis-i şerif, nafile oruca başlamanın ondan çıkmaya mani olmadı­ğına delâlet eder. Nafile oruç tutan kişi,kendisinin emiridir. Ebû Hanîfe’-nin arkadaşları nafile oruca başlayan kişinin onu tamamlamasının vâcib olduğunu, eğer bozarsa kaza etmesi gerektiğini söylerler…” Hattâbî de Sahâbîlerden bir çoğunun nafile orucu bozup kaza ettiklerini söyler.

İmam Şârânî, başlanılan nafile namaz ve orucu tamamlamanın Ebu Hanife ve Malik’e göre vâcib olduğunu, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre ise, vâcib olmadığını söyler. Bu konuda geniş bilgi müteakib babda gele­cektir.[517]

Bazı Hükümler

1. Zeval vaktinden önceye kadar bir şey yeyip içmeyen kışı, dilerse, o ana kadar nafile oruca niyet edebilir.

2. Nafile oruca başlayan kişi» isterse orucunu bozar.[518]

2456. …Ümmü Hânî (r.anha)’dan; nakledildiğine göre;

Mekke fethi günündeydi. Fâtıma gelip Rasûlullah (s.a,)’ın sol ta­rafına oturdu. Ümmü Hânî de sağında oturmakta idi.[519] Bir câriye, içe­risinde içecek olan bir kap getirip Peygamber (s.a.)’e takdîm etti. Rasûlulullah (s.a.) ondan içti. Sonra kabı Ümmü Hânî1 ye verdi. Ümmü Hânî de içip şöy­le dedi: Ya Rasûilallah, ben oruçlu idim, orucumu bozdum. Rasûlullah (s.a.).

“Sen, bir borcunu mu kaza ediyordun?” buyurdu. Ümmü Hânî,

Hayır, dedi. Rasûlullah (s.a.):

“Eğer nafile ise zararı yok”[520] buyurdu.[521]

Açıklama

Tirmizî, hadisin senedinde kusur olduğunu söyler.Ümmü Hâm’in, Hz. Peygamber’in kendisine uzattığı şeyi oruçlu olduğu halde içip bunu sonradan haber vermesi, Efendimizin artı­ğını reddetmemek içindir. Fakat içtikten sonra yaptığının günah bir şey olduğunu zannetmiş ve durumu Peygamber (s.a.)’e arz etmiştir. Nitekim Tirmizî’nin rivayetinde Ümmü Hânî meseleyi şu şekilde aktarmaktadır. “Sonra Peygamber (s.a.) kabı bana uzattı, ondan içtim ve; “ben günah işledim, benim için istiğfar et”, dedim…”

Hadis-i şerîf nafile oruca başlayan kişinin isterse orucunu bozabilece­ğine ve kendisine kaza gerekmediğine delâlet etmektedir. Çünkü Rasûlullah (s.a.) Ümmü Hânî’ye orucunu kaza etmesini emretmemiştir.

Hz. Ömer, Ali, tbn Mesud, tbn Ömer, îbn Abbas Câbir, Huzeyfe, Ebu’d-Derdâ gibi meşhur sahâbîler ve İmam Şafiî ile Ahmed b. Hanbel’in görüşleri de bu istikâmettedir.

Bu görüşe ışık tutan başka hadisler de vardır. O hadislerde Peygam­ber (s.a.)’in nafile oruçlu iken orucunu bozduğu ifâde edilmektedir. An­cak bu görüş sahiplerine göre, özürsüz yere orucun bozulması mekruhtur.

İma m-ı Azam ve İmam Mâlik’e göre, nafile oruca başlayan bir kim­senin orucu tamamlaması gerekir. Özürsüz yere orucunu açması caiz de­ğildir. Bunlar “Amellerinizi bozmayınız”[522] mânâsındaki âyete dayanırlar. Bu görüş sahiplerine göre, bir kimse özrü olmadığı halde başladığı nafile orucu bozarsa, günahkâr olur ve kendisine kaza icab eder. Bir özürden dolayı bozarsa, günahkâr olmasa da Ebu Hanifeye göre kaza icâb eder. Mâlikilere göre kaza da gerekmez. Hanefilerin bu konudaki delilleri Ebû Dâvud, Tirmizî ve Malik’in Hz. Aişe (r.anha)’den rivayet ettikleri şu ha­berdir: “Hâfsa ile ben oruçlu idik. Bize bir yemek getirildi ve ondan ye­dik. Sonra Peygamber (s.a.) geldi ve, “orucumuzu bozduk,” dedik. Bu­nun üzerine Peygamber (s.a.); “onun yerine başka bir gün kaza ediniz” buyurdu.”

Hanefî âlimlerinden Münlekâ sahibi, Kemal b. Hümâm ve Tacü’ş-Şeri’a başlanılan nafile orucu özürsüz yere de olsa bozmanın caiz olduğu görüşünü benimsemişlerdir.[523]

73. Nafile Orucu Bozana Kaza İcabettiğini Söyleyenler

2457.  …Aişe(r.anha)’den; demiştir ki:

“Biz oruçlu iken Hafsa ile bana bir hediye getirildi. Biz de oru­cumuzu bozduk, sonra Peygamber (s.a.) odaya girdi. Kendisine:

Ya Rasûlallah! Bize bir hediye getirildi, onu canımız çekti ve orucumuzu bozduk, dedik. Rasûluliah (s.a.):

“Size günah yok (ancak) onun yerine başka bir gün oruç tutu­nuz,” buyurdu.[524]

Açıklama

Ahmed b. Hanbel’in bir rivayetinden anlaşıldığına göre Hz.Aişe ve Hz. Hafsa’ya hediye edilen şey bir koyundu. Oruçlarını bozduktan sonra durumu Peygamber (s.a.)’e arz eden imam Mâlik’in Muvatta’daki rivayetine göre Hz. Hafsa’dır. İmam-ı Azam ve İmam Mâlik bu hadise dayanarak başladığı nafile orucu bozan kişiye ka­zanın vâcib olduğunu söylemişlerdir. Gerçi bu hadis zayıftır. Çünkü râvi-ler arasında tenkide uğrayan Zümeyl vardır. Fakat bu hadis İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe ve Taberânî tarafından başka senedlerle de rivayet edilmiştir.

bu görüşte olanlar ayrıca önceki hadisin açıklamasında da işaret edilidği gibi “Amellerinizi bozmayınız”, ve “orucu geceye kadar tamamlayınız’* manalarındaki âyetleri de görüşlerine delil almışlardır. Çünkü bu son âyette, orucun geceye kadar tamamlanması emredilirken farz veya nafile olduğu­na dair bir ayırım yapılmamıştır.

Şu mânâya gelen hadis de bu gurubun delilleri arasındadır: “Biriniz, bir yemeğe çağrıldığı zaman gitsin. Eğer oruçlu değilse yesin, oruçlu ise, yemesin, bereketlenmesi için dua etsin”.[525]

Eğer orucu bozmak caiz olsaydı, davete gidenin orucunu bozması da­ha evlâ olurdu.

Nafile orucu bozmanın kazayı gerektirmediği görüşünde olan Şafiî ve Hanbeliler bu delillere kendi görüşleri istikâmetinde cevaplar vermekte­dirler. Ancak bunlar sözü lüzumundan fazla uzatacağı için buraya almaya gerek görmedik.[526]

74. Kadın Kocasının İzni Olmadan Oruç Tuta Bilir Mi?

2458. …Ebû Hureyre (r.a)’den Peygamber (s.a.)’in, şöyle bu­yurduğu rivayet edilmiştir:

“Kadın, kocası yanında iken onun izni olmadan Ramazanın dışında oruç tutmasın ve kocası yanında iken onun izni olmadan, hiç kimsenin evine girmesine müsaade etmesin.”[527]

Açıklama

Hadisteki şeklindeki nefy,  nehy manasmdadır.Bu  ifade Müslim’in  rivayetinde “oruç tutmasın”, Buharî’in rivayetinde ise “oruç tutması helal olmaz” şeklinde geçmektedir. Tercüme buna göre yapılmıştır.

Erkeğin, karısının nafile oruç tutmasına izni sarahaten olabileceği gi­bi zımmen de olabilir.

Hadis-i şerîf evli bir kadının, kocası yanında iken onun izni olmadan oruç tutmasının caiz olmadığına delâlet etmektedir. Buna sebep kocasının kendisinden her an faydalanma hakkına sahip olmasıdır. Bu hak nafile ile zayi* edilemez. Cumhura göre erkeğin bu hakkının Ramazanın kazası, keffâret ve mutlak nezir oruçları gibi zamanla kayıtlı olmayan oruçlarla zayi’ edilmesi de caiz değildir.

İmam Nevevî Mühezzeb Şerhi’nde şöyle der: “Ulemamız (Şâfiîler)dan bir grub kocasının izni olmadan kadının oruç tutmasının mekruh olduğu­nu söyler ama doğrusu bu haramdır. Fakat eğer tutarsa, oruç haram da olsa sahihtir. Çünkü onun haram oluşu bizatihi oruca dönen bîr mânâdan dolayı değil, başka bir yöndendir. Gasbedüen arazide namaz kılmaya ben­zer.”

Hadisin ifadesinden, kocası, kadının bulunduğu yerde değilse, nafile oruç konusunda onun iznine ihtiyaç olmadığı anlaşılmaktadır.

Ramazan orucunu tutma konusunda kadının kocasından izin alması gerekmez. Erkeğin de karısının Ramazan orucuna mani olması caiz değil­dir. Muayyen nezirde Ramazan orucu gibidir.

Hadisin ikinci bölümünde bir kadının kocasının izni olmadan hiç kim­seyi evine alamayacağı ifade edilmektedir. Eve alma konusunda erkeklerle kadınlar arasında fark yoktur, yani hiç kimseyi alamaz.

Hadisteki, “kocası yanında iken onun izni olmadan” kaydı, kocası yabanda iken izni olmasa da başkasını alabilir manasına değildir. Galib-i hâle göre böyle ifâde edilmiştir. Kocası memleketinde iken alamayacağına göre, kocası orda yokken hiç alamaz. Nitekim Tirmizî’nin rivayetinde yer alan bir hadiste Peygamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Kocası yabanda olan kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü şeytan insan oğlunun damarlarında kanın dolaştığı gibi dolaşır.” Aynı konuda Sahih-i Müslim’de de şu mânâya gelen bir hadis vardır: “Bir kimse yanında bir veya iki kişi olmadan kocası yabanda olan bîr kadının yanına girmesin.”[528]

Bazı Hükümler

1. Kadının nafile ibâdet konusunda bile olsa, kocasına itaatsizlik etmesi caiz değildir.

2. Kadının, kocasının izni olmadan onun malından tasarruf etmesi caiz değildir.[529]

2459. …Ebû Said (r.a)’dan; demiştir ki:

Biz Rasûlullah (s.a.)’ın yanında iken bir kadın gelip,

Ya Rasûlallah! “Kocam Safvan b. el-Muattal namaz kıldığım zaman beni dövüyor, oruç tuttuğumda orucumu bozduruyor ve sa­bah namazını güneş doğuncaya kadar kılmıyor, dedi.

O esnada (kocası) Safvân da Rasûlullah (s.a.)’ın yanında idi. Efendimiz kadının dediklerini Safvari’a sordu. O da şöyle dedi: Ya Rasûlallah! “Namaz kıldığımda beni dövüyor” demesi şun­dan; Çünkü o, ben nehyettiğim halde iki tane (zamm-ı) sûre okuyor.

Peygamber (s.a.):

“Eğer (Kur’an’da) tek sûre olsaydı, insanlara yeterdi,” buyurdu.

 (Safvan sözlerine şöyle devam etti):

“Orucumu bozduruyor” sözüne gelince, Çünkü o durmadan (nafile) oruç tutuyor. Halbuki ben gencim sabredemiyorum.

O zaman Rasûlullah (s.a.):

“Kadın kocasının izni olmadan oruç tutamaz,” buyurdu.

(Safvân devamla şöyle dedi:)

“Benim güneş doğuncaya kadar namaz kılmadığım” konusun­daki sözüne gelince; biz çok uyumakla tanınan bir aileyiz. Güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz.Rasûlullah (s.a.):

“Uyandığın zaman namazım kıl,” buyurdu.[530]

Ebû Dâvud dedi ki:

“Bu hadisi Hammâd, -yani îbn Seleme- Humeyd’den yahut da Sabit Ebu’l-Mütevekkil’den rivayet etmiştir.”[531]

Açıklama

Hadisten anlaşıldığı üzere Safvan adındaki Sahâbî,  hanımını namazı çok uzattığı için dövüyor ve çok sık nafile oruç tuttuğu için de orucunu bozduruyordu. Kadın bu durumu Pey­gamber (s.a.)’e şikâyet edince Safvan kendisini savundu ve Peygamber (s.a.)’de onu haklı buldu.

Safvan’ın “namazda iki sûre okuyor” demesi üzerine Hz. Peygamber “(Kur’an’dan) tek bir sûre olsaydı insanlara yeterdi” buyurdu. Hz. Pey­gamber bu sözü ile “namazda bir sure okumak insanlar için yeterlidir, o kadın namazda okumayı kısa kessin” demek istemiştir.

Ebû Davud’un bazı nüshalarında Safvan’ın sözü “o benim iki suremi okuyor” şekilnde varid olmuştur. O zaman mânâ, o namaz kılarken, benim okuduğum surelerden ikisini birden okuyor” şeklinde olur.

Hadisin oruçla ilgili bölümünden anlıyoruz ki, erkeğin karısı üzerinde istifade hakkı vardır ve bu hakkın zamanı yoktur. Kadın nafile oruç tut­mak bahanesiyle kocasının bu hakkını engelleyemez. Ğğer tutarsa, kocası orucunu bozdurabilir. Çünkü evli kadının kocası varken onun izni olma­dan nafile oruç tutması caiz değildir.

Peygamber (s.a.)’e gelen kadının kocasını şikayet ettiği konulardan birisi de onun sabah namazına kalkmayıp namazım güneş doğduktan son­ra kılmasıdır. Safvan bu şikâyete karşı, kendilerinin çok uyumakla tanı­nan bir sülâle olduklarım güneş doğmadan uyanamadıklarını söyleyerek karşılık vermiştir. Hz. Peygamber de bu cevabı yadırgamamış ve gayet olgun karşılayarak “uyandığın zaman kıl” buyurmuştur. Demek ki Efen­dimiz onların uykuculuğunu kaçınılması mümkün olmayan tabii bir huy olarak kabul etmiş ve hallerini baygının hali ile bir tutmuştur.

Sabah namazına kalkmamasına rağmen, Hz. Peygamber’in Safvan’ı azarlamaması, Allah ve Rasûlunün müslümanlara olan lütfuna işaret et­mesi açısından ilgi çekicidir. Peygamber (s.a.) yukarıda işaret edildiği üze­re uyanamama konusunda Safvan’ı özürlü kabul ederek, onu namaz vak­tinde bayılanla bir tutmuştur. Ya da namaza kalkmama Safvan’ın devamlı âdeti değil, kendini uyandıracak kimse olmadığında arasıra başına gelen bir haldir. Şüphesiz onun namaza kalkmaması namaz konusundaki gev­şekliğinden değildir.

Hz. Peygamber’in Safvan’a “Namazını uyandığın zaman kıl” buyur­ması, sabah namazına kalkmaktan üşenen, uykusuna kıyamayanlar için bir açık kapı olarak düşünülmemelidir. Evet sabah namazına uyanama-yanlar namazlarım güneş doğduktan sonra kılarlar, ama bu ruhsat gerçek­ten mazur olanlar içindir. Namaza kalkmak için tüm tedbirleri aldıkları halde uyanamayanlar içindir. Sabah namazına kalkma alışkanlığı olmadı­ğı için kalkmayanlar veya uyandıkları halde tembellik yaparak kalkma­yanlar hiç bir zaman mazur sayılmazlar.[532]

Bazı Hükümler

1. Kadının kocasının meşru olmayan davranışlarını toplumun büyüğüne şikayet etmesi cazıdır.

2. Kocası, karısının nafile oruç tutmasına mâni olabilir.

3. Kadın kocasının tabii ihtiyaçlarını karşılamaktan kaçınırsa, koca­nın fazla acıtmamak şartıyla karısını dövmesi caizdir.

4. Hadis Hz. Peygamber’in ümmetine olan muamelesinin güzelliğine de delâlet etmektedir.

5. İnsan vaktinde kılamadığı namazı sonradan kılmak zorundadır.

6.Kadın, kocasının kendisine yaklaşma arzusu içinde olduğunu an­larsa namazda okuyacağı sureyi kısa tutmalıdır.[533]

75. Ziyafete Davet Edilen Oruçlu (Ne Yapmalıdır?)

2460. …Ebu Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki; Rasûlullah (s.a.)î “Sizden biriniz (bir ziyafete) davet edildiği zaman, davete git­sin; eğer oruçlu değilse yesin, oruçlu ise, dûa etsin.”[534] buyurdu.

Hişam “kelimesi dua manasınadır” dedi. Ebu Dâvûd dedi ki; “Bu hadisi Hafs b. Ğıyas da Hişam’dan ri­vayet etmiştir.”[535]

Açıklama

Hadis-i şerîf ister düğün için olsun,  ister başka.birşey için olsun,  davete icabetin gerekli olduğuna delâlet et­mektedir. Bu gerekliliğin hükmünde âlimler farklı görüşlere sahiptirler. Şâfiîlerin bazıları mutlak olarak davete icabetin vâcib olduğu görü­şündedirler. İbn Abdilberr bunu Abdullah b. Hasen el-Anberî’den nakletmiştir. İbn Hazm, Sahabe ve tabiîlerin cumhurunun bu görüşte oldukları­nı söyler. Buharı ve Müslim’de bulunan ve “…Davete icabet etmiyen Al­lah ve Rasûlüne isyan etmiştir” mânâsına gelen hadisler bu görüşü takviye etmektedir.

Malikî, Hanbeli ve Şâfiîlerin ekserisine göre düğün dâvetine iştirak etmek vâcib, diğer davetlere gitmek müstehabdır.

Hanefilere göre ise, düğün dâvetine icabet etmek sünnet-i müekkede-dir. Gitmeyen günahkâr olur. Delilleri Buharî ve Müslim’in müştereken rivayet ettikleri şu manâdaki hadistir: “Sizden biriniz velimeye davet edi­lirse, gitsin.”

İbn Abidin bu konuda şöyle der:

“İhtiyar adındaki kitapta düğün yemeği eski bir sünnettir. Eğer git­mezse günahkâr olur. Çünkü Peygamber (sa.) “davete gitmeyen Aliah ve Rasûlüne isyan etmiştir, buyurmuştur. Eğer oruçlu ise, gider ve dua eder, oruçlu değilse yer ve dua eder. Yemez ve gitmezse günahkâr olur. Çünkü bu ziyafet sahibini küçümsemedir. Rasûlullah (s.a.); “paça yemeye davet edilsem, giderim” buyurmuştur. Bunun gereği başkalarının hilafına düğün dâvetine gitmek sünnet-i müekkededir. Hidâye sarihleri bunun vacibe yakın olduğunu beyan etmişlerdir…” der.

Yine İbn Abidin Yenâbî adındaki kitaptan şunları nakleder:

“Bir kimse bir ziyafete davet edilirse, eğer orada bid’at ve ma’siyet yoksa gitmesi vâcibtir. Zamanımızda davetlere gitmemek daha iyidir. An­cak orada günah ve masiyet olmadığını bilirse müstesna…”

Et’ıme bölümünde geleceği üzere içkili ve çalgılı davetlere gidilmez. Davete gitmemeyi gerektiren başka mâniler de vardır. Bu mânilere yiye­cekler bölümünde temas edilecektir.

Hadisten anlıyoruz ki, davete icabet konusunda oruçlu olanla olma­yan arasında fark yoktur, herkes gidecektir. Ancak oruçlu olmayan otu­rur yemek yer oruçlu olan ise dua eder. Peygamber (s.a.) oruçlu olanın yapması gereken şeyi sözleriyle ifâde etmiştir. Bu cüm­ledeki sözünün en meşhur mânâsı, “namaz kılsın” demektir. Fa­kat “dua etsin” manasına da gelir. Râvilerden Hişam bu sözün burada, “dua etsin” manasında kullanıldığına işaret etmiştir. Zaten terceme de bu anlayışa göre yapılmıştır. İşaret edilen sözün “iki rekat namaz kılsın” manasına kullanılmış olması da mümkündür. Hem namaz kılma, hem de dua etme mânâlarına kullanılmış olmasına da bir engel yoktur. Nitekim Buhâri’nin Enes (r.a.)’den rivayet ettiği bir habere göre Rasûlullah (s.a.) Ümmü Süleym’in yanma gitmiş o da Peygamber’e hurma ve yağ ikram etmiş. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) “Yağınızı kabına, hurmanızı çuva­lına geri koyunuz. Çünkü ben oruçluyum” buyurmuş. Sonra da kalkıp evin bir kenarında nafile namaz kılıp Ümmü Süleym ve ailesi için dua etmiştir.[536]

Bazı Hükümler

1. Davete icabet etmek gerekir. Meselenin detayı açıklama bölümünde verildi.

2. Davete giden kişi oruçlu değilse, oturur yer; oruçlu ise, hâne sahibi için dua eder. İki rekât namaz kılıp peşinden dua etmesi daha iyidir. Oru­cunu bozması gerekmez.[537]

76. Yemeğe Çağırıldığı Zaman Oruçlu Ne Demelidir?

2461. …Ebû Hüreyre (r.a.), “Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu” demiştir:

“Biriniz oruçlu iken yemeğe davet edildiği zaman “ben oruçluyum” desin.”[538]

Açıklama

Hadis-i şerîf, nafile oruçlu olan kişinin bir yemeğe çağrıldığında, dâvetçiden Özür dilemek için oruçlu olduğunu söylemesinde mahzur olmadığım beyân etmektedir. Gerçi nafile ibadeti gizlemek efdaldir. Fakat davete gitmemesi veya gittiği halde yemek yeme­mesi davet sahibini üzeceği için oruçlu olduğunu açıklar. Eğer dâvetçi ona müsamaha etmezse gitmesi gerekir. Çünkü oruç davete gitmemek için ma­zeret değildir. Üstelik davete gittiği halde illâ yemek yemesi şart değildir. Ama yemek yememesi ziyafet sahibini üzerse, orucunu bozar ve yemekten yer. Fakat bu şart değildir.[539]

Bazı Hükümler

1. Zaruret halinde nafile ibâdetin açıklanmasında bir sakınca yoktur.

2. İnsanlar arasında muaşeret kurallarına uymaya ve kalpler arasın­daki sevginin kuvvetlenmesine gayret edilmelidir.[540]

77. İtikaf

İ’tikâf; sözlükte mutlak olarak; “durmak, kalmak, devam etmek” manalarına gelir. Istılahta “itikaf niyetiyle cemaatin toplanıp na­maz kıldığı, imamı müezzini bulunan bir camide durmak” demektir.

Kadınların i’tikafı evlerinde edindikleri mescidlerinde yapmaları, Hanefilere göre daha iyidir.

îtikafla ilgili hadislerin oruç bölümüne alınmasının sebebi, vâcib olan itikâfta orucun şart olmasıdır. Bu konuda gerekli bilgi hadislerin izahı esnasında gelecektir. Ayrıca Ramazan’ın son on gününde itikâfm sünnet oluşu da oruçla itikâf arasındaki irtibata güç katmaktadır.[541]

2462. …Aişe (r.anha)’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.), Allah (c.c.) ruhunu kabzedinceye kadar, Ra­mazanın son on gününde itikâfta bulunmuştur. Ondan sonra da ha­nımları itikâfta bulundular.[542]

Açıklama

Hadis, Hz. Peygamber’in devamlı olarak Ramazanın son on gününde itikafa girdiğine, onun vefatından sonra da hanımlarının buna devam ettiğine delâlet etmektedir. Peygamber (s.a.)’in itikafı Medine’ye hicretinden sonra olmuştur.

Hadis, itikafın meşru olduğuna delildir. Bütün islâm âlimleri de bun­da görüş birliğindedirler. Ancak itikafın hükmü konusunda mezhepler ara­sında görüş farkları vardır:

Hükmü ne olursa olsun itikaf islamın en şerefli ibâdetlerinden birisi­dir. Bu sayede gönüller dünya zevk ve heveslerinden ayrılır. Sadece Al­lah’a yönelir. Allah’ın bir camiine girip itikafa başlayan bir mü’min, sağ­lam bir kaleye sığınan kişiye benzer. İslâm büyüklerinden Atâ bu konuda şöyle der: “İtikafa giren kişi ihtiyacından dolayı büyük birinin kapısına gidip ihtiyacını almadan gitmem diye yalvaran kimseye benzer. Çünkü o Allah’ın bir mabedine girmiş beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektedir.” İtikafta olan kişi her an namaz kılıyor demektir.

Malikîlere göre itikaf müstehaptır. İçlerinde sünnet olduğunu söyle­yenler de vardır. İbnü’l-Arabî itikafın sünnet-i müekkede olduğu görü­şündedir.

Şafiî ve Hanbelilere göre itikaf sünnettir. Çünkü Peygamber (s.a.) buna devam etmiştir.

Hanefîler itikafı üç bölümde ele alıp her birisi için ayrı bir hüküm olduğunu söylerler. Buna göre:

1. Ramazanın son on gününde itikaf sünnet-i müekkededir, üzerinde durduğumuz hadis buna delildir.

2. Mutlak veya muallâk (bir şartın tahakkukuna bağlanan) nezirlerle itikaf vaciptir. Yani ya her hangi bir şarta bağlamadan “Allah için itikafa gireceğim, Allah için itikafa girmem nezrim olsun” diyerek ya da “falan hasta iyi olursa, itikafa girmek nezrim olsun” demek gibi bir şarta bağla­yarak itikafı adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi vâcibtir.

Nezir yoluyla olan itikafın vacib olduğu konusunda bütün mezhepler aynı görüştedirler.

3. Ramazanın son on günü ve nezrin dışındaki itikatlar müstehaptır. İtikafın asgari müddeti konusu da âlimler arasında ihtilaflıdır. Şâfiîlere   göre,   itikafın   en   az  müddeti   bir   anlık   zamandır.   Bu

“Sübhanelîah” diyebilecek bir müddetle takdir edilir. Ahmed b. Hanbel’-in meşhur görüşü de böyledir. Ancak ihtilâftan kurtulmak için en az bir gün olması müstehaptır. Müstehap olan itikatlarda Hanefi imamlarından Muhammed’in görüşü de bu merkezdedir.

Mâlikilerin tercih edilen görüşü ile Hanefilerden Ebu Yusuf’a göre, itikâf’ın en az müddeti, bir gündüz ve geceden ibaret olmak üzere bir gündür. Hanefilerde fetva, İmam Muhammed’in görüşüne göredir.

Atâ b. Ebî Rebah şöyle der: “Bir kimse hayır murad ederek bir cami­de oturursa, orada kaldığı müddetçe itikaf halindedir.”

Hanefîlere göre vâcib olan itakaflarda, itikafta olanın oruçlu olması şarttır. Müstehab itikatlarda bir müddet şartı olmadığı için oruçlu olma şartı da yoktur.

Şâfiîlere göre, oruçlu bir günde itikafa girmeyi nezreden kişinin buna riâyet etmesi lâzımdır. Ama rastgele bir zamanda itikafa girmeyi nezreden kişinin itikaf anında oruçlu olması şart değildir.

Malikilerle Evzâîye göre, her itikafta oruç şarttır.

Aişe (r.anha)’nın Rasûlullah (s.a.)’ın vefatından sonra, hanımlarının itikafa devam ettiğini söylemesi, hem itikafın hükmünün devam ettiğine hem de kadınların da itikafta bulunabileceklerine delildir. Ancak kadınla­rın camide itikafa girmeleri mekruhtur, çünkü bu fitneye sebep olabilir. Onlar için uygun olanı evlerinde mescid edinecekleri bir odada itikafa gir­meleridir.

Evli olan kadınlar, kocalarının izni olmadan itikafa giremezler. Çün­kü bu onların hakkını gasb olur. Ama koca karısına itikafa girmesi için izin vermişse, bir daha dönemez.

Kadın itikafa girmeyi adar da kocası buna izin vermezse, ya kocası­nın izin verdiği başka bir zamanda ya da kocasından ayrıldığında bu ada­ğım yerine getirir.

Bir kimse adadığı bir itikafı yerine getirmeden ölecek olursa, her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmiş olmalıdır.[543]

2463. …Übey b. Ka’b (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, Nebî (s.a.) Ramazanın son on gününde itikafa girerdi. Bir sene itikafa girmedi. Ertesi sene yirmi gece itikafta bulundu.[544]

Açıklama

Hadisin İbn Mâce’nin Sünen’indeki rivayetinde, Peygamber (s.a.)’in itikafa giremeyişinin sebebinin o sene seferde bulunması olduğu belirtilir.

Sindî, Hz. Peygamber’in bu yolculuğunun Mekke fethi seferi olduğu­nu söyler.

Bundan sonra gelecek olan hadiste de Peygamber (s.a.)’in hanımları­nın da itikafa girmek istemeleri üzerine i’tikafını terkettiği bildirilmekte­dir. Ancak üzerinde durduğumuz hadiste belirtilen ikitafta bulunmama ile, bu itikafı te’hir olayı ayrı ayrı olmalıdır. Çünkü bunda Efendimizin itikâfını ertesi yılda kaza ettiği belirtildiği halde, gelecek olan hadiste Şev­val ayında kaza ettiği bildirilmektedir. Zaten yukarıda işaret edilen, İbn Mâce’nin rivayeti de buna delâlet etmektedir.

Hz. Peygamber’in bir sene sonra yirmi gün itikafta bulunmasına se-beb, bir yıl evvel terkettiği itikafı kaza etmek istemesidir. Efendimiz, ya itikaf kendisine vâcibti de onun için geçeni kaza etti, ya da itikaf sünnet-i müekkede olduğu için kaza etti.

Hattâbî Hz. Peygamber’in bu hareketinin mutad nafilelerin bozulma­sının kazayı gerektirdiğine delil olduğunu söyler. Yani bu ifadeye göre, belirli zamanlarda itikafta bulunmak âdeti olan kişi, eğer o günlerde iti­kafta bulunamazsa, sonradan kaza eder.^Tirmizî itikafta olan kimsenin niyet ettiği itikâfını yarıda kesmesi halinde kendisine kazanın gerekli olup olmadığı konusunda âlimlerin farklı görüşlerde olduklarını söyler. Tirmi-zî’nin bildirdiğine göre, mezheblerin bu konudaki görüşleri şöyledir:

İmam Mâlik’e göre bir kimse başladığı itikafi tamamlamadan bozar­sa, kendisine o itikafın kazası vâcibtir.

Şâfiîlere göre adak yoluyla olmayan itikafların bozulması kazayı ge­rektirmez. İmam Şafiî’ye göre kendisine borç olmayan herhangi bir ibâde­te başlayan kişi o ameli bozarsa, kaza gerekmez; sadece hac ve umre bu kaidenin dışındadır.

Hanefilerin bu konudaki görüşleri de imam Şafiî’nin görüşü gibidir.[545]

2464. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) itikafda bulunmak istediğinde sabah namazını kılar, sonra itikaf mahalline girerdi. Bir seferinde de Ramazanın son on gününde itikafa girmek isteyip çadırının kurulmasını emretti ve çadırı kuruldu. Bunu görünce ben de çadırımın kurulmasını em­rettim ve kuruldu. Rasûlullah (s.a.)’ın benden başka hanımları da çadırlarının kurulmasını emrettiler. Onların da çadırları kuruldu.

Rasûlullah (s.a.) sabah namazını kılınca çadırlara baktı ve;

“Bunlar da ne? Siz bununla iyilik mi diliyorsunuz?” buyurdu. Çadırının yıkılmasını emretti -çadırı yıkıldı- Hanımları da çadırları­nın bozulmasını emrettiler, onların da çadırları bozuldu. Sonra Pey­gamber (s.a.) itikafı Şevval ayının ilk on gününe te’hir etti.[546]

Ebû Dâvud dedi ki:

“Bu hadisin benzerini İbn tshak ve Evzâî, Yahya b. Said’den rivayet ettiler. Malik de Yahya ö. Said’den rivayet etti. Ancak o  (Şevvâl’in ilk on günü yerine) ŞevvâVden yirmi gün itikafta bulundu dedi.”[547]

Açıklama

Hadisten anlatıldığına göre Peygamber (s.a.) bir Ramazanın son on gününde itikâfa girmek üzere mescidin bir tarafına çadır kurdurmuş, fakat hanımlarının da aynı şeyi yapmaları üze­rine itikâftan vazgeçmiş ve Şevval ayının ilk on gününde kaza etmiştir.

Peygamber (s.a.)’in hanımlarının mescidde çadır kurdurmaları konu­sunda diğer hadis kitaplarında bazı tafsilatlar vardır. Şöyle ki:

Buharî’nin bir rivayetinden anlaşıldığına göre Aişe (r.anha) i’tikâfa girmek için Peygamber (s.a.)’den izin almış ve bir çadır kurdurmuştur. Bunu Hz. Hafsa (r.anha) duymuş ve o da kendisi için bir çadır kurdur­muştur.

Nesâî’nin rivayetinde ise, Hz. Hafsa’n in da i’ti kafa girmek için Pey­gamber (s.a.)’den izin aldığı bildirilmektedir. Buharı’nin bir başka rivaye­tinde belirtildiğine göre Hz. Hafsa, Hz. Aişe’den kendisi için izin alıver-mesini istemiş o da Hafsa’nın isteğini yerine getirmiştir.

Hz. Aişe, kendisi çadır kurdurttuktan sonra Rasülullah (s.a.)’ın diğer hanımlarının da çadır kurdurttuklannı söylemektedir. Buharî’nin rivaye­tinden diğer hanımlardan maksadın Hafsa ve Zeyneb oldukları anlaşıl­maktadır.

Metinden anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber Efendimiz mescidde kuru­lan çadırları görünce bunu yadırgamış ve hanımlarına yaptıklarının iyi bir iş olmadığını söylemiştir. Hatta bununla da kalmayıp, kendisi için kuru­lan çadırı bozdurarak i’tikâfını ileri bir tarihe bırakmıştır. Efendimizin bu davranışı şu iki sebebe dayanabilir:

a. Hanımlarının hareketini kendisine yakınlık konusunda bir yarış ve övünme vesilesi olarak değerlendirmiş olabilir. Çünkü böyle bir maksatla i’tikâfa girmek caiz değildir.

b. İ’tikâf için mescidin içinde kurulan çadırlar mescidin daralmasına, dolayısıyla cemaatin sıkıntıya düşmesine sebeb olmuştur. Bu yüzden Ra-sûlullah çadırım yıktırmıştır.

Hadis-i şerif, ahkâm yönünden de oldukça zengindir. Bunları şöylece özetlemek mümkündür.:

Hadisten Peygamber (s.a.)’in i’tikâf mahalline sabah namazını kıl­dıktan sonra girdiği anlaşılmaktadır.

En az, geceli-gündüzlü bir gün i’tikâfa girmeye niyet eden kişinin, i’tikâfa ne zaman başlayacağı konusunda alimlerin görüşleri farklıdır.

Evzaî, Sevrî ve Leys b. Sa’d’a göre bu durumda olan kişi sabah namazını kıldıktan sonra i’tikâfa başlar.

İçlerinde dört mezhep imamının da bulunduğu ulemânın çoğunluğu­na göre güneşin batmasından biraz önce i’tikâf mahalline girer. Delilleri Buharî’nin Ebu Said el-Hudrî’den rivayet ettikleri şu haberdir;

“Rasûlullah (s.a.) Ramazanın aradaki (ikinci) on gününde i’tikâfta bulunurdu. Bir sene yirmi birinci geceye kadar i’tikâfta kaldı -ki o gece, sabahında itikâfından çıktığı gecedir- ye şöyle buyurdu: “Benimle i’tikâf­ta bulunanlar son on günde İ’tikâfa girsinler. Bu gece bana gösterildi. Sonra unutturuldu. Ben kendimi o gecenin sabahında su ve çamur üzerine secde ederken gördüm. O geceyi son on günde arayınız o geceyi her tek günde arayınız..” Bu geceden maksat Kadir gecesidir.

Sindî, (bu hadisin haşiyesinde) Hz. Peygamber’in, Ramazanın son on gününde i’tikâfa girip ashabını da buna teşvik ettiğini on günün ancak ilk gecenin de i’tikâfta olunmasıyla tahakkuk edeceğini söyler. Sindî’nin beyânına göre, i’tikâfin, Ramazanın son on gününde yapılmasındaki en önemli hikmet, Kadir gecesini ibâdetle geçirmektir. Kadir gecesinin Rama­zanın yirmi birinci gecesinde olması da mümkündür. Sindî, bu anlayışın âlimlerin cumhurunun görüşü olduğunu belirtir. Bu görüşte olanlar üze­rinde durduğumuz hadisi şöyle anlamışlardır:

Peygamber (s.a.), i’tikâf için mescide akşamdan girmiştir. Sabah na­mazından sonra mescidin içinde kurulan çadıra geçmiştir. Bu çadıra gir­mesinden maksadı yalnız kalmaktır. Geceleyin mescidde kimse olmadığı için zâten yalnızdı. Onun için çadıra girme ihtiyacı hissetmemişti. Yani Efendimizin çadıra sabah namazından sonra girmesi, onun i’tikâfa o za­man girdiğini göstermez.

i’tikâfa girilecek vakit konusunda yukarıya aldığımız görüşler nezre-dilen i’tikâfların haricindeki i’tikâflar içindir. Nezredilen i’tikâflara girile­cek zaman konusundaki görüşler biraz daha farklıdır.

İmam Mâlik, tmam-ı Azam ve İmam Şafiî’ye göre, bir ay i’tikâf nez-reden kişi, güneş batmadan önce i’tikâfa girer. Bir gün i’tikâfî nezreden ise, imam Şafiî’ye göre fecirden önce girip güneş battıktan sonra çıkar. İmam Malik’in bu konudaki görüşü de evvelki gibidir.

İbn Rüşd, Bidayetü’I-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid adındaki ese­rinde bu ihtilaflara sebebin kıyasların birine, “eser”in de bunların hepsine muhalif olmasından kaynaklandığını söyler, tbn Rüşd’ün ifâdesine göre, ayın geceden başladığı görüşünde olanlar, adak olan i’tikâfa güneş batma-dan-önce sabah başladığı görüşünde olanlar da fecirden önce başlanacağı­nı söylerler.

îbn Rüşd’ün beyânına göre bu kıyaslara aykırı olan “eser” Buhff’nin Hz. Aişe’den rivayet ettiği şu “eseredir. “Rasûlullah (s.a.) Ramazanda i’tikâfta bulunurdu. Sabah namazını kılınca i’tikâfta kalacağı yere girerdi.” i’tikâftan çıkılma zamanı konusundaki görüşler de şöyledir: İmam Mâlik’e göre, Ramazanın son on gününde i’tikâfa girenin i’tikâfından bayram namazına giderken çıkması müstehaptır.

İmam Azam ve İmam Şafiî güneş battıktan sonra i’tikâftan çıkılaca­ğını söylerler. İhtilâfa sebep, gecenin o günün içine girip girmediği konu­sundaki görüş farkıdır.[548]

Bazı Hükümler

1. İ’tikâfa giriş vakti sabah namazı kılındıktan sonradır.Bu konudaki farklı görüşler ve tafsi­lat yukarıda geçmiştir.

2. İhtiyaç hâlinde cami içinde çadır kurmak caizdir.

3. Kadınların mescidde i’tikâfta bulunmaları caizdir. Ancak evlerinde i’tikâfa girmeleri daha iyidir.

4. Kocasının izni olmadan kadının i’tikâfa girmesi caiz değildir.

5. Karısına, i’tikâfa girmesi için izin veren koca, sonradan iznini geri alabilir. Yani karısını i’tikâftan men edebilir. Bu cumhurun görüşüdür. İmam Azam ve İmam Mâlik’e göre, koca karısına verdiği izinden dönemez.

6. i’tikâfa girildikten sonra ihtiyaç halinde itikaftan çıkılabilir. An­cak, İmam Mâlik’e göre bu i’tikâfın kazası vâcibtir. diğer üç imama göre, i’tikâf vâcib bir i’tikâf değilse, kazası gerekmez. Vâcib i’tikâfın kazası lâzımdır. Çünkü Peygamber (s.a.) hanımlarına i’tikâflarım kaza etmeleri­ni emretmemiştir. Hz. Peygamberdin kendisinin kaza etmesi, onun vâcib oluşundan değildir. Hz. Peygamber bir amel işlediğinde tam yapardı, onun içindir.[549]

78. İ’tikâf Nerede Olur?

2465. …Nâfi’in İbn Ömer (r.anhuma)’dan rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (s.a.) Ramazanın son on gününde i’tikâfta bulunurdu. Nâfi’ dedi ki: “Abdullah, Rasûlullah (s.a.)’ın mescidde i’tikâf­ta bulunduğu yeri bana gösterdi”[550]

Açıklama

Hadisin Buhârî’deki rivayetinde Nâfi’in sözü mevcut değildir. îbn Mâce’nin, îbn Ömer’den rivayet ettiği bir haberde Hz. Peygamber’in i’tikâf yerinin mescidin içindeki tevbe direğinin arkası olduğu belirtilir. Mezkur rivayet şu şekildedir:

“Rasûlullah (s.a.) i’tikâfa girdiği zaman tevbe direğinin arkasına se­diri kurulur, döşeği serilirdi.”[551]

Beyhakî’nin bir rivayetinde de Hz. Peygamber’in döşeğinin tevbe di­reğinin kıbleye bakan tarafına konulduğu ve efendimizin direğe yaslandığı belirtilmektedir.

Hadis Peygamber (s.a.)’in mescidde i’tikâfa girdiğine delildir. Onun başka bir yerde i’tikâfta bulunduğuna dâir herhangi bir haber sabit olma­mıştır. Onun için i’tikâfm mescidde olmasının şart olduğu konusunda âlimler müttefiktirler. Sadece Mâlikilerden Muhammed b. Ömer b. Lübâbe’nin farklı görüşte olduğu nakledilir. Âlimler i’tikâf için mescidi şart koşarlar­ken “Siz mescidlerde i’tikâfta iken hanımlarınıza yanaşmayınız,”[552] âyetini de delil olarak almışlardır. Çün­kü camilerin dışında i’tikâf caiz olsaydı, kadınlarla temasın haram oluşu, mescitlerde kalmaya mahsus kılınmazdı. Çünkü i’tikâf halinde olan kişiye nerede olursa olsun, karısı ile temas haramdır, i’tikâfm camide yapılması şart olmasaydı, âyette mescidin anılmasında bir mânâ olmazdı.

İmam Nevevî i’tikâf konusundaki hadisleri sıraladıktan sonra şöyle der:

“Bu hadisler mescidin dışında i’tikâfm caiz olmadığına delildir. Çün­kü Hz. Peygamber, hanımları ve sahâbîleri meşakkatli olmasına rağmen mescidde itikafta bulunurlardı. Özellikle kadınlar evde i’tikâfa girerlerdi.Çünkü onların evlerine ihtiyâçları daha fazladır…”

Yukarıda da işaret edildiği gibi i’tikâfın camide olması konusunda tüm âlimler görüş birliği içerisindedirler. Ancak caminin Özelliği ve kadın­ların itikafının nerede olması gerektiği konusunda ihtilâf vardır:

îmam Ebu Hanife, Ahmed b. Hanbel ve Ebu Sevr, i’tikâf için cemâ­atle namazın kılındığı camileri şart koşarlar. Çünkü Ahmed b. Hanbel’e göre namazı cemaatle kılmak vâcib, Ebu Hanife’ye göre sünnet-i müekke-dedir. Eğer bir kimse cemaatle namaz kılınmayan bir mescidde i’ti kafa girerse ya cemaate gitmek için sık sık i’tikâftan çıkacaktır ya da cemaati terk etmiş olacaktır. Bunlardan birincisi i’tikâfa aykırıdır. İkincisi de vaci­bi ya da sünnet-i müekkedeyi terk etmektir.

Taberânî’nin İbrahim en-Nehâ’i’den rivayet ettiği şu haber de bu gö­rüşe delildir:

Huzeyfe (r.a.) îbn Mesüd’a:

Senin evinle Ebû Musa’nın evi arasında olup da kendilerinin i’tikâfta olduklarını zannedenlere şaşmıyor musun?

Belki onlar doğru yapıyorlar, sen hata ediyorsun yahat da onlar ha­tırda tuttular sen unuttun.

Hayır, ben biliyorum ki i’tikâf ancak cemaatle namaz kılınan camide olur.

îmam Ebû Hanife’nin i’tikâfın caiz olması için bir camide beş vakit namazı şart koştuğu rivayet edilir.

İmam Mâlik’e göre cemaatle namaz kılınsın kılınmasın, herkesin gi­rip çıkmasına müsaade edilen her mescidde i’tikâfda bulunmak caizdir. Ancak bir kimse içerisine cuma gününün de gireceği kadar bir müddet i’tikâfta bulunmaya niyet ederse, cuma namazı kılman bir camide i’tikâfa girmesi gerekir.

Şâfülere göre i’tikâf herhangi bir mescidde olabilir. Cemaatle namaz kılman bir camide olması ise, efdaldir.

Diğer bazı âlimlerden bir kısmı, i’tikâfın sadece Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ye Mescid-i Nebevî’de bir başka grupsa sadece Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’de hatta yalnızca Mescid-i Nebevî’de sahih ol­duğuna dair görüşler taşımaktalar. Ancak bunlar fazla yayılmamıştır.

Kadınların nerelerde i’tikâfa girebileceği konusuna gelince:

Şafiî, Mâliki ve Han belilere göre, kadınlar ancak herkese açık olan camilerde itikafa girebilirler, evlerinde itikafta bulunmaları caiz değildir.

Hanefilere göre ise, kadınların camide i’tikâfta bulunmaları caizdir. Fakat kendi evlerindeki mescid edinecekleri bir odada i’tikâfa girmeleri daha iyidir. Çünkü bu fitneye meydan vermeme konusunda daha ihtiyatlıdır.

Cami içerisinde itikafta bulunan bir kimsenin, hangi hallerde camiden çıkabileceği ya da hangi hareketlerinin itikafına zarar vereceği konusu, bundan sonraki babda gelecek hadislerde açıklanacaktır. Burada itikafta bulunan kişinin yapması müstehap olan davranışları ele alalım.

Hanbeli âlimlerinden meşhur Muğnî sahibi îbn Kudâme’nin, adı ge­çen kitaptaki beyânına göre i’tikâfta olan kişinin yapması uygun olan ve olmayan hareketler şunlardır:

i’tikâfa giren kişinin namazla, Kur’an okumakla, Allah’ı zikirle ve bunlara benzer ibâdetlerle meşgul olması müstehabtır. İşe yaramayan ko­nuşma ve davranışlardan kaçınmalıdır. Çünkü çok konuşari, çok yanılır. Bir hadisde,

“Kendisini ilgilendirmeyen şeyi terketmesi, kişinin müslümanliğının olgunluğundandır” buyurur i’tikâftaki kişi münakaşadan, kötü konuşma­dan kaçınır. Bunlar zaten i’tikâf haricinde de caiz değildir. Gerçi bunlar i’tikâfı bozmaz ama kaçınılması gerekir, i’tikâf esnasında, ihtiyaç duyulan şeyleri konuşmakta mahzur yoktur. Çünkü Hz. Peygamber, i’tikâfta iken kendisim ziyarete gelenlerle konuşmuştur.

i’tikâfta iken başkasına Kur’an okutma, ilim öğretme ve Öğrenme, fakihlerle münazara etme yani ilmî münâkaşalarda bulunma, hadis yasma ve bu gibi işlerle meşgul olma Hanbeli âlimlerine göre müstehab değildir. Bunlarla taat kasdedilmişse bu davranışlar Şâfiîlere göre müstehaptır. Ha­nefi fıkıh kitaplarında da bu meşguliyetler itikafta bulunan kişinin yapma­sı gereken şeyler arasında sayılır.

i’tikâfta olan kişi güzel elbiselerini giymeli; güzel kokular sürünmelidir.

i’tikâfa giren kişinin ibâdet maksadıyla susması, konuşmayı terket­mesi mekruhtur. Hatta bunun haram olduğunu bile söyleyenler vardır. İslâmda sükût orucu yoktur. Bunu yasaklayan birçok haber vardır.[553]

Bazı Hükümler

i’tikâfa ancak camilerde girilebilir, i’tikâfa girilecek camının özelliklen âlimler arasında ihtilaf­lıdır. Bu konudai i görüşler açıklama kısmında ortaya konulmuştur.[554]

2466. …Ebû Hureyre (r.a.)’den; demiştir ki: “Nebî (s.a.), her ramazan on gün i’tikâfa girerdi. Vefat ettiği yıl yirmi gün i’tikâf yaptı.”[555]

Açıklama

Bu hadis Hz.Peygamber (s.a.)’in vefat ettiği yıl, yirmi gün i’tikâfta bulunduğunu göstermektedir. Bunun sebebinin ne olacağı konusunda şu görüşler ortaya konulmuştur:

1. Cebrail (s.a.) her sene Hz. Peygamberle Kur’ân-ı Kerimi bir defa okurdu. Rasûlullah vefat ettiği sene iki defa okudu. Onun için i’tikâfı uzun sürdü.

2. Hz. Peygamber (s.a.) ömrünün nihayete erdiğini bildi de ümmetine yaşlandıkça ibadetlerini artırmaları gerektiğini vurgulamak için ibadetleri­ni çoğaltmak istedi.

3. Hz. Peygamber, hanımlarının da i’tikâfa girmek üzere mescidde çadır kurduklarını görünce Ramazan’da i’tikâftan vazgeçmiş ve Şevval ayının ilk on gününde i’tikâfa girmişti. Vefat ettiği sene, geçmiş yılda terkettiği i’tikâfı kaza etmek için yirmi gün i’tikâfta kalmıştır.

4. Rasûlullah (s.a.) Önceki sene Mekke fethi seferi münasebetiyle i’ti­kâfta bulunmamıştı. Ertesi yıl yirmi gün i’tikâfta kalmak suretiyle daha önce terk ettiği i’tikâfını kaza etmiştir. Bu görüş Nesaî ve îbn Hıbbân’ın Übey b. Ka’b’dan rivayet ettikleri şu habere de uygun düşmektedir: “Pey­gamber (s.a.) Ramazanın son on gününde i’tikâf ta bulunurdu. Bir sene sefere çıkıp i’tikâfa girmedi. Ertesi sene de yirmi gün i’tikâfta kaldı.”[556]

79. İ’tikâfta Olan Kişi Herhangi Bir İhtiyacı İçin Evine Gidebilir

2467. …Aişe (r.a.)’dan ; demiştir ki:

Rasulullah (s.a.) i’tikafta olduğu zaman başını bana doğru uzatır, ben de taradım.O, eve ancak tabii bir ihtiyacı için girerdi.[557]

Açıklama

Görüldüğü gibi hadis iki bölümden meydana gelmektedir.Bunlardan ilkinde Aişe (r.anha), Peygamber (s.a.)’in i’tikafta iken başını kendisine uzattığını, onun da efendimizin saçlarını taradığını haber vermektedir.

İbn Mace’nin  bir rivayetinde Hz.Aişe Rasulullah (s.a.) başının uzattığı zaman onu yıkayıp  taradığının ve kendisinin o esnada odasında olduğunu söyler.yine bu rivayette o esnada Hz. Aişe’nin hayızlı olduğu da beyan edilmektedir.

Bilindiği gibi Rasulullah (s.a.)’ın hanımlarının odaları Mescid-i Nebevi’nin etrafında idi.O odalardan mescide açıklan pencereler vardı.İşte Hz. Peygamber i’tikafta iken, başının Hz. Aişe’nin odasına açılan pencereden uzatmış oda efendimizin başını yıkayarak taramıştır.Yani Hz. Peygamber (s.a.) bu iş için mescidden dışarı çıkmamıştır.

Hadisin ikinci bölümünde Hz. Peygamber (s.a.)’in i’tikafta iken mescidden, sadece beşeri  ihtiyaçları için çıktığı bildirilmekltedir.Zühri beşeri ihtiyaçlardan maksadın, büyük ve küçük abdest bozma olduğunu söyler.

Hattabi de bu konuda şöyle der:

“Bu hadis İ’tikafta olanın büyük ve küçük abdest bozmanın dışında hiçbir şey için evine giremeyeceğine delildir.Eğer bunlardan başka bir şey için girerse, i’tikafı bozulur.

Alimler bu konuda ihtilaf etmişlerdir:

Ebu Sevr, i’tikaftaki kişinin ancak zorunlu olan abdesti için çıkabileceğini, İshak b. Rahuye de büyük ve küçük abdest bozmak için çıkabileceğini söylerler.ancak İshak, Vacib olan i’tikafla nafile olanı ayırır ve der ki: “Vacib olan i’tikafa girildiğinde hasta ziyaret edilemez, cenazeye iştirak edilemez.Nafile olanda ise, bu ilk başladığında şarttır” Evzai, i’tikafta herhangi bir şartın olmadığını söyler.Ashabı Rey’e göre i’tikâfta olan kişi camiden ancak cuma namazı, büyük ve küçük abdest boz­mak için çıkabilir. Hasta ziyareti ve cenazede hazır bulunmak için çıkamaz.

İmam Mâlik ve Şafiî’ye göre de i’tikâfta olan kişi hasta ziyareti ve cenazeye iştirak için çıkamaz. Bu aynı zamanda Atâ ve Mücâhid’in de görüşüdür. Bir grub ise, i’tikâfta olan kişinin cumaya gidebileceği, hasta ziyaretinde bulunabileceği ve cenazeye iştirak edebileceği görüşündedir. Bu, Hz. Ali’den rivayet edilmiştir. Said b. Cübeyr, Hasen el-Basrî ve en-Nehâî’nin mezhebleri de böyledir.”

Hattâbî bu sözleri ile i’tikâfta bulunan bir kişinin yapacağı ve yapa­mayacağı işler konusunda âlimlerin görüşlerini hülâsa etmiştir. Ancak biz konuyu biraz daha genişçe ele alıp mezheplerin görüşlerini ayrı ayrı özet­lemek istiyoruz.

Yukarıda da temas edildiği gibi i’tikâfta bulunan kişinin abdest boz­mak için mescidden çıkabileceği konusunda mezhebler hemfikirdirler. Di­ğer ihtiyaçlar için çıkıp çıkamayacağı konusunda ise, farklı görüşler vardır:

Malikîlere göre: i’tikâfta bulunan kişi, bir şey yemek ve içmek için camiden dışarıya çıkamaz. Ama ihtiyaç halinde yiyecek satın almak için çıkabilir. Def-i hacet için çıktığında ihtiyacını giderdikten sonra hiç kim­seyle birlikte duramaz. Durursa itikafı bozulur. İnsanın yeme ve içme açı­sından ihtiyâcı olan şeyleri hazırlamadan i’tikâfa girmesi mekruhtur.

Hanbelîler de bu konularda Mâlikilerle aynı görüştedirler.

Ayrıca bunlara göre i’tikâfa giren kişi önüne bir kap koyar. Tükrük balgam vs. gibi kendisiden çıkacak şeyleri onun üzerine atar. Ellerini bir tasta yıkayıp suyunu dışarıya döker elini yıkamak için dışarıya çıkamaz, i’tikâfda olan kişinin, cami içinde abdest alması caizdir. Tabi kullandığı ,uyu bir kapta biriktirip dışarıya döker.

“Hanefîlere göre: İ’tikaftaki biri camiden dışarıya ancak şer’î, tabiî ve zarurî bir ihtiyaçtan dolayı çıkabilir.

Şâtiîlere göre: i’tikâfta olan kişi yemek için evine girebilir. Camide yemesi de caizdir. Kendisine su verecek birisi bulunduğu takdirde su iç­mek için camiden dışarıya çıkamaz. Su verecek kimse yoksa, çıkmasında mahzur yoktur.

Şer’i ihtiyaç: Cuma ve bayram namazlarıdır, i’tikâfda olan kişi nama­za, yetişebileceği kadar bir süre ayarlaması yapıp i’tikâf yerinden çıkar. Cumadan sonra İmam-ı Azama göre dört, sâhibeyn (Ebû Yusuf ve İmam Muhammed)e göre, altı rekat sünnet kılar. Eğer itikafının kalan kısmını cumayı kıldığı camide tamamlarsa bu da caizdir. Ancak tenzihen mekruhtur.

Tabiî İhtiyaç: Abdest alma, abdest hazırlığı ve benzerleridir.

Zaruri İhtiyaç: i’tikâf yaptığı caminin yıkılması, alacaklısının kendisini zorla çıkarması v.s.

l’tikâflının yemesi içmesi ve uyuması caminin içerisinde olur. Eğer bunlardan birisi için çıkarsa i’tikâfı bâtıl olur. Eğer kendisine yeme-içme için lâzım olan şeyleri getirecek kimse bulunmazsa o zaman zaruretten dolayı çıkabilir.

Cami içinde, evlenme ve alışveriş gibi ihtiyacı olan bir akit yapmasın­da mahzur yoktur. Ancak alış-verişte malı camiye sokamaz.

l’tikâfta olan kişi hasta ziyareti ve cenaze için de camiden çıkamaz. Ancak i’tikâfı adarken hasta ziyareti ve cenaze için çıkabileceğini şart koş-muşsa bunlar için çıktığı takdirde i’tikâfı bozulmaz.

Denizde boğulanı veya yangında kalanı kurtarmak gibi vukuu nâdir olan bir şey için camiden çıkılması i’tikâfı bozar.

İ’tikâfta olan kişi özürsüz olarak camiden çıkar da bir müddet dışar-da kalırsa, i’tikâfı bozulur. Bilerek çıkma ile hataen çıkma arasında fark yoktur. İ’tikâfm bozulmasına sebeb olan çıkma müddeti Ebu Yusuf’a gö­re yarım günden biraz fazladır. Bir gürüşe göre ise, rastgele bir andır.

Kadın da özürsüz olarak evindeki i’tikâf yerinden çıkarsa itikafı bozulur.

Hanefilerin i’tikâfı bozan şeyler konusunda da koydukları bu esaslar vâcib i’tikâflar içindir. Nafile i’tifcâflarda özürlü ya da özürsüz i’tikâf ye­rinden çıkmakla i’tikâf bozulmaz.[558]

2468. …Kuteybe b. SaidveAbdullah b. MeslemeLeys’den; Leys îbn Şihab’den, o Urve ve Amra’dan; onlar da Hz. Aişe vasıtasıyla Hz. .Peygamber (s.a.)’den önceki hadisin benzerini rivayet etmişlerdir.

Ebû Dâvud dedi ki: “Aynı şekilde o hadisi Yunus da Zühri’den rivayet etmiştir. Amra’dan Urve’nin rivayet ettiği konusunda hiç kimse Mâlik’e muvafakat etmemiştir. Hadisi Ma’mery Ziyad b. Sa’d ve başkaları “Zührf, Urve ve Aişe” isnadıyla rivayet etmişlerdir.”[559]

Açıklama

Musannif Ebû Dâvud bundan önceki numarada metni geçen hadisin değişik bir kaç senetten geldiğini ifâde etmek için bu rivayetleri kitabına almıştır.

Önceki rivayetin isnadına göre Malik, hadisi îbn Şihab’dan, îbn Şihab Urve’den Urve de Amra’dan almıştır. Yani îbn Şihab’m şeyhi sadece Urve’dir. Amra da Urve’nin şeyhidir. Buradaki rivayete göre Îbn Şihab hadisi hem Urve’den hem de Amra’dan almıştır. Yani bu zatların ikisi de İbn Şihab’ın hocalarıdırlar.

İsnaddaki bu farklılık hadisin sıhhatine zarar vermez. Çünkü İbn Şi­hab’m hadisi bir defa Urve’den bir defada hem Urve hem de Amra’dan olmak üzere iki defa işitmiş olması mümkündür.

Ebû Dâvud farklı isnada işaret ettiği rivayetten sonra yazdığı ta’Iikte aynı hadisi Yunus b. Zeyd’in Zührî’den rivayet ettiğini söylemiş, arkasın­dan da hadisi, “İbn Şihab Urve’den, Urve de Amra’dan rivayet etmiştir” tarzındaki bir isnadı sadece Mâlik’in söylediğini başkalarının böyle deme­diğini ilave etmiştir. Bununla maksadı Mâlik’in isnadının zayıf olduğuna işaret etmektir.

Son talikte de hadisi îbn Şihab ez-Zuhrî’ye rivayet eden zatın Urve olduğu, onun da doğrudan Hz. Aişe’den naklettiği beyân edilmektedir. Yani bunda da araya Amra girmemiştir.[560]

2469. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.) mescidde i’tikâfta olduğunda odanın deliğin­den     (kapısından)    başını bana doğru uzatır, ben de yıkardım.”[561]

(Râvi) Müsedded,  Hz.  Aişe’nin  “hayızlı olduğum halde başını tarardım” dediğini söyledi.[562]

Açıklama

Hadiste, odanın deliğinden maksat, odanın kapısıdır.Nesâî ve Ahmed b. Hanbel’in rivayetlerine göre Hz.Aişe şöyle demiştir:

“Rasûluliah (s.a.) mescidde itikafta iken bana gelir odamın kapısına yaslanırdı, ben de vücûdunun kaba kısmı mescidin içinde olduğu halde başını yıkardım”.[563]

Bazı Hükümler

1. Hadis-i şerîf i’tikâfta olan kişinin camiden çıkmaması gerektiğine delildir.

2. İnsan, vücudunun bir kısmını mescidden çıkarırsa, bu i’tikâfa za­rar vermez.

3. İtikafta bulunan kişinin başım yıkaması ve saçlarını taraması caiz­dir. Alimler başı tıraş etmeyi koltuk altlarını yolmayı ve tırnakları kesme­yi de buna benzetmişlerdir.

4. Hayızlı kadının bedeni temizdir.

5. Bir eve girmemeye yemin eden kişi vücûdunun geri kalanı dışarda olur da başını eve sokarsa, yeminini bozmuş olmaz.[564]

2470. …Safiyye (r.anhâ)’dan; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.) i’tikâfta idi. Bir gece kendisini ziyarete gidip konuştum. Sonra kalkıp (eve) dönmek istedim. Rasûlullah (s.a.)da beni evime getirmek için benimle birlikte kalktı.

(-Safiyye’nin evi Usame b. Zeyd’in arsasında idi.-) Ensardan iki adam karşımıza çıktı. Peygamber (s.a.)’ı görünce, sür’atlendiler. Rasûlullah (s.a.):

“Ağır olunuz, telaşlanmayınız, o (yanımdaki), Huyeyy’in kızı Safiyye’dir,” buyurdu. Adamlar:

Allah’ı teşbih ederiz, (Hakkın ızda kötü bir şey asla düşünme­yiz) ya Rasûlallah! dediler. Rasûlullah (s.a.)

“Şüphesiz şeytan insan(ın damarlann)da kanın aktığı gibi akar. Sizin kalbinize birşey -veya bir şer- atmasından endişe ettim.” buyurdu.[565]

Açıklama

M Hadis-i şerifin zahirinden Safiyye (r.anha)’nın mescidde i’tikâfta olan Hz. Peygamber (s.a.)’i ziyarete yalnız geldiği anlaşılmaktadır. Buhârî’nin bir rivayetinde ise, Hz. Peygamber’in ya­nında diğer hanımlarının da olduğu, onların evlerine gittikleri Efendimizin Safiyye’ye, “Acele etme, seninle beraber gidelim,” dediği bildirilmektedir.

Bu hadisteki Safiyye’nin; “Rasûlullah’la konuştum” sözü de Buhâ­rî’nin rivayetinde “Safiyye Rasûlullah’ı Ramazanın son on gününde mes­cidde i’tikâfında ziyarete gitti ve onunla bir müddet konuştu”,şeklinde ifâde edilmektedir.

Hadiste Safiyye (r.anha)’ın evinin Usâme b. Zeyd’in arsasında oldu­ğu belirtilmektedir. Bu arsa o zaman Üsâme’ye ait değildi. Sonradan ona intikal etti. Yani Safiyye’nin evi sonradan Üsâme’ye geçen arsada idi. Çünkü o zaman Üsâme’nin şahsına ait bir evi ve arsası yoktu.

Peygamber (s.a.)’ın başka hanımlarını değil de sadece Safiyye’yi evi­ne kadar götürmesine sebeb, onun evinin mescide uzak, diğerlerinin evle­rinin yakın olmasıdır. Yahut da diğer hanımları Hz. Peygamber’in yanına daha erken gelmişlerdi. Efendimiz eşitliği sağlamak için Safiyye’yi yanın­da biraz daha alıkoydu.

Metinde görüldüğü üzere, Hz. Peygamber Safiyye ile birlikte giderler­ken, önlerine iki kişi çıkmıştır. Şerhlerde bu şahısların Useyd b. Hudayr ve Abbâd b. Bişr oldukları beyan edilir. Buharî’nin Süfyan b, Uyeyne’den yaptığı rivayette Hz. Peygamber’in karşısına bir kişinin çıktığı ifâde edil­mektedir. tbni’t-Tıyn bunun Süfyân b. Üyeyne’den bir vehm olduğunu çünkü rivayetlerin çoğunda iki kişi ile karşılaştığının zikredildiğini söyler. Birisinin diğerine tabi olup bu yüzden de Buharî’nin rivayetinde onun anıl­mamış olması da muhtemeldir.

Adamlar, Hz. Peygamberi yanında bir kadınla görünce belki sıkıldık­larından, belki de başka bir sebebten dolayı süratlenmişler, bu zat’ların koşusu Buharî’nin bir rivayetinde “yollarına devam ettiler” şeklinde Ibn Hıbban’ın rivayetinde ise “Utandılar ve döndüler” şeklinde vârid olmuştur.

Hz. Peygamber o şahısların koşuşturduklarını görünce “Ağır olu­nuz, bu Hnyey’in kızı Safiyye’dir” buyurmuş ve onlara şaşılacak, utanı­lıp kaçılacak bir şey olmadığını ihsas ettirmek istemiştir. Adamlar Hz. Peygamber’in sözlerini işitince yaptıklarının bir yanlış anlamanın eseri ol­madığını, Rasûlullah’ın, layık olmayan bir şeyle töhmet altında tutulama­yacağını işaret için “Sübhanallah! Allah’ı tenzih ederiz (hakkınızda kötü bir şey aklımızdan geçmez)” demişlerdir. Fakat Hz. Peygamber insanın yanılabileceğini, dolayısıyla kendisini gören şahısların da yanlış bir kanaa­te düşmüş olmalarının mümkün olduğuna işaret için, “şeytan insan oğlun­da kanın aktığı gibi akar” buyurmuştur. Bu sözün iki manaya ihtimali vardır:

1. Allah şeytana bu imkânı verir ve o insanın cinde damarlarında dolaşır. Onu kandırır, yoldan çıkarır.

2. Şeytan devamlı olarak insanla dolaşır, insanın damarlarındaki kan nasıl ki insandan aynlmazsa, şeytan da ondan ayrılmaz ve onu aldatmaya çalışır, kendisine vesvese verir.

Rasûlullah (s.a.)’ın o zatlara

“Onun, sizin kalplerinize birşey atmasından endişe ettim” buyurma­sı aslında onlardan, kendisi hakkında yanlış bir kanaate sahip olacaklarını beklemediğini fakat İhtiyaten yanındaki kadının hanımı Sarîyye olduğunu söylediğini ifade eder.[566]

Bazı Hükümler

1. İ’tikâfta olan bir kimsenin misafirlerini uğurlamak, ziyaretçileri ile konuşmak vs. gibi mubah işlerle meşgul olması caizdir.

2. Bir kadının i’tikâfta olan kocasını geceleyin ziyaret edip onunla yalnız kalması caizdir.

3. Hz. Peygamber ümmetine karşı son derece şefkatli idi. Onların günaha düşmemeleri için gayret sarfederdi.

4. Şeytanın vereceği vesveselerden emin olmak için düşülmesi muhte­mel kötü zanları önceden önlemeye yönelik davranışta bulunmak ve söz söylemek caizdir. İbn Dakiki’1-İyd bunun özellikle âlimler için önemli ol­duğunu, onların halkın kötü zanmna sebeb olabilecek davranışlardan ka­çınmaları gerektiğini söyler. Yani töhmet altında kalma ihtimali olan hal­lerde açıklama yapmak uygun olur.

5. Allah (c.c.)’i “Sübhanellah” diyerek zikretmek meşrudur.

6. İtikafta olan kişinin bir vacibi ifade etmek için i’tikâf mahallinden çıkması caizdir. Hattabî, bunun bir vacibi ifa için i’tikâf yerinden çıkma­nın i’tikâfı bozmadığı görüşünde olanlara delil olduğunu söyler.[567]

2471. …Muhammedb. Yahya b.Fârıs, Ebu’l-Yeman’dan, Ebu’l-Yeman Şuayb’dan o da Zührî’den, önceki hadisi, isimler aynı kalmak kaydıyla, rivayet etmişlerdir. (Farklı olarak bu rivayette) Safiyye (r.anha): “Rasûlullah (s.a.) mescidin Ümmü Seleme’nin kapısının yanındaki kapısına vardığı zaman iki kişi ile karşılaştı” dedi.

Ve Râvi, önceki hadisi mânâ olarak (aynen) nakletti.[568]

Açıklama

Musannif Ebû Davud’un bu rivayeti kitabına almaktaki maksadı, Hz. Peygamber’le Safiyye’nin adamlarla kar­şılaştıkları yeri beyân etmektir.

Rivayetin diğer bölümleri bundan evvelki numarada geçen metinle aynı manâyı ifade eder. Ancak lâfız itibariyle farklıdır. Buhârî, Müslim ve Bey-hakî de bu rivayetin sözleri şöyledir:

“Safiyye (r.anha) Rasûlullah’ı Ramazanın son on gününde mescidde i’tikâfta iken ziyarete geldi. Bir müddet yanında konuştu, sonra evine dön­mek üzere kalktı. Rasûlullah (s.a.)’da uğurlamak için onunla birlikte kalktı. Safiyye mescidin Ümmü Seleme’nin kapısının yanındaki kapısına vardığı zaman Ensar’dan iki adam yanlarına geldiler ve Rasûlullah (s.a.)’a selam verdiler -Bir rivayette sonra koştular- Rasûlullah kendilerine haliniz üzre devam ediniz, o Huyey’in kızı Safiyye’dir dedi…”

Bezlü’l-Mechûd’da bu rivayet göz önüne alınarak şöyle denilir;

“Bu hadiste Peygamber (s.a.) Safiyye’yi göndermek için kalktığı za­man onun camiden çıktığına dair bir işaret yoktur. Onun için Buharı bu hadisi i’tikâfta olan kimse ihtiyaçları için caminin, kapısına çıkabilir mi? başlığı altında zikretmiştir. Buna sebeb Hz. Peygamber’in mescidden dışa­rıya değil, kapıya kadar çıktığına işarettir.”

Ancak Buhârî’nin Ma’mer’den yaptığı bir rivayette Efendimizin, Safiyye’ye “Acele etme Seninle beraber gideyim” buyurduğu beyan edilir. Abdurrezzak’ın rivayetine göre ise, Efendimiz: “Seni evine götüreyim” demiş ve evine kadar Safiyye ile birlikte yürümüştür.

Bu. rivayetler Hz. Peygamber’in mescidden çıktığım göstermektedir.[569]

80. İ’tikâfta Olan Kimse Hasta Ziyaretinde Bulunabilir

2472. …Abdullah b. Muhammed en-Nüfeyli ve Muhammed b. İsa Abdusselam b. Harb’den, o Leys b. Ebi Süleym’den, Leys, Ab-durrahman b. el-Kasım’dan o da babası vasıtasıyla Hz. Aişe (r.anha)’dan rivayet etmiştir.

Nüfeyli’nin rivayetine göre[570] Aişe (r.a) şöyle demiştir:

“Peygamber (s.a.) i’tikâfta iken hiç bir tarafa sapmadan hasta­ya uğrar, yanında kalmadan halini sorardı.”

îbn İsa’nın rivayetine göre de Hz. Âişe şöyle demiştir.

“Rasûlullah (s.a.) i’tikâfta iken hasta ziyaretinde bulunurdu.”[571]

Açıklama

Hadisin râvileri arasında olan Leys b. Ebî Süleym tenkide tâbi râvilerdendir, bu yüzden hadis zayıf sayılmıştır. Hadisin nüfeylî tarafından rivayet edilen ilk bölümünde Hz .Peygamber’in i’tikâfta iken hastaya uğradığı zaman hiç eğlenmeden halini sorup döndüğü bildirilmektedir.

îbn İsa’nın rivayet ettiği bölümde ise Rasûlullah (s.a.)’m i’tikâfta ol­duğu zamanlarda hasta ziyaretinde bulunduğu belirtilmekte fakat, tafsila­ta gidilmemektedir. Efendimizin hasta ziyaretinde bulunduğunu belirten mânâ metindeki cümlesindeki den muhaffef kabul edilmesi halinde anlaşılır. Amabu  mânâsına olumsuz­luk edatı kabul edilirse, o zaman bu bölümün manası “Peygamber (s.a.) i’tikâfta iken hasta ziyaretinde bulunmazdı” şeklinde olur.

Bu anlayış İbnü’n-Nüfeylî’nin rivayeti ile îbn İsa’nın rivayetleri ara­sında bir tezat olduğunu göstermez. Çünkü o zaman mana “Peygamber (s.a.) hasta ziyaretinde bulunmazdı, fakat bir ihtiyacı için çıkardı, hastaya uğrarsa, yanında oturmaz hal ve hatırını sorardı” demek olur.

İ’tikâfta olanın hasta ziyareti için çıkıp çıkamayacağı konusu, sonra­ki hadiste geniş olarak beyan edilecektir.[572]

 

2473. …Aişe (r.anha)’dan; demiştir ki:

Haste ziyaretine gitmemek, cenazeye iştirak etmemek, kadına şehvetle dokunmamak, onunla cinsî temasta bulunmamak ve zarurî olanların dışında bir ihtiyâç için çıkmamak i’tikâfta olan kişi için sünnettir. Oruç olmadan i’tikâf olmaz, cemaatle namaz kılınan ca­minin dışında bir yerde i’tikâf olmaz.[573]

Ebû Dâvud dedi ki: “Abdurrahman b. îshak’tan başka hiç kimse Hz. Aişe’nin “…sünnettir” dediğini nakletmedi. (Başkaları) bu ha­disi Hz. Aişe’nin sözü kabul etmişlerdir.”[574]

Açıklama

Hadisin Nesâîdeki rivayetinde Hz. Aişe’nin bu sayılanlan yapmamanın sünnet olduğunu belirten, “sünnet” sözü mevcut değildir.

Hadis i’tikâfta olan kişinin yapamayacağı bazı şeyleri ele almaktadır. İ’tikâflının yapamayacağı davranışlardan bir kısmı 2467 numaralı hadisin izahında geçmişti. Oradakilerden farklı olarak bu hadiste de i’tikâflı için yasak olan bazı hareketlerden bahsedilmektedir. Şimdi bunları sırayla ele alıp her biri ile ilgili görüşleri ortaya koymaya çalışalım:

1. İ’tikâfta olan kişi hasta ziyareti ve cenaze için i’tikâf mahallinden dışarıya çıkamaz.

Malikîler hadisin zahirini ele alarak i’tikâftaki kişinin hasta ziyareti, cenaze namazı ve cenaze defni gibi bir şey için çıkamayacağını, çıkarsa i’tikâfının bâtıl olacağını söylerler. İ’tikâfta olanın anası babası veya bun­lardan birisi hastalanırsa, onları ziyarete gider. Bunun günâhı yoksa da i’tikâfı bozulur. Her ikisinin ölmeleri halinde onların cenazeleri için yine çıkamaz. Ama birisi ölürse diğerine isyan sayılmaması için ölen anne veya babasının cenazesine çıkabilir.

Hanbelilere göre i’tikâf eğer vacib Ptikâfsa ne hasta ziyaretine ne ce­naze ne de başka birşey için i’tikâf yerinden çıkılamaz. Ancak i’tikâf ada­nırken bu şeyler için çıkılacağı şartı koşulmuşsa çıkılabilir.

Vâcib olmayan i’tikâflarda ise, çıkmak caiz, ama çıkmamak efdâldir.

Ha ne filer vâcib ve sünnet i’tikâfla, müstehap i’tikâfı ayrı ayrı ele alır­lar. Bunlara göre, vacib ve sünnet olan i’tikâfta, i’tikâf yerinden gece ve gündüz ancak cuma ve abdest tazeleme gibi tabii bir özür ve caminin yıkılması gibi zaruri bir özür dolayısıyle çıkılabilir. Hasta ziyareti, cenaze defni hatta denizde boğulan birini kurtarmak için, çıkılırsa, i’tikâf bozulur.

Müstehap olan i’tikâflar bir zamanla kayıtlı değildir, kişi istediği za­man çıkabilir.

Şâfiîler de nezredilmiş olan i’tikâfla nezir olmayan i’tikâfların arasını ayırırlar. Nezirden dolayı olan- i’tikâfta i’tikâf yerinden ancak yeme ve abdest bozma gibi zarurî bir ihtiyaç için çıkılabilir. Hasta ziyareti ve cena­ze için çıkılamaz. Cenazeyi teçhiz ve defn için başkası yoksa çıkılır. Zarurî bir ihtiyaç için çıkılır da yolda bir hastaya uğranır ve onun hatırı sorulursa i’tikâf kesilmiş olmaz.

Nezirden dolayı olmayan i’tikâflarda ise, hasta ziyareti için çıkmakta sakınca yoktur.

Hanbelî âlimlerinden İbn Kudâme, Muğnî adındaki meşhur eserinde şunları söyler: “ortalıkta fitne olur da i’tikâftaki kişi mescidde kaldığı takdirde canına bir zarar gelmesinden veya malı açısından bir korkusu olursa, i’tikâf yerinden çıkabilir. Çünkü cenab-i Allah bunlar için Cuma namazını ve cemaati bile terke izin vermiştir. Üstelik bunları şeriat farz kılmıştır. Dolayısıyla insanın kendi kendisine vâcib kıldığı şeyi terketmesi öncelikle caizdir. Aynı şekilde mescidde kalamayacak kadar hasta olan veya başkasının hizmetine muhtaç olan kişi de i’tikâf yerinden çıkabilir. Ama baş ve diş ağrısı gibi hafif bir hastalıkdan dolayı çıkamaz çıkarsa i’tikâfı bâtıl olur. Yine i’tikâfta olan kişi umumî seferberlikte düşman bas­kınından da çıkabilir. Bu özürlerden birisi dolayısıyla i’tikâf yerinden çı­kan kişi eğer i’tikâfı nafile ise, özrü geçtikten sonra isterse, geri i’tikâf yerine döner, isterse dönmez. Ama i’tikâfı vâcibse, geri döner ve i’tikâfına kaldığı yerden devam eder…”[575]

2. İ’tikâftaki kişi şehvetle kadına dokunamaz. Şehvet olmadan hanı­mına dokunmasında mahzur yoktur. Çünkü Hz. Aişe, Peygamber (s.a.) i’tikâfta iken onun başını yıkamış, saçlarını taramıştır.

İ’tikâflmm kadına şehvetle dokunması dört imama göre de haramdır. Ayrıca îmam Mâlik’e ve İmam Şafiî’nin bir görüşüne göre i’tikâfı bâtıl olur. İmam Ebû Hanife ve Şafiî’nin meşhur görüşüne göre eğer dokun­maktan dolayı meni gelirse, i’tikâf bozulur; değilse, bozulmaz.

3. İ’tikâfta olan karısıyla cinsî temasda bulunamaz. Bile bile temasta bulunursa, bütün âlimlerin ittifakı ile i’tikâfı bâtıl olur. Unutarak temas­da bulunursa, İmam Şafiî’ye göre i’tikâf bozulmaz, diğer mezhep imamla­rına göre yine bozulur.

Cinsî temasla i’tikâfı bozulan kişiye i’tikâfınm kazası icab eder. Ayrı­ca bir de keffâret gerekmez.

4. İ’tikâfda bulunan kişi kaçınılması mümkün olmayan zarurî ihti­yaçları için camiden dışarı çıkabilir.

Hadiste i’tikâf için bulunması gerekli görülen şeylerden birisi de oruç­tur. Yani i’tikâfta olan kişinin i’tikâf esnasında oruçlu olması gerekir, bu konu izaha muhtaçtır.

MaIikilere göre her türlü i’tikâfın oruçlu olması gerekir. İ’tikâfın vâcib oluşu ile nafile oluşu arasında fark yoktur. Çünkü Hz. Peygamber’in oruçlu olmadan i’tikâfta kaldığı vâki değildir. Sonra Hz. Ömer câhiliyye devrinde adadığı bir i’tikâfı Hz. Peygamber’e sorduğunda efendimiz “i’ti-kâfa gir ve oruç tut” buyurmuştur.

İbn Ömer, İbn Abbas, Hz. Aişe, Zührî, Leys, Sevrî ve Hasen b. Hayy de aynı görüştedirler.

Şafiî ve HanbeMlere göre: İ’tikâfta oruç şart değildir. Ancak kişi i’ti­kâf esnasında oruçlu olmayı adamışsa oruç tutması gerekir.

Hanefilere göre nezir olan i’tikâflarda oruç lâzımdır. Bu i’tikâfın rük­nüdür, î’tikâf nezredilmemişse oruç şart değildir.

Hasen b. Ziyad, İmam-ı A’zam’dan mutlak olarak i’tikâflarda oru­cun şart olduğunu rivayet etmiş, İbnu’l-Humâm da bunu tercih etmiştir.

Hadisden anlaşıldığına göre i’tikâfin sahih olması için cuma namazı ve cemaatle namaz kılınan bir camide olması şarttır. Bu konu daha evvel izah edilmiştir.

Ebû Dâvud rivayetin sonuna aldığı talikta Abdurrahman b. İshak’tan başka hiç kimsenin Hz. Aişe’nin “…sünnetten’dir” dediğini nakletmedik­lerini söyler. İzahın başında belirtildiği gibi hadisin bir rivayetinde de Hz. Aişe’nin “…sünnettendir” sözü mevcut değildir. Buna göre Abdurrah­man b. İshak’ın rivayetine göre hadis merfudur. Hz. Peygamber’den men­kuldür. Diğerlerinin rivayetlerine göre mevkuftur. Hz. Aişe’de son bulur.

Ancak Ebû Davud’un “Abdurrahman’dan başka hiç kimse Aişe’nin “sünnettir” dediğini nakletmediğine dair olan görüşü isabetli değildir. Çünkü Beyhakî’nin Leys, Ukayl ve İbn Şihab senediyle; Dârekutnî’nin de Abdulmelik b. Cüreyc, Muhammed b. Şihab, Said b. el-Museyyeb, Urve b. Zubeyr, Aişe senediyle yaptıkları rivayetlerde “…sünnettendir” sözü mevcuttur.

Beyhakî’nin rivayeti şu şekildedir: “İ’tikâfta olanın zorunlu ihtiyacı­nın dışında çıkmaması hasta ziyaret etmemesi bir kadına dokunmaması ve cinsî temasta bulunmaması sünnettir, cemaatle namaz kılınan caminin dışında i’tikâf olmaz. İ’tikâfta olanın oruç tutması da sünnettir.”

Dârekutnî’nin rivayeti de şöyledir:

Aişe (r.anha) haber verdi ki, Rasûlullah (s.a.) vefatına kadar, Rama­zan ayının son on gününde i’tikâfta bulunurdu. Ondan sonra hanımları i’tikâfa girdiler. İ’tikâftaki kişiye sünnet olan beşerî ihtiyaçlarından başka birşey için çıkmamak, cenazeyi takib etmemek, hasta ziyaretinde bulun­mamak, bir kadına dokunmamak ve cinsî temasta bulunmamaktır. Cema­atle namaz kılınan caminin dışında i’tikâf olmaz. Rasûlullah i’tikâfta ola­nın oruç tutmasını emrederdi.[576]

Bazı Hükümler

1. İ’tikâfta olan kişi hasta ziyaretine gidemez.

2. Cenaze namazına ve cenaze defnine iştirak ede­mez.Cenaze namazını caminin içinde kılmasında mahzur yoktur.

3. Şehvetle hanımına dokunamaz.

4. Hanımıyla cinsî temasta bulunamaz.

5. Zarurî ihtiyaçları için İ’tikâf  mahallinden çıkmak câzidir.

6. İ’tikâfta olan kişi oruçlu olmalıdır.

7. İ’tikâfa ancak cuma ve cemaatle namaz kılınan camilerde girilebilir. Yukarıda sayılan maddelerin herbiri için şerh bölümünde lüzumlu açık­lamalar yapılmıştır. Oraya müracaat edilmelidir.[577]

2474. …İbn Ömer (r.anhuma)’dan rivayet edildiğine göre, Ömer (r.a.) Cahiliyye devrinde Kâbenin yanında bir gece veya bir gün[578] i’tikâfta kalmayı adadı. (Sonra) Peygamber (s.a.)’e sor­du, o da:

“İ’tikâfa gir ve oruç tut” buyurdu.[579]

Açıklama

Bu rivayet zayıf kabul edilir. Çünkü râvilerden Abdullah  b.  Büdeyl zayıftır.  Ama bu hadisin asılsız olduğu mânâsına gelmez. Aynı hâdiseyi haber veren başka rivayetler de vardır.

Buhârî ve Müslim’in, Yahya b. Said kanalıyla İbn Ömer’den yaptıkları rivayet şöyledir. Hz. Ömer,

Ya Rasûlallah! ben câhiliye devrinde iken Mescid-i Haram’da bir gece i’tikâfta kalmayı adadım, dedi. Hz. Peygamber de:

“Adağını yerine getir,” buyurdu.

Müslim’in başka bir rivayetinde ve Hâkim’in rivayetinde de Hz. Ömer’­in bir gün oruç tutmayı adadığı bildirilmektedir.[580]

Bazı Hükümler

1. Hadis i’tikâfta olan kişinin oruçlu olması gerektiğine delalet etmektedir.Bu konuda önceki hadiste âlimler arasındaki farklı görüşler beyan edilmiştir.

2. Bir kimse kâfir iken meşru bir şey adarsa, müslüman olduktan sonra bu adağını yerine getirmelidir.

3. Hattabî bu hadisin kâfir iken yemin edip sonra müslüman olan bir kişiye eğer yeminini bozarsa keffâretin gerekli olduğuna delil olduğunu söyler. İmam Şafiî de bu görüştedir. Hanefi ve Malikîlere göre bu durum­da olana keffâret gerekmez. Çünkü İslâmiyet önceki amelleri siler.[581]

2475. …Abdullah b. Ömer b. Muhammed b. Ebân b .Salih el-Kuraşî Amr b. Muhammed, (yani eI-Ankariy)den; o da Abdullah b. Büdeyl’den aynı isnad ile önceki hadisin benzerini rivayet etmiş­lerdir. İbn Ömer (bu rivayette ayrıca) şöyle der:

O (Ömer) i’tikâfta iken insanlar tekbir getirmeye başladılar, bu­nun üzerine Ömer (r.a.):

Bu nedir, ya Abdellâh? dedi. Abdullah;

Hevazin kabilesinin esirleri. Onları Rasûlullah (s.a.) âzad etti de. dedi.

Ömer (r.a.);

Şu câriye varya onlarla birlikte onu da gönder, dedi.

Bu  haber önceki hadisin  farklı bir  rivayetidir.  Ondan fazla olarak Peygamber (s.a.)’in Hevâzin esirlerini salı­verdiği ve Hz. Ömer’in bunu i’tikâfta iken öğrenince oğluna yanındaki cariyesini de serbest bırakmasını söylediği yer almaktadır. Çünkü Hz. Ömer’­in yanındaki cariye de Hevâzin kabilesinin esirlerinden idi.

Bu rivayette ahkâma esas teşkil edecek farklı bir şey mevcut değildir.[582]

81. Mustehaza İ’tikâfta Kalabilir

2476. …Aişe (r.anha)’dân; demiştir ki:

Rasûlullah (s.a.)’ın hanımlarından bir kadın onunla beraber i’tikâfta bulundu. O hanım sarılığı ve kırmızılığı görürdü. Bazan[583] o namaz kılarken (özür kanı için) altına tas koyardık.[584]

Açıklama

îbn Hacer’in ifadesinden anlaşıldığına göre hadiste bahis konusu olan kadın Peygamber (s.a.)’in hanımlarından Ümmü Seleme (r.anha)’dir.

İşaret edilen hanımın sanlık ve kırmızılığı görmesinden maksat, ken­disinden az kan geldiği zaman sarı kan, çok kan geldiği zaman da kırmızı kan gelmesidir. Metinde görüldüğü üzere bazan da kan haddinden fazla gelir ve bu yüzden Efendimizin diğer hanımları mescidin kirlenmemesi için Ümmü Seleme’nin altına namaz kılarken tas tutarlardı.

İstihaza hakkında geniş bilgi için temizlik bölümüne (kitâbu’t-tahare) bakılabilir.[585]

Bazı Hükümler

1. Müstehaza olan bir kadın i’tikâfa girebilir.

2. Namaz kılabilir.

3. Camide kalabilir. Ancak camiyi kirletmemek için gerekli tedbirin alınması gerekir.[586]


[1] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/113.

[2] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/113-114.

[3] Sıfrî, huruç, B. 34, F. 38.

[4] İncil Meta, B. 4, F. 2.

[5] İncil, Markos, B. 4, F. 2.

[6] Ahmed b. Hanbel, VI, 244.

[7] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/114-115.

[8] el-Bakara (2), 185.

[9] el-Bakara (2), 286.

[10] Tevrat, Sifrallaviyyin bab 16, F. 29 ve Bab   29, F. 7.

[11] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/115-116.

[12] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/116.

[13] Buharî, savm 69.

[14] el-Bakara (2), 183.

[15] Buharî, savm 69.

[16] Buharî, savm 69.

[17] Buharî, savm 69.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/117-118.

[18] el-Bakara (2) 183.

[19] el-Bakara (2) 187.

[20] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/118-119.

[21] el-Bakara (2), 187.

[22] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/119-121.

[23] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/121.

[24] el-Bakara (2), 187.

[25] Buharı, savm 15; Nesâî, siyam 29; Tirmizî, Tersîru Sûre (2), 15; Ahmed b. Hanbel, IV, 295; Dârimî, savm 7.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/121-122.

[26] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/122-124.

[27] el-Bakara (2),  184.

[28] Buharî, tefsir Sure (2), 26; Müslim, savm 149; Nesâı, Savm 63; Tirmizî, savnı 75; Dârimî, savm 29;  Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 200.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/124-125.

[29] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/125-126.

[30] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/126.

[31] “Bir yoksuldan fazlasını doyurursa, yahut fidyeyi artırırsa, veya hem oruç tutar, hem fidye verirse,”

[32] el-Bakara (2), 184.

[33] el-Bakara (2), 185.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/126-127.

[34] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/127-128.

[35] Tirmizî, savm 31; Ebû Dâvud, savm 43; Nesâî, sıyâm 51; İbn Mâce, sıyâm  13.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/129.

[36] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/129-130.

[37] bk. Buharı, tefsiru sûre (2), 25; (Bu hadisi, İbn Cerir ve Bezzâr da rivayet etmiştir.)

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/131.

[38] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/131-133.

[39] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/133.

[40] Buhari, savm, 11, 13; Müslim, savm 4, 10, 12, 13, 15; İbn Mâce, savm, 8; Nesâî, savm 17; Ahmed b. Hanbel, I, 184; II, 43, 52, 122, 129.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/133-134.

[41] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/134-135.

[42] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/135.

[43] Buharı, savm, 11; Müslim Savm 5, 7, 9, 11; Nesâî, savm 14-15, 17; ibn Mace, sıyâm, 8; Tİrmizî, savm 6.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/135-136.

[44] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/136-139.

[45] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/139.

[46] bk. Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 205.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/140.

[47] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/140.

[48] Ibn Mâce, siyam 8; Ahmed b. Hanbel, I, 441; Darekutnî, Sünen, II, 198.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/140-141.

[49] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/141.

[50] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/141.

[51] Buharı, savm 12; Müslim, siyam 31, 32; İbn Mâce, siyam 9; Tirmizî, savm 9; Ahmed b. Hanbel, V, 38.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/141.

[52] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/141-142.

[53] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/142.

[54] Tirmizî, sıyâm 11; Ibn Mâce, sıyâm 9; Dârekutnî, Sünen, II, 163.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/143.

[55] Tirmizî, Siyam II.

[56] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/143-145.

[57] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/145.

[58] Hâkim, el-Müstedrek, I, 423; Dârekutnî, Sünen, II,  156.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/145.

[59] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/146.

[60] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/146.

[61] Nesaî, sıyâm 13; Dârekutnî, Sünen, II, 161.

[62] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/146-147.

[63] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/147.

[64] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/147.

[65] Bazı nüshalarda “otuz gün oruç tutunuz” yerine “otuz günü sayınız” sözü yer almış­tır. Burada görülmeyen hilal, “Şevval hilalindir, önceki babda söz konusu olan ise, Ramazan hilalidir.

[66] Müslim, .siyam 21; Buharı, savm 14; Nesaî, siyam 31-32; İbn Mâce, siyam 5.

[67] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/148-149.

[68] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/149.

[69] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/150.

[70] Ebû Davud’un bazı nüshalarında buradaki kelimesinin yerinde ke­limesi yer almıştır. Buna göre cümlenin manası, “Şaban ayında bir oruç tuttun mu?” olur.

Hadisin; Buharı, Müslim, Nesaî ve Tahâvî’deki rivayetlerinde biraz ifade farklı­lıkları olmakla birlikte hepsinde  “son” kelimesi vardır.

[71] Ebû Davud’a hadis İki ayrı isnadla gelmiştir. Bunlar;

a. Musa b. İsmail, Hammad, Sabit, Mutarnf, îmran b. Husayn isnadı.

b. Said el-Cerirî, Ebu’1-Al’â, Mutarrıf, İmran b. Husayn isnadıdır.

Bu isnadlardan Said el-Cerir kanalıyla gelen rivayete göre Hz. Peygamber adama “Ramazan bitince bir gün oruç tut” buyurmuştur. Sâbit’ten gelen rivayete göre ise, Rasûlullah’ın sözü “Ramazan bitince iki gün oruç tut” şeklindedir.

[72] Buhârî, savm 62; Müslim, siyam  199-200; Ahmed b. Hanbel, IV, 428, 443, 444.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/150-151.

[73] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/151-152.

[74] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/152.

[75] Malik b. Hu bey re: Sahâbidir. Künyesi Ebu Said’dir. Hz. Peygamberden hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebu’1-Hayr Mersed b. Abdillah rivayette bulunmuştur. Mı­sır’ın fethine iştirak ettiği söylenir. Muaviye tarafından Hınıs’a vali olarak tayin edil­diğinden Hınıslı sayılmıştır. Hâtİb el-Bağdâdî, onun, Mervân b. el-Hakem’in yönetim­de bulunduğu zaman öldüğünü söylemektedir, (bk. İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzİb, X, 24)

[76] Sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/152-153.

[77] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/153.

[78] Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 211.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/154.

[79] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/154.

[80] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/154-155.

[81] Küreyb, tbn Abbas (r.a.)’m kölesidir.

[82] Ümmü’1-fadl, İbn Abbas (r.a.)’ın annesidir.

[83] Müslim, siyam 28; Tirmizî, savm 9; Nesâî, savm 7; Ahmed b. Hanbel, I, 306.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/155-156.

[84] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/156-158.

[85] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/158.

[86] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/158.

[87] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/158.

[88] Sıla b. Züfer; Tabiundandır. Künyesi Ebu’I-A’lâ’dır. Hz. Ali, tbn Mes’üd, İbn Abbas ve Ammar b. Yâsir’den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de Ebû Vâil, Rıb’î b. Hıraş ve Eyyub es-Sahtiyânî rivayette bulunmuştur. Sıka’dır. (bk. Ibn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, IV, 437).

[89] Tirmizî, savm 3; Nesâî, siyam 37; İbn Mâce, siyam 3.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/159.

[90] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/159-161.

[91] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/161.

[92] Buharı, savm 14; Müslim, siyam 125; Tirmizî, savm 2; İbn Mâce, siyam 5; Dârimî, savm 4.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/161-162.

[93] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/162.

[94] Tirmizî, savm 36; İbn Mâce, sıyâm 4; Dârimî, savm 33.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/162.

[95] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/162-163.

[96] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/163.

[97] Tirmizî, savm 38.

[98] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/164-165.

[99] Bu hadîsin râvilerinden Sadaka hakkında Nesaî ve Ebû Dâvud “zayıf” İbn Main da “hadisi bir şey sayılmaz” derler.

[100] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/165-167.

[101] el-Hâris b. Hatıb: Ashabtandır. Bizzat Rasûlullah’tan yaptığı rivayetler vardır. H. 66 yılında İbnu’z-Zübeyr kendisini Mekke’ye emir tâyin etmiştir. İbn Abdulmelik devrin­de Mekke emîri olduğu da söylenir. Babasıyla birlikte küçük yaşta Habeşistan’a göç ettiği yada orada doğduğu söylenmektedir, tbn Hibban onu tabiîn’in sikalarından say­mıştır. Oysa o sahâbidir, Ebû Dâvud ve Nesaî onun hadislerini rivayet

etmişlerdir. (bk. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, 11,  138).

[102] Dârekutnî, Sünen II, 167.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/167-169.

[103] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/169-170.

[104] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/170.

[105] Ahmed b. Hanbel, IV, 314; V. 363.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/171.

[106] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/171-172.

[107] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/172.

[108] Nesâî, siyam 8; Tirmizî, savm, 7; İbn Mâce, siyam 6; Darekutnî, Sünen, II, 158; Hakim, miistedrek, I, 424; Bey ha kî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 211.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/172-173.

[109] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/173.

[110] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/173.

[111] İbn Mâce, siyam 6; Beyhâkî es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 212; Hâkim, el-Müstedrek, I, 424; Darekutnî, Sünen, II, 169.

[112] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/174.

[113] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/174-175.

[114] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/175.

[115] Beyhakî, es-Sünenü’]-kübrâ, IV, 212; Hakim, el-Müstedrek, I, 423.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/175.

[116] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/176.

[117] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/176.

[118] Müslim, sıyâm 46; Nesaî, sıyâm 27; Tirmizî, savm 17; Ahmed b. Hanbel, IV, 197; Darimî, savm 9.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/177.

[119] bk. Hadis no, 2313.

[120] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/177-178.

[121] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/178.

[122] Irbâd b. Sâriye: Suffa ashabından, meşhur bir sahâbîdir. Müslüman oluşu, İslâmın ilk günlerine rastlar. Rasûlullah (s.a.)’den başka, Ebû Ubeyde b. Cerrâh’dan da hadîs – rivayet etmiştir. H. 75 yılında vefat ettiği söylenmektedir.

[123] Nesâî, sıyâm 25, 26, 51, 62; Dârimî; savm,  1.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/178.

[124] İbn Mâce, sıyâm 22; Hakim, el-Müstedrek, I, 425.

[125] Ahmed b. Hanbel, III, 44; IV, 370.

[126] Nesâî, sıyâm 26.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/179.

[127] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/179.

[128] Beyhaki, es-Sünenü’1-kübra, IV, 237.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/179.

[129] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/179.

[130] Buhârî, ezan 13, savm İ7; Müslim, sıyâm 39, 41, 43; tbn Mâce, sıyâm 23; Tirmizî, savm 15; Ahmed b. Hanbel, I, 386, 392, 435; Darekûtnî, Sünen, II, 166.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/180.

[131] Dârekutnî, Sünen, II, 165.

[132] Dârekutnî, Sünen, II, 165.

[133] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/180-181.

[134] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/181.

[135] Ebû Dâvud nüshalarının çoğunda, “iki el” değil sâdece “el” kelimesi kullanılmış ve bu cümlenin Müsedded’den olduğuna dâir bîr kayıt yer almamıştır.

[136] Buhârî, ezan 13; âhad 1, Müslim, savm 39, 40; Nesâî, ezan 11, sıyâm 30; Ahmed b. Hanbel, I, 392, 435.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/181-182.

[137] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/182-183.

[138] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/183.

[139] Tirmizî, savm 15.

[140] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/183-184.

[141] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/184-185.

[142] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/185.

[143] el-Bakara (2), 187.

[144] Ebû Dâvud, hadîsi, hem Müsedded, hem de Osman b. Ebî Şeybe’den duymuştur. “Ondan kastedilen gece ve gündüzdür.” sözü Müsedded’in, sonraki de Osman’ın riva­yetleridir. Ayrıntılı bilgi için bk. Buhârî, savm 16; Müslim, sıyâm 33.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/185-186.

[145] el-Bakara (2),  187.

[146] Tahâvî, Şerhu meâni’1-âsâr, II, 52.

[147] el-Bakara (2), 187.

[148] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/186-190.

[149] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/191.

[150] Ahmed b. Hanbel, II, 423, 510; Darekutnî, Sünen, II, 165; Hâkim, el-Müstedrek, I, 203.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/191.

[151] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/191-192.

[152] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/192.

[153] Buharî, savm 33, 43, 44; Müslîm, sıyâm 51, 52; Tirmizî, savm 12; Ahmed b. Hanbel, I, 28, 54.

[154] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/192-193.

[155] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/193-194.

[156] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/194.

[157] Sevik, kavrulmuş un demektir.

[158] Buharî, savm 33, 43, 45; Müslim, siyam 52; Ahmed b. Hanbel IV, 380-381.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/194-195.

[159] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/195.

[160] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/195-196.

[161] bk. Buharı, savm, 45; Müslîm, sıyâm 48; Tirmizî, savm 13; İbn Mâce, sıyâm 24, Darimî, savm 11; Muvatta, siyam, 6, 7; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 172, 331, 334, 337, 339; Hakîm, Müstedrek, I, 431; Beyhakî, es-Sünena’l-kübra, IV, 237.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/196.

[162] Tirmizî, savm 21.

[163] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/196-197.

[164] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/197.

[165] Müslim, siyam 49-50; Nesâî, eyman 25; lırmizî, savm 13; Ahmed b. Hanbel, II, 118.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/198.

[166] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/198-199.

[167] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/199.

[168] Selman b. Amir: Ashabtandir. Bizzat Hz. Peygamber’den hadis rivayet etmiştir. Kü-tüb’i sittede rivayetleri mevcuttur. Cemel vak’asında 100 yaşında iken vefat etmiştir. [lbnu’1-Esir, Üsdü’1-ğabe, II, 416; Ibn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, IV, 137; el-tsâbe, II, 62]

[169] Nesâî, siyam 28; Tirmizî, zekât 26; îbn Mâce, sıyâm 25; Ahmed b. Hanbel, IV, 17-18, 213, 215.

[170] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/199-200.

[171] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/200.

[172] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/200.

[173] Tirmizî, savm 10; Ahmed b. Hanbel, III, 164; Dârekutnî, Sünen, II, 185.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/200-201.

[174] Tirmizî, savm 10.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/201.

[175] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/201.

[176] Tâbiûndandır. tbn Hıbban; kendisini güvenilir râvîler arasında zikretmiştir.

[177] Dârekutnî, Sünen, II, 185; Hakim, el-Müstedrek I, 422; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, IV, 239.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/201-202.

[178] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/202.

[179] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübra,, IV, 239.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/202.

[180] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/203.

[181] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/203.

[182] Râvîlerden biri ve Ebû Usâme’nin hocasıdır.

[183] Buhârî, savm 46; îbn Mace, sıyâm 15; Ahmed b. Hanbel, VI, 346; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, IV, 217; Dârekutnî, Sünen, II, 204.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/204.

[184] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/204-206.

[185] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/206.

[186] Buhârî, savm 45; Müslim, sıyâm 59; Ahmed b. Hanbel, II, 23, 112; Darimî, savm 14; Mâlik, sıyâm, 37.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/206.

[187] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/206-208.

[188] Buharı, savm 48, 50; Dârimî, savm 14; Ahmed b. Hanbel, III, 8, 87, 96.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/208-209.

[189] Buharı, temennî 9, savm 49, hudud 42; i’tisam 5.

[190] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/209-210.

[191] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/210.

[192] Buhârî, savm 8; Tirmizî, savm 16; İbn Mâce, sıyâm 21.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/211.

[193] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/211-212.

[194] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/212.

[195] Buhârî, savm 2; Müslim, sıyâm 160, 163; Nesâî, sıyâm 42; Ibn Mâce, sıyâm 21; Mu-vatta; sıyâm 57; Ahmed b. Hanbel, II, 245, 257, 273.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/212.

[196] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/212-214.

[197] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/214.

[198] Rabiâ b. Ka’b b. Malık; Meşhur bir sahâbîdir. Müslüman oluşu islâm.n ilk devirlerine rastlar. Hanımı ile birlikte Habeşistan’a, sonradan Medine’ye hicret etmiştir. Bedir ve sonraki bütün savaşlara katılmıştır. Ayrıca bk. [Ibnu’1-Esir, Üsdii’1-gâbe, II, 216; İbn Hacer. Tehzibu’t-Tehzib, III, 262.]

[199] Buhari, savm 27.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/215.

[200] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/215-217.

[201] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/217.

[202] Muvatta’, sıyâm 22; Ahmed b. Hanbel, III, 475; Hâkim, el-Müstedrek, I, 431; Beyha-kî, es-Sünenü’l-kübra, IV, 263.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/217-218.

[203] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/218-219.

[204] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/219.

[205] Nesâî, tahâre 70; Tirmizî, savm 68; tbn Mâce, taharet 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 33.

[206] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/219.

[207] Tahâre 56, (Hadîs no: 140).

[208] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/220.

[209] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/220.

[210] Buhârî, savm 32; Tirmizî, savm 59; tbn Mâce, Siyam 18; Ahmed b. Hanbel, II, 364; III, 465, 474, 480; Darimî, savm 26.

[211] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/221.

[212] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/221-222.

[213] Kutüb-i sitte sahiplerinden sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/223.

[214] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/223.

[215] Hâkim, el-Müstedrek, I, 428.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/223-224.

[216] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/224-225.

[217] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/225.

[218] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/225.

[219]   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/225.

[220]   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/225-226.

[221]   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/226.

[222] Buhâri, tıp 11; Tirmizî, savm 59, 61; fbn Mâce, sıyâm 18; muvatta sıyâm 30, 32; Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ,  IV, 268.

[223] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/227.

[224] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/227-228.

[225] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/228.

[226] Buhârî, savm 32; Tirmizî, savm 60; îbn Mâce, sıyâm 18; Nesâî, hac 92, 93, 95.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/228-229.

[227] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/229-230.

[228] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/230.

[229] Ahmet b. Hanbel, İV,.314, 315; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 263.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/230.

[230] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/230.

[231] Buhârî, savm 32.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/231.

[232] Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 264.

[233] Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübra, IV, 264.

[234] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/231.

[235] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/232.

[236] Tirmîzî, savm 24; Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 264; Dârekutnî, Sünen, II, 183.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/232.

[237]  Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/232-233.

[238] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/233.

[239] Ahmet b. Hanbel, III, 476; Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 262.

[240] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/233-234.

[241] Hadislerin metinleri İçin bk. el-Menhel, X, 104.

[242] Hadislerin metinleri için bk. el-Menhel, X, 105.

[243] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/234-236.

[244] Bu eseri kütüb-i sitte sahiplerinden sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/236.

[245] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/236.

[246] Sadece Ebü Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/236-237.

[247] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/237.

[248] İbn Mâce, sıyâm 16; Tirmizî, savm 25; Ahmet b. Hanbel, II, 498, Hakim, el-Müstedrek, I, 427; Muvatta savm, 47; Bey ha kî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 219.

[249] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/237.

[250] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/238-239.

[251] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/239.

[252] Dârimî, savm 24; Hâkim el-Miistedrek, I, 426; Dârekutnî, Sünen, II, 182; Beyhâkî, es-Sünenü’t-kübrfi, IV, 220; Ahmet b. Hanbel, V, 195, 276, 277, 283; VI, 443.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/239-240.

[253] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/240-241.

[254] Buhârî, savm 23; Müslîm, siyam 65, 66, 68; Ebû Dâvud, tahare 106; tbn-i Mâce, sıyâm 19, 20; Tinnizî, savm 31, 32; Ahmet b. Hanbel, VI, 40, 42, 44, 98, 113, 126, 128, 156.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/241.

[255] el-Bakara (2), 187.

[256] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/241-244.

[257] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/244.

[258] Müslim, siyam 70; Tirmizî, savm 31; İbn Mâce, sıyâm 19; Darimi, savm 21; Muvat-ta, siyam 13, 18; Ahmet b. Hanbel, VI, 193, 201, 215, 256, 265, 286, 317, 325.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/244-245.

[259] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/245.

[260] Müslim, sıyâm 64.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/245.

[261] Ebû Dâvud, hadîsi İsa b. Hammâd ve Ahmed b. Yûnus İsimlerinde iki ayrı üstaddan işitmİştir. Bu cümle Ahmed b. Yûnus’un rivayetinde mevcut değildir. Bundan sonra­ki, Hz. Peygamber’in sözü ise her iki üstadın rivayetinde de mevcuttur.

[262] Ahmet b. Hanbel, I, 21; Hâkim, el-Müstedrek, I, 431; Dârimî, savın 21.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/245-246.

[263] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/246.

[264] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/246.

[265] Ahmet b. Hanbel, VI, 123, 234; Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 233.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/247.

[266] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/247-248.

[267] Îbn Mâce, siyam 20; Ahmet b. Hanbel, II, 185, 221; Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 231.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/248-249.

[268] Ahmet b. Hanbel, II, 185, 221.

[269] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/249.

[270] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/249.

[271] Musannif hadîsi, hem Ka’nebî’den hem de Abdullah el-Ezremî’den işitmiştİr. Metin­deki “Ramazanda” kaydı, Ka’nebî’nin rivayetinde yoktur.

[272] Buhârî, savm 25; Müslim, sıyâm 78, 80; Nesâî, tahâre 122; İbn Mâce, sıyâm 27; Muvatta, sıyâm 10, 12.

[273] Bu ilâve bazı nüshalarda mevcut değildir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/250-251.

[274] el-Bakara (2), 187.

[275] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/251-252.

[276] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/252.

[277] Müslim, sıyâm 74, 79; Muvatta, sıyâm 9.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/253.

[278] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/253-254.

[279] Buhârî, savm 30, keffâret 3, 4, nefâkat 13; Müslîm, savm 81; Tirmizî, savm 28; Ahmet b. Hanbel, II, 208, 241, 281, 516; Muvatta, sıyâm 28, 29; Dârimî, savm 19.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/254-255.

[280] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/255-261.

[281] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/261.

[282] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/262.

[283] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/262-263.

[284] Muvatta, sıyâm 28.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/263-264.

[285] Zıhar ve keffâreti için bk. 2213 numaralı hadis.

[286] Dârekutnî bu hadîsin râvîlerinden EbûMa’şer’in kuvvetli olmadığını söyler, [bk. Dârekutnî, Sünen, II, 209].

[287] bk. 2390 numaralı hadîsin şerhî.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/265-266.

[288] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/266-267.

[289] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 226.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/267.

[290] Muvatta; sıyâm 29.

[291] Ibn Mace, sıyâm 14.

[292] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/267-269.

[293] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/269.

[294] Buhârî, hudüd 26; savm 29; Müslim, sıyâm 85, 86; Dârimî, savm 19; Ahmet b. Hanbel, IV, 140, 272.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/269-270.

[295] Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ,  IV, 223.

[296] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/270-271.

[297] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/271.

[298] Kütüb-i sitte içinde sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/271-272.

[299] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/272.

[300] Buhârî, savm 29; Tirmİzî, savm 27; Ibn Mâce, sıyâm 14; Dârimî, savm 18; Ahmet b. Hanbel, II, 458, 470.

[301] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/272-273.

[302] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/273.

[303] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/273.

[304] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/273-274.

[305] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/274.

[306] Bu ifadenin aslı olan  cümlesi, bazı nüshalarda şeklinde gelmiştir. Mana bakımından ikisi de aynıdır.

[307] Buharı, eymân  15; Tirmizî, savm 26; İbn Mâce, sıyâm 15; Darimî, savm 23.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/275.

[308] Dârekutni, Sünen, II, 178; Hâkim, el-Müstedrek, I, 430; Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübrâ,IV, 229.

[309] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/275-276.

[310] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/276.

[311] Müslim, savm 152, tbn Mace, savm 13; nesaî, savm 64; Muvatta, sıyam 54; Abdur-rezzak, el-Musannef, IV, 245, 246.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/277.

[312] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/277-279.

[313] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/279.

[314] Buharî, savm 42; Müslim, siyam 153; İbn Mâce, keffâret 19; Ahmet b. Hanbel, VI, 69; Darekutnî, Süaen, II, 195; Beyhâkî, es-Sünenü’i-kübrâ, IV, 255, VI, 279.

[315] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/280.

[316] Tirmizî, savm 23; ibn Mâce, sıyâm 50.

[317] Muzdarib hadis için Mukaddime’ye bakınız.

[318] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/280-282.

[319] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/283.

[320] Bu cümle bazı nüshalarda şek­lindedir.”Bir adam ramazanda hastalanır, sonra iyileşmeden ölürse” manasına gelir.

[321] Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 257.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/283.

[322] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/283.

[323] Buhârî, savm 57, 33; Müslim, siyam 104, 185; Nesâî, siyam 56, 71, 74, 78; ibn Mâce, siyam 74, Muvatîa, sıyâm 24; Ahmet b. Hanbel, II, 199; VI, 46,193, 202.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/283-284.

[324] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/284-285.

[325] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/285.

[326] Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 241.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/285-286.

[327] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/286.

[328] Buharî, savm 38; meğazi, 47; Müslim, siyam 88; Nesâî, siyam 28, 55, 61; îbn Mace, siyam 16; Darimi, savm 30; Ahmet b. Hanbel, VI, 18; Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübrâ, V, 357.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/287.

[329] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/287-288.

[330] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/288.

[331] Buharı, savm 37; Müslim, sıyâm 95, 99; Nesâî, sıyâm 59; Muvatta’ sıyâm 23; Beytaâ-kî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 244.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/288.

[332] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/288.

[333] Bu manaya gelen cümleciği bazı nüshalarda “etrafında insanlar çoğalmıştı” şeklindedir. Müslim’in riva­yeti de bu şekildedir.

[334] Müslim, sıyâm 102; Ahmet b. Hanbel, III, 35; Beyhâkî, es-Sünenü’1-kübrâ, II, 390.

[335] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/289-290.

[336] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/290.

[337] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/290.

[338] Başlık bazı nüshalarda Oruç tutmamayı tercih eden­ler, şeklindedir.

[339] Buhârî, savm 36; Müslim, siyam 92; Nesâî, siyam 49; Dârimî, savm 15; Ahmed b. Hanbel, III, 299, 317,319, 399.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/290-291.

[340] el-Bakara (2), 185.

[341] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/291-293.

[342] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/293.

[343] Enes b. Mâlik: Bu Enes, Hz. Peygamber’in on yıl hizmetini görmüş olan meşhur Enes değildir. Münzirî, râviler arasında beş tane Enes b. Mâlik olduğunu söyler. Bunlardan ikisi sahâbîdir ki, bunlar bu hadisin râvisi Enes b. Malik ve Rasülullah’ın hizmetkârı olan Ebu Hamza Enes b. Malik’tir. Diğer üçü imam Malik’in babası Enes, Hımsh olan Enes ve Kûfelİ olan Enes’tir. Tirmizî bu hadisin râvisi olan Enes’in Hz. Peygamber’den bundan başka hadis rivayet etmediğini söylemektedir. Kendisinin rivayetleri Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî ve Ibn Mâce’de yer almaktadır, [bk. el-Menhei, X, 154.]

[344] Tirmizî, savm 21; Nesâî, sıyâm 51, 62; Ibn Mâce, siyam 12; Ahmed b. Hanbel, IV, 347; V, 29.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/293-294.

[345] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/294-296.

[346] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/296.

[347] Bu bâb bazı nüshalarda Orucu tercih edenler şeklindedir.

[348] Şüphe râvilerden birine aittir.

[349] Buharı savm, 35; Müslim, siyam, 108; İbn Mâce, siyam 10.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/296.

[350] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/296-297.

[351] Ahmed b. Hanbel, III, 476. V, 7.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/297.

[352] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/297-298.

[353] Beyhakî, es-Sünenâ’1-kübra, IV, 245.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/298.

[354]   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/298.

[355] Bu Cafer, hadisi sahabiden nakleden Cafer b. Cebr değil, Ebû Davud’un şeyhlerin­den olan Cafer b. Müsâfırdir. Ebû Dâvud hadisi Ubeydullah b. Ömer’ ve Cafer :  b. Müsâfir adlarındaki iki ayrı üstaddan almıştır. Bu bölümler Ubeydullah’ın rivaye­tinde olmadığı halde, Cafer’in rivayetinde bulunan kısımlardır.

[356] Ahmed b. Hanbel, VI, 398.

[357] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/299-300.

[358] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/300-301.

[359] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/301.

[360] Dıhye b. Halife b. Ferve b. Fudâle b. İmri’il-Kays el-Kelbî: Rasûlullah’ın ashabın-dandır. Müslümanlığı hayli eski olmakla beraber Bedir savaşına iştirak etmemiştir. Hz. Muaviye’nin hilâfetine kadar yaşamıştır. Güzel yüzlü birisi idi. Cebrail (a.s.) onun kılığına girerek vahy getirmiştir. Rasûlullah (s.a.) kendisini kayser’e elçi olarak göndermiştir. Dimeşk (Şam) yakınındaki Mizze köyüne yerleşmiştir. Bu köy Şam bah­çeleri arasında büyükçe bir köydür. Orada Dıhye’ye nisbet edilen bir kabir vardır. Onun rivayetlerini Ebû Dâvud Süneni’ine almıştır, [bk. İbn Sa’d, IV, 249; İbnu’l-Esir, Üsdü’1-ğabe, II, 158; Zehebî, Sİyeru a’lâmi’n-niibelâ, II, 550-556. İbn Hacer, Tehrfbu’t-Tehzîb, III, 206-207; eî-tsâbe, I, 473.]

[361] Ahmed b. Hanbel, VI, 398.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/302-303.

[362] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/303-304.

[363] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/305.

[364] Kütüb-i sitte içinde sadece Ebu Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/305.

[365] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/305.

[366] Nesâî, siyam 6; Ahmed b. Hanbel, V, 40.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/306.

[367] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/306-307.

[368] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/307.

[369] Buhârî, savm 66, edahi 16; Müslim, siyam 138; Tirmizî, savm 37; Nesâî, iydeyn 1, 10; İbn Mâce, siyam 36; Muvatta’ iydeyn 5; Ahmed b. Hanbel, I, 34, 40.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/307-308.

[370] el-Ahzâb (33), 21.

[371] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/308-309.

[372] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/310.

[373] Buhari, savm 66; Müslim, sıyâm 141; Tirmizî, savm 58; İbn Mâce, siyam 36; Darimî, savm 43.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/310.

[374] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/310-311.

[375] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/311.

[376] Ebû Mürre Yezid el-Höşimî el-Hİcâzî Ukayi b. Ebi Tâlib’in azatlısı olduğunu söyle­yenler de vardır. Ümmü Hânî, Ebu’d-Derdâ, Amr b. el-As ve Ebû Vâkid el-Leysî gibi sahabilerden hadis, rivayet etmiştir.

[377] Muvatta, hac 137; Hakim, Müstedrek, I, 435.

[378] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/311-312.

[379] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/312-313.

[380] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/313.

[381] Tirmizî, savm 58; Nesâî, menâsik 195; Darimî, savm 47; Ahmed b. Hanbel, IV 152; Hakim, Müstedrek, I, 434; Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 298.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/314.

[382] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/314.

[383] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/314.

[384] Buhârî, savm 63; Müslim, siyam 147; Tirmizî, savm 42; İbn Mâce, sıyâm 37; Ahmed b. Hanbel, I, 288; II, 422, 526; V, 225; Hakim, el-Müstedrek, I, 437; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, IV, 302.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/315.

[385] Bu hadis Ebû Dâvud’ta 2422 numarada gelecektir.

[386] Tirmizî, savm 41; Nesâî, siyam 70; Ahmed b. Hanbel, I, 406.

[387] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/315-317.

[388] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/318.

[389] Abdullah b. Büsr es-Sülemî: Ensardan Beni Seleme’ye mensuptur. Babası Büsr, er­kek kardeşi Atiyye ve kız kardeşi Samma, sahâbîdirler. Hz. Peygamber, elini Abdul­lah’ın başına koymuş ve “bu çocuk bir asır yaşayacak” buyurmuştur. Efendimizin buyurduğu gibi Abdullah 100 sene yaşamıştır.

Sammâ’mn asıl adı, Behiyye veya Buheyme ya da Nüheyme’dir. Farklı şekillerde rivayetler vardır. Sahâbiyedir. Samma onun lâkabıdır. Hz. Peygamber’den rivayet ettiği hadisleri Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî ve İbn Mâce’de mevcuttur, [bk. İbnu’l-Esir, Üsdü’l-gâbe, IH, 186.]

[390] Tirmizî, savm 43; İbn Mâce, siyam 38; Ahmed b. Hanbel, IV, 189; VI, 368; Dârimî, savm 40.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/318-319.

[391] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/319-320.

[392] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/320.

[393] Cüveyriye bint Haris: Câriyecik demektir. Asıl adı Berre’dir. Bu lâkabı kendisine i Hz. Peygamber vermiştir. Benû Mustalık kabilesinin esirlerinden idi. Hz. Peygamber (s.a.) kendisi İle evlenince, ashabın tümü Bemı Mustalık’tan edindikleri esirleri ser­best bıraktılar, [bk. tbn Sa’d, Tabak âl, VIII, 116-120; Îbnu’1-Esîr, Üsdu’1-gâbe, VII, 56; Zahebî, Sİyeru a’lâmı’n-nubdâ, II, 261-265; tbn Hacer, Tehribu’t-Tehzib, XII, 407]

[394] Buharî, siyam 63.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/321.

[395] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/322.

[396] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/322.

[397] Kütüb-i sitte sahipleri içinde sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/323.

[398] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/323.

[399] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 303.

[400] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/323-324.

[401] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/324.

[402] Bu sözler türkçede aynı manadadırlar. Fakat Hz. Peygamber’den gelen rivayetteki lâfız farklılıklarına işaret için ayrı ayrı kelimeler kullanılmıştır. Hadisin Süleyman b. Harb’-den rivayetinde Hz. Peygamberin bu bölümü Müseddedden gelen rivaye­tinde ise veya şeklinde ifade ettiği belirtilmektedir.

[403] Müslim, siyam 196; İbn Mâce, sıyâm 31.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/324-326.

[404] Beyhakî, es-Sünenü’1-kübrâ, IV, 301.

[405] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 301.

[406] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 300.

[407] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/326-330.

[408] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/330.

[409] Müslim, siyam 198; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 293.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/330-331.

[410] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/331-332.

[411] Buharî, savm 56, enbiya 37; Müslim, siyam 1159; Nesaî, siyam 75-76; Ibn Mâce, siyam 31; Ahmed b. Hanbel, II, 158, 200, 201, 225; V, 297, 311.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/332-333.

[412] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/333-334.

[413] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/334.

[414] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/334-335.

[415] Râvi, Bahiliyye’nin babasından mı yoksa amcasından mı rivayet ettiğinde şüphe etmiştir.

[416] Nesaî, siyam 77; İbn Mâce, siyam 43; Ahmed b. Hanbel, V, 28; VI, 383, 384.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/335-336.

[417] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/337-338.

[418] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/338.

[419] Müslim, siyam 202-203; Tirmizî, mevakit 207; Nesaî, kıyâmü’1-Leyl 6; Darimî, savrn 45; Ahmed b. Hanbel, II, 342, 344, 545.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/338-339.

[420] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/339-340.

[421] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/340.

[422] Bu hadis bazı nüshalarda “Receb orucu” adında bir başlık altında verilmiştir. Nüs­haların çoğunda ise, “Muharrem orucu” başlığı altında yer almıştır. Görüldüğü üze­re hadisin Muharrem orucu ile hiçbir ilgisi yoktur. O bakımdan “Receb orucu” adın­daki başlık altına koyan nüshalardaki tertip şekli daha güzeldir.

[423] Buhârî, savm 52-53; Müslim, siyam 175, 179; İbn Mâce, siyam 30; Nesaî, siyam 34, 70; Ahmed b. Hanbel, I, 227, 231, 241, 301, 321, 326; III, 104r 179, 230; Darimî, savm 33.

[424] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/341.

[425] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/341-343.

[426] Nesâî, siyam 70; Ahmed b. Hanbel, VI, 188; Müstedrek, 1,434; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 292.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/343-344.

[427] Nesâî, siyam 70; Ahmed b. Hanbel, V, 201.

[428] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/344-345.

[429] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/345.

[430] Bu başlık bazı nüshalarda mevcut değildir. Bu bölümdeki hadis bundan önceki başlı­ğın altında yer almıştır. Concordance bu bab’a numara vermemiş.

[431] Müslim b. Ubeydullah’dır. Sahâbidir Kûfe’de ikâmet etmiştir Hz. Peygamber’den bu hadisi rivayet etmiştir.

[432] Tirmizî, savm 43-44; Nesaî, siyam 83.

[433] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/345-346.

[434] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/346-347.

[435] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/347.

[436] Müslim, siyam 204; Tirmizî, savm 52; İbn Mâce, siyam 33; Ahmed b. Hanbel, III, 308, 324, 244, V, 417, 419; Dârimî, savm 44.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/347.

[437] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/347-349.

[438] Buharî, savm 52-53; Müslim, siyam 175; Nesâî, siyam 34; Ibn Mâce, siyam 30.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/349-350.

[439] bk. 2430 numaralı hadis.

[440] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/350-351.

[441] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/351.

[442] Müslim, siyam 176.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/351-352.

[443] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/352.

[444] Bu zatın adının ne olduğu tesbit edilmemiştir. Ancak Avnii’l-Ma’bud’da Mizzî’nin Üsa­me b. Zeyd’in azatlısı Harmde’den başka bir hadis rivayet ettiği söylenmektedir. Bu hadisin râvisi ile Harmele’nin aynı şahıs mı, yoksa ayrı ayrı kişiler mi olduğu bilinme­mektedir.

[445] İbn Mâce, sıyâm 42; Ahmed b. Hanbel, V, 200, 205-206, 208-209.

[446] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/352-353.

[447] Tirmizi, savm 43.

[448] Müslim, birr 34-36; Ebû Dâvud, edeb 47; Muvatta, husnu’1-hulk 17, 18; Ahmed b. Hanbel, II, 389, 400, 465.

[449] Nesâî, siyam 70.

[450] Darimî, savm 41.

[451] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/353-355.

[452] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/355.

[453] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/355.

[454] Nesâî’nin rivayetinden anlaşıldığına göre bu hânım, Ümmü Seleme (r.anha)’dır.

[455] Nesâî, sıyâm 83; Ahmed b. Hanbel, V, 271; VI, 288, 423.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/355.

[456] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/356.

[457] Buharı, iydeyn 11; Tirmizî, savm 51; İbn Mâce, siyam 39; Ahmed b. Hanbel, I, 224, 338; II, 75, 132.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/357.

[458] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/357-358.

[459] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/358-359.

[460] Müslim, itikaf 9; Tirmizî, savm 50; Ahmed b. Hanbel, VI, 42,  124.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/359.

[461] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/359.

[462] İbn Mace, siyam 40; Ahmed b. Hanbel, II, 304, 446.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/360.

[463] bk. 2419 no’lu hadis.

[464] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/360-362.

[465] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/362.

[466] Buhari, hac 88, savm 65; eşribe 17, 29; Müslim, siyam 110; Muvatta, hac 132.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/362.

[467] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/362-363.

[468] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/363.

[469] Başlık bazı nüshalarda “Aşure Orucu” şeklindedir.

[470] Bu kelimenin bir kullanılışı için bk. 2445 no’lu hadisin açıklaması.

[471] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/363-364.

[472] Buharı, tefsiru sûre (2), 24; savm 1, 29, manakibü’l-ensâr 26; Müslim, sıyâm 111-112, 114-116; Tirmizî, savm 48; Darimî, savm 46; Muvatta, siyam 33; Ahmed b. Hanbel, U, 57,  143; IV, 29, 50; VI,  162.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/364-365.

[473] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/365-369.

[474] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/369.

[475] Buharı, savm 69; Müslim, siyam 117.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/369.

[476] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/369.

[477] Buharı, embiyâ 24, menakibü’l-ensar 52; Müslim, sıyâm 127; İbn Mâce, siyam 41; Darimî, savm 46; Ahmed b. Hanbel, 1, 291, 310, 336, 340.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/370.

[478] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/370-371.

[479] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/371.

[480] Müslim, siyam 133.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/372.

[481] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/372-374.

[482] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/374.

[483] Hakem b. el-A’râc; Tâbiundandır. Babası Abdullah b. İshaktır. A’rac dedesinin sıfatı­dır. Bu zât İbn Abbas, İbn Ömer, Ebu Hüreyre ve tmran b. Husayn gibi tamnmiş sahabilerden hadis rivayet etmiştir.

[484] Müslim, siyam  132; Tirmizî, savm 50.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/374-375.

[485] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/375-376.

[486] İbn Hacer bu zatın isminin Abdurrahman b. el-Minhâl olduğunu söyler.

[487] Ahmed b. Han bel, IV, 388; V, 409.

[488] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/376.

[489] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/376-378.

[490] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/378.

[491] Buharî, teheccüd 7, enbiyâ 37-38; Müslim, sıyâm 189-190; Nesâî, siyam 14, 68-69, 76-78, 80; îbn Mâce, siyam 31; Dârimî, savm 42; Ahmed b. Hanbel, II, 314; III, 160, 164,  190, 200, 205, 216.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/379.

[492] bk. 1388 no’lu hadis.

[493] bk. 1388, 1389, 1399, 2427 no’lu hadisler ve izahları.

[494] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/379-381.

[495] Katâde b. Milhan el-Kaysî el-Cerîri el-Basrî, ashabtandır. Hz. Peygamber (s.a.)’den bu hadisi rivayet- etmiştir.

[496] Nesâî, sayd 25; İbh Mâce, sıyâm 29; Ahmed b. Hanbel, V, 28,  177.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/381-382.

[497] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/382.

[498] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/382.

[499] “Yani her ayın aydınlık günleri” ifadesi râvilerden birisine aittir. Sanki o hocasının kendisine söylediği sözü tam hatırlayamamış ve hatırındaki manayı bu şekilde ifade etmiştir.

[500] Nesâî, sıyâm 70; Tirmİzî, savm 40, Ahmed b. Hanbel, I, 406.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/382-383.

[501] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/383-384.

[502] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/384.

[503] Nesaî, siyam 70; İbn Mâce, siyam 42.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/384-385.

[504] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/385.

[505] Nesaî, sıyâm 70, 83; Beyhaki, es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 295.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/385.

[506] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/386.

[507] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/386.

[508] Müslim, sıyâm 194; Tirmizî, savm 53; Nesâî, sıyâm 70, 82-83; İbn Mâce, sıyâm 29; Ahmed b. Hanbel, I, 406, II, 90, 246; VI,  146,   175, 287.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/386-387.

[509] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/387.

[510] Tirmizî, savm 33; Nesaî, siyam 66, 68; İbn Mâce, savm 26 (benzeri); Muvatta; siyam 5; Darimî, savm 10.

[511] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/387-388.

[512] el-Bakara (2),  187.

[513] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/388-389.

[514] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/389.

[515] Hadis, Ebû Davud’a iki ayrı yoldan gelmiştir. Bunlardan birisi: Muhammed b. Kesir, Süfyân, Talha b. Yahya diğeri de Osman b. Ebi Şeybe, Vekî’, talha b. Yahya’dır. Bu bölüm birinci kısımdaki zâtların rivayetinde mevcut değildir.

[516] Buharı, savm 21, 51; Müslim, siyam 169-170; Nesâî, sıyâm 67; Tirmizî, savm 34; İbn Mâce, siyam 26; Ahmed b. Hanbel, III, 188, 248; IV 95; VI, 207.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/390.

[517] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/391.

[518] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/392.

[519] Hadisin râvisi bizzat Ümmü Hâni’dir. Normal olarak onun “ben sağında idim” deme­si gerekirdi. Ama o ya kendinden hikâye ederek böyle söylemiştir, ya da râvi kendi sözünü Ümmü Hânî’nin sözünün yerine koyarak hadisi mânâ olarak nakletmiştir.

[520] Dârimî, savm 30, Ahmed b. Hanbel, VI, 424.

[521] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/392.

[522] Muhammed, (47), 33.

[523] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/392-393.

[524] Tirmizî, savm 35; Ahmed b. Hanbel, VI, 263; Muvatta’, siyam 50.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/394.

[525] Heysemî, Mecmeu’z zevâid, IV, 52 (Taberânî’den naklen).

[526] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/394-395.

[527] Buhârî, nikah 84, 86; Müslim, zekât 84; Tirmizî, savm 64; Darimî, savm 20;-Ahmed b. Hanbel, II, 316, 245, 444, 464, 500.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/395-396.

[528] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/396-397.

[529] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/397.

[530] Ahmed b.  Hanbel, 111, 80, 85.

[531] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/397-398.

[532] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/398-399.

[533] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/399-400.

[534] Müslim, nikâh 106; Tirmizî, savm 63; Ahmed b. Hanbel, II, 279, 489, 507.

[535] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/400.

[536] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/400-401.

[537] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/402.

[538] Müslim, siyam 159; Tirmİzî, savm 63; Nesaî, sıyâm 51; tbn Mâce, siyam 57; Darimî, savm 31; Muvatta’ hacc 137; Ahmed b. Hanbel, II, 242, 279, 477, 489, 507.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/402.

[539] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/402.

[540] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/403.

[541] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/403.

[542] Buhârî, i’tikâf 1, 6; Müslim, i’tikâf 2; Tirmizî, savm 71; îtin Mâce, siyam 58, 61; Ahmed b. Hanbel, II, 133, 281, 336, 344; VI, 50, 92, 168, 233, 279.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/403.

[543] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/404-405.

[544] İbn Mâce, siyam 58; Tirmizî, savm 78; Ahmed b. Hanbel, V, 141.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/405-406.

[545] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/406.

[546] Buharı, i’tikâf 18; Müslim, i’tikâf 6; Nesaî, mesâcid 18; îbn Mâce, sıyâm 59; Muvat-ta’, i’tikâf 7; Ahmed b. Hanbel, VI, 84, 226.

[547] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/406-408.

[548]   Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/408-410.

[549] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/410.

[550] Buharî, i’tikâf I, 6, 18; Müslim, i’tikâf 2.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/410-411.

[551] İbn Mâce, siyam 61.

[552] el-Bakara (2), 187.

[553] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/411-413.

[554] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/413.

[555] Buharî, i’tikâf 17; İbn Mâce, sıyâm 58; Darimî, savm 55; Ahmed b. Hanbel, II, 336, 355.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/413-414.

[556] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/414.

[557] Müslim, hayz 6; Tirmizi, savm 79; Muvatta, İ’tikaf 1; Ahmed b. Hanbel, VI, 181.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/414-415.

[558] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/415-417.

[559] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/417-418.

[560] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/418.

[561] bk. bir önceki hadisin kaynakları.

[562] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/418-419.

[563] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/419.

[564] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/419.

[565] Buhârî, Bedü’1-halk 11, edebi 81, i’tikâf, 1142; Müslim, selâm 24; İbn Mâce, siyam 65; Dârimî, rikâk 66; Ahmed b. Hanbel, VI, 337, 235; III, 156, 285, 309.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/419-420.

[566] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/420-421.

[567] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/421-422.

[568] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/422.

[569] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/422-423.

[570] Musannif bu hadisi iki ayrı üstadd’an işitmiştir. Bunlar Abdullah b. Muhammed en-Nufeyli ve Muhammed b. İsa’dır. Bu üstadiarın rivayetleri arasında fark olduğu için Ebû Dâvud her birinin rivayetini ayrı ayrı vermiştir. Bu bölüm Nüfeylî’nin rivayetidir. Biz de bu farka işaret için âdetimizin hilâfına hadisin senedini terceme ettik.

[571] Kütüb-i sitte sahiplerinden sadece Ebû Dâvud rivayet etmiştir.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/423-424.

[572] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/424.

[573] Beyhakî es-Sünenü’l-kübrâ, IV, 321; Dârekutni, Sünen, H, 201.

[574] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/424-425.

[575] İbn Kudâme’nİn sözleri özetlenerek alınmıştır.

[576] Darekutnî, Sünen, II, 201.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/425-428.

[577] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/428.

[578] Buradaki şüphe râvidendir.

[579] Nesaî, eyman 36; Tirmizî, nuzur 12; Ebû Dâvud, eymân 25.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/428-429.

[580] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/429.

[581] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/429.

[582] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/429-430.

[583] Bazı nüshalarda “altına tas koydu” şeklinde vârid olmuştur.

[584] Buhârî, i’tikâf 10, hayz 10; Müslim, reda’ 98; Îbn Mâce, siyam 66; Dârimî, savm 81; Ahmed b. Hanbel, VI, 131.

Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/430-431.

[585] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/431.

[586] Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 9/431.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s